SAĞLIK
Kastamonu’da geleceğin diyetisyenleri beyaz önlüklerini giydi 18 Mayıs 2026 Pazartesi - 19:28:28 Kastamonu Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü tarafından düzenlenen "3. Kastamonu Diyetisyenler Günü" etkinliklerinde beyaz önlük giyme töreni yoğun ilgi gördü. Ahmet Yesevi Konferans Salonu’nda gerçekleştirilen program, saygı duruşu ve İstiklal Marşı’nın okunmasının ardından açılış konuşmalarıyla başladı. Gün boyunca düzenlenen oturumlarda diyetisyenlik mesleğinin farklı alanları ele alındı. Etkinliğin ikinci oturumunda Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi Müzikoloji Bölümü akademisyenleri ve öğrencileri tarafından müzik şöleni sunuldu. Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Abdulkadir Tuna, yaptığı konuşmada obezite, diyabet ve kalp damar hastalıkları gibi önemli sağlık sorunlarının önlenmesinde doğru ve dengeli beslenmenin öneminin her geçen gün daha da arttığını belirtti. Diyetisyenlerin bilimsel bilgiye dayalı yaklaşımlarıyla bireylerin ve toplumun sağlıklı yaşama alışkanlıkları kazanmasında kritik bir rol ve görev üstlendiğini ifade eden Prof. Dr. Tuna, bölümün başarısına dikkat çekti. Tuna, "Sağlık Bilimleri Fakültesi olarak bizler de bu bilinçle nitelikli ve donanımlı diyetisyenler yetiştirmeyi temel hedeflerimiz arasında görmekteyiz. Bu vesileyle gurur verici bir gelişmeyi sizlerle paylaşmak istiyorum. Beslenme ve diyetetik bölümümüz bu yıl akreditasyon sürecini başarıyla tamamlayarak kalite mühendisliğini tescillemiştir. Bu önemli başarı bölümümüzün eğitim kalitesinin, akademik kadrosunun yetkinliğini ve öğrencilerimize sunduğumuz imkanların güçlü bir göstergesidir. Akreditasyon sadece bir sonuç değil aynı zamanda daha iyisini hedefleyen sürekli gelişim yolculuğunda bir parçasıdır. Diyetisyenlik insanı bütüncül olarak ele almayı gerektiren, bilimsel olduğu kadar da iletişim becerisini isteyen bir meslektir. Bu nedenle alan bilginizi güçlü tutarken insan ilişkileri, empati ve etkili iletişim bilgilerinizi de mutlaka geliştirmelisiniz" dedi. Türkiye Diyetisyenler Derneği Başkanı Prof. Dr. Hülya Gökmen Özel ise, diyetisyenlik bölümünün tarihi sürecine ve kontenjan sorunlarına değindi. 1998 yılına kadar başka bölüm olmadığını, 1988 yılında ilk Erciyes Üniversitesi’nin öğrenci almaya başladığını belirten Prof. Dr. Özel, "1999’da Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi olarak kurulan ilk üniversite. 2007 yılından itibaren de diğer üniversiteler sürece katılıyoruz. 2023’den 2024’e bakın orada 11 üniversitede kontenjan azalırken, 11 yeni üniversite de öğrenci almaya başlıyor. Dolayısıyla biz aslında program olarak yeni programları, yeni açılacak programların kriterlerini ağırlaştırmadığımız sürece ve var olan programları, çekirdek eğitim programlarına uyumlu hale getirmediğimiz sürece kontenjan hiçbir zaman 10’a, 20’ye düşmeyecek. Çünkü her üniversite belli miktar almak zorunda. Şu an bütün devlet üniversiteleri 27’ye düştü. 27’yi ben öğrenciliğimde bile hatırlamıyorum. Ne kadar kontenjan azaltılması yapılırsa yapılsın programlar bu şekilde fazla olmaya devam ettiği sürece benzer sorunları yaşıyor olacağız" şeklinde konuştu. Prof. Dr. Özel, serbest çalışan diyetisyenlerin hakları için Sağlık Bakanlığı ile görüşme sürecinde olduklarını belirterek, "Biz önce yönetmeliği bir anladık, sonra sahadan arkadaşlarımızdan görüş topladık. Bayağı sahayla görüşmeler yaptık. Tabii bu arada bize çok fazla sorun. Biz oturduk o sorunları tek tek çözdük. Çünkü her belirtilen sorun, bazen objektif olarak iletilen sorun olmuyor. O kişinin şahsi sorunu oluyor ya da bazen kötü değil, kendi kazancı düşmesin diye iletilen sorunlar oluyor. Biz bunları oturduk çalıştık. Sonra en önemli yaptığımız şey biliyorsunuz hekimler var sürecin içerisinde. Bakanlık tarafından denetlenen muayenehane hekimleri. Onların bir yönetmeliği var, Ayaktan Tanı Tedavi Yönetmeliği diye. Oturduk o yönetmelikleri açtık. Bizim yönetmelikleri açtık. Serbest çalışan hekimlere hangi haklar verilmiş, neler yasaklanmış, bizimkinde hangi haklar var? Tabii ki hekimle haklarımız bir değil. Ama eğer fiziksel mekanla ilgili bir sorun doğurduğu bir hak verebilirse öbür tarafta o hakkı tabii talep edebilir. Sonuçta gün sonunda bakanlık, bir sağlık aracılığıyla da bunları denetleyecek. Orada birtakım sıkıntılar tespit ettik ve onları bakanlıkla görüşmeye başladık" diye konuştu. Öğrenci ailelerinin de katıldığı beyaz önlük giyme töreninde duygusal anlar yaşanırken, alanda sergilenen ve her yaşa hitap edecek şekilde hazırlanan beslenme eğitimi materyalleri de yoğun ilgi gördü. İki oturum halinde gerçekleştirilen program, etkinliğe katkı sunan konuşmacılar ve katılımcılara teşekkür belgesi takdim edilmesi ve toplu fotoğraf çekimi ile sona erdi.
