ÇEVRE - 14 Haziran 2024 Cuma 14:41

Meriç Nehri’nde elektrik üretimi için geri sayım: Testler başarıyla tamamlandı

A
A
A
Meriç Nehri’nde elektrik üretimi için geri sayım: Testler başarıyla tamamlandı

Meriç Nehri’nden elektrik üretecek "Arşimet Burgu Türbinli Hidroelektrik Santrali" çalışmalarını yerinde inceleyen Edirne Valisi Yunus Sezer, ilk denemelerin başarıyla gerçekleştiğini belirterek, çok kısa zamanda elektrik üretimine başlanacağını açıkladı.


Kaynağını Bulgaristan’dan alan ve Edirne’den de geçen Meriç Nehri’nde elektrik üretimi için geri sayım başladı. Arşimet Burgu Türbinli Hidroelektrik Santralinde çalışmaların tamamlanmasıyla birlikte, su tutulması gerçekleştirildi. Su tutulmasıyla aktif hale getirilen lastik savaklar şişirilerek testleri tamamlandı.


Deneme testlerinin tamamlanmasıyla birlikte yakın zamanda enerji üretimine başlanması beklenirken, elektriğin satılmasından sağlanacak gelirin bir kısmı ihtiyaç sahiplerine yardım ve kadın girişimcilere destek olarak kullanılacak.


Çalışmaları yerinden inceleyen Edirne Valisi Yunus Sezer, ilk denemelerin başarıyla tamamlandığını söyledi. Şu an elektrik üretiminin başlamadığını santral alanında çalışmaların devam ettiğini açıklayan Vali Sezer, Temmuz ayının ilk haftası elektrik üretimine başlanacağını öngördüklerini anlattı.



Meriç Nehri’nde elektrik üretimi için geri sayım: Testler başarıyla tamamlandı

Bunlar Da İlginizi Çekebilir
Sivas Unutulmaya yüz tutan asırlık gelenek yeniden ortaya çıkarıldı Sivas’ta asırlardır sürdürülen ancak son yarım asırdır unutulan sancak altında buluşma geleneği yeniden gün yüzüne çıkarıldı. Şeyhhalil köyünde yaşayan vatandaşlar, Şeyh Halil sancağı altında köy meydanında bayramlaştı. Sivas’ın Yıldızeli ilçesine bağlı olan ve ilçeye 46, kent merkezine ise 76 kilometre uzaklıkta bulunan Şeyhhalil köyü sakinleri, unutulmaya yüz tutmuş geleneği yeniden yaşatmaya başladı. Asırlar öncesinde başlayan sancak altında buluşma geleneği, yeniden gün yüzüne çıkarıldı. Köyde metfun bulunan Şeyh Halil’e ait olan sancak, 80’li yıllara kadar özel günlerde çıkarılarak altında buluşulup dualar edilirken yaklaşık yarım asırdır uygulanmayan gelenek, muhtar ve imamlar tarafından yeniden uygulanmaya başladı. Ramazan Bayramı’nda köyde bulunan vatandaşlar, mehter marşları ve dualar eşliğinde köy meydanında buluştu. Köy meydanında bayramlaşan köylüler, dualar eşliğinde evlerine dağıldı. "Bu âdeti son 3 yıldır gün yüzüne çıkardık" Köy imam hatibi Abdurrahman Erbaş, "Şeyhhalil köyü köklü bir geçmişe sahip. 14. Yüzyılda köyümüze gelen Anadolu erenlerinden Şeyh Halil hazretlerinin sancağı, 80’li yıllara kadar bayramlarda, hacı karşılamalarında ve yağmur dualarında açılır ve sancağın gölgesinde dualar edilir, bayramlaşırlarmış. Muhtarımız ve köy imamları olarak bu âdeti son 3 yıldır gün yüzüne çıkardık. Bayram namazı 2 camimizde de kılınıyor, tekbirlerle, mehter marşlarıyla köy meydanında buluşuyoruz. Bu o sancağın gölgesinde dualar ediyoruz. İnşallah bu geleneğimiz bizden sonra da devam eder" dedi.
