GÜNDEM - 03 Aralık 2025 Çarşamba 18:54

Emine Erdoğan, Karadeniz Ereğli’de özel eğitim kampüsünün açılışına katıldı

A
A
A
Emine Erdoğan, Karadeniz Ereğli’de özel eğitim kampüsünün açılışına katıldı

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan, Karadeniz Ereğli Özel Eğitim Kampüsü’nün açılış programında yaptığı konuşmada, engelli bireylerin toplumun eşit, onurlu ve saygın fertleri olduğunu belirterek kapsayıcı şehirler ve erişilebilir yaşam alanları oluşturmanın devletin temel önceliklerinden biri olduğunu söyledi.


Karadeniz Ereğli ilçesinde Özel Eğitim Kampüsünün açılış programı gerçekleştirildi. Programa Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan, Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin ile eşi Ayşe Tekin, Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Saadet Oruç, Zonguldak milletvekilleri Saffet Bozkurt ve Ahmet Çolakoğlu, Zonguldak Valisi Osman Hacıbektaşoğlu ile eşi Güney Hacıbektaşoğlu ve davetliler katıldı.


Anaokulunda sınıf ziyareti gerçekleştiren Emine Erdoğan, Zonguldak’ta bulunmaktan duyduğu memnuniyeti dile getirdi. Erdoğan, "Güzel Zonguldak’ımızda, böylesine anlamlı bir açılış vesilesiyle bir araya gelmekten büyük bir mutluluk duyuyorum. Bizi, büyük bir sevgi ve misafirperverlikle karşılayan hemşerilerimize, çok teşekkür ediyorum. Karadeniz Ereğli Özel Eğitim Kampüsü; güzel fikirlerin, iyi niyetlerin ve işine gönülden bağlı insanların ortak emeğinin eseridir. Bu örnek eğitim yuvası ayrıca, Devletimizin; çocuklarımızın ve ailelerinin daima yanında olduğunun ve onlar için her zaman daha iyisini yapma kararlılığının somut bir ifadesidir. Bugün bizlere bu gururu yaşatan, Millî Eğitim Bakanımıza ve Bakanlığımızın kıymetli çalışanlarına, canı gönülden teşekkür ediyorum. Emeği geçen herkesi kutluyor; çocuklarımız için fedakarca çalışan öğretmenlerimize bilhassa şükranlarımı sunuyorum" dedi.


Erdoğan, 3 Aralık Dünya Engelliler Günü’nün hayatı herkes için daha yaşanabilir kılma sorumluluğunu hatırlattığını söyledi. Erdoğan şöyle devam etti:


"Meşhur bir sözde ‘Bir medeniyetin gelişmişliği, içindeki en zayıf üyelerine nasıl davrandığıyla ölçülür’ denir. Bir toplum, her mensubunu eşit önemde gördüğünde medeni olur. Eğer, yeryüzündeki hayatı herkes için yaşanabilir kılmanın derdindeysek, kalbimizin odalarında herkese yer varsa, işte o zaman, adil ve hakiki bir insan sevgisinden bahsedebiliriz. 3 Aralık Dünya Engelliler Günü, bu konudaki eksiklerimizi düşünmenin, ’Hayatı güzelleştirmek için daha fazla ne yapabiliriz?’ diye sormanın bir vesilesi olmalıdır. Biz ’engellilik’ kavramını, insanları iki gruba bölen bir etiket olarak görmüyor; karşımızdakine, ’eksiklik’ atfeden bir bakışla ele almıyoruz. Engelli bireylerin hayatlarını kolaylaştıracak sistemsel düzenlemeleri, eğitim ve istihdam olanakları oluşturmayı ya da erişilebilirliği sağlamayı, bir hakkın teslim edilmesi olarak görüyoruz. Çünkü, engelli bireyler, toplumun eşit, onurlu ve saygın fertleridir. Onlara esas engel teşkil eden, sistemik sorunlardır. O nedenle, bu sorunları çözmek ve toplumu herkesin sahip olduğu farklı yetenek seviyelerine uyumlu hale getirmek hepimizin görevidir. En başta, inancımız bizi, yeryüzünü imar etmekle mükellef kılar. Okul, hastane, bina, yol yaparken, kapsayıcı olabiliyorsak, bu hizmetlerden herkes, eşit şekilde faydalanabiliyorsa, iş yerleri, alışveriş merkezleri, sinemalar, tiyatrolar, yani sosyal ve kamusal hayatın nabzının attığı yerlere ulaşmak, bir külfet olmaktan çıkmışsa, kimse kendini hayatın kıyısına itilmiş hissetmiyorsa, işte o zaman, işimizi layığıyla yapıyoruz, demektir. Hükümetimiz, ilk günden bu yana, engelli vatandaşlarımızın haklarını korumak ve sosyal adaleti tesis etmek için çok güçlü adımlar atıyor. Erişilebilirlik standartlarından, bakım desteğine; evde bakım hizmetlerinden, eğitimde kaynaştırma ve bütünleştirme uygulamalarına kadar, geniş kapsamlı çalışmalar yürütüyor. Ailelerimize maddi ve manevi destekler sağlıyor. Bugün bu salonda, aramızda ailelerimiz de bulunuyor. Sizlerin yaşadığı sorunların farkında olduğumuzu bilmenizi isterim. Hayatın sizi bazen yorduğunu görüyoruz. O yüzden, biz bu yolu sizlerle birlikte, el ele, omuz omuza yürüyoruz. Bugün açılışını yaptığımız bu eğitim kampüsü, bizim için ne kadar değerli olduğunuzun, evlatlarımızı bu toplumun emaneti ve zenginliği olarak gördüğümüzün bir ispatıdır. Hiçbir şüpheniz olmasın ki; kamu kurumlarımızla, yerel yönetimlerimizle ve devletimizin tüm imkânlarıyla, her zaman sizlerin yanında olmaya devam edeceğiz."