18 Mayıs 2026 Pazartesi - 18:29 Erzincan’da ileri ortopedik travma cerrahisi eğitimi düzenlendi Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi Tıp Fakültesinde, ortopedi ve travmatoloji alanında uzman hekimlere yönelik "Asetabulum Kırıkları Kadavra Kursu" düzenlendi. Kemik ve Eklem Cerrahisi Derneği Başkanı ve Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Nizamettin Koçkara koordinasyonunda gerçekleştirilen 2 günlük kursa, Türkiye’nin farklı illerinden uzman hekimler katıldı. Ortopedik travma cerrahisinin zorlu alanlarından biri olan asetabulum kırıklarının cerrahi tedavisine yönelik düzenlenen eğitim programında, katılımcılara ileri düzey teorik ve uygulamalı eğitim verildi. Kursun eğitmen kadrosunda Prof. Dr. Hakan Kınık, Prof. Dr. Güvenir Okçu ve Prof. Dr. Ahmet Aslan yer aldı. Program kapsamında uzman hekimlere asetabulum kırıklarının cerrahi tedavisinde güncel yaklaşımlar, anatomik değerlendirme, cerrahi planlama, yaklaşım teknikleri, kırık tespit prensipleri ve komplikasyon yönetimi konularında bilgi aktarıldı. Kadavra uygulamalarıyla desteklenen eğitimlerde katılımcılar, cerrahi teknikleri uygulamalı olarak deneyimleme fırsatı buldu. Kursa Van, Erzurum, Samsun, Trabzon, Tokat, Sinop, Giresun, Ordu, Rize, Sivas ve İstanbul’dan ortopedi ve travmatoloji uzmanları katıldı. Prof. Dr. Nizamettin Koçkara, asetabulum kırıklarının yüksek düzey cerrahi bilgi ve deneyim gerektiren kompleks yaralanmalar olduğunu belirterek, uygulamalı eğitimlerin cerrahi becerilerin geliştirilmesinde önemli rol oynadığını ifade etti. Koçkara, Erzincan’da gerçekleştirilen organizasyonun hem hekimlerin mesleki gelişimine hem de üniversitenin akademik görünürlüğüne katkı sunduğunu kaydetti.
18 Mayıs 2026 Pazartesi - 17:54 Dr. Hakseven: "Obezite, yalnızca fazla kilo meselesi değil, küresel bir salgın" Memorail Diyarbakır Hastanesi Onkolojik Cerrahi Bölümü’nden Cerrahi Onkoloji ve Genel Cerrahi Uzmanı Dr. Musluh Hakseven, obezitenin yalnızca fazla kilo meselesi değil, giderek büyüyen, derinleşen ve toplumun her kesimini etkileyen küresel bir salgın olduğunu belirterek, "Dünya genelinde yüz milyonlarca insan bu durumla yaşıyor" dedi. Dr. Musluh Hakseven, obezitenin yalnızca fazla kilo meselesi değil, giderek büyüyen, derinleşen ve toplumun her kesimini etkileyen küresel bir salgın olduğunu söyledi. Dünya genelinde yüz milyonlarca insanın bu durumla yaşadığını belirten Hakseven, daha da çarpıcı olanın ise bu artışın hız kesmemesi olduğunu ifade etti. Dr. Hakseven, artık mesele birkaç kilo fazlalığı değil, yaşam süresini kısaltan, yaşam kalitesini düşüren kronik bir hastalıkla karşı karşıya kalmak olduğunu belirterek, "Toplumda sıkça yapılan bir hata var. Obeziteyi çok yemek ya da irade eksikliği ile açıklamak. Oysa gerçek bundan çok daha karmaşık. İnsan vücudu, genetik yapısı, hormonal dengesi ve çevresel etkilerle birlikte çalışır. Bugün yaşadığımız şehirler, çalışma şartları, hatta gıda endüstrisinin sunduğu seçenekler bile kilo alımını kolaylaştıran bir ortam oluşturuyor. Ucuz, erişilebilir ve yüksek kalorili gıdalar, buna karşılık azalan hareket imkanı. Tüm bunlar bir araya geldiğinde obezite adeta kaçınılmaz bir son haline geliyor" dedi. Obezitenin tek başına bir hastalık olmanın ötesinde birçok ciddi hastalığın kapısını aralayan bir anahtar gibi davrandığına dikkat çeken Dr. Hakseven, "Kalp hastalıkları, hipertansiyon, tip 2 diyabet. Liste uzayıp gidiyor. Üstelik bazı kanser türleriyle olan ilişkisi de artık net bir şekilde ortaya konmuş durumda. Yani mesele sadece dış görünüş değil, doğrudan yaşam süresi ve sağlığın kendisi. Bir başka kritik nokta ise çocuklar. Eskiden ileri yaş hastalığı gibi görülen obezite, artık çocukluk çağında da karşımıza çıkıyor. Tabletler, telefonlar, hareketsiz oyunlar ve değişen beslenme alışkanlıkları, çocukları daha erken yaşta risk altına sokuyor. Obez bir çocuk, büyük olasılıkla obez bir yetişkin oluyor. Bu da sorunun sadece bugünü değil, geleceği de tehdit ettiğini gösteriyor" diye konuştu. Obezitenin bir de görünmeyen yüzünün psikolojik ve sosyal etkiler olduğunu kaydeden Dr. Hakseven, "Toplumda hâlâ ciddi bir damgalama söz konusu. Obez bireyler çoğu zaman önyargılarla karşılaşıyor. Bu da depresyon ve sosyal izolasyonu beraberinde getirebiliyor. Yani obezite yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda ruhsal bir yük de