EKONOMİ - 25 Ekim 2017 Çarşamba 15:19

Memoil 2018’de de iddialı

A
A
A
Memoil 2018’de de iddialı

Memoil Akaryakıt Türkiye Direktörü Gökhan Şahin, Türkiye’deki akaryakıt dağıtım şirketleri arasında ilk 20 içinde yer aldıklarını ve 4 yılda 220 istasyona ulaştıklarını belirterek, başarı grafiklerini 2018 yılında daha da yükselteceklerini söyledi.

Memoil Akaryakıt Türkiye Direktörü Gökhan Şahin, Türkiye’deki akaryakıt dağıtım şirketleri arasında ilk 20 içinde yer aldıklarını ve 4 yılda 220 istasyona ulaştıklarını belirterek, başarı grafiklerini 2018 yılında daha da yükselteceklerini söyledi.


Memoil Akaryakıt Türkiye Direktörü Gökhan Şahin, bir açıklama yaparak, çalışmaları ve 2018 hedefleri ile ilgili bilgi verdi. Akaryakıt sektörünün, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye için de ekonomik büyüme ve refahı sağlayacak temel parametrelerden biri olduğuna işaret eden Şahin, “Ülkemizde her yıl yaklaşık olarak 26 milyon ton petrol ürünü tüketilmektedir. Her geçen yıl önemi artan bu ekonomik alanda yaklaşık 110 milyar TL/yıl gibi önemli bir işlem hacmi gerçekleşmektedir. Bugün itibarı ile hem üretim hem de ithalat yapılan sektörümüzde yaklaşık 100 adet lisanslı dağıtım şirketi ve yaklaşık 12 bin 800 adet lisanslı akaryakıt bayisi rol almaktadır. Pazar payları ve satış performansları dikkate alındığında ilk 20 şirket arasında yer almaktayız” dedi.


Şirketin 4 yıl gibi kısa bir sürede Türkiye genelinde 220 istasyon ve 150 bin metreküplük satış hacmine ulaşarak sektörde dikkat çekici bir konuma geldiğini vurgulayan Şahin, “Her geçen gün sektörde faaliyet gösteren bayilerin ve sektörü yakından takip eden nihai müşterilerin şirketimize olan ilgilerinin arttığını memnuniyetle gözlemliyoruz. Bu konuda bizi temsil eden bayilerimizin de katkısı büyük. Birlikte büyüyoruz. Bayilerimizi önemsiyoruz, yol gösterici ve eğitici çalışmalar yapıyoruz” diye konuştu.


Bu yıl sektörde deneyimli insanlarla kadrolarını güçlendirdiklerini kaydeden Şahin, “İyi bir takım olmanın heyecanını taşıyor ve çok çalışıyoruz. 2018 yılında şirketimizi kurumsal ve pazarlama faaliyetleri anlamında yüksek bir performansa ulaştırmayı ve bayi ağımızı yaygınlaştırmayı umuyoruz. Memoil‘in kısa zamanda geldiği bugünkü konumu önümüzdeki yıllarda ne kadar büyüyeceğinin en büyük göstergesidir” ifadelerini kullandı.