"Modern dünya, hayatı ve insanları iki kutuplu hale getiriyor"


Okullarda, kaynaştırma ve bütünleştirme uygulamalarıyla, özel eğitime ihtiyacı olan çocukların diğer akranlarıyla birlikte öğrenim gördüğünü hatırlatan Emin Erdoğan, şunları kaydetti:


"Bu uygulama, bir yandan özel ihtiyaçları olan evlatlarımızın gelişimine olumlu katkılar sağlarken, diğer yandan birlikte yaşama kültürümüzü besliyor. Çocuklarımızın empati kurabilen, hayatın farklılıklarla zenginleştiğini içselleştiren, yardımlaşma ve dayanışmanın önemini erken yaşlarda kavrayan, erdemli insanlar olarak yetişmelerini sağlıyor. Hepimiz, haber mecralarında, ayrımcılığın ve nefret dilinin, tüm dünyada yaygınlaştığına dair haberlere, üzülerek şahit oluyoruz. Modern dünya, hayatı ve insanları iki kutuplu hale getiriyor. Gönül köprülerini yıkıyor. En kötüsü de, bireyselliği ön plana çıkararak, bencilliğe meşru bir zemin kazandırıyor. O nedenle, manevi değerlerin erozyona uğradığı, böylesine sert bir küresel iklimde, bizi biz yapan kültürel kodlarımıza ve toplumsal adap kurallarımıza daha sıkı sarılmamız gerekiyor. Ne yazık ki, bazen, sırf AVM’lerin giriş kapılarına yakın diye, engelli vatandaşlarımız için tahsis edilmiş park yerlerinin işgal edildiğini görüyoruz. Aynı şekilde, kaldırımlarda, görme engellilerin yolunun üzerine ya da engelli rampalarının önüne bırakılmış araçlara sıkça rastlıyoruz. Hatta, bu sürücülerin, kendilerini uyaranlara karşı, hiçbir mahcubiyet içermeyen tavırlar takındıklarına, üzülerek şahit oluyoruz. Oysa bu topraklar; gönüller yapmaya gelenlerin, işi kolay kılanların, şefkat ve merhamette güneş gibi olanların, insan insanın yurdudur diye inananların, kılı kırk yaran ince ruhların memleketidir. O yüzden, ne hayatı birbirimize zorlaştırmak bize yakışır, ne de birbirimizi incitmek. Bugün dünya genelinde, 1 milyardan fazla engelli insan var. Engellilik, imtihan dünyası olduğuna inandığımız bu alemde, hayatın türlü türlü hallerinden biridir. Bizim inancımızda ve medeniyet tasavvurumuzda insan, yalnızca bedenden ibaret olmayan; aklıyla, ruhuyla, kalbiyle, gönlüyle, hayaliyle de var olan, çok zengin bir varlıktır. Aşık Veysel’in gönlü, Cemil Meriç’in aklı, medeniyetimize nasıl hiç silinmeyecek izler bıraktıysa, paralimpik sporcularımız, hayalin ve bir ideale inanmanın sınırsızlığını nasıl gösterdiyse, yolları açıldığı takdirde, aynı şekilde, insanlığa ilham verecek nice insanımız var. Yeter ki, onların varlık potansiyellerini gerçekleştirmelerine fırsat verecek imkanlar oluşturalım. Bu vesileyle, engelli bireylerin, karar alma mekanizmalarında ve liderlik pozisyonlarında yer almalarının ne kadar önemli olduğunun da altını çizmek istiyorum. Çünkü sürdürülebilir kalkınmanın ve toplumsal değişimin yolunun, birlikte düşünmekten, hayata birbirimizin gözlerinden bakmaktan geçtiğine inanıyorum. Bu düşüncelerle sözlerime son veriyorum. Bu güzide eğitim yuvasının, öğrencilerimizin ve ailelerimizin hayat yolculuklarında hayırlı başlangıçların vesilesi olmasını diliyorum."