taşıyor. Ekonomik boyutu da göz ardı edilemez. Artan sağlık harcamaları, iş gücü kaybı ve verimlilik düşüşü, obezitenin toplumlara getirdiği yükü katlayarak büyütüyor. Bu durum, sadece bireyin değil, tüm sistemin etkilendiği bir tabloyu ortaya koyuyor. Peki çözüm ne? Kısa ve net bir cevap vermek gerekirse tek bir çözüm yok. Çünkü sorun tek boyutlu değil. Elbette bireysel farkındalık önemli. Dengeli beslenme, düzenli hareket, yeterli uyku; bunlar işin temel taşları. Ancak bireyi suçlamak sorunu çözmüyor. Çünkü kişi ne kadar çabalarsa çabalasın, yaşadığı çevre sağlıksızsa mücadele zorlaşıyor" şeklinde konuştu. Obeziteyle mücadelenin bireyin ötesinde bir yaklaşım gerektirdiğini söyleyen Dr. Hakseven, konuşmasını şöyle tamamladı: "Okullarda sağlıklı beslenme eğitimi, şehirlerde yürüyüş ve spor alanlarının artırılması, gıda politikalarının yeniden düzenlenmesi. Kısacası, sağlıklı seçimlerin kolay olduğu bir yaşam ortamı oluşturmak gerekiyor. Belki de en önemli değişim bakış açımızda olmalı. Obeziteyi bir tercih değil, bir sonuç olarak görmek. Modern yaşamın, ekonomik sistemlerin ve sosyal alışkanlıkların bir sonucu. Bu gerçeği kabul etmeden atılacak adımlar eksik kalacaktır. Sonuç olarak obezite sessiz ilerleyen ama etkisi yüksek bir salgın. Gürültü yapmıyor, ani krizler oluşturmuyor ama yavaş yavaş toplumun sağlığını aşındırıyor. Bu yüzden fark etmek, konuşmak ve harekete geçmek zorundayız. Bugün alınacak önlemler, yarının sağlık yükünü belirleyecektir. Obeziteyle mücadele yalnızca kilo vermek değil, sağlıklı bir toplum inşa etmek anlamına gelir. Çünkü mesele sadece kilo değil. Mesele, nasıl bir toplumda yaşamak istediğimiz."
18 Mayıs 2026 Pazartesi - 17:05 "Sessiz katil" hipertansiyona dikkat Sivas Numune Hastanesi’nde Dahiliye Uzmanı olarak görev yapan Dr. Gülşah Altun, ciddi sağlık sorunlarına yol açabilen hipertansiyona ilişkin açıklamalarda bulundu. Hipertansiyonun erken tanı ve doğru tedaviyle kontrol altına alınabilen önemli bir halk sağlığı problemi olduğunu belirten Altun, "Hipertansiyon yani yüksek tansiyon kanın damar duvarına uyguladığı basıncın normal değerlerin üzerinde olması durumudur. Belirtileri baş ağrısı, ense kökünde gerginlik, kulak çınlaması ve ara sıra burun kanaması olsa da genellikle tehlikeli boyutlara çıkmadan bulgu vermediği için ‘sessiz katil’ olarak tanımlarız" dedi. 40 yaşın üzerinde en az yılda bir kez tansiyon ölçümü yaptırılmalı Toplumda her 3 kişiden birinin yüksek tansiyon hastası olduğunu söyleyen Altun, "Hipertansiyon 65 yaş üstü kişilerde ve kadınlarda yüzde 40 oranında görülmektedir. 40 yaşın üzerinde en az yılda bir kez tansiyon ölçümü yaptırılmalı, eğer ailede kalp hastalığı ve diyabet varsa bu ölçümleri 30 yaşın üzerinde herkes senede bir yaptırmalıdır. Kronik böbrek hastalığının diyabetten sonraki ikinci en sık sebebi hipertansiyondur. Her 5 diyaliz hastasında birinin diyalize girme sebebi hipertansiyondur. Yine inme kalp krizi felç görme kayıplarının en sık sebebi hipertansiyondur" dedi. Günlük tuz tüketimi bir çay kaşığını geçmemelidir Hipertansiyonun sebeplerini sıralayan Altun, "Genetik yatkınlığın yanı sıra aşırı tuz tüketimi, fazla kilolu olma, hareketsiz yaşam, sigara ve alkol, kronik stres, diyabetik olma önemli sebeplerdir. Özellikle Türk toplumunda tuz tüketim oranı sağlıklı insanlara önerilen tuz tüketiminden 4 kat daha fazladır. Günlük tuz tüketimi toplamda 5 gram yani bir çay kaşığını geçmemelidir. Hipertansiyonun tedavisinde ise mutlaka düzenli hekim kontrolleri, verilen tedavinin geçici görülmeyip hastaların kendini iyi hissettiğinde dahi tedaviye devam etmesi çok kıymetlidir. Dünyada yıllık 10 milyon kişinin ölümünden doğrudan ya da dolaylı olarak hipertansiyon sorumludur" ifadelerine yer verdi. Düzenli fiziksel aktivite çok önemli Hastalıktan korunma yollarından bahseden Altun, "Hipertansiyondan korunmada sağlıklı yaşam alışkanlıkları kilit rol oynar. Özellikle tuz tüketime dikkat edilmesi, düzenli fiziksel aktivite, ideal kiloda kalabilme, mümkün olduğunca sigara alkol ve stresten uzak kalınması önemlidir. Sonuç olarak hipertansiyon erken tanı ve doğru tedavi ile kontrol altına alınabilen bir hastalıktır. Toplumda farkındalığın artırılması ve düzenli sağlık kontrollerinin yaygınlaştırılması hipertansiyona bağlı ciddi komplikasyonların önlenmesinde büyük önem taşımaktadır" diyerek konuşmasını sonlandırdı.
