Faruk Yıldız: “Türkçe, talan edilmiş bir lisan"

“Türkçe, talan edilmiş lisan. Uydurma kelimeler çamur gibi her yanımızı sarmış” diyor Faruk Yıldız. “Yazarken bu kelimelerden mümkün olduğunca kaçmaya gayret ediyorum. Hâl böyle olunca hem dişe dokunur şeyler yazmak hem de anlaşılır olmak büyük bir çaba gerektiriyor” diye de ekliyor genç yazar.

Faruk Yıldız: “Türkçe, talan edilmiş bir lisan"

09 Temmuz 2017 10:31

Ödüllü tarihi roman “Evvel Zaman İhtilali”nin genç yazarı Faruk Yıldız’la kitabı, hayata bakışı ve edebiyata dair keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.

İşte o röportaj:

Öncelikle bize biraz kendinizden bahseder misiniz? Faruk Yıldız kimdir, nasıl biridir?

Memnuniyetle. Ama izin verirseniz biyografik ayrıntıları bir kenara bırakalım. Tarihler, mekanlar, meslekler Bunlar tek başına bir insanı tanımlamaya yetersiz. Kim olduğunuz bundan çok daha fazlası sanırım. Genelde sakin biriyimdir. Karmaşadan, düzensizlikten pek hoşlanmam. Bu yüzden günün belli kısmını yalnız geçirmeyi severim. Seyahat etmek, yeni yerler görüp yeni şeyler öğrenmek, dostlarla sohbet güzeldir. Fakat haddinden fazlası beni yorar. Hiçbiri bana evde, kızım ve eşimle geçirdiğim zamanın fazlasını veremez. Bu açıdan tam bir ev bağımlısı sayılırım. Sevmediğim işlerde son derece tembelimdir. Bu yüzden okul yıllarında pek başarılı bir öğrenci olmayı beceremedim. Hep yeteri kadar notlar alıp biraz kafama göre takıldım. Yalnız edebiyat dersleri bu genellemenin dışındaydı. O yüzden üniversitede bu alana yönelmeyi çok öncesinde kafama koymuştum.

Kendinizde neleri değiştirmek isterdiniz? Sevmediğiniz, beğenmediğiniz yönleriniz var mıdır?

Olmaz mı? En başta gereğinden fazla hissi olmaktan çok rahatsızım. Sizi yoran, sürekli hırpalayan bir durum bu. Bazen sağlıklı kararlar almamın önündeki en büyük engelin de bu duygusal tarafım olduğuna inanıyorum. Hayır demeyi çok beceremem. Desem bile içim pek rahat etmez. İsimler ve simalar konusunda da hafızam son derece zayıftır. Sırf bu yüzden defalarca pot kırdığım olmuştur. Bir de takıntılarım var tabii. Zaman zaman uykularımı kaçıracak cinste şeylere takılmadan, onlar üzerine düşünmeden edemem. Yine de çok şükür... Bunları hiçbiri beni kendimle barışık biri olmaktan alıkoymuyor. Şöyle bakmak gerekli; herkesin zayıf yönleri, çeşitli talihsizlikleri var hayatta. Fakat bunlar da yaşadığımız imtihanın parçası. Onlarla baş ettiğimizde ancak insan oluyoruz.

Edebiyat dışında ilgi duyduğunuz alanlar var mı?

Müzikten büyük keyif alırım. Hemen hemen her çeşidini dinlerim. Farklı kültürleri, ruh hâllerini tanımanın en kestirme yollarından biridir müzik. Resimle de aram iyidir. Çizimlerimi dostlarımın duvarlarında görmek beni ziyadesiyle mutlu eder. Bunun dışında vakit buldukça fotoğraf çekmeye de çalışıyorum. Fotoğraf ve edebiyat çok yakın meseleler gibi geliyor bana. Dikkatli bakınca en iyi fotoğrafların zaten kendi hikayesini içinde taşıdığını görüyorsunuz. Ve son olarak sinema Benim için yeri hepsinden ayrıdır. Adeta saydıklarımın bir birleşimidir. Şimdilik iyi bir izleyiciyim ama zaman ne getirir bilinmez. Belki bir senaryo çalışmak Neden olmasın.