Açılış töreninde konuşan Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, engelliliğin toplumsal, zihniyet ve ahlaki bir düzlemde herkesi içine alan bir sınama alanı olduğuna dikkat çekti. Bu durumun bir insanlık sınaması olduğuna vurgu yapan Bakan Tekin, "Dünya Sağlık Örgütü verileri her bir toplumda ve her coğrafyada milyonlarca insanın farklı tür ve düzeylerde engellerle yaşadığını ortaya koyuyor. Yani karşımızda artık görmezden gelemeyeceğimiz küresel bir gerçeklik var. Peki bunu nasıl okumalıyız? Bu okumayı nasıl insan tasavvuruna yerleştireceğiz? Sözde modern toplumların ölçülebilir yetersizlikler üzerinden kurduğu hiyerarşiye karşılık bizim inanç ve medeniyet dünyamız insanı sahip olduğu yetilerden öte emanet taşıma kabiliyetiyle sorumluluk alma iradesiyle sabır ve dirayet gösterme gücüyle tanımlar. Bu perspektiften baktığımızda da engel dediğimiz alan toplumun vicdanını, adalet duygusunu ve merhamet ufkunu test eden bir zemin oluşturur. Nitekim kimi eksiklikler, bedensel veya duyusal farklılık olarak fark edilirken kimi eksiklikler merhametsiz bir bakışta ilgisiz bir kalpte yanı başımızdaki yükü görmezden gelen bir zihinde gizlidir. Bize düşen görüp de görmeyen duyup da duymayan hissedip de hissedemeyen bütün eksiklik biçimlerini birlikte düşünmek kendi halimizi de o terazide tartmaktır. Çünkü asıl mesele, engelli kardeşlerimizi hayatın içine almak kadar da kendi kalbimizin etrafını ördüğümüz görünmez engelleri de kaldırmaktır" şeklinde konuştu.



"Çoğu zaman biz ve onlar diye iki ayrı dünya kuruyoruz"


Kullanılan her kelimenin kişinin kendisine de ayna tuttuğunu belirten Bakan Tekin, "Kullandığımız her kelime karşımızdakine olduğu kadar kendi kendimize de ayna tutar. Günlük dilde engelli derken bilemin içinde saklı duran o engelin farkında olmadan aramızda koyduğumuz mesafeyi çizdiğimiz görünmez sınırları görmek zorundayız. Çoğu zaman fark etmeden biz ve onlar diye iki ayrı dünya kuruyoruz. İnsanı bir eksiklik üzerinden tanımlayan bir dili içselleştiriyoruz. Oysa yapmamız gereken tek şey tarihimizin kültürümüzü geleceklerimizin, insanlığımızı öncelemektir. İnsan hep beraber şuurlu bir biçimde inşa etmektir. Engelliliğin çok güçlü bir sosyal boyutu olduğunda biliyoruz, bedeninde veya duyularında yoksunluk taşıyan evlatlarımızın yanında onların bakım yükünü taşıyan sessizce omuzlayan anneler, babalar, kardeşler var. Bu yük bir ailenin sabrına ve imkanlarına terk edildiğinde ortaya çıkan şey bireysel bir sorun değil, yapısal bir adaletsizliktir. Sosyal devletin ve toplumun ortak sorumluluğu bu yükü tek başına ailelerine omuzuna bırakmamak kamusal politikalarla yerel yönetimlerle eğitim ve istihdam alanındaki düzenlemelerle paylaşmak, hayatı herkes için erişilebilir kılmaktır" şeklinde konuştu.



"Engelliliği merhamet söylemine sıkışmış bir başlık olmaktan çıkardık"


Dili dönüştürmek, bakışı düzeltmek, kamu politikalarını ve mevzuat metinlerinde bu hassasiyeti büyütmenin önemine vurgu yapan Bakan Tekin şöyle devam etti:


"Dilimizi dönüştürmek, bakışımızı düzeltmek, kamu politikalarımızı ve mevzuat metinlerimizde bu hassasiyeti büyütmek, bu yüzden çok önemlidir. İşte bu değerler ifade ettiği bu felsefemin, Türkiye’de de Cumhurbaşkanımızın liderliğinde bilhassa son 20 yılda her alanda olduğu gibi engellilik alanında da önemli önemli bir zihniyet dönüşümüne şahitlik etti. Engelliliği merhamet söylemine sıkışmış bir başlık olmaktan çıkardık ve insan onurunu merkeze alan hak temelli bir noktaya taşıdık. Ben bu felsefe değişikliğinden dolayı bu anlayış değişikliğinden dolayı sayın Cumhurbaşkanımızı huzurlarınızda bir kez daha teşekkür etmek istiyorum."



"AK Parti hükümetleri döneminde güçlenen bu hak temelli anlayış, medeniyet mirasımızın güncel ve kararlı bir yorumudur"


AK Parti hükümetleri döneminde sosyal devlet anlayışının; medeniyet mirasının güncel ve kararlı bir yorumu olduğuna vurgu yapan