Erken ergenliğe karşı beslenme önerileri
09 Mayıs 2025 Cuma - 11:09 Erken ergenliğe karşı beslenme önerileri Diyetisyen Ruken Kuzu, obezitenin ve endokrin bozuculara maruz kalmanın erken ergenlik riski oluşturduğunu hatırlattı. Bu riske karşı anne babaların ergen beslenmesine ayrı bir özen göstermesi gerektiğini belirten Kuzu, "Çocukları rafine şeker, rafine un ve bunları içeren yiyeceklerden, paketli gıdalardan, mevsim dışında tüketilen hormonlu ve pestisitli sebze ve meyvelerden, fastfood tarzı yiyeceklerden uzak tutmak gerekir." dedi. Anne babaların beslenme konusunda da rol model olması gerektiğini belirten Kuzu, ergenler için sağlıklı beslenme önerilerinde bulundu. Acıbadem Bayraklı Tıp Merkezi Beslenme ve Diyet Uzmanı Ruken Kuzu, ergenliğe giriş yaşının düşmesinde beslenmenin önemine dikkat çekti. Ergenliğin kızlarda 10-12, erkeklerde ise 11-14 yaşlarında başlayıp, 18 yaşına kadar devam ettiğini hatırlatan Kuzu, şöyle konuştu: "Ergenlik kız çocuklarında 8, erkek çocuklarında 9 yaşından önce başlıyorsa bu erken ergenlik oluyor. Ve yapılan çalışmalar tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de erken ergenliğin arttığını gösteriyor. Nedenleri de özellikle beslenme ve yaşam koşullarının değişmesi ile birlikte aşırı kilo alma ve endokrin bozuculara maruziyetin artması. Anne babalar çocukları bebeklik çağındayken beslenmelerinde söz sahibi ve çok titiz davranıyorlar. Ancak bebeklikten çıktıktan sonra çocukların beslenme alışkanlıkları ebeveynler ne kadar çaba sarf etse de okul, arkadaş ortamında tercihler değişiyor. Daha çok fastfood, daha çok paketli gıda Teknoloji bağımlılığının artması, fiziksel aktivitenin yok denecek kadar azalması çocukların daha kolay kilo almasına yol açıyor. Kilo fazlalığı erkek çocuklarında gecikmiş, kız çocuklarında erken ergenliğe yol açabiliyor. Elbette ki çocuklukta sahip olunan yağ hücreleri yetişkinlikte de yaşanabilecek şişmanlığın habercisi oluyor. Ergenlikte döneminde sağlıklı beslenmenin yetişkinlik için de fayda olduğunun bilincini çocuklara kazandırmak gerekiyor." Erken ergenliğe neden olabilecek besinler Diyetisyen Kuzu, çocuklarda erken ergenliğe sebep olabilecek besinleri; rafine şeker ve rafine şeker içeren tüm yiyecekler, paketli gıdalar, GDO içeren mısır ve soya gibi gıdalar ve bunları içeren paketli gıdalar, mevsiminde tüketilmeyen hormonlu ve pestisitli sebze ve meyveler, rafine un ve rafine unlu mamüller, fastfood tarzı gıdalar olarak sıraladı. Sağlıklı çocuklar, sağlıklı gelecek Öte yandan Ruken Kuzu, çocukların sağlıklı büyümeleri, fiziksel ve mental gelişimleri için anne babalara büyük görev düştüğünü vurguladı. Anne babalara şu önerilerde bulundu: "Çocuklarımızı taze ve mevsiminde sebze meyve tüketimine teşvik etmeliyiz. Ev yoğurdu yedirmeye mutlaka özen gösterelim. Protein olarak, balığın haftada en az iki öğün eşlik ettiği tavuk, köfte, kırmızı ve beyaz etin dengeli olarak dağıldığı bir beslenme örüntüsü edinmeliyiz. Protein grubu besinleri tam tahıllı gıdalar ve sebzeler ile desteklemeliyiz. Paketli gıdaları evlerimize sokmamalıyız. Abur cuburlar yerine fındık, badem ceviz gibi kuruyemişlerin tüketimi arttırılmalıyız. Burada rol model olarak anne babalara büyük görev düşüyor. Eğer siz tüketiyorsanız çocuğunuz sizi rol model alacaktır. Mutlaka düzenli kahvaltı, akşam öğünü ailenin beraber yemek yediği öğünler olmalı çocuklara sağlıklı ve pozitif yeme alışkanlıkları kazandırmalıyız. Ayrıca çocuklarımızı hareket etmeye yönlendirmeliyiz. Belki okulun bünyesinde yapılacak bir fiziksel aktivite ya da spor branşına eşlik etmek hiçbir şey olmasa bile aile bireyleriyle çıkıp yürüyüş yapmak, evde tablet, bilgisayar ya da cep telefonundan biraz uzak tutarak evin içinde çocuk ile oyun oynamak sağlığı için yapılabilecek bir adım. Sağlıklı beslenen, kilo vermeye başlayan ve obezite sınırından uzaklaşan çocuklarda erken ergenlik belirtileri başlamış olsa dahi yavaşlayabiliyor ve çoğu zaman normal kabul edilen yaş aralığında ergenliğe geçiş yapabiliyorlar."
