SAĞLIK - 24 Ocak 2025 Cuma 11:08

Ekran yorgunluğu cinnet ve cinayetlere sebep olabilir

A
A
A
Ekran yorgunluğu cinnet ve cinayetlere sebep olabilir

Prof. Dr. Tuncay Dilci, ekran yorgunluğunun beyinin karar merkezini etkilemesiyle birlikte cinnet ve cinayetlere varan olumsuzluklara sebep olabileceğini söyledi.



Günümüzde, artan ekran bağımlılığı insan salığını olumsuz etkiliyor. Uzmanlar yetişkinlerin günlük 2 saat çocukların ise 45 dakika ekranda vakit geçirmeleri gerektiğini söylüyor. Aşırı ekran bağımlılığı duyguyu kontrol edememe gibi birçok soruna da yol açıyor. Cep telefonunun yaydığı radyasyon ve ışığın uykuyu geciktirdiği, sağlıklı bir uyku geçmek istiyorsak gece 23.00’dan sonra yatak odasına telefonla girilmemesi gerektiği de uzamanalar tarafından bildiriliyor. 72 saat öncesinde dijital nesnelerden uzak durmamız gerektiğini söyleyen Dijital Yaşam Enstitüsü Başkanı, Dijital Bağımlılıkla Mücadele Derneği Başkanı ve Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Tuncay Dilci "Yapılan akademik çalışma verilerine dayanarak, özellikle ekran yorgunluğuna bağlı beynin profrontal korteksin zayıflaması beyin karar merkezinin işlevini yitirmesi veya zayıflaması anlamına gelmektedir. Bununla ilgili sporcular üzerinde bir çalışma yapmıştık. Ani karar mekanizmasının zayıflamasına bağlı olarak müsabakalarda sporcularımız kaybetmektedir. 72 saat önceden dijital nesnelere karşı bir temassızlık oluşturmaları gerekiyor. Bununla beraber karar verme ve anlık koordinasyon yapabilme yetkileri zayıflayabilmektedir “dedi.



“Duygunun kontrol edilmesini zayıflatmakta”


Dilci, aşırı dijital içeriklere maruz kalmanın beyinde hipokampüs bölgesinde küçülmeye neden olarak gelişsel aktiviteleri daha olumsuz etkilediğini söyleyerek, “Dopamin düzensizliğine bağlı olarak ödül hissinin özellikle beyinde sürekli dopamin artışına izin veriyor olması bir tür bağımlılığa neden olabilmektedir. Sürekli zevk, haz ve hız peşinde koşan beyin kendi ürettiği içerikler üzerinden değil başkasının ürettiği içeriklere bağımlı kalabilmektedir. Buda beyinin çok yönlülüğünü yönünü zayıflatabilmektedir. Beyaz madde hasarının beyindeki bölgeler arasında ki geçişi ve iletişimi aksattığı yönünde bilimsel makalelere yansıyan sonuçlar vardır. Bu da bilgi işleme ve karar verme aynı zamanda o bilginin daha efektif kullanılması esnasında kopukluklar yaşayarak beyinde beyaz madde hasarının bir sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır. Duygusal kontrol zayıflaması amigdala dediğimiz beynimizde ki duygusal zekânın yönetildiği kısımda duygunun kontrol edilmesini zayıflatmakta. Bu da bireylerin cinayet, şiddet, trafikte agresiflik ve saldırganlık dürtülerini hızlandırmakta veya daha etkili şekilde sunmalarına zemin hazırlamaktadır” şeklinde konuştu.



“Planlı ve programlı olmalıyız”


Bireyin duygularını yönetebilmesi gerektiğini vurgulayan Dilci, “Öfke kontrolü de bunun içerisinde. Yine uyku ve dinlenme açısımdan da geceleri bir onarım saatidir. Özellikle 11 ile gece 3 ve 4 saatleri arsında hem çocuklarda hem yetişkinlerde aşırı dijital mağduriyet ekran mağduriyeti mavi ışık sorunuyla beraber vücudun melatonin hormonu üretmesine engel olmakta. Zihinsel yorgunluğa bağlı olarak, aşırı uyaranlara mağduriyet dijital içeriklerin yoğunluklu bir şekilde bilgi içermesi ve bu da beyinde özellikle stres hormonunun yani kortizon seviyesinin yükselmesine sebebiyet vermekte. Bu aşırısal değeri miktarının elektromanyetik etkiye bağlı olarak hem vücutta hem de beyinden bir takım olumsuzluklar oluşturarak hücre yenilenmesini engelleyebilmekte ve erken yaşlanmaya kadar varabilecek yüz ve fiziksel hatalarımızda sorunlar oluşturabilmektedir. Aşırı ekran maruziyeti yaşamamak için planlı ve programlı olmalıyız” ifadelerine yer verdi.