Kitaplarla nasıl tanıştınız? Sizi yazmaya sevk eden süreçler nasıl işledi?

Kitapla hayli erken yaşta tanıştım diyebilirim. Okul çağından bile önceydi. Evimizin baş köşesinde babamın koyu renkli, ahşap bir kitaplığı vardı. Oradaki kitaplar arasından en resimli olanları bulup karıştırmak büyük bir eğlenceydi. Ardından nihayet okuma yazmayı öğrendim. Bu defa babam, altın bir dokunuş daha yaptı benim için. Nereden, nasıl sipariş etti bilmiyorum. Harika bir set bulup getirdi bir gün. Çizimleri, anlatımı Muazzam bir şey. Her biri ayrı bir peygamberin hayatını anlatıyor. Onları kaç defa, tekrar tekrar okudum bilmiyorum. Ama okumayı onlarla sevmeye başladım sanırım. Yazıya gelinceKendime ait ilk cümleleri ikinci sınıfta yazdığımı hatırlıyorum. Üzücü bir hadiseydi. Öğretmenimiz sınıfta, gözlerimizin önünde kalp krizi geçirip vefat etmişti. Ölümü idrak etmekte öyle zorlanmıştım ki günlerce hastalanıp yataktan kalkamadım. Yaşadığım bu acıyı bir şekilde dile getirmem gerekiyordu. Ben de çocuk gözüyle bir şiir yazdım o günlerde. Böylece kendimi yazıyla ifade etmeye başlamış oldum. O yaşlardan bugüne kadar okumayı hiç bırakmadım. Yazdıklarımı paylaşmaya ise uzun süre pek cesaret edemedim doğrusu. Ta ki 2014 senesine kadar. O yıl Gençlik Spor Bakanlığı ‘Genç Kalemler’ adlı bir hikaye yarışması düzenliyordu. Yarışmaya katılıp ödül alınca kendime olan güvenim de adeta yerine gelmiş oldu. Ardından “Evvel Zaman İhtilali” ile başka bir yarışmaya katılıp ikinci oldum. Böylece benim için yepyeni bir kapı aralanmış oldu.

Unutmadan Bahsettiğim o ilk kitapların ve şiirin akıbeti de başlı başına bir trajedi. Bir yangın sonucu ahşap kitaplığımız küle döndü. Ve ne yazık ki malum şiir de yanan kitapların arasında bir yerlerdeydi. Belki de bu yüzden kitaplarıma haddinden fazla dikkat ederim. Ödünç kitap vermek falan pek bana göre şeyler değil.

“Evvel Zaman İhtilali” bir ilk roman. Kitaptan beklentileriniz nelerdi? Sizce gereken ilgiyi gördü mü?

Dediğim gibi kitabı bir yarışma için yazmıştım. Öncesinde basılacağına dair kesin bir şey yoktu. Bahsettiğiniz beklentiler basılma aşaması gelince ortaya çıktı. İlk kitabın heyecanı sanırım hepsinden farklı oluyor. Bir nevi size özel bir şey ilk kez gün yüzüne çıkıyor. Sabırsızlıkla alacağınız tepkileri bekliyorsunuz. O ilk vakitleri büyük bir heyecan içinde geçirdim. Acaba yazdıklarım beğenilecek mi, kimler okuduklarında ne anlayacak ?.. Bir süre böyle sorularla boğuşup durdum. Ne zaman ki hiç tanımadığım okuyuculardan övgü dolu yorumlar gelmeye başladı, işte o zaman beklentilerim de kendiliğinden değişti. Artık hep daha fazla insana ulaşmayı hedefliyorsunuz. Bunun da bir sınırı yok sanırım. Şunu da eklemem gerek. “Kötü yazıp çok satmak” son derece korkutucu bir durum. Hiç okunmamaktan bile kötü belki de. Kendimden öncelikli beklentim iyi yazmaktı. “Evvel Zaman İhtilali”nin beni bu konuda son derece memnun ettiği ortada. Böyle olunca gerisi geliyor zaten. Okuyucu bir şekilde sizi buluyor.