Gastroenteroloji Uzmanı Taşdoğan: "Çölyak hastalığı farklı sağlık sorunlarına yol açabilir"
09 Mayıs 2025 Cuma - 10:57 Gastroenteroloji Uzmanı Taşdoğan: "Çölyak hastalığı farklı sağlık sorunlarına yol açabilir" Gastroenteroloji Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Burçak Evren Taşdoğan, çölyak hastalığının çoğu zaman fark edilmeden uzun süre devam edebilen ve kişiyi ciddi sağlık sorunlarına götürebilen bir hastalık olduğunu belirterek, "Tanı konulmadığı sürece, hastalık vücudun farklı sistemlerinde hasara yol açabilir. Glüten içeren gıdaların tüketimi bağırsaklarda ciddi hasara, vitamin ve mineral emilim bozukluklarına, gelişim geriliğine, kansızlığa ve en tehlikelisi olan bağırsak lenfomasına yol açabilir" dedi. Medical Park Seyhan Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Burçak Evren Taşdoğan, 9 Mayıs Dünya Çölyakla Mücadele Günü kapsamında çölyak hastalığına ilişkin önemli açıklamalarda bulundu. Çölyağın, çoğu zaman fark edilmeden uzun süre devam edebilen ve kişiyi ciddi sağlık sorunlarına götürebilen bir hastalık olduğunu dile getiren Taşdoğan, "Her 100 kişiden 1’i bu hastalıkla yaşamaktadır. Çölyak, pek çok kişinin bilmediği ve sıklıkla gözden kaçan bir hastalıktır. Her 100 kişiden 1’i çölyak hastası olabilir fakat çoğu kişi bunun farkında bile değildir. Tanı konulmadığı sürece, hastalık vücudun farklı sistemlerinde hasara yol açabilir" diye konuştu. "Glütensiz diyet uygulanmalı" Tanı konma sürecinden bahseden Taşdoğan, "Tanının doğru şekilde konulabilmesi için önce kan testleri, ardından gerekirse endoskopik inceleme ile bağırsaklardan biyopsi alınması gerekir. Tanı netleştiğinde hastanın yaşam tarzı tamamen değişir. Çünkü çölyak hastalığının tedavisi ilaçla değil, ömür boyu sürecek bir glütensiz diyetle mümkündür" şeklinde konuştu. "Diyetin aksatılmaması şarttır" Glütensiz beslenmenin yalnızca bir tercih değil, çölyak hastaları için hayati bir zorunluluk olduğunun altını çizen Dr. Taşdoğan, "Glüten içeren gıdaların tüketimi bağırsaklarda ciddi hasara, vitamin ve mineral emilim bozukluklarına, gelişim geriliğine, kansızlığa ve en tehlikelisi olan bağırsak lenfomasına yol açabilir. Bu yüzden diyetin aksatılmaması şarttır" ifadelerini kullandı. Glüten içermeyen doğal besinlerin rahatlıkla tüketilebileceğini de vurgulayan Dr. Taşdoğan, "Et, sebze, meyve, yumurta, süt ürünleri, pirinç ve mısır çölyak hastaları için güvenli seçeneklerdir. Ancak ambalajlı ürünlerde gizli glüten kaynakları bulunabileceği için etiket okuma alışkanlığı kazanmak büyük önem taşır" dedi. "Psikolojik destek ve beslenme danışmanlığı büyük önem taşıyor" Glütensiz ürünlerin sosyal ve ekonomik açıdan ulaşılabilirliğinin zorluğunun altını çizen Taşdoğan, "Çölyak hastaları bu süreçte yalnız bırakılmamalı. Psikolojik destek ve beslenme danışmanlığı büyük önem taşıyor. Aynı zamanda toplumsal farkındalığın artması; sağlık çalışanları, eğitim kurumları ve gıda üreticilerinin bu konuda daha duyarlı davranması gerekiyor" diyerek sözlerini tamamladı.
Doktor açıkladı: "Azospermi, artık çocuk sahibi olmanın önünde engel değil"
09 Mayıs 2025 Cuma - 10:51 Doktor açıkladı: "Azospermi, artık çocuk sahibi olmanın önünde engel değil" Erkek kısırlığı nedenleri arasında yer alan azosperminin, semen örneğinde hiç sperm hücresi bulunmaması durumu olduğunu belirten Üroloji Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Abdullah Açıkgöz, "Erkek infertilitesinde ciddi bir tanı olan bu durum, her geçen yıl gelişen cerrahi teknikler sayesinde artık farklı tedavi seçenekleriyle ele alınabilmektedir" dedi. Azosperminin ejakülatta hiç sperm hücresi bulunmaması anlamına geldiğini söyleyen VM Medical Park Samsun Hastanesi’nden Üroloji Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Açıkgöz, "Erkek bireylerde görülen bu durum, infertilite tanısı alan çiftlerin yaklaşık yüzde 10-15’ini etkileyebilir. Nedenleri genetik bozukluklardan hormonal dengesizliklere, geçirilmiş enfeksiyonlardan doğumsal anomalilere kadar geniş bir yelpazeye yayılabilir" diye konuştu. Azospermi türleri Azosperminin iki ana gruba ayrıldığını belirten Dr. Öğr. Üyesi Açıkgöz, "Obstrüktif Azospermi: Testislerde normal sperm üretimi olmasına rağmen, sperm taşıyan kanallarda tıkanıklık nedeniyle menide sperm bulunamaz. Non-Obstrüktif Azospermi (NOA): Testis dokusunda sperm üretiminin yetersiz ya da hiç olmaması durumudur. Bu tür, daha karmaşık ve tedavisi zorlayıcı bir formdur. Her iki durumda da uygun değerlendirmelerin ardından cerrahi yöntemlerle sperm elde etme girişimlerinde bulunulabilir" şeklinde konuştu. Mikrotese ile sperm arama yöntemi Mikrotesenin (Mikroskopik Testiküler Sperm Ekstraksiyonu), azospermi tanısı alan erkeklerde uygulanan mikrocerrahi bir yöntem olduğunu söyleyen Dr. Öğr. Üyesi Açıkgöz, "İşlem, ameliyat mikroskobu yardımıyla testis dokusunun detaylı incelenmesini ve sperm üretiminin devam ettiği bölgelerden doku örneği alınarak sperm hücresi aranmasını içerir. İşlem çoğunlukla lokal veya spinal anestezi altında gerçekleştirilir ve yaklaşık 2-3 saat sürer. Genellikle aynı gün taburcu olunabilir. Mikrotese, klasik biyopsi yöntemlerine kıyasla testis dokusuna daha az zarar vermektedir" ifadelerini kullandı. Başarı oranları ve uygulama sonrası süreç Mikrotese yönteminin başarısının azospermi türüne ve kişinin testis rezervine bağlı olarak değiştiğini belirten Dr. Öğr. Üyesi Açıkgöz, "Obstrüktif azospermide başarı oranı yüzde 80-90 arasında bildirilmiştir. Non-obstrüktif azospermide ise bu oran yüzde 40-60 civarındadır. Sperm bulunması durumunda tüp bebek tedavisine geçilebilir. Elde edilen spermler ayrıca dondurularak ileriki kullanımlar için saklanabilir. Sperm bulunamaması durumunda ise hasta, başka tedavi seçenekleri ya da ileride geliştirilebilecek yeni yöntemler (kök hücre uygulamaları gibi) açısından değerlendirilebilir" açıklamasında bulundu.
