GÜNDEM - 28 Şubat 2025 Cuma 11:24

28 Şubat’ta gözaltına alınıp bebeğini kaybeden Songür: "Hedefleri aslında başörtüsü inancını çalmaktı"

A
A
A

28 Şubat sürecinde öğrenciyken başörtüsü nedeniyle gözaltına alınan ve karnında ikiz bebeklerinden birini kaybeden Nuray Canan Songür, "Çok zor bir süreçten geçtik. Türkiye’nin insan hakları ihlalleri konusunda prestijini olumsuz etkileyen bir dönemdi. Hem öğrencilerin hem de çalışma hayatındaki kadınların yaşadığı sıkıntılar bir ömür iz bıraktı. Bir dönem oldu, ‘sokaklarda aslında kamusal alan’ denmeye başlandı. Cumhurbaşkanımız bir şekilde müdahale etmeseydi, o dönem siyasi dengeler değişmesiydi, ben inanıyorum ki başörtüsü sokaklarda dahi yasaklanacaktı. Bizden sadece başörtümüzü açmamız konusunda bir talepleri yoktu. Asıl talepleri; Kuran-ı Kerim’de bir ayet olmadığını, bunu bizim yanlış anladığımıza inandırmaktı. O dönem hep düşünürdüm, hedefleri aslında bu inancı çalmaktı. 28 Şubat döneminin cuntacı ruhunun, Türkiye’den temizlendiğini düşünmüyorum. Somut veriler de bunu gösteriyor. TÜSİAD başkanın yaptığı açıklamalar olsun, askeriye de çekilen kılıçlar olsun ‘biz buradayız, biz pusudayız’ mesajı veriyorlar" dedi.

28 Şubat sürecinde, mezun olmasına 2 hafta kala İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu’nda başörtüsünü açmadığı için sınava girmesi engellenen ve gözaltına alınarak "eğitim öğretimi engellemek" suçundan yargılanan Nuray Can Songür, aradan geçen 28 yıla rağmen yaşadıklarını ilk günkü gibi hatırlıyor. Önce İnsan Uluslararası Kadın ve Çocuklarla Dayanışma Derneği (Önce İnsan Derneği) Başkanı Songür, 28 Şubat sürecinde yaşadıklarını ve bebeğini nasıl kaybettiğini İHA muhabirine anlattı.

"Binlerce kadın başörtüsü yasağından dolayı mağduriyet yaşadı"

28 Şubat sürecinde yaşadıklarını ifade eden Önce İnsan Derneği Başkanı Nuray Canan Songür, "Ben 28 yıl önce tabii ki uzun bir süre olmuş ama bizim için çok yakın. Yaşadığımız şeyler o kadar hafızamıza kazındı ki daha dün gibi hatırlıyorum. Benim okulum İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nin kampüsündeydi. Sağlık Hizmetleri 2. sınıf öğrencisiydim. Final sınavı esnasında başörtülü olduğum için sınav kağıdı vermeme noktasında ısrarcı olan hocamız sınıfı terk etmediğim için polisleri çağırmıştı. Ben sınıftan yaka paça gözaltına alındım. Kameralarda beraberinde gelmişti çünkü diğer arkadaşlarımız da o esnada okullara giremedikleri için oturma eylemi yapıyorlardı. Gözaltına alındıktan sonra sorgulandım, Terörle Mücadeleye götürüldüm. Israrla niçin başörtümü açmadığım niçin okula gelmekte ısrar ettiğim soruldu. 8 saat boyunca bir karakolun -2’inci katında hücreye kilitlendim. O esnada sürekli gürültü yaptığım için arkadaşlarım da beni karakol karakol arayarak çok şükür ki o sesimin duyulmasından sebep beni bulabildiler. Ben nöbetçi savcılığa çıkartılarak ‘eğitim-öğretimi engellemek’ suçundan hakkımda açılan dava görülmeye başlandı. Yaklaşık 2 yıla yakın dava sürdü. Neredeyse her hafta hakim karşısına çıkıp niçin sınıfta başörtüsü ile durduğumun hesabını vermek durumundaydım. O mahkemeler basın tarafından takip ediliyordu. Hepsi haberlerde yer alıyordu. Sürekli verilen başlıklar şöyleydi; ‘Çarşafa benzer kıyafetini çıkarmadı, başörtüsünde ısrarcı oldu. 6 aydan 2 yıla kadar hapis isteniyor ama o hala vazgeçmiyor.’ Bana yapılan o resmi olmayan gözaltılar da ‘karşılığında ne istiyorsun yeter ki başörtünü açarak git, beraat edeceksin yoksa bu dava hapis cezasıyla sonuçlanacak’ deniliyordu. Nitekim öyle oldu. Son duruşmada, son sözlerim soruldu ve 6 ay hapis cezasıyla sonuçlandı. Tabii o esnada ben evlenmiştim. Bir hamilelik söz konusuyken tekrar haksız yere gözaltı yaşadım. Onda da ikiz bebeklerimden birisi karnımda öldü. Maalesef ki biri canlı diğeri ölü şekilde 4 buçuk ay bir süreç yaşadım. Geriye dönüp baktığımda bu benim hikayemdeki acılar, hatıralar, ders çıkarmamız gereken noktalar ama maalesef binlerce kadın başörtüsü yasağından dolayı mağduriyet yaşadı" ifadelerini kullandı.

