SAĞLIK - 25 Nisan 2026 Cumartesi 15:58

Anne adayları artık doğal doğumu tehcih ediyor

A
A
A
Anne adayları artık doğal doğumu tehcih ediyor

Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Ebelik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Büşra Cesur, Ebeler Haftası dolayısıyla yaptığı açıklamada anne adaylarının sezeryana kıyasla normal doğumu tehcih ettiklerini söyledi.


Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Ebelik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Büşra Cesur, 21-28 Nisan Ebeler Haftası dolayısıyla ebelik mesleğinin sağlık sistemindeki yeri, eğitim süreçleri ve geleceğine ilişkin önemli açıklamalarda bulundu. Ebelik mesleğinin sağlık sisteminin temel yapı taşlarından biri olduğunu belirten Cesur, ebelerin sağlığın korunması, geliştirilmesi, hastalıkların önlenmesi ile tedavi ve bakım hizmetlerini bir arada sunduğunu ifade etti. Ebelerin birinci, ikinci ve üçüncü basamak sağlık hizmetlerinin tamamında aktif rol aldığını vurgulayan Cesur, köyden kente kesintisiz sağlık hizmeti sunarak toplumun her kesimine ulaştıklarını söyledi. Anne ve bebek sağlığındaki kritik rolüne dikkat çeken Cesur, ebelerin anne ve bebek ölümlerinin azaltılmasında en önemli meslek gruplarından biri olduğunu belirtti. Sağlıklı gebelik planlamasından doğum ve doğum sonrası sürece kadar geçen tüm aşamalarda ebelerin aktif görev aldığını dile getirdi.


İstihdam alanları güçlenmeli


Türkiye’de ebelik alanında son yıllarda akademik ve klinik anlamda önemli gelişmeler yaşandığını ifade eden Cesur, akademik kadronun güçlendiğini, bilimsel çalışmaların arttığını kaydetti. Ancak mesleğin yetki, görünürlük ve istihdam alanlarında daha da güçlendirilmesi gerektiğini söyledi. Toplumda ebelik mesleğine yönelik yanlış algıların bulunduğunu da belirten Cesur, ebelerin yalnızca doğum yaptıran sağlık çalışanları olarak görülmesinin doğru olmadığını ifade etti. Ebelik hizmetlerinin gebelik öncesinden başlayarak lohusalık dönemine kadar uzanan geniş bir süreci kapsadığını vurguladı.


Doğuma karşı yaklaşım değişti


Ebelerin doğum sürecinde sadece tıbbi değil aynı zamanda psikolojik destek de sunduğunu dile getiren Cesur, anne adayının kaygısını azalttıklarını ve doğum deneyiminin daha olumlu geçmesine katkı sağladıklarını belirtti. Günümüzde doğum yaklaşımlarının değiştiğini ifade eden Cesur, kadın merkezli ve kanıta dayalı uygulamaların ön plana çıktığını, doğal doğuma yönelimin arttığını söyledi. Sezaryen oranlarının dengelenmesi yönünde çalışmaların sürdüğünü belirten Cesur, ebelerin bu süreçteki öneminin giderek daha fazla anlaşıldığını kaydetti.


Aktif öğrenme yöntemleriyle yetiştiriliyorlar


Ebelik eğitimi hakkında da bilgi veren Cesur, bölümde teorik ve uygulamalı derslerin dengeli şekilde, öğrencilerin aktif öğrenme yöntemleriyle yetiştirildiğini ifade etti. Simülasyon teknolojileri, sanal gerçeklik ve dijital eğitim materyallerinin eğitim sürecine entegre edildiğini belirtti. Bölümün akademik çalışmalarına da değinen Cesur, 2023 yılında akredite olduklarını ve Türkiye Yeterlilikler Çerçevesi (TYÇ) logosu almaya hak kazanan Türkiye’deki ilk ebelik bölümü olduklarını söyledi. Bu durumun mezunların uluslararası düzeyde tanınırlığını artırdığını ifade etti.


Ebeler Haftası mesleğin görünürlüğünü artıran önemli bir dönem


Mezunların hastaneler, aile sağlığı merkezleri, toplum sağlığı merkezleri ve akademide görev alabildiğini belirten Cesur, birçok mezunun akademik ve idari kariyerlere yöneldiğini de sözlerine ekledi. Teknolojinin ebelik mesleğine katkı sağladığını vurgulayan Cesur, öğrenmeyi kolaylaştırdığını, problem çözme ve karar verme becerilerini geliştirdiğini ifade etti. Ancak veri güvenliği ve mahremiyet konularına dikkat edilmesi gerektiğini söyledi. Ebeler Haftası’nın mesleğin görünürlüğünü artıran önemli bir dönem olduğunu belirten Cesur, Mustafa Kemal Atatürk’ün çocuklara verdiği öneme dikkat çekerek, sağlıklı nesillerin temelinde ebelerin önemli bir rol üstlendiğini ifade etti. Cesur, sözlerini "Sağlıklı bir toplumun temeli sağlıklı anneler ve bebeklerdir. Ebeler bu sürecin güvencesidir" ifadeleriyle tamamladı.