Ekran yorgunluğu cinnet ve cinayetlere sebep olabilir

Bunlar Da İlginizi Çekebilir
Diyarbakır Geri dönüşümlü ambalajlar tercih edilerek su, ağaç ve enerji tasarrufu sağlanıyor Diyarbakırlı iş adamı Volkan Beşenk, ambalaj sektöründe geri dönüşümlü ambalaj üreterek su, ağaç ve enerji tasarrufu sağlanmasına vesile oluyor. Dünyanın birçok ülkesine doğa dostu ürünler ile hitap eden Worldpack ambalaj firması, Türkiye’de de farkındalık oluşturmaya devam ediyor. Doğada çözülebilen geri dönüşümlü ürünler ile Türkiye piyasasında kısa sürede doğa dostu ürünleriyle farkındalık oluşturdu. Worldpack Ambalaj Yönetim Kurulu Başkanı Volkan Beşenk, 2010 yılında ambalaj üreterek başladıklarını, daha sonra odak noktalarını gıda ambalajlarına yönelttiklerini söyledi. Gıdayla temas edebilen ambalajlar üretmeye başladıklarını belirten Beşenk, üretimlerinin şu anda bu alanda devam ettiğini ifade etti. Ayrıca ham madde imalatını da yaptıklarını aktaran Beşenk, "Yurt dışında fabrikalarla anlaşmamız mevcut. Ürettiğimiz ambalajlar yüzde 100 selülozdan imal edilmekte. Bu vesile ile direkt gıda ile temas edebilme özelliğine sahip. Ürünlerimiz tek kullanımlık. Kullanım yapıldıktan sonra geri dönüştürülüp gıda harici farklı sektörlerde kullanılabiliyor. Örneğin tekstil, taşıma çantaları, elektronik eşya kutuları gibi ürünlerde geri dönüştürülmüş şekilde kullanılabiliyor" dedi. Ürünlerin, doğada birebir çözülebilen ürünler olduğunu kaydeden Beşenk, "Türkiye’de geri dönüşüm fabrikaları kuruldu. Ürünün niteliği değiştirilerek farklı sektörlerde kullanılabiliyor. Aynı üründen böylece daha fazla katma değer oluşturabiliyoruz. Geri dönüşüm yapan insanların çevre duyarlılığı biraz daha fazla oluyor. Ürünlerimiz ormanlardan elde edilen selülozla elde ediliyor. Geri dönüşüm yaptığınız zaman bu ormanlara dokunmuyorsunuz. Su, ağaç, enerji tasarrufları sağlıyorsunuz. Halkımızın ambalaj konusunda biraz daha bilinçlenmesini istiyorum" diye konuştu.
Kayseri Hipertansiyonda gizli belirtiler önemli Acıbadem Kayseri Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Ergün Seyfeli, hipertansiyonun gizli seyreden bir hastalık olduğunu söyleyerek, "Hipertansiyon; hastalığın önemli bir kısmı sessiz seyretse de hastalar baş ağrısı, nefes darlığı, çarpıntı, çabuk yorulma gibi şikayetlerle karşımıza çıkıyor" dedi. Dünyada 1 milyar üzerinde insanın hipertansiyon hastası olduğunu söyleyen Prof. Dr. Ergün Seyfeli, "Hipertansiyon dünyada en sık rastlanan kardiyovasküler risk faktörlerinden birisidir. Dünyada yaklaşık 1 milyar üzerinde hipertansiyon hastası bulunmaktadır. Ülkemizde de yaklaşık olarak 15 ila 20 milyon arasında hipertansiyon hastası olduğunu varsaymaktayız. Genelde erişkin nüfusun yaklaşık üçte birinde yani her 10 kişiden 3 tanesinde hipertansiyona rastlamaktayız. Hipertansiyon, kanın damar duvarındaki yaptığı basınç olarak tariflenir ve 120’ye 80’in altında kabul edilir. 140/90’ın üzerindeki kan basıncı değerleri ise hipertansiyon olarak kabul edilir. 120 ile 140 milimetre civarı arasındaki kan basıncı değerleri ise artmış kan basıncı olarak kabul edilir. Aslında bunu hipertansiyona aday hastalar olarak da kabul edebiliriz. Hipertansiyon, aslında kolay teşhis konulmasına rağmen maalesef hastalarımızın yaklaşık yarısı hipertansiyon hastası olduğunun farkında bile değil. Bunda en önemli sebeplerden bir tanesi hastalığın sessiz seyretmesi ve kendine özgü bir şikayetinin olmamasıdır. Fakat hastaların önemli bir kısmında hipertansiyon baş ağrısı, nefes darlığı, çarpıntı, çabuk yorulma gibi şikayetlerle karşımıza çıkmaktadır. Özellikle hipertansiyon hastalarının %30’unda baş ağrısı bulunmaktadır. Bu baş ağrısı genelde enseden başlayarak başın tepe üstüne kadar ilerleyen baskı tarzında ağrılar şeklinde görülmektedir. Bazen tansiyon ani-hızlı yükseldiğinde ya da stres kökenli olduğunda bu baş ağrısına bulantı, kusma gibi şikayetler de eşlik etmektedir" dedi. Prof. Dr. Seyfeli, tansiyonun düzenli olarak kontrol edilmesi ve doğru şekilde ölçülmesi gerektiğini söyleyerek, "Tansiyonumuza genelde 18 yaşından sonra 2 yılda bir, 40 yaşından sonra da yılda bir kez mutlaka bakmamız gerekiyor. Şayet ailesinde genetik olarak tansiyon hastası olan vatandaşlarımız varsa bunların da yine de 18 ile 40 yaş arasında da yılda bir kez de olsa mutlaka kan basıncını ölçtürmesi gerekmektedir. Tansiyon ölçümünde birçok hata yapılmaktadır. Burada dikkat edilmesi gerekenler, tansiyonu ölçülecek kişinin 20 dakika veya yarım saat öncesinden yemek yememiş olması, çay, kahve, sigara, alkol tüketmemiş olmaması gerekmektedir. Hastanın efor sonrası mutlaka dinlenmesi gerekiyor. Hastanın oturur vaziyette sırtını bir yere yaslaması ve kolundaki sıkı giysilerin çıkarılması gerekiyor. Kol kalp hizasında olmalı ve mutlaka elimizle ya da herhangi bir aparatla kolun desteklenmesi gerekiyor. Yine tansiyon ölçerken manşonun dirsek seviyesinden 2-3 santim yukarıda bağlanması gerekiyor ve stetoskopun yani kulaklığın buradaki atardamara denk gelmesi gerekiyor ki doğru ve düzgün bir tansiyon ölçelim. Yine tansiyon ölçerken ayak ayak üstüne atılması, tansiyon ölçerken konuşulması maalesef tansiyonun yanlış ölçülmesine neden olabilir" ifadelerini kullandı. Hipertansiyon için şikayetlerin beklenmemesi gerektiğini söyleyen Seyfeli, "Tansiyon kronik bir hastalık ve gerçekten toplumda çok sık görülen ve sessiz seyrettiği için de ancak hastalar bize hipertansiyona bağlı problemlerle gelmekte. Bunlar hangi problemler diye baktığımızda ise; özellikle kalp krizi, kalp yetmezliği ya da aort damarında anevrizma dediğimiz genişlemelerin neticesinde oluşan yırtılmalarla karşımıza geliyor. Özellikle bu hastalar sadece kalp ve damar hastalıkları değil felçle, görme bozuklukları ve böbrek yetmezliği ve diyalizle de karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla hipertansif hastaların bu tür komplikasyonlarla karşılaşmadan önce mutlaka tansiyonlarını kontrol ettirmeleri ve etkin tedaviyle hedefte tutulması gerekiyor. Tansiyon hastalarında hedef 120’ye 80’in altında tutulmasıdır, bunun üstündeki her 10 milimetre civalık artışın hipertansiyona bağlı komplikasyonları arttırdığını söyleyebiliriz. Bu hastaların mutlaka yıllık kontrollerini yaptırmaları ve illa şikayet olmasını beklememeleri gerekiyor. Özellikle dijital tansiyon aletleri son derece yaygın, kendi kendimize tansiyonumuzu kolayca ölçebiliriz. Eğer tansiyonumuz 140/90 ve üzerinde seyrederse mutlaka bir sağlık kuruluşuna, bir kardiyoloji uzmanına görünmelerinde fayda vardır" dedi.