"Hayatınıza hiçbir şey yokmuş gibi devam edemiyorsunuz"

Başörtüsü mağduru kadınların hayatlarına devam edebilmelerinin zorluklarını anlatan Songür, "Eğitimlerini tamamlayamadılar, çalışma hayatlarından mahrum kaldılar. Başörtüsü yasağı onlarca yıl sürdü. Bu esnada birçok kadının iş hayatına dönebilmesi, 25 yaşındaysa 37 yaşında çalışma hayatına adapte olması ve bir yerlerde başlaması çok zordu. Buna mukabil sadece başörtüsü yasağının kalkmış olması, bu yasaktan dolayı mağdur olan kişilerin sevincine sebep olamadı. Çünkü hayatınızda kayıp yıllar var, sizin hayatınızda o yasaklardan dolayı gördüğünüz zararların izleri var ve hayatınıza hiçbir şey yokmuş gibi devam edemiyorsunuz. Diğer taraftan bu yasağı uygulayanlar, bu yasağı savunanlar, bu yasağı gerekçelendirenler çünkü bu 28 Şubat döneminde o kadar önemsendi ki medya ayağı sürekli başörtüsünün neden yasaklanması gerektiğini anlattı. Hatta bir dönem oldu, ‘sokaklarda aslında kamusal alan’ denmeye başlandı. Cumhurbaşkanımız bir şekilde müdahale etmeseydi, o dönem siyasi dengeler değişmesiydi, ben inanıyorum ki başörtüsü sokaklarda dahi yasaklanacaktı. Çünkü onların istediği şey buydu. Zaten bizden de sadece başörtümüzü açmamız konusunda bir talepleri yoktu. Asıl talepleri; Kuran-ı Kerim’de bir ayet olmadığını, bunu bizim yanlış anladığımızı söylüyorlardı. O dönem hep düşünürdüm, hedefleri aslında bu inancı çalmaktı. Bu inancı yok etmekti. O yüzden de o dönemin bazı ilahiyatçıları bu minval üzere açıklamalar yapıyordu. Hatta ben çok iyi hatırlıyorum, Yaşar Nuri Öztürk, başörtüsünün, tesettürün rahibe kıyafeti olduğunu dahi söylemişti" şeklinde konuştu.

"Kadınların yaşadığı sıkıntılar bir ömür iz bıraktı"

Kadınlara yaşadıkları sıkıntıların bir ömür iz bıraktığını belirten Nuray Canan Songür, "Çok zor bir süreçten geçtik. Hem Türkiye’nin insan hakları ihlalleri konusunda prestijini çok olumsuz etkileyen bir dönemdi. Hem öğrencilerin hem de çalışma hayatındaki kadınların yaşadığı sıkıntılar bir ömür iz bıraktı. Bir üzücü boyutu da şu; doğduğunuz, büyüdüğünüz ve vatanım diye benimsediğiniz yerde bu yasağın devlet eliyle uygulanmış olması. Dolayısıyla ben tüm başörtüsü probleminden etkilenen kadınlar gibi muhakkak bizlere bir iade-i itibar yapılmasını talep ediyorum. Bu konuda titizlikle çalışılması gerektiğine inanıyorum. Nasıl ki yanlışlıkla yargılanan ya da ceza alan Ergenekon ve Kumpas davalarından kişilere haklarının tazmini sağlandı, o dönemde zarar gören başörtülü kadınlar için de devletimizin somut adımlar atması gerektiğini düşünüyorum. Bunun telafisi 12 yıl sonra başörtüsü yasağının kaldırılmış olması değildir" diye konuştu.