Bunlar Da İlginizi Çekebilir
Samsun Murzioğlu: "Hızlı tren, Samsun’un gücüne güç katacak" Samsun Ticaret ve Sanayi Odası (TSO) Yönetim Kurulu Başkanı Salih Zeki Murzioğlu, Çorum-Samsun Hızlı Tren Hattı’nın 1. Etap yapım işine ilişkin kararın Resmî Gazete’de yayımlanmasına ilişkin açıklamalarda bulundu. Yaşanan gelişmenin bölge adına son derece önemli olduğunu söyleyen Murzioğlu, "Proje Samsun’a ve bölgeye hayırlı olsun. Bu yatırımın şehrimizin ekonomik gücüne güç katacağına inanıyoruz" dedi. Samsun TSO Başkanı Salih Zeki Murzioğlu, Çorum-Samsun Hızlı Tren Hattı’nın 1. Etap yapım işine ilişkin kararın Resmî Gazete’de yayımlanmasını değerlendirdi. Murzioğlu yaptığı açıklamada, gelişmenin bölge adına son derece önemli olduğunu belirtti. Emeği geçenlere teşekkür etti Kararın uzun süredir iş dünyası ve bölge aktörleri tarafından yakından takip edildiğini belirten Başkan Salih Zeki Murzioğlu, "Başta Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere, Ulaştırma ve Altyapı Bakanımız Sayın Abdulkadir Uraloğlu’na, TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu Başkanımız, Milletvekilimiz Sayın Mehmet Muş’a ve emeği geçen herkese teşekkür ediyoruz. Bu karar, yalnızca bir ulaşım yatırımı değil; aynı zamanda bölgenin ekonomik geleceğine yapılan stratejik bir yatırımdır" diye konuştu. "Ticaret hacmi de büyüyecek" Samsun’un üretim, ticaret ve lojistik kapasitesini artıracak her türlü ulaşım yatırımının kritik öneme sahip olduğunu vurgulayan Murzioğlu, "Bizler Samsun Ticaret ve Sanayi Odası olarak uzun yıllardır demiryolu altyapısının güçlendirilmesi gerektiğini dile getiriyoruz. Çünkü demiryolu, özellikle sanayi ve ihracat açısından maliyetleri düşüren, rekabet gücünü artıran en önemli unsurlardan biridir. Bu hat sayesinde Samsun’un sadece Karadeniz’e açılan bir liman kenti olmanın ötesine geçerek, Anadolu’nun iç bölgeleriyle daha güçlü bir entegrasyon sağlayacağına inanıyoruz. Proje tamamlanmasıyla birlikte Samsun’un lojistik üs olma vizyonu daha da güçlenecek. Karadeniz’i iç ve güney hatlara bağlayacak bu proje, ticaret hacminde ciddi bir artış sağlayacaktır. Özellikle sanayicilerimiz için daha hızlı, güvenli ve ekonomik taşımacılık imkânı sunulacak. Bu da hem üretimi hem de ihracatı olumlu yönde etkileyecek" şeklinde konuştu. İstihdam artacak, yeni yatırım alanları oluşacak Açıklamasında, projenin bölgesel kalkınmaya da önemli artı katkılar sağlayacağına vurgu yapan Murzioğlu, "Sadece Samsun değil, Çorum başta olmak üzere hattın geçtiği tüm şehirler bu yatırımdan fayda sağlayacak. İstihdam artacak, yeni yatırım alanları oluşacak ve bölgemiz daha cazip hale gelecektir. Bu tür projeler, Anadolu’nun dengeli kalkınması açısından da büyük önem taşımaktadır. Sürecin yakından takipçisi olacağız. Kararın Resmî Gazete’de yayımlanması önemli bir eşik. Bundan sonraki süreçte projenin planlanan takvim doğrultusunda ilerlemesi, ihale ve yapım aşamalarının hızla tamamlanması büyük önem taşıyor. Bizler de iş dünyası temsilcileri olarak bu sürecin destekçisi ve takipçisi olmaya devam edeceğiz" ifadelerini kullandı. Samsun–Sarp Demiryolu Hattı da bütüncül yapının tamamlayıcısı olacak Murzioğlu ayrıca, Çorum-Samsun Hızlı Tren Hattı’nın hayata geçmesinin, Karadeniz Bölgesi’nin ulaşım vizyonu açısından önemli başlangıç olduğunu belirterek, Samsun-Sarp Demiryolu Hattı’nın da bu bütüncül yapının önemli bir tamamlayıcısı olacağını sözlerine ekledi.