Kayseri Alışılmış öfke normalleşiyor Uzman Psikolog Arzu Hamurcu, toplumda görülen şiddete maruziyetin beyinde normalleştiğini söyleyerek, "Maruz kaldıkça beyin buna alışıyor, alıştıkça eşik düşüyor, eşik düştükçe de şiddet sıralanmış bir hale geliyor" dedi. İnsanların öfkesini dönüştüremediği zaman bir başkasına yönelttiğini söyleyen Uzman Psikolog Arzu Hamurcu, "Son dönemde artan şiddet olaylarını konuşurken sadece bireysel öfkeye bakmak yeterli olmaz. Çünkü şu anda yoğun bir duygu yönetememe krizi yaşıyoruz. Artık insanlar üzülmeyi de reddedilmeyi de hayal kırıklığı yaşamayı da kaybetmeyi de tolere edemiyorlar. Her şey çok hızlı her şey çok anlık her şey çok tepkisel bir halde ve bu yüzden de aslında artık bu hız kültüründe duygular işlenemiyor. Duygular bastırılıyor ve her bastırılan duygu ne yazık ki bir yerde patlak veriyor. Bir diğer mesele de artık şiddete çok fazla maruz kalıyoruz. Televizyonlar, diziler, haberler, sosyal medyadaki bütün içerikler. Biz maruz kaldıkça beyin buna alışıyor, alıştıkça eşik düşüyor, eşik düştükçe de şiddet sıralanmış bir hale geliyor. Oysaki şiddet çoğu zaman güç göstergesi değil, regüle olamayan yani sakinleşemeyen bir sinir sisteminin çığlığı olarak gördüğümüz tablolar var. Duygusunu yönetemeyen insan davranışını da yönetemiyor ve bu noktada artık öfke tek başına bir problem değil, öfkeyle kişinin ne yaptığı problem haline geliyor. Bu aşamadan sonra artık bizim bakmamız gereken sadece çözüm olarak cezaları konuşmak değil. Şiddet bir anda ortaya çıkmıyor. Yıllarca bastırılmış duyguların, yönetilemeyen öfkenin ve düşen bir tahammül eşiğinin sonucu olarak ortaya çıkıyor. Bu tepki de bu doğal hızda artık toplumda İnsanlar hayal kırıklığı ile baş etmeyi öğrenmez ise reddedilmeyi taşıyamazsa, öfkesini dönüştüremez ise artık o öfkeyi bir başkasına yöneliyor halde görüyoruz" dedi. Hamurcu, bireylere çocuk yaşta öfkeyle başa çıkmanın öğretilmesi gerektiğini söyleyerek, "Şimdi burada çözümü sadece tabi ki de cezaları konuşmak olarak göremeyiz. Aynı zamanda duygusal dayanıklılığı arttırmakla başlayabiliriz. Yani çocuklara küçük yaşta duygusal regülasyonu öğretmek, hayır ifadesi ile baş etmeyi öğretmek, reddedilmeyi kişisel bir yıkım olarak algılamamayı öğretmek, burada ebeveynlere ve topluma çok ciddi bir görev olarak düşüyor. Gerektiğinde de terapiyi zayıflık değil bir güç alanı olarak göstermek burada bizlere düşen en önemli görevlerden birisidir. Çünkü şunu çok iyi biliyoruz ki güçlü insan bağıran insan değil öfkesini yönetebilir insandır. Yani alışılmış sıralanmış öfke artık birçok kişi için bir tehdit haline gelmiyor ve ‘ben de öfkemi bu şekilde gösterebilirim’ diye bir kelebek etkisi ile öfkenin yayıldığını artık toplumda da görmüş oluyoruz" ifadelerini kullandı.