Bunlar Da İlginizi Çekebilir
Düzce Çocuklarda süreklilik gösteren davranışlar dikkate alınmalı Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Başkanı Dr. Meltem Küçükdağ, çocuklarda şiddet davranışının genellikle tek bir nedene bağlı olmadığını söyledi. Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Başkanı Öğretim Üyesi Dr. Meltem Küçükdağ, çocuklarda şiddet eğilimine ilişkin önemli bilgiler paylaştı. Çocuklarda şiddet eğilimini, başkalarına fiziksel, sözel ya da psikolojik zarar verme davranışlarına yatkınlık olarak tanımlayan Meltem Küçükdağ, "Bu durum tekil bir öfke patlamasından ziyade süreklilik gösteren ve çocuğun problem çözme aracı olarak agresyonu kullanmasıyla karakterizedir. Burada önemli olan sadece davranışın varlığı değil; sıklığı, yoğunluğu ve çocuğun bunu bir çözüm yolu olarak benimseyip benimsemediğidir" dedi. Çocuğu şiddete yönelten en temel nedenler Şiddet davranışının genellikle tek bir nedene bağlı olmadığını belirten Küçükdağ, "Biyolojik yatkınlıklar, psikolojik süreçler ve çevresel etkenlerin bir araya gelmesiyle ortaya çıkar. Aile içi şiddet veya ihmal, tutarsız ebeveyn tutumları, travmatik yaşantılar, genetik yatkınlık, düşük dürtü kontrolü, sosyal öğrenme yoluyla model alma ve akran etkisi en sık karşılaşılan nedenler arasındadır. Çocuklar özellikle davranışı gözlemleyerek öğrenir. Eğer bir çocuk sorunların bağırarak, vurarak ya da baskı kurarak çözüldüğü bir ortamda büyüyorsa, bunu doğal bir iletişim biçimi olarak içselleştirebilir" ifadelerini kullandı. Çocuklarda erken dönemde bazı önemli sinyallerin gözlemlenebildiğini dile getiren Küçükdağ, sık öfke patlamaları, kurallara karşı yoğun direnç, empati eksikliği, hayvanlara ya da akranlara zarar verme davranışları ve sürekli tartışma eğiliminin başlıca belirtiler arasında yer aldığını vurguladı. Bu davranışların süreklilik göstermesi ve farklı ortamlarda da ortaya çıkmasının kritik olduğuna dikkat çeken Dr. Küçükdağ, erken fark edilen durumların uygun müdahale ile büyük ölçüde kontrol altına alınabileceğini belirtti. "Dijital içerikler tek başına belirleyici değil" Dijital oyunlar ve sosyal medyanın çocuklar için yalnızca bir eğlence aracı olmadığını ifade eden Küçükdağ, "Aynı zamanda öğrenme, model alma ve kimlik geliştirme ortamlarıdır. Dijital içerikler tek başına bir çocuğu şiddet eğilimli hale getirmez; ancak uygun zemin varsa bu eğilimi artırabilir, pekiştirebilir ve zamanla normalleştirebilir. Özellikle aksiyon ve rekabet temelli oyunlarda şiddetin bir ‘başarma aracı’ olarak sunulması, çocukta bu yönde bir algı oluşturabilir. Sosyal medyada kavga videoları, linç kültürü ve aşağılayıcı içeriklerin görünürlüğü de şiddetin sıradanlaşmasına yol açabilir" dedi. "Sorun, içeriğin denetimsiz tüketilmesi" Tekrarlayan maruziyetin duyarsızlaşmaya yol açtığını belirten Dr. Meltem Küçükdağ, "Çocuk zamanla başkasının acısına daha az tepki verir ve empati becerileri zayıflayabilir. Dijital ortamın sunduğu hızlı ödül sistemi, sabır becerisini azaltır ve dürtü kontrolünü zorlaştırır. Bu da gerçek hayatta öfke ve agresyonun daha hızlı ortaya çıkmasına neden olabilir. Özellikle ergenlik döneminde sosyal medya, aynı zamanda bir statü alanıdır. Bazı çocuklar dikkat çekmek veya güçlü görünmek için daha agresif davranışlar sergileyebilir. Burada en kritik nokta, sorunun içerikten çok içeriğin denetimsiz ve