Sivas Uzmandan hemofili uyarısı: "Erken tanı hayat kurtarıyor" Uzmanlar, hemofilinin genetik bir hastalık olduğunu belirterek erken tanı ve düzenli tedavinin önemine dikkat çekti. Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Sağlık Hizmetleri Uygulama ve Araştırma Hastanesi Hematoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Hatice Terzi, 17 Nisan Dünya Hemofili Günü dolayısıyla açıklamalarda bulundu. Hemofilinin, kanın pıhtılaşma sistemini etkileyen genetik bir hastalık olduğunu belirten Doç. Dr. Terzi, bu durumun kanamaların uzun sürmesine ve özellikle eklem ile kas içi kanamalara yol açabileceğini ifade etti. Hastalığın çoğunlukla erkeklerde görüldüğünü aktaran Terzi, bazı vakalarda aile öyküsü olmadan da ortaya çıkabileceğini söyledi. Erken tanının büyük önem taşıdığını vurgulayan Terzi, düzenli tedavi ile hastalığın kontrol altına alınabildiğini ve hastaların yaşam kalitesinin artırılabildiğini belirtti. Hemofilinin bulaşıcı bir hastalık olmadığını da ifade eden Terzi, toplumdaki yanlış bilgilere karşı dikkatli olunması gerektiğini dile getirdi. Doç. Dr. Terzi yaptığı açıklamada, "Her yıl 17 Nisan, tüm dünyada hemofili ve diğer kalıtsal kanama bozukluklarına dikkat çekmek amacıyla ‘Dünya Hemofili Günü’ olarak anılmaktadır. Bu özel gün, yalnızca bir farkındalık günü değil; aynı zamanda toplumda doğru bilginin yaygınlaştırılması, erken tanının teşvik edilmesi ve hastaların yaşam kalitesinin artırılması için önemli bir fırsattır. Bu kapsamda hemofili hakkında en sık merak edilen soruları yanıtlayarak toplumu bilgilendirmek istiyoruz" dedi. "Hemofili nedir" Hemofilinin nasıl bir hastalık olduğuna değinen Doç. Dr. Terzi, "Hemofili, kanın pıhtılaşma sistemini etkileyen genetik bir hastalıktır. Normal şartlarda bir damar hasarı oluştuğunda pıhtılaşma faktörleri ardışık bir şekilde aktive olarak kanamayı durdurur. Hemofili hastalarında ise bu faktörlerden biri eksik ya da işlevsiz olduğu için bu süreç aksar. Sonuç olarak kanamalar daha uzun sürer, bazen kendiliğinden gelişebilir ve özellikle eklem ile kas dokularında tekrarlayan kanamalara yol açabilir. Bu durum zamanla kalıcı eklem hasarı ve fonksiyon kaybına neden olabilir. Bu noktada bilinmesi gereken en önemli husus, hemofilinin yalnızca ‘kanın geç pıhtılaşması’ değil, aynı zamanda yaşam kalitesini doğrudan etkileyen kronik bir hastalık olduğudur" ifadelerine yer verdi. Hemofili kalıtsal bir hastalık mı sorusunu yanıtlayan Doç. Dr. Terzi, "Hemofili büyük oranda kalıtsaldır ve X kromozomu üzerinden taşınır. Bu nedenle hastalık genellikle erkeklerde görülürken, kadınlar çoğunlukla taşıyıcıdır. Taşıyıcı anneler, hastalığı erkek çocuklarına aktarabilir. Bununla birlikte, bazı hastalarda aile öyküsü olmaksızın yeni genetik mutasyonlar sonucu da hemofili gelişebilmektedir. Bu durum, aile öyküsü olmasa bile şüpheli kanama bulgularının ciddiye alınması gerektiğini göstermektedir" ifadelerini kullandı. "Hemofili A ve Hemofili B arasındaki fark" Hemofili A ve Hemofili B arasındaki farktan bahseden Doç. Dr. Terzi, Hemofili A’nın pıhtılaşma faktörlerinden faktör VIII eksikliği ile ortaya çıktığını, Hemofili B’nin ise faktör IX eksikliği ile karakterize olduğunu belirtti. Klinik bulguların