"Eski Türkiye özlemiyle yanıp tutuşan bir güruh var"

28 Şubat sürecinde başörtüsü yasağını destekleyenlerin hakim karşısına çıkması gerektiğini kaydeden Songür,"28 Şubat döneminin cuntacı ruhu, Türkiye’den temizlendiğini düşünmüyorum. Somut veriler de bunu gösteriyor. TÜSİAD başkanın yaptığı açıklamalar olsun, askeriye de çekilen kılıçlar olsun ‘biz buradayız, biz pusudayız’ mesajı veriyorlar. Zaten çok yakın da 15 Temmuz darbe girişimini gördük. Türkiye’de bir kitle var ve iktidar kimde olursa olsun onlar kendilerini siyaset üstü bir makamda görüp, ona da yön vermeye çalışıyorlar. Dolayısıyla bu kitleye karşı çok dikkatli olmalıyız. Uyanık olmalıyız ve naçizane sadece başörtüsü yasağından söylemek pek doğru değil ama insan hakları ihlallerini destekleyen, buna dair çaba sarf etmiş örneğin haberler yapmış, kurgu haberlerle bu yasağı desteklemiş kişilere bir hesap sorulmalıydı. En az onlarda bizim kadar bir hakim karşısına çıkıp, ‘bu yasağı neden destekledin ya da bu öğrenciler okula girebilirlerken neden buna mani oldun’ şeklinde hesap sorulmalıydı. Eski Türkiye özlemiyle yanıp tutuşan bir güruh var. Bunun en temel sebebinin yaptıkları kötülüklerden, işledikleri suçlardan dolayı herhangi bir ceza almamalarıdır. Benim hocam sınıfa polisleri çağırdı, eğitim öğretimimi engellediği halde engelleyen kişi olarak beni gösterdi. İfade verdi ve ben buna mukabil 2 yıl yargılandım ama onun hayatında değişen hiçbir şey olmadı. İlk aldığım hapis cezasından sonra benim devam eden 2 mahkemem vardı. Hamileyken gözaltına alınıyorum, yargılanıyorum, bir mahkeme daha açılıyor üzerine ve sürekli tehdit ediliyorum. Bundan dolayı ben yurtdışına çıkmak zorunda kaldım. 4.5 yıl Türkiye’ye giremedim. Bunu yaşamayan insanın anlaması mümkün değil. Gerçekten çok zor bir dönemdi. Herkes için farklı mağduriyetlere yol açmış bir dönem. Bunun karşılığı verilmiş bir başörtüsü özgürlüğü olmamalı. Özellikle ben başörtülü arkadaşlarımda ve toplumda gözlediğim bir durum var. O da şu; ‘tekrar bu yasaklar gelir mi?’ Yasağa düzenlemenin yapılarak başörtüsü özgürlüğü ve inanç özgürlüğünün daha ciddi teminat altına alınması beklentisi var. Bunu da hem kendi hem de arkadaşlarım adına iletmiş olayım" ifadelerini kullandı.