Ankara TZOB Genel Başkanı Bayraktar: "Eski ve verimsiz sulama kanalları yenilenmelidir" Türkiye Ziraat Odaları Birliği (TZOB) Genel Başkanı Şemsi Bayraktar, "Eski ve verimsiz sulama kanalları yenilenmeli, sulama altyapısı modernize edilmelidir" dedi. TZOB Genel Başkanı Şemsi Bayraktar, Dünya Su Günü nedeniyle basın açıklaması yaptı. Dünyada yaşanan su krizinin tarımsal üretimi ve gıda güvenliğini tehdit ettiğini belirten Bayraktar, "1993 yılından bu yana her yıl 22 Mart’ta kutlanan Dünya Su Günü, tatlı suyun önemine dikkat çekmek ve 2 milyardan fazla insanın güvenli suya erişimi olmadığı konusunda farkındalık oluşturmak amacıyla Birleşmiş Milletler tarafından düzenlenen küresel bir etkinliktir. Birleşmiş Milletler tarafından her yıl farklı bir tema belirlenmekte olup, 2026 yılı teması ise ‘Su ve Cinsiyet’ olarak açıklandı. Su, yalnızca bugünün değil gelecek nesillerin de yaşam güvencesidir. Bu nedenle suyun korunması, doğru yönetilmesi ve sürdürülebilir kullanımı tüm ülkeler için hayati bir sorumluluktur. Ancak ne yazık ki su kaynaklarının hızla azaldığı, iklim değişikliğinin etkilerinin her geçen gün daha ağır hissedildiği bir dönemdeyiz" diye konuştu. "Hassas tarım teknolojileri hem kaynak israfını azaltmakta hem de su kullanım verimliliğini artırıyor" Aynı zamanda Şemsi Bayraktar, yaptığı açıklamada şu ifadelere yer verdi. "Birleşmiş Milletler tarafından yapılan değerlendirmeler, dünyada giderek derinleşen su krizinin artık yalnızca çevresel bir sorun olmadığını, aynı zamanda küresel ekonomi, gıda güvenliği ve siyasi istikrar açısından ciddi riskler oluşturduğunu ortaya koyuyor. Bu durum, özellikle tarım sektörü üzerinde büyük bir baskı oluşturuyor. Modern tarımda su ve bitki besin maddeleri birbirinden ayrı düşünülemez; yeterli su olmadan bitkiler besin maddelerini etkin şekilde kullanamaz, bu da verim kayıplarına ve gıda üretiminde istikrarsızlığa yol açar. Günümüzde dünya tarım arazilerinin ise yaklaşık yüzde 40’ı su kıtlığı tehdidiyle karşı karşıya bulunuyor. Bir bölgede yaşanan su kıtlığı yalnızca yerel üretimi değil, uluslararası gıda fiyatlarını, ticaret dengelerini ve jeopolitik ilişkileri de etkileyebilecek sonuçlar doğuruyor. Dünya genelinde tatlı su kullanımının yaklaşık yüzde 69’u tarım sektöründe gerçekleşiyor. Bu nedenle suyun verimli kullanılması tarımın sürdürülebilirliği açısından kritik bir önem taşıyor. Tarım ve gübre sektöründe geliştirilen hassas tarım teknolojileri, bitki besin maddelerinin su mevcudiyetine göre uygulanmasını sağlayarak hem kaynak israfını azaltmakta hem de su kullanım verimliliğini artırıyor. Bunun yanında bitkilerin besin alımını artırırken su ihtiyacını azaltan yüksek verimli gübrelerin geliştirilmesi, çiftçilere yönelik eğitim programlarının yaygınlaştırılması ve toprak sağlığını güçlendiren uygulamaların desteklenmesi de önem kazanıyor. Gelecekte gıda sistemlerinin dayanıklılığı, su-besin-gıda ilişkisinin doğru yönetilmesine bağlıdır ve bu nedenle su kaynaklarının korunması ile sürdürülebilir tarım uygulamalarının yaygınlaştırılması hayati bir gereklilik haline geldi." "Kişi başına düşen yıllık kullanılabilir su miktarı yaklaşık bin 301 metreküp seviyesindedir" Dünya nüfusunun hızla artmasının gıda talebini artırdığını, bu durumun ise tarımsal üretimde su ihtiyacını daha da büyüttüğünü belirten Bayraktar, "Dünyada kullanılan suyun en büyük kısmı tarım sektöründe kullanılmasının yanı sıra evsel ve sanayi kullanımının artması da su kaynakları üzerinde ciddi bir baskı oluşturuyor. Türkiye’de teknik ve ekonomik olarak sulanabilir arazi miktarı yaklaşık 8,5 milyon hektardır. Gelişen teknoloji ile bu alanın 10,5 milyon hektara çıkabileceği öngörülüyor. Ancak bugün itibarıyla brüt olarak 7,28 milyon hektar alan sulamaya açıldı. Geriye kalan 1,22 