büyük ölçüde benzer seyrettiğini, ancak tedavide kullanılan faktör konsantrelerinin farklılık gösterdiğini ifade etti. Hemofili A’nın daha sık görülmesi nedeniyle toplumda daha fazla bilinen form olduğunu da vurguladı. "Klinik bulgular ve görülme grupları" Hemofilinin en çok kimlerde görüldüğünden ve belirtilerinden bahseden Doç. Dr. Terzi, hastalığın çoğunlukla erkek bireylerde görüldüğünü belirtti. Aile öyküsü olan kişilerde riskin daha yüksek olduğunu, ancak spontan mutasyonlar nedeniyle daha önce hiçbir aile öyküsü bulunmayan bireylerde de hastalığın ortaya çıkabildiğini ifade etti. Bu nedenle özellikle erken çocukluk döneminde görülen açıklanamayan kanamaların dikkatle değerlendirilmesi gerektiğini belirtti. Hemofili hastalarında en sık görülen belirtilerin kolay morarma, uzun süren kanamalar, diş çekimi veya cerrahi işlemler sonrası kontrolü zor kanamalar ve özellikle eklem içi kanamalar olduğunu aktardı. Eklem kanamalarının zamanla kronik ağrıya, hareket kısıtlılığına ve deformitelere yol açabileceğini belirten Doç. Dr. Terzi, bu belirtilerin erken dönemde fark edilmesinin hastalığın seyrini önemli ölçüde değiştirebileceğini ifade etti. "Erken tanı ve tedavi yaklaşımları" Hemofili erken teşhis edilip, tedavi edilebilir mi sorularına yanıt veren Doç. Dr. Terzi, hemofilinin erken dönemde teşhis edilebileceğini belirtti. Özellikle aile öyküsü bulunan bireylerde doğumdan itibaren yapılan pıhtılaşma testleri ile tanı konulabildiğini ifade etti. Erken tanının büyük önem taşıdığını vurgulayan Doç. Dr. Terzi, bu sayede koruyucu tedavilere başlanarak ciddi komplikasyonların önüne geçilebileceğini söyledi. Günümüzde hemofilinin tamamen ortadan kaldırılmasını sağlayan kesin bir tedavinin henüz bulunmadığını belirten Doç. Dr. Terzi, buna rağmen modern tedavi yaklaşımları sayesinde hastalığın büyük ölçüde kontrol altına alınabildiğini ve hastaların sağlıklı bireylere yakın bir yaşam sürebildiğini ifade etti. Tedavide temel hedefin yalnızca kanamayı durdurmak değil, kanama oluşmadan önlemek olduğunu da vurguladı. Hemofili tedavisinde kullanılan ilaçların etki mekanizmasını açıklayan Doç. Dr. Terzi, tedavinin temelini eksik olan pıhtılaşma faktörünün yerine konulmasının oluşturduğunu belirtti. Damar yoluyla uygulanan bu faktör konsantrelerinin, pıhtılaşma mekanizmasını yeniden işlevsel hale getirdiğini ifade etti. Profilaktik yani koruyucu tedavilerin önemine de değinen Doç. Dr. Terzi, düzenli faktör uygulamaları sayesinde hastalarda kanama sıklığının belirgin şekilde azaltılabildiğini ve böylece eklem hasarı gibi uzun dönem komplikasyonların önüne geçilebildiğini belirtti. "Güncel tedavi gelişmeleri ve gen tedavisi" Hemofili tedavisindeki gelişmelerden bahseden Doç. Dr. Terzi, "Son yıllarda tedavi alanında önemli ilerlemeler kaydedilmiştir. Uzun etkili faktör preparatları sayesinde daha seyrek uygulama mümkün hale gelmiş, deri altından uygulanan non-faktör tedaviler hastaların yaşamını kolaylaştırmıştır. Bu gelişmeler, hemofiliyi yüksek riskli bir hastalıktan yönetilebilir kronik bir duruma dönüştürmektedir" dedi. Gen tedavisi hakkında değerlendirmelerde bulunan Doç. Dr. Terzi, "Gen tedavisi, eksik faktörün gen düzeyinde düzeltilmesini hedefleyen yenilikçi