Semanur Kaygısız - Ahmet Faruk Sarıkoç

Bunlar Da İlginizi Çekebilir
Adana Uzmandan uyarı: "Çocukların beyin gelişimi anne rahminde başlar" Beyin, Sinir ve Omurilik Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Orhan Şen, çocukların beyin sağlığını korumanın önemine dikkat çekerek, "Çocukların beyin sağlığını korumak, anne karnından başlayıp, yetiştiği ortam ile devam eder. Ev içerisindeki her eylem geleceğin bireyini yetiştiriyor" dedi. Kahramanmaraş’ta yaşanan saldırının ardından çocukların maruz kaldığı şiddet ortamı ve görüntüler, uzmanların gündemine geldi. Özellikle erken yaşta şiddetle karşılaşmanın çocukların psikolojik ve nörolojik gelişimini olumsuz etkileyebileceği belirtilirken, ailelerin bu süreçte daha bilinçli davranması gerektiği vurgulandı. Uzmanlar, çocukların sadece fiziksel değil, zihinsel ve duygusal sağlığının da korunmasının büyük önem taşıdığına dikkat çekti. "Çocuk yetiştiği ortamla şekillenir" Beyin, Sinir ve Omurilik Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Orhan Şen, çocukların beyin gelişiminin çok erken dönemde başladığını belirterek, "Çocukların beyin sağlığını koruma anne rahminden itibaren başlar. Annenin hamileyken beslenmesi ve aldığı destekler, çocuğun hem zihinsel hem bedensel sağlığını belirler. Ancak süreç doğumla bitmez, çocuk yetiştiği ortamla şekillenir" dedi. "Çocuklar söyleneni değil, gördüğünü yapar" Çocukların en büyük öğrenme biçiminin taklit olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Şen, "Çocuk istediğiniz kadar ‘şunu yapma, bunu yapma’ deyin, aslında sizi örnek alır. Gözünü açtığı andan itibaren anne ve babayı tanır ve onları kopyalar. Ev içinde konuşulan her söz, yapılan her davranış geleceğin bireyini oluşturur. Eğer evde saygı ve sevgi yoksa çocuğa dışarıdan ne kadar olumlu içerik verilirse verilsin bunun etkisi sınırlı kalır" diye konuştu. "Şiddet görüntüleri çocuğun zihninde kalıcı iz bırakır" Şiddet içeriklerinin çocuklar üzerindeki etkisine dikkat çeken Şen, "Çocuk yanınızdayken onu yok sayıp şiddet içerikli diziler izlerseniz, farkında olmadan o çocuk da izler ve gördüğünü kopyalar. Bu sadece ekranla sınırlı değil; arkadaş çevresi ve dış ortam da etkili. Kahramanmaraş’taki gibi olayların görüntüleri de çocukların zihninde ciddi izler bırakabilir. Bu nedenle aileler çok daha dikkatli olmalı" ifadelerini kullandı. "Toplum olarak sorumluluk almalıyız" Ailelere ve topluma çağrıda bulunan Beyin, Sinir ve Omurilik Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Şen, "Anne babalık fedakarlık gerektirir. Televizyonlarda şiddet ve olumsuz içeriklerin azaltılması gerekiyor. Önce herkes kendine bakmalı. Çocukların sağlıklı bireyler olarak yetişmesi için toplumun her kesimi sorumluluk almalı. Daha nazik, daha saygılı, daha bilinçli bir ortam oluşturursak çocukların beyin gelişimini de koruyabiliriz" dedi.
Balıkesir Ayvalık’ta Çamlık’ı yaban domuzları bastı Balıkesir’in Ayvalık ilçesinin en güzel muhitlerinden biri olarak nitelendirilen Sefa-Çamlık Mahallesi’ni yaban domuzları bastı. İmar alanlarının zeytinlik ve ormanlık alanlara kadar uzandığı Ayvalık’ta, yapılaşma sonucunda yaban hayvanlarının yaşam alanlarına kadar giren binalar nedeniyle doğanın dengesi iyice bozulmaya başladı. Yaban hayatının iyice daralması sonucunda yiyecek bulamayan yaban hayvanları ilçenin mahalle ve sokaklarında sık sık görülmeye başladı. Son zamanlarda özellikle yaban domuzlarının yiyecek bulabilmek için ilçe merkezinde mahalle ve sokakların yanı sıra evlerin bahçesine girmeleri nedeniyle, vatandaşlar korku dolu anlar yaşıyor. Ayvalık’ta kırsal bölgelerde sıklıkla görülmesine adeta alışılan yaban domuzları; Küçükköy Mahallesi’nin Sarımsaklı mevkii ile Sahilkent Mahallesi’nin ardından şimdi de Sefa-Çamlık