yalnız tüketilmesi olmasıdır" diye konuştu. Ailelere öneriler Ailelere önemli tavsiyelerde bulunan Küçükdağ, içeriklerin tamamen yasaklanması yerine birlikte izlenmesini ve değerlendirilmesini önerdi. Küçükdağ, "Çocuğa alternatif davranışları düşündüren sorular yöneltmek, ekran süresini net ve tutarlı sınırlarla belirlemek ve ekran dışı sosyal, sportif ve sanatsal alanları desteklemek önemlidir. Unutulmamalıdır ki çocuklar, ekranda gördüklerini gerçek hayatta deneme eğilimindedir. Bu nedenle mesele yalnızca ekran süresi değil, içeriğin nasıl işlendiğidir" dedi. Akran zorbalığıyla çift yönlü ilişki Akran zorbalığı ile şiddet eğilimi arasındaki ilişkinin çift yönlü olduğunu belirten Küçükdağ, "Zorbalığa maruz kalan çocuklar yoğun öfke ve çaresizlik yaşayabilir. Bu duygular sağlıklı şekilde ifade edilemediğinde çocuk ya içe kapanır ya da agresifleşir. Öte yandan empati becerileri gelişmemiş ve dürtü kontrolü zayıf çocuklar zorba rolünü benimseyebilir. En kritik grup ise hem zorbalığa maruz kalan hem de zorbalık yapan çocuklardır. Bu durumda ‘zorba-mağdur döngüsü’ oluşur" ifadelerini kullandı. Okul ortamının bu döngüyü kırmada önemli rol oynadığını vurgulayan öğretim üyesi, öğretmenlerin erken belirtileri fark etmesi, güvenli bir sınıf ortamı oluşturması ve aile ile iş birliği içinde hareket etmesinin belirleyici olduğunu belirtti. "Fiziksel ceza kesinlikle kullanılmamalı" Aile yaklaşımının kritik rolüne dikkat çeken Küçükdağ, "Fiziksel ceza kesinlikle kullanılmamalıdır. Bunun yerine net, tutarlı ve sakin sınırlar konulmalıdır. Çocuğun kişiliği değil, davranışı hedef alınmalıdır. Çocuğa duygularını ifade etme becerisi kazandırılmalı ve ebeveynler model olmalıdır" dedi. Davranışların artması, başkalarına zarar verme riskinin ortaya çıkması ya da çocuğun sosyal işlevselliğinin bozulması durumunda mutlaka bir uzmana başvurulması gerektiğini belirten Küçükdağ, erken yaşta kazandırılan duygu düzenleme becerilerinin koruyucu etkisine dikkat çekti. "Erken müdahale süreci değiştirebilir" Şiddet eğilimi olan her çocuğun ileride ciddi sorunlar yaşayacağı anlamına gelmediğini de ifade eden Meltem Küçükdağ, "Ancak erken yaşta başlayan ve süreklilik gösteren agresif davranışlar müdahale edilmediğinde daha ciddi risklerle ilişkilidir. En önemli nokta, erken müdahalenin bu sürecin yönünü değiştirebileceğidir" dedi. Şiddet davranışının yalnızca bir disiplin sorunu olarak değerlendirilmemesi gerektiğini belirten Küçükdağ, "Çocuklar çoğu zaman duygularını ifade edemez ve davranışlarıyla kendilerini anlatır. Bu nedenle şiddet bir sonuçtur; asıl mesele onun arkasındaki ihtiyacı görebilmektir. Yargılayıcı olmayan, anlayan ve sınır koyabilen bir yaklaşım çocukların gelişimini destekler" diyerek sözlerini tamamladı.
Aydın Ameliyathaneden okyanusa uzanan hikaye Kuşadası’nda anlatıldı Aydın’ın Kuşadası ilçesinde düzenlenen etkinlikte, sualtı fotoğrafçısı ve göz hekimi Op. Dr. Eser Paşa, ameliyathane ile sualtı arasında kurduğu bağı anlatarak doğa ve insan yaşamına dair farkındalık oluşturdu. Kuşadalı fotoğrafçıları bir araya getiren Kuşadası Fotoğraf Dostları (ADAFOD), "Fotoğrafçının Beslenme Saatleri" etkinliklerinde bu hafta milli sualtı fotoğrafçısı ve göz hekimi Op. Dr. Eser Paşa’yı ağırladı. Ekosistemi Koruma ve Doğa Sevenler Derneği’nin (EKODOSD) ev sahipliğinde gerçekleştirilen etkinliğin konusu ise "İki Dünya, Tek Nefes" oldu. Bu temayla sunum gerçekleştiren milli sualtı fotoğrafçısı Paşa, ameliyathane ile sualtı arasında kurduğu bağı anlatarak iki farklı dünyanın aslında aynı sorumluluk ve hassasiyetle yürütüldüğünü vurguladı. Paşa, bir yanda insan hayatına dokunan bir meslek, diğer yanda doğayı ve deniz yaşamını koruma çabasının ortak noktada buluştuğunu ifade etti. Sualtı fotoğrafçılığının yalnızca bir sanat değil, aynı zamanda büyük bir sorumluluk olduğunu ifade eden Paşa, doğayı anlamanın ve korumanın önemini hatırlattı. Ayrıca Paşa, sualtı fotoğrafçılığında yalnızca fotoğraf tekniğinin yeterli olmadığını, aynı zamanda çok iyi bir dalgıç olunması gerektiğini belirtti. Etkinlik ile ilgili açıklama yapan EKODOSD Başkanı Bahattin Sürücü; "Milli sualtı fotoğrafçısı ve göz hekimi Op. Dr. Eser Paşa’nın ’İki Dünya, Tek Nefes’ temasıyla gerçekleştirdiği sunum, katılımcıları hem düşündürdü hem de derinden etkiledi. Ulusal ve uluslararası yarışmalarda dünya şampiyonlukları ve önemli başarılar elde eden Dr. Eser Paşa, ameliyathane ile sualtı arasında kurduğu güçlü bağ üzerinden, iki farklı dünyanın aslında aynı nefeste buluştuğunu anlattı. Birinde hayata dokunan eller, diğerinde yaşamı korumaya çalışan bir bilinç. Her iki dünyada da sabrın, dikkatin ve sorumluluğun ne kadar hayati olduğunu vurguladı. Sualtının etkileyici dünyasından yansıttığı görüntülerle izleyenleri derin bir yolculuğa çıkaran Paşa, bu eşsiz yaşam alanının aynı zamanda ne kadar kırılgan olduğuna da dikkat çekti. İklim değişikliğiyle değişen dengeler, çoğalan türler ve özellikle denizleri kuşatan plastik kirliliğine vurgu yaptı" dedi. Sunumun ardından katılımcıların sorularını yanıtlayan Op. Dr. Eser Paşa’ya, EKODOSD Denetim Kurulu Üyesi sualtı fotoğrafçısı diş hekimi Rüştü Kirman ve Habip Yanç tarafından ADAFOD adına teşekkür belgesi takdim edildi.
Mersin Tarsus’ta kaplumbağalar için seferberlik Mersin’in Tarsus ilçesinde belediye ekipleri, deniz kaplumbağalarının yuvalama alanlarını korumak amacıyla sahada kapsamlı bir çalışma yürütüyor. Tarsus Belediyesi tarafından Kulak Mevkii sahilinde gerçekleştirilen çalışmalarda, nesli tehlike altında bulunan caretta caretta ve chelonia mydas türlerinin yuvalama alanları yakından izleniyor. Son dönemde artan yağışlar nedeniyle kıyıya taşınan plastik, cam ve çeşitli atıkların oluşturduğu riskleri ortadan kaldırmak için bölgede detaylı temizlik yapıldı. Yuvalama sezonunun sürdüğü 1 Mayıs - 30 Eylül tarihleri arasında devam edecek çalışmalar kapsamında kumsalda biriken atıklar, gönüllülerin de katılımıyla toplandı. Doğal dengenin korunması amacıyla sahada iş makinesi kullanılmazken, temizlik çalışmaları tamamen insan gücüyle gerçekleştirildi. Koruma altında bulunan türlerin sağlıklı bir şekilde yuvalama yapabilmesi için yürütülen çalışmalarla kumsalın doğal yapısına zarar verilmeden düzenleme yapıldığı bildirildi. Tarsus Belediye Başkanı Ali Boltaç, konuya ilişkin yaptığı açıklamada, doğanın korunmasının önemine dikkat çekerek, "Doğamız ciddi bir tahribat altındayken, onu koruma sorumluluğumuz her zamankinden daha büyük. Deniz kaplumbağaları nesli tehlike altında olan canlılar ve bu kumsallar onların yaşam alanı. Burada yapılan her çalışma, doğayı ve yaşamı koruma mücadelesidir. Bu bilinçle hareket ederek gelecek nesillere daha sağlıklı bir çevre bırakmayı hedefliyoruz" dedi.