Prof. Dr. Özkaya: "Alerji ve Covid-19 belirtileri birbirine karışıyor"
09 Mayıs 2025 Cuma - 10:44 Prof. Dr. Özkaya: "Alerji ve Covid-19 belirtileri birbirine karışıyor" Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Şevket Özkaya, Mayıs ayında artan sıcaklıklar ve çevresel faktörlerle birlikte hem alerjik hem de viral hastalıkların yaygınlaştığını belirterek, özellikle alerjik astım ve rinit gibi rahatsızlıkların belirtilerinin Covid-19 gibi viral enfeksiyonlarla karışabileceğine dikkat çekti. Mayıs ayıyla birlikte doğada yoğunlaşan polenlerin, alerjik bünyeye sahip kişilerde ciddi solunum yolu problemlerine yol açabileceğini ifade eden Prof. Dr. Özkaya, "Havaların ısınması ile birlikte insan hareketliliği artıyor. Bu da viral enfeksiyonların yayılımını hızlandırıyor. Aynı zamanda alerjenlerin de etkisiyle hastalarda nefes darlığı, öksürük, burun akıntısı gibi semptomlar görülüyor. Covid-19’un da benzer belirtiler göstermesi, tanı konulmasını zorlaştırabiliyor" dedi. Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Şevket Özkaya, küresel iklim değişikliklerinin sağlık üzerindeki etkilerine dikkat çekerek, özellikle bahar aylarında alerjik ve viral hastalıklarda büyük artış yaşandığını söyledi. Mevsimlerin sürelerinin kısalmasıyla ilkbaharın artık yalnızca Mayıs ayıyla sınırlı kaldığını belirten Özkaya, "Mayıs ayına artık tek başına ilkbahar ayı diyebiliriz. Mayıs ayında havaların ısınmaya başlaması ile alerjik astım ve alerjik rinit başta olmak üzere hem alerjik hastalıklar hem de insan hareketliliğinin artması ile viral hastalıklar zirve yapacağını biliyoruz. Mevsimlerin ve iklimlerin birbirine hızlı karışması ile çevresel değişikliklerden etkilenen hastalıkların da birbirine karışıyor. Mevsimlerin geçiş dönemleri olan ilkbahar ve sonbahar mevsimleri hızla kısalıyor. Yıl boyu sıcak ve serin dönem yaşanacak. Bunun arasında geçişler ani olduğu için sert rüzgarlar, yağmurlar ve afetlerle karşı karşıya kalıyoruz. Artık ilkbahar ve sonbahar mevsimleri 3 ay değil, günler içinde 4 mevsimi yaşatacak kadar kısaldı. Belki de daha sonra ortadan da kalkacak. Onun yanında soğuk bir kış ve sıcak bir yaz olacak" diye konuştu. "Hastalıklar birbirine karışıyor" Hastalıklardaki belirti benzerliğine dikkat çeken Özkaya, "Alerjik rinit ve alerjik astım başta olmak üzere, havaların ısınması ile çiçek ve ağaç polenleri birden solunan havaya karışacak ve artmış, geçmeyen, uzun süren öksürük, burun ve boğaz rahatsızlıkları ile astım benzeri zatürre ve bronşit vakaları göreceğiz. Hastalarımız maalesef, geçmeyen, uzamış öksürük ve nefes darlığı şikâyetlerinin alerjik mi yoksa viral bir başka bir hastalık mı olduğunu anlayamıyor. Okulların açık olması ve ısınan hava ile özellikle çocuklarımız polen dolu bu dış ortamda daha fazla hareketli zaman geçirmeleri ve ani ısı değişikliklerinden çabuk etkilenmeleri nedeni ile hem alerjik şikayetlerinde hem de influenza, RSV, Adeno ve Covid virüsleri başta olmak üzere viral etkenlere daha fazla maruz kalacaklar. Bunun sonucu hem çocuklarımızda uzamış öksürük ve ateş şikayetleri olacak, hem de bu virüsleri evdeki büyüklere taşıyacaklar. Okullarda özellikle öğretmenlerimiz ve velilerimiz bu konuda uyanık olmalarını öneriyoruz. Ve artık mevsimlerin, iklimlerin birbirine karışması ile çevresel değişiklerden etkilenen hastalıklar da birbirine karışıyor. Öksürük, ateş ve nefes darlığı çeken ve düzelmesi geciken, iyileşmeyen her hastanın mutlaka göğüs hastalıkları uzmanına görünmeleri gerekiyor" şeklinde konuştu.