Mahallesi’nde de adeta cirit atıyor. Çamlık’ta; bazı evlerin bahçesine kadar giren yaban domuzları mahalle sakinlerine endişeli anlar yaşatıyor. Yaklaşık bir haftadır ciddi bir sorun olarak öne çıkan yaban domuzları nedeniyle Sefa-Çamlık Mahalle sakinlerinden gelen yoğun talepler karşısında mahalle muhtarı da çaresiz kaldı. Muhtar Erdoğan çaresiz Kış şartları nedeniyle aç kalan yaban domuzlarının yiyecek bulabilmek için mahalledeki evlerin bahçesine kadar girdikleri ve mahalle sakinlerine korkulu anlar yaşattıklarını kaydeden Muhtar Aziz Erdoğan, konuyu Doğa Koruma Milli Parklar Bölge Şefliği yetkililere ilettiğini ancak çözüm bulunamadığını söyledi. Mahalle sakinlerinin yaban domuzları için sürek avı yapılması yönünde gelen talebin, yetkililer tarafından mahallenin "Meskûn Mahal" konumunda olması nedeniyle olumsuz karşılandığını belirten Muhtar Erdoğan, meseleyi Ayvalık Kaymakamı Hasan Yaman ile görüşüp, sorunun çözümü noktasında kendisinden destek isteyeceklerini belirtti. Vatandaşlar Doğa Koruma Milli Parklar yetkililerini göreve davet etti Öte yandan, aç kalan yaban hayvanlarının sık sık ilçe merkezinde görülmesi ve vatandaşları huzursuz etmesine tepki gösteren vatandaşlar, Doğa Koruma Milli Parklar Şube yetkililerini göreve davet ederek, bu hayvanların kent merkezlerine girmelerinin; yaşadıkları doğal alanlara yiyecek ve su dökülerek sağlanabileceğini vurguladı. Doğadaki ekolojik dengenin korunabilmesi adına yaban hayatının da sürmesi gerektiğinin altını çizen vatandaşlar, gerekirse bu hayvanların yaşadıkları alanlara yiyecek sağlanması konusunda kendilerinin de ekiplere yardımcı olmaya çalışabileceklerinin de altını çizdi.
İstanbul İstanbul merkezli 3 ilde kara para operasyonu: 11 gözaltı, 1.4 milyar liralık finansal hareketlilik tespit edildi İstanbul merkezli 3 ilde düzenlenen operasyonda, alkol kaçakçılığı üzerinden elde edilen geliri üçüncü şahıslar ve çeşitli şirketler aracılığıyla akladıları iddia edilen 11 şüpheli yakalandı. 1,4 milyar lira tutarında finansal hareketliliğin tespit edildiği soruşturmada, 7 taşınmaz, 8 taşınır mal varlığı ile 12 şahsa ait banka hesapları ve 2 şirkete ait hisselere el konulduğu öğrenildi. İstanbul Kaçakçılık Suçlarıyla Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri, Büyükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen kara para soruşturması doğrultusunda yeni bir suç ağını ortaya çıkardı. Paranın izini üçüncü kişiler üzerinden kaybettirmeye çalıştılar "Suçtan Kaynaklanan Mal Varlığı Değerlerini Aklama" suçu ile ilgili yürütülen çalışmalarda şüphelilerin örgütlü şekilde alkol kaçakçılığı yaparak haksız kazanç elde ettikleri ve suçtan kaynaklanan gelirleri ise üçüncü şahıslar ve çeşitli şirketler aracılığıyla kendi hesaplarına aktararak aklamaya çalıştıkları saptandı. Şebeke üyelerinin, bu yöntemle suç gelirlerinin kaynağını gizlemeye ve meşru göstermeye çalıştıkları tespit edildi. Kara para trafiğinde 1,4 milyar liralık hareketlilik Yapılan mali incelemelerde şahıslara ait hesaplarda yaklaşık 1,4 milyar lira tutarında finansal hareketlilik bulunduğu anlaşıldı. Soruşturma çerçevesinde yapılan teknik ve fiziki takibin ardından bu sabah operasyon için düğmeye basıldı. İstanbul merkezli olmak üzere Kırıkkale ve Kocaeli’ini de kapsayan toplam 3 ilde eş zamanlı operasyon düzenlendi. 11 şüpheli yakalanarak gözaltına alındı. Operasyonda, mali tedbirler kapsamında 7 taşınmaz, 8 taşınır mal varlığıyla 12 şahsa ait banka hesapları ile 2 şirkete ait hisse ve hesaplara da el konulduğu duyuruldu. Gözaltına alınan şüpheliler ifadeleri alınmak üzere İstanbul Emniyet Müdürlüğü Kaçakçılık Suçlarıyla Mücadele Şubesine götürüldü. Operasyon kapsamında yürütülen tahkikat işlemlerinin çok yönlü olarak devam ettiği kaydedildi.