milyon hektarlık alanın sulamaya açılması için gerekli yatırımların hızlandırılması büyük önem taşıyor. Ülkemizin yıllık 112 milyar metreküp kullanılabilir su potansiyeli bulunuyor. Kullandığımız suyun yaklaşık yüzde 79’u tarımsal sulamada tüketiliyor. Kişi başına düşen yıllık kullanılabilir su miktarı yaklaşık bin 301 metreküp seviyesindedir. Bu rakam, Türkiye’nin su zengini bir ülke olmadığını açıkça gösteriyor. Diğer taraftan nüfus artışı ve iklim değişikliği dikkate alındığında su kaynaklarımız üzerindeki baskı her geçen yıl daha da artıyor. Bu tablo, suyun tarım için ne kadar hayati olduğunun yanı sıra tarımda doğru ve modern sulama sistemlerine daha çok önem vermemiz gerektiğini açıkça ortaya koyuyor" diye konuştu. "Eski ve verimsiz sulama kanalları yenilenmelidir" İklim değişikliğinin yağış rejimini değiştirdiğini, kuraklığı artırdığını ve su kaynaklarını tehdit ettiğini vurgulayan Bayraktar, "Bu durumdan en fazla etkilenen sektör ise şüphesiz tarım sektörü oluyor. Bunun bir örneğine geçtiğimiz haftalarda Aydın ili ziyaretimizde şahit olduk. Aydın’da şubat ayında etkili olan aşırı yağışlar ve Büyük Menderes Nehri’nin taşması sonucu, başta Söke Ovası olmak üzere binlerce dönüm tarım arazisi sular altında kalarak büyük çaplı maddi zarara yol açtı. İklim değişikliğiyle birlikte yağış rejiminin düzensizleşmesi, Aydın’da olduğu gibi ani ve şiddetli taşkınları kaçınılmaz kılıyor; bu nedenle modern taşkın kontrolünde artık sadece beton setler değil, doğa tabanlı çözümler ve erken uyarı sistemleri ön plana çıkıyor. Su akışını yavaşlatmak için üst havzalarda ağaçlandırma ve teraslama yapılırken, şehir ve tarım alanlarında suyun tahliyesini hızlandıracak akıllı drenaj kanalları ile nehir yataklarının ekosistemi bozmadan genişletilmesi hayati önem taşıyor. Bir diğer konu ise eski ve verimsiz sulama kanalları yenilenmeli, sulama altyapısı modernize edilmelidir. Böylece mevcut su kaynaklarından daha fazla verim alınması mümkün olacaktır" şeklinde konuştu. "Tarımsal sulama amaçlı su kullanım hizmet bedelinin yüzde 50 oranında desteklenmesi gerekiyor" Bayraktar, sözlerini şu şekilde sürdürdü: "İklim değişikliğiyle birlikte artan sıcaklıklar bitkilerin su ihtiyacını artırırken, sulama ücretlerinde yaşanan artışlar çiftçilerimizi zor durumda bırakıyor. Elektrik ve mazot fiyatlarındaki yükselişle birlikte sulu tarım giderek daha maliyetli hale geliyor. Bu nedenle 2023 yılında uygulandığı gibi tarımsal sulama amaçlı su kullanım hizmet bedelinin yüzde 50 oranında desteklenmesi gerekiyor. Çiftçilerimizin üretimde kalabilmesi için bu desteklerin sürdürülmesi artık bir zorunluluktur." "Modern sulama sistemleri için verilen teşviklerin artırılması büyük önem taşıyor" Su ihtiyacı karşısında mevcut kaynakların daha verimli kullanılması gerektiğini ifade eden Bayraktar "Bitkilerde verim kaybına ve toprakta tuzlanmaya yol açan vahşi sulama yöntemleri artık terk edilmelidir. Modern sulama sistemleri hem su tasarrufu sağlamakta hem de üretim verimliliğini artırıyor. Ancak yüksek maliyetler nedeniyle çiftçilerimizin bu sistemlere geçişi oldukça zorlaştı. Bu nedenle modern sulama sistemleri için verilen teşviklerin ve uygun kredi imkanlarının artırılması büyük önem taşıyor" dedi. "Suya sahip çıkmak, geleceğe sahip çıkmaktır" Suyun yalnızca bir doğal kaynak değil, aynı zamanda gıda güvenliğinin ve tarımsal üretimin temeli olduğunu dile getiren Bayraktar, "Su yönetiminde yapılacak her hata, doğrudan tarımsal üretimi ve çiftçilerimizin geleceğini etkiliyor. Bu nedenle su kaynaklarının korunması, verimli kullanılması ve çiftçilerimizin üretimde kalabilmesi için gerekli tüm politikaların vakit kaybetmeden hayata geçirilmesi gerekiyor. Unutulmamalıdır ki suya sahip çıkmak, geleceğe sahip çıkmaktır" diye konuştu.