Prof. Dr. Özkaya: “Alerji ve kovid-19 belirtileri birbirine karışıyor”
09 Mayıs 2025 Cuma - 10:35 Prof. Dr. Özkaya: “Alerji ve kovid-19 belirtileri birbirine karışıyor” Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Şevket Özkaya, Mayıs ayında artan sıcaklıklar ve çevresel faktörlerle birlikte hem alerjik hem de viral hastalıkların yaygınlaştığını belirterek, özellikle alerjik astım ve rinit gibi rahatsızlıkların belirtilerinin kovid-19 gibi viral enfeksiyonlarla karışabileceğine dikkat çekti. Mayıs ayıyla birlikte doğada yoğunlaşan polenlerin, alerjik bünyeye sahip kişilerde ciddi solunum yolu problemlerine yol açabileceğini ifade eden Prof. Dr. Özkaya, “Havaların ısınması ile birlikte insan hareketliliği artıyor. Bu da viral enfeksiyonların yayılımını hızlandırıyor. Aynı zamanda alerjenlerin de etkisiyle hastalarda nefes darlığı, öksürük, burun akıntısı gibi semptomlar görülüyor. Kovid-19’un da benzer belirtiler göstermesi, tanı konulmasını zorlaştırabiliyor” dedi. Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Şevket Özkaya, küresel iklim değişikliklerinin sağlık üzerindeki etkilerine dikkat çekerek, özellikle bahar aylarında alerjik ve viral hastalıklarda büyük artış yaşandığını söyledi. Mevsimlerin sürelerinin kısalmasıyla ilkbaharın artık yalnızca Mayıs ayıyla sınırlı kaldığını belirten Özkaya, "Mayıs ayına artık tek başına ilkbahar ayı diyebiliriz. Mayıs ayında havaların ısınmaya başlaması ile alerjik astım ve alerjik rinit başta olmak üzere hem alerjik hastalıklar hem de insan hareketliliğinin artması ile viral hastalıklar zirve yapacağını biliyoruz. Mevsimlerin ve iklimlerin birbirine hızlı karışması ile çevresel değişikliklerden etkilenen hastalıkların da birbirine karışıyor. Mevsimlerin geçiş dönemleri olan ilkbahar ve sonbahar mevsimleri hızla kısalıyor. Yıl boyu sıcak ve serin dönem yaşanacak. Bunun arasında geçişler ani olduğu için sert rüzgarlar, yağmurlar ve afetlerle karşı karşıya kalıyoruz. Artık ilkbahar ve sonbahar mevsimleri 3 ay değil, günler içinde 4 mevsimi yaşatacak kadar kısaldı. Belki de daha sonra ortadan da kalkacak. Onun yanında soğuk bir kış ve sıcak bir yaz olacak" diye konuştu. "Hastalıklar birbirine karışıyor" Hastalıklardaki belirti benzerliğine dikkat çeken Özkaya, "Alerjik rinit ve alerjik astım başta olmak üzere, havaların ısınması ile çiçek ve ağaç polenleri birden solunan havaya karışacak ve artmış, geçmeyen, uzun süren öksürük, burun ve boğaz rahatsızlıkları ile astım benzeri zatürre ve bronşit vakaları göreceğiz. Hastalarımız maalesef, geçmeyen, uzamış öksürük ve nefes darlığı şikâyetlerinin alerjik mi yoksa viral bir başka bir hastalık mı olduğunu anlayamıyor. Okulların açık olması ve ısınan hava ile özellikle çocuklarımız polen dolu bu dış ortamda daha fazla hareketli zaman geçirmeleri ve ani ısı değişikliklerinden çabuk etkilenmeleri nedeni ile hem alerjik şikayetlerinde hem de influenza, RSV, Adeno ve kovid virüsleri başta olmak üzere viral etkenlere daha fazla maruz kalacaklar. Bunun sonucu hem çocuklarımızda uzamış öksürük ve ateş şikayetleri olacak, hem de bu virüsleri evdeki büyüklere taşıyacaklar. Okullarda özellikle öğretmenlerimiz ve velilerimiz bu konuda uyanık olmalarını öneriyoruz. Ve artık mevsimlerin, iklimlerin birbirine karışması ile çevresel değişiklerden etkilenen hastalıklar da birbirine karışıyor. Öksürük, ateş ve nefes darlığı çeken ve düzelmesi geciken, iyileşmeyen her hastanın mutlaka göğüs hastalıkları uzmanına görünmeleri gerekiyor" şeklinde konuştu.
İEÜ Medical Point’ten Avrupa çapında başarı
09 Mayıs 2025 Cuma - 10:20 İEÜ Medical Point’ten Avrupa çapında başarı İEÜ Medical Point Hastanesinden Uzm. Dr. Seymur Aslanov, Avrupa Gastroenteroloji ve Hepatoloji Board Sertifikası’nı aldı. İzmir Ekonomi Üniversitesi (İEÜ) Medical Point Hastanesi, önemli bir uluslararası başarıya ev sahipliği yaptı. Gastroenteroloji Bölümü’nde görev yapan Uzm. Dr. Seymur Aslanov, Avrupa’nın en prestijli uzmanlık sınavlarından biri olan European Specialty Examination in Gastroenterology and Hepatology (ESEGH) sınavını başarıyla geçerek Avrupa Gastroenteroloji ve Hepatoloji Board Sertifikası almaya hak kazandı. Sadece sınırlı sayıda hekimin almayı başardığı bu sertifika, tıp dünyasında bilimsel bilgi ve klinik uygulama açısından yüksek standartlara sahip uzmanların tanınmasını amaçlıyor. Avrupa genelinde geçerliliğe sahip olan bu belge, aynı zamanda uluslararası alanda hasta bakımının kalitesini artırmayı hedefliyor. "Bu belge yılların emeği" Başarısıyla ilgili duygularını paylaşan Uzm. Dr. Seymur Aslanov, "Avrupa Gastroenteroloji ve Hepatoloji Board Sertifikası almak benim için büyük bir onur. Bu süreçte beni destekleyen İzmir Ekonomi Üniversitesi Medical Point Hastanesi’ne, kıymetli çalışma arkadaşlarıma ve her zaman yanımda olan aileme teşekkür ediyorum. Bu sertifika sadece akademik bir unvan değil; aynı zamanda yılların emeği, özverisi ve kararlılığının bir sonucu. Mesleğime olan bağlılığım, bilimsel tutkum ve hastalarıma en iyisini sunma hedefimle aynı yolda ilerlemeye devam edeceğim" dedi. Aslanov, bu başarının yalnızca kişisel bir gelişim değil, aynı zamanda Türkiye’deki hasta bakım standartlarının yükseltilmesine de katkı sağlayacağını vurguladı.