bir yaklaşımdır. Klinik çalışmalar umut verici sonuçlar göstermektedir. Henüz rutin klinik kullanımda olmasa da gelecekte hemofili için kalıcı tedavi seçenekleri arasında yer alması beklenmektedir" ifadelerini kullandı. "Yanlış bilinenler ve günlük yaşam" Hemofili hastalığı hakkında doğru bilinen yanlışlara değinen Doç. Dr. Terzi, toplumda hemofilinin bulaşıcı olduğuna dair yanlış bir inanış bulunduğunu belirtti. Oysa hemofilinin genetik bir hastalık olduğunu ve bulaşmasının söz konusu olmadığını ifade etti. Ayrıca hemofili hastalarının aktif bir yaşam sürdüremeyeceği düşüncesinin de doğru olmadığını açıkladı. Hemofili hastalığının günlük yaşama etkisine de değinen Doç. Dr. Terzi, tedavi almayan hastalarda sık kanamaların yaşam kalitesini ciddi şekilde düşürebildiğini ancak düzenli tedavi alan bireylerin eğitim, iş ve sosyal yaşamlarını büyük ölçüde sürdürebildiğini söyledi. "Dikkat edilmesi gerekenler ve destek" Doç. Dr. Terzi, hastaların dikkat etmesi gereken noktalara ilişkin yaptığı açıklamada, travmalardan kaçınmaları, düzenli tedavilerini aksatmamaları ve kanama belirtilerini erken fark etmelerinin büyük önem taşıdığını ifade etti. Ayrıca diş sağlığının korunması ve düzenli kontrollerin hastalık yönetiminde kritik rol oynadığını belirtti. Hemofili hastalarının spor yapabileceğini vurgulayan Doç. Dr. Terzi, uygun sporların seçilmesi gerektiğini söyledi. Yüzme, yürüyüş ve bisiklet gibi düşük travma riski taşıyan sporların önerildiğini, temas sporlarından ise kaçınılması gerektiğini ifade etti. Hemofili hastası küçük bir yaralanma yaşadığında ise ilk olarak kanama bölgesine bası uygulanması ve ilgili bölgenin dinlendirilmesi gerektiğini belirten Doç. Dr. Terzi, gerekli durumlarda en kısa sürede sağlık kuruluşuna başvurulmasının önemine dikkat çekti. Hemofili hastalarına nasıl destek olunabileceğine de değinen Doç. Dr. Terzi, hastaların yalnızca tıbbi değil, sosyal ve psikolojik desteğe de ihtiyaç duyduğunu, aile, okul ve toplumun bilinçli yaklaşımının hastaların yaşam kalitesini doğrudan etkilediğini söyledi. Farkındalık ve toplumsal bilinç Hemofili farkındalığının önemine vurgu yapan Doç. Dr. Terzi, farkındalığın erken tanıyı artırdığını, yanlış bilgileri ortadan kaldırdığını ve hastaların yaşam kalitesini yükselttiğini ifade etti. Toplumda hemofili konusundaki bilinç düzeyine ilişkin olarak ise ne yazık ki farkındalığın hâlâ yeterli seviyede olmadığını belirten Doç. Dr. Terzi, bu nedenle "Dünya Hemofili Günü" gibi farkındalık çalışmalarının büyük önem taşıdığını söyledi. "Sivas Cumhuriyet Üniversitesi’nde hemofili takibi" Sivas Cumhuriyet Üniversitesi olarak uyguladıkları tedavilerden bahseden Doç. Dr. Terzi, "Merkezimizde hemofili hastalarının tanı, tedavi ve takibi güncel bilimsel rehberler doğrultusunda yürütülmektedir. Faktör replasman tedavileri, profilaktik yaklaşımlar ve hasta eğitimi düzenli olarak uygulanmakta; hastalarımız multidisipliner bir yaklaşımla izlenmektedir" ifadelerini kullandı. Doç. Dr. Terzi, "Sonuç olarak; hemofili, erken tanı ve doğru tedavi ile yönetilebilen bir hastalıktır. Bu nedenle toplum olarak bilinçlenmek, hastaları desteklemek ve sağlık hizmetlerine erişimi güçlendirmek büyük önem taşımaktadır" dedi.