Okuduğunuz, beslendiğiniz ya da sizi etkileyen yazarlar kimlerdir?

Birçok ismi sayabilirim. Ahmet Hamdi Tanpınar beni hayran bırakır, Gabriel Garcia Marques büyüler, İhsan Oktay Anar alır götürür. Cemil Meriç’se hep zirvededir zaten. Ama sadece bu isimleri sayıp çemberi daraltmak yanlış olur. Hatta yalnız okuduklarımla da yetinmeyelim. Dinlediklerim yahut izlediklerim de bende büyük etkiler bırakır. Armand Amar’ı, Sagopa Kajmer’i dinlememiş yahut Bab Aziz’i, Bisiklet Hırsızları’nı izlememiş olsaydım ruh dünyamda büyük boşluklar olurdu eminim. Liste uzun ya da kısa pek önemi yok. Mühim olan onları nasıl yorumlayıp nereye, nasıl nakşettiğiniz. Sayamadığım birçok isimden bir şekilde beslenmişimdir. Lakin ben, ne onlarım ne de onlar benden ayrı sayılır.

Yazarken zorlandığınız şeyler var mı?

Zor yazarım. Çalakalem bir şeyler üretmek yerine üzerinde durup sonuna kadar zorlarım kendimi. En sonunda beğenmediğim bir şeyler olursa da hepsini silip en başa dönmekten çekinmem. Böyle olunca günlerce, hatta bazen haftalarca süren emeklerim bir çırpıda yok olup gidebiliyor. Doğru kelimeleri bulabilmek sanılandan çok daha zor benim için. Türkçe, talan edilmiş lisan. Uydurma kelimeler çamur gibi her yanımızı sarmış. Yazarken bu kelimelerden mümkün olduğunca kaçmaya gayret ediyorum. Hâl böyle olunca hem dişe dokunur şeyler yazmak hem de anlaşılır olmak büyük bir çaba gerektiriyor. Anlaşılabilmek, geniş kitlelere ulaşabilmek için kendinizi belli kalıplara sokmanız gerekiyor. Bu da beni hem üzüyor hem de çok yoruyor açıkçası. Ayrıca yazmadan evvel sıkı bir araştırma süreci yaşıyorum. Bunun da zaman zaman beni zorladığını söyleyebilirim.

Çalışma masanızdan bahseder misiniz? Örneğin hangi ortamda, hangi materyallerle, hangi müzikle, nasıl bir coğrafyada yazmayı tercih ediyorsunuz?

Genelde geceleri, uykunun hâkim olduğu vakitleri tercih ederim. Loş ışık, hafif müzik ve kitaplığımın yanında olmak beni verimli kılar. Kahve, çay Fincan pek boş kalmaz. Fakat hiçbiri olmazsa olmaz değil benim için. Kendime pek yüz vermem bu konuda. Hatta bazı zamanlar en gürültülü, en olmayacak yerlerde bile kendimi zorladığım olur. Yoksa eminim bahaneler bulup tembellik ederdim. İlham falan bekliyorsanız “daha çok beklersiniz.” İlham, ürkek bir ahuya benziyor benim için. Peşinden koşmadıkça yakalamam mümkün değil.
Çalışırken bilgisayar kullanmak zorunda kalsam da kağıt kalemden hiç vazgeçmedim. Bu yüzden iddialı bir defter koleksiyonum bulunuyor. En sevdiğim kalemlerimle deftere yazmanın hazzını herhangi bir klavyede almam mümkün değil. Eşyalar konusunda hayli eski kafalıyımdır. Ne olduğunun önemi yok. Kullandığım her eşyayla duygusal bir bağ kurarım. Bu yüzden eskiyen bir şeylerden vazgeçmek bana hep zor gelmiştir. Nasip olur da uzun yaşarsam düzenli bir çöp yığını arasında kalmam gayet mümkün.