"Uzun süre masa başında çalışmak boyun fıtığı sebebi"
09 Mayıs 2025 Cuma - 10:11 "Uzun süre masa başında çalışmak boyun fıtığı sebebi" Masa başı çalışmanın boyun fıtığına neden olabileceğine dikkat çeken Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Mehmet Berk Çağlar, "Her boyun fıtığı cerrahi tedavi gerektirmese de tedavi planlamasında mutlaka konunun uzmanı bir beyin ve sinir cerrahından görüş almakta yarar vardır. Gereken tedavinin gecikmesi, geri dönülmez kalıcı hasarlara yol açabilmektedir" dedi. Günümüzde birçok kişi farkında olmadan uzun süre masa başında, bilgisayar ekranı karşısında ya da cep telefonu veya tablet ile vakit geçiriyor. Bu sırada hem sırt hem de özellikle boyun pozisyonunun yanlış duruşu, sırt, boyun ve omuz ağrılarına yol açabiliyor. VM Medical Park Kocaeli Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Mehmet Çağlar Berk, boyun fıtığı hakkında açıklamalarda bulundu. Boyun fıtığının tanımını yapan Prof. Dr. Berk, "Boyun fıtığı, boyundaki omurgalar arasındaki disk dediğimiz destek dokusunun yaşlanması ve elastikiyetini kaybetmesi sonrası geriye ve yanlara doğru yer değiştirmesi, boyundaki sinir kökleri ve/veya omurilik üzerine baskı yapması sonucunda ortaya çıkan bir durumdur" dedi. "Boyun fıtığı olanlarda baş, boyun ve sırt ağrısı görülebilir" Boyun fıtığı olan kişilerin baş, boyun, kol, el, omuz ve sırt ağrısı, bu bölgelerde uyuşma, yanma, karıncalanma hissi ve güçsüzlük gibi şikayetler ile doktora başvurduğunu dile getiren Prof. Dr. Mehmet Çağlar Berk, "Boyun fıtığı teşhisinde MR görüntülemesi, EMG denilen sinir ileti testleri ve klinik muayene çok önemlidir. Her boyun fıtığı cerrahi tedavi gerektirmese de, tedavi planlamasında mutlaka konunun uzmanı bir beyin ve sinir cerrahından görüş almakta yarar vardır. Gereken tedavinin gecikmesi geri dönülmez kalıcı hasarlara yol açabilmektedir" diye konuştu. Tedavi yolları Boyun fıtığının cerrahi tedavisinde teknolojik yöntemlerden yararlanıldığını söyleyen Prof. Dr. Berk, "Son teknoloji ürünü servikal disk protezi uygulamaları ile hem boyun fıtığından etkilenen seviye doğal hareketi korunarak tedavi edilebiliyor hem de komşu seviyelerde ameliyat sonrası olabilecek bozulma riski en aza indirilebiliyor. Geleneksel yöntemle yapılan boyun fıtığı ameliyatlarında ise ameliyat yapılan yere komşu olan disklerde her yıl için ortalama yüzde 3’lük bir yeni boyun fıtığı riski ortaya çıkabiliyor. Özellikle genç ve orta yaşlı hastalar için bu oran beklenen yaşam süresi de göz önüne alındığında ömür boyunca yüzde 100’ün üzerine çıkıyor. Bu nedenle boyun fıtığı ameliyatı gereken hastalar için servikal disk protezi uygulaması bizim öncelikle tercih ettiğimiz yöntem oluyor, bir yeri tedavi ederken başka bir yere zarar vermeden, etkin ve kalıcı şifa sağlıyoruz" şeklinde konuştu.
Niğde’de randevu yoğunluğuna aile hekimliğinden çözüm
09 Mayıs 2025 Cuma - 09:40 Niğde’de randevu yoğunluğuna aile hekimliğinden çözüm Niğde’de hastanelerden randevu almakta zorlanan hastalara aile hekimleri üzerinden poliklinik randevusu alma dönemi başladı. Niğde İl Sağlık Müdürlüğü tarafından yapılan açıklamada; hastanelerde yaşanan randevu yoğunluğunu azaltmak ve vatandaşların sağlık hizmetlerine erişimini kolaylaştırmak amacıyla aile hekimliği sisteminde yeni bir uygulamanın hayata geçirildiği duyuruldu. Aile hekimleri, temel sağlık hizmeti sunmanın yanı sıra gerektiğinde hastalarını ilgili branşlara yönlendirerek süreci hızlandıracak. Konuya ilişkin açıklama yapan Niğde İl Sağlık Müdürü Dr. Doğan Bahadır İnan; " Merkezi Hekim Randevu Sistemi üzerinden randevu almakta güçlük çeken vatandaşlarımız, kendi aile hekimlerine başvurarak yönlendirme ve randevu konusunda destek alabilirler. Sağlık sistemimizin daha etkili işlemesi, hastanelerdeki yoğunluğun azaltılması ve sizlere daha hızlı sağlık hizmeti sunulması adına öncelikle aile hekiminize başvurmanızı önemle tavsiye ediyoruz. İlimizde sağlık hizmetlerine erişiminizi kolaylaştırmak ve hastanelerde yaşanan randevu yoğunluğunu azaltmak amacıyla aile hekimliği sistemini daha etkin bir şekilde kullanıma sunuyoruz. Aile hekimlerimiz, hastaneye başvurmadan önce sizlere temel sağlık hizmetleri sunmakta, gerektiğinde ilgili branşlara yönlendirme yaparak randevu sürecinde de destek olmaktadır. Bu kapsamda, tüm branşlarda yaklaşık 4 bin randevu kontenjanı aile hekimleri aracılığıyla yönlendirilecek şekilde planlanmıştır" ifadelerine yer verildi.