Kayseri "Aidiyet" hissi çocukları dijital mahallelere yönlendiriyor Uzman Psikolog Arzu Hamurcu, dışlanmış ve yalnız hisseden çocukların kendisini dijital dünyada güçlü görebildiğini söyleyerek, "Dijital dünya çocuklar için yeni mahalleler haline geldi" dedi. Çocukların kendilerini bir yere ait hissetmediklerinde kapalı gruplara dahil olabildiğini söyleyen Uzman Psikolog Arzu Hamurcu, "Bu noktada sadece çocuğu düşünmek bizim için aslında eksik kalacaktır. Çocuğun yetiştiği iklimi de gözlemlemek, nasıl ortamda büyüyor, kimlerle büyüyor, ne kadar etkilenerek, ne kadar ihmal edilerek büyüyor gibi noktalarda biz aslında çocuğun yetiştiği iklimi de gözlemleyerek bu sürece dikkat ediyoruz. Burada tabi ki şiddet olaylarında üzücü birçok sebep var. Çocuğun kendini bir ortama, bir gruba, bir aileye ait hissetmesi en sık gördüğümüz sebeplerden bir tanesi oluyor. Çocuk ait hissedemediğinde bu tarz davranışlara ya da farklı gruplara girmek istiyor. Bir çocuk dışlandığında, zorbalığa uğradığında, kendini yalnız hissettiğinde ve ailesine bu duyguları ifade edemediğinde çocuğun kendini ait hissedebileceği kapalı gruplara, dijital ortamlara, kendisinin içerisinde yer aldığı ve doğru-yanlış filtrelemeden kabul gördüğü her gruba girebildiği her ortam ne yazık ki artık dijital dünyada fazlasıyla mevcut. Burada şunun altını çizmek istiyorum. Çocuğun dijital dünyada oynadığı bir oyun, izlediği bir dizi ya da yaptığı herhangi bir oyun davranışı asla şiddetin tek sebebi olamaz" dedi. Hamurcu, toplum olarak çocukların gözetilmesi gerektiğini söyleyerek, "Kendisini yalnız, dışlanmış hisseden ve risk faktörü içerisinde bulunan bir çocuk için bu tarz durumlar onu çok hızlı bir şekilde bu sonuçlara ulaştırabilir. Yani aslında bu tarz durumlar maalesef destekleyici kaynaklar haline gelebiliyor. Bu yüzden burada ailelere, bizlere, sağlık uzmanlarına, okullara, eğitim veren kurumlara çok büyük işler düşüyor. Burada toplum olarak hep birlikte o çocukları gözetmemiz gerekiyor. Biz bu çocukların aile noktasında ne kadar takip edildiğini görmek istiyoruz. Çocuk herhangi bir durumda kaldığında, rahatsızlık içinde bulunduğunda ’Ben çocukken de bunlar vardı. Ne var böyle şeylerde. Büyütmeye gerek yok’ demek yerine burada bir uzmana götürmek, çocuğum etkilenmesin, etiketlenmesin, siciline işlemesin gibi tepkilerden ziyade artık ‘Çocuğumun ruh sağlığı için benim bir uzman görüşüne çocuğum için gitmem gerekiyor’ diyebilmeliler. Evde anlaşılmayan, dışlanan ve okulda zorbalık yaşayan çocuklar kendilerini ait hissetmek için dijital dünyalara gidebiliyorlar çünkü" ifadelerini kullandı. "Dijital dünya çocuklar için yeni mahalleler haline geldi" Dijital dünyanın artık çocuklar için yeni mahalleler haline geldiğini söyleyen Arzu Hamurcu, "Burada da dijital dünyaların altını çizmek istiyorum. Çünkü burası artık çocuklarımız için yeni mahalleler haline geldi. Burada kim kimi yönetiyor, neye yönlendiriyor, oradaki güç dengesi nasıl ve o güç dengesini sağlayabilmek için kendisini sosyal hayatında güçsüz hisseden çocuk, dijital dünyada güçlü hissedebilmek için neleri yapıyor ya da neleri yapmayı planlıyor noktasında birçok dijital oyunun bizlere sunduğu maalesef zararlı alışkanlıklar ediniyorlar. Burada ailelere düşen görev ise çocuk odasında oyun oynuyor, evde yanlarında diye güvende olduğunu söyleyemiyoruz. Bizim asıl istediğimiz şey bizimle sohbet edebiliyor olması, oynadığı oyunu bile bize anlatabiliyor olmasını bekliyoruz ki birçok aile ne yazık ki çocuk oyun oynuyor diye benim yanımda güvende sanıyor. Oysa ki biz o dijital ekranların arkasında asıl yönetilen, asıl güvende olmayan birçok çocuğun seans odalarında görebiliyoruz. Çocuğum etiketlenmesin diye gidilmeyen her seans ne yazık ki çocuğun hayatından ertelenmiş bir travma tepkisi olarak geri dönebiliyor" dedi.