"Evvel Zaman İhtilali" alışılmışın dışında bir roman. Bir celladın gözünden sıra dışı bir darbenin macerasından bahsediyor. Neden böyle bir konu seçtiniz?

İhtilal, darbe Bunlar ne yazık ki hayatımızın öyle çok içinde olan şeyler ki kitabı başka konular üzerine kurmam mümkün değildi. Romandaki hadiseler 17. yüzyıl Osmanlısında geçiyor. Ama anlatılanların sembolik dilini çözdüğünüzde romanın günümüze ışık tuttuğunu görebilirsiniz. Yalanlar, kandırılmalar, ihanetler, felaketler İnsanoğlu yaşadığı her devirde bunlarla uğraşıp durmuş. Ben de bu konudaki fikirlerimi satır aralarında vermeye çalıştım. Tabii bu, işin bir nevi didaktik tarafı. Sadece fikir vermek için yazsaydım sanırım bunun adı “roman” olmazdı. Roman, her şeyden önce bir “roman” olmalı. Kurgusu, karakterleri, akıcılığı Bunların hepsini bir araya getirmedikçe yazılanın edebî bir kıymeti olmaz. Ben de kalemim döndüğünce bunu yapmaya çalıştım.

Hep tarihle mi ilgili çalışmalar yapacaksınız?

Şimdilik öyle bir durum yok. Hatta yakın zamanda fantastik bir gençlik romanını bitirdim. Şu sıralar o da baskıya hazırlanıyor. Ayrıca kısa hikayeler de yazıp yayımlıyorum. Merak edenler bazılarını internet sitemde bulabilir. Onları okuduğunuzda bambaşka şeyler yazmaya çalıştığımı, yelpazeyi geniş tuttuğumu görebilirisiniz. Okuyucunun tepkisine göre zamanla elbette tercihler yapmak zorunda kalabilirim. Kim bilir belki de o tercihi çoktan yaptım. Çünkü şu sıralar yeni bir tarihi roman üzerinde çalışıyorum.

Bahsettiğiniz bu yeni roman ne zaman tamamlanır? Bize biraz da ondan bahseder misiniz?

Elbette. Bu defa ele aldığım hikâye İstanbul’un fethine kadar uzanıyor. İstanbul, Amasya, Viyana dolaşmadık yer kalmıyor açıkçası. Konular da çeşitli. Tıptan musikiye, tasavvuftan casusluğa kadar birçok şeyle süslemeyi düşünüyorum. Tabii yine akıcılık ve merak unsuru önceliklerim arasında. Ne zamana biter, tarih vermem çok zor. Tek bildiğim içime sinene kadar üzerinde çalışmaya devam edeceğim.

Son olarak sizden öyle bir şey duyalım ki bu sizi daha yakından tanımamızı sağlasın.

Buna bir alıntı yaparak karşılık vermem ne derece doğru olur bilmiyorum. Ama aklıma ilk olarak şu sözler geliyor:
“Vakit varken tomurcukları topla!
Zaman hâlâ uçup gidiyor. Ve bugün açan bu çiçek, yarın ölüyor olabilir”
Bu duyduğum en iyi nasihatlerden biridir. En azından paylaşmaya değer. 


YORUM YAZ
Lütfen Bekleyiniz ...

Toplam Yorum (0)

Şehir Seç
  • İstanbul

    İstanbul 31°C

  • Ankara

    Ankara 33°C

  • İzmir

    İzmir 34°C

  • Bursa

    Bursa 32°C

  • Trabzon

    Trabzon 26°C

TÜMÜ