Ankara ASO’dan ‘Üniversite-Sanayi Etkileşimi: Türkiye’de derinlik ve dönüşüm arayışı’ raporu Ankara Sanayi Odası’nın (ASO) hazırladığı ‘Üniversite-Sanayi Etkileşimi: Türkiye’de Derinlik ve Dönüşüm Arayışı’ raporu, Türkiye’nin yükseköğretimde erişim sorununu büyük ölçüde çözdüğünü; artık asıl meselenin nitelik, derinlik ve sanayiyle bütünleşme olduğunu ortaya koydu. Ankara Sanayi Odası (ASO), yayımladığı raporlarla Türk sanayisinin değişime uyumunu hızlandıran, yalnızca mevcut tabloyu analiz eden değil, geleceğe yön veren bir perspektif ve politika önerileri ortaya koymaya devam ediyor. Bu kapsamda hazırlanan ‘Üniversite-Sanayi Etkileşimi: Türkiye’de Derinlik ve Dönüşüm Arayışı’ başlıklı raporda, üniversitelerin ileri araştırma, yetkin insan kaynağı ve ticarileşen inovasyonla sanayinin teknoloji ortağına dönüşmesi gerektiğini vurgulandı. Üniversite-sanayi hattı, artık yalnızca eğitim kurumları ile üretim tesisleri arasındaki bir temas alanı değil; Türkiye’nin rekabet kapasitesini, verimlilik artışını ve teknoloji üretme gücünü belirleyecek stratejik bir ana damar olarak ele alındı. ‘Yeni dönem: Erişimden derinliğe geçiş’ Raporda, Türkiye’nin son 30 yılda yükseköğretimde önemli bir erişim hamlesi gerçekleştirdiği, milyonlarca gencin üniversiteyle buluştuğu ancak nitelik olarak bunun karşılığının alınmadığına dikkat çekilerek, yeni dönemin ‘erişimden derinliğe geçiş’ olması gerektiği belirtildi. Günümüzde küresel rekabetin yalnızca üretim kapasitesinde değil; bilgi, yetenek ve teknoloji üretme gücünde de sertleştiği vurgulandı. Türkiye açısından meselenin sadece eğitim sisteminin iyileştirilmesi olmadığı; orta teknoloji tuzağının aşılması, yüksek katma değerli üretimin güçlendirilmesi ve küresel teknoloji yarışının dışında kalınmaması gerektiği ifade edildi. Türkiye yükseköğretim sistemini Güney Kore, Almanya ve ABD gibi ülkelerle karşılaştırmalı olarak analiz eden raporda; ileri araştırma kapasitesi, nitelikli insan kaynağı yetiştirme, sanayi ile ortak proje hacmi ve ticarileşme performansı gibi temel göstergeler esas alındı. Ortaya çıkan tablo, Türkiye’nin yükseköğretimde erişimde önemli bir mesafe katettiğini ancak sanayinin ihtiyaç duyduğu derinlik ve teknoloji üretiminde ciddi bir dönüşüme ihtiyaç duyduğunu ortaya koydu. Yüksek öğretim yükü, düşük araştırma derinliği Çalışmada, üniversitelerin yalnızca eğitim veren kurumlar değil; bilgi, ileri beceri, inovasyon ve rekabet gücü üreten stratejik yapılar haline gelmesi gerektiğinin altı çizildi. Rapora göre Türkiye, yaklaşık 7,1 milyon öğrenci ve yüzde 45 mezuniyet oranı ile yükseköğretimde güçlü bir erişim performansı sergiliyor. Ancak akademisyen başına düşen öğrenci sayısının 32,1 gibi yüksek bir seviyede olması; Almanya’da 7,1, ABD’de ise 13,1 olan oranlarla kıyaslandığında, temel araştırma kapasitesinin sınırlı kaldığına işaret ediyor. Bu durum, Türkiye’nin yükseköğretimde ‘geniş ama seyrelmiş’ bir yapı görünümü verdiğini ortaya koyuyor. AR-GE’de derinlik ve yetenek açığı Türkiye’de yüksek lisans ve doktora mezunu oranı yüzde 3-4 bandında kalırken, bu oran Güney Kore’de yüzde 20, Almanya’da yüzde 18 seviyesinde bulunuyor. Yıllık doktora mezunu sayısının Türkiye’de yaklaşık 10 bin 500 olması; Almanya’da 30 bin, ABD’de ise 75 bin seviyesine ulaşması, ileri araştırma kapasitesindeki farkı ortaya koyuyor. Raporda, alan dağılımındaki dengesizlik de dikkat çekiyor. Türkiye’de doktora mezunlarının yaklaşık yüzde 50’si sosyal bilimler alanından gelirken, mühendislik ve fen bilimlerinin payı yüzde 20 bandında kalıyor. Buna karşılık gelişmiş ülkelerde teknik alanların payı yüzde 60-70 seviyesinde bulunuyor. Bu durum, sanayinin ihtiyaç duyduğu yetkinliklerle üniversitenin yetiştirdiği insan kaynağı arasındaki uyumsuzluğu ortaya koyuyor. İşverenlerin yüzde 72’sinin aradığı nitelikte eleman bulamaması da sorunun yalnızca işsizlik değil; yetenek ve beceri açığı olduğunu gösteriyor. Raporda bu nedenle derinleşmenin; doktora mezun sayısını artırmak, doktora içindeki STEM ağırlığını büyütmek, özel sektör Ar-Ge payını yükseltmek ve üniversiteyi bilgi üreten yapıdan girişim üreten yapıya dönüştürmek üzerinden ele alınması gerektiği vurgulanıyor. Demografik risk: Zaman daralıyor Raporda, yaşlanmaya başlayan Türkiye nüfusunun genç nüfustan kaynaklı demografik avantajını kaybetme riskiyle karşı karşıya olduğu vurgulanıyor. OECD projeksiyonlarına göre 2030 sonrasında demografik fırsat penceresi kapanmaya başlayacağı tahmin ediliyor. Gelecek 10 yıl içinde yaklaşık 7 milyon mevcut üniversite öğrencisinin sadece istihdam edilebilirliğinin değil, teknolojiyi tasarlama ve yönetme yetkinlikleriyle donatılmasının sanayinin üretkenlik sıçramasını sağlayacak kritik bir unsur olduğu vurgulandı. Raporda, "Aksi halde, Türkiye zenginleşmeden yaşlanan bir ülke kategorisinde yer alacaktır" değerlendirmesi yapılarak yükseköğretimde derinlik hamlesinin ertelenebilir bir eğitim reformu değil; zamanla yarışan bir sanayi ve rekabet politikası olduğu belirtildi. "Üniversiteler sanayi 4.0 yolculuğumuzun doğal yol arkadaşı" Raporu değerlendiren ASO Başkanı Seyit Ardıç, üniversite-sanayi ilişkisinin artık yeni bir aşamaya geçmesi gerektiğini belirerek, küresel rekabette asıl farkın üretimin derinliğiyle oluştuğunu vurguladı. Başkan Ardıç, şu değerlendirmeleri yaptı: "Sanayimiz yapay zeka, otomasyon, veri, ileri malzeme ve biyoteknoloji ekseninde Sanayi 4.0 yolculuğuna çıkmıştır. Üniversitelerimiz ise bu yolculuğun doğal yol arkadaşı ve destekleyicisidir. Ancak şunu da açıkça ifade etmeliyiz: Üniversite 2.0’da kalan bir sistem, Sanayi 4.0 sürecine gerekli desteği vermekte zorlanabilir. Sanayinin ihtiyaç duyduğu teknoloji; doktorayla, ileri araştırma altyapısıyla, kamu-sanayi eş fonlu projelerle ve ticarileşen inovasyonla üretilir. Bu zinciri kurabilen üniversiteler, yalnızca mezun değil; gelecek üretecektir. Bugün mesele yalnızca eğitim sistemi meselesi değildir; bu aynı zamanda Türkiye’nin teknoloji yarışında güçlü kalması, kendi bilgi ve teknoloji kapasitesini büyütmesi meselesidir." "Üniversiteleri sanayinin teknoloji ortağına dönüştürmeliyiz" Türkiye’nin son 30 yılda milyonlarca genci üniversiteyle buluşturduğuna dikkat çeken Başkan Ardıç, artık yeni bir aşamaya geçilmesi gerektiğini belirterek şunları söyledi: "Şimdi önümüzde çok daha kritik bir görev vardır. Yükseköğretimdeki niceliksel başarıyı, niteliksel bir sıçramaya dönüştürmek. Mezun vermekle değil yetkinlikle, yayınla değil teknolojiyle, nicelikle değil rekabet gücüyle derinliğin ölçüleceği bir sistem, Türkiye için önemli kazanımlar getirecektir. Üniversiteleri sanayinin teknoloji ortağına dönüştürmeliyiz. Çünkü Türkiye’nin ihtiyacı, yalnızca diploma üreten değil; araştırma yapan, ürün geliştiren, patent çıkaran, girişim doğuran ve sanayinin dönüşümüne omuz veren üniversitelerdir." ASO’nun raporunun Türkiye için yeni bir üniversite vizyonu önerdiğini ifade eden Ardıç, "Az sayıda ama güçlü, odaklanmış ama küresel, bilgi üreten ama aynı zamanda değer oluşturan üniversiteler. Bu vizyon; son dönemde de tekrar gündeme gelen geleneksel bir yapıyla yani üniversite, sanayi ve kamunun birlikte hareket ettiği güçlü bir ‘Üçlü Sarmal’ anlayışıyla hayat bulacaktır" dedi. Ardıç, Ankara’nın bu dönüşüm için güçlü bir pilot alan sunduğunu, ASO’nun da bu süreçte yalnızca destek veren değil; yön gösteren, tasarlayan ve hızlandıran bir rol üstlenmeye hazır olduğunu vurguladı. Başkan Ardıç, raporun yükseköğretim-sanayi ilişkilerinin derinleştirilmesine yönelik veriye dayalı bir başlangıç çerçevesi sunduğunu belirterek, "Ortaya konulan tespit ve önerilerin, paydaşlarla yürütülecek tematik çalıştaylar, pilot uygulamalar ve geri bildirim mekanizmalarıyla olgunlaştırılması hedeflenmektedir" dedi.
Kars Kars’ta kayak merkezinde bayram yoğunluğu Doğu Anadolu’nun önemli kış turizm merkezlerinden biri olan Kars’ta bayram tatiliyle birlikte kayak merkezinde yoğunluk yaşanıyor. Tatili fırsat bilen vatandaşlar ve yerli turistler, kayak takımlarını alarak pistlerin yolunu tuttu. Kars’ın Sarıkamış ilçesinde bulunan Sarıkamış Kayak Merkezi’nde etkili olan yoğun kar yağışı sonrası kar kalınlığı yaklaşık 2 metreye ulaştı. Kar kalitesinin oldukça yüksek olduğu bölgede hem amatör hem de profesyonel kayakçılar gün boyu kayak yapmanın keyfini yaşadı. Pistlerde oluşan hareketlilik renkli görüntülere sahne oldu. Sarıkamış’ta son yılların en fazla karın bulunduğuna dikkat çeken Emre Yut, "Gayet zevkli, zamanımız güzel geçiyor. Kayak merkezi hafta sonu yoğunluk var. Pistlerimiz mükemmel, kar durumu gayet iyi, kar yağışı gösteriyor. Nisan’a kadar sürer" dedi. Pistlerde çok güzel kar olduğunu ifade eden Emir Ali Bakışçı, "Kristal karı ve doğasıyla Sarıkamış Kayak Merkezi muazzam, hem kar kalitesi olsun, hem kar kalınlığı olsun şuan Türkiye’nin en iyi pistlerinden biri. Çok güzel herkesi kayak merkezine bekliyoruz" diye konuştu. Öte yandan Sarıkamış Kayak Merkezi’nde mevcut kar kalınlığı ve hava şartlarının elverişli olması nedeniyle kayak sezonu uzadı. Kayak merkezinde 15 Nisan’a kadar kesintisiz kayak yapılabileceği ileri sürüldü. Sarıkamış Kayak Merkezi, sahip olduğu uzun pistleri, doğal kar yapısı ve manzarasıyla yerli ve yabancı turistlerin ilgisini çekmeye devam ediyor. Kayakseverler bahar ayında kayak yapmanın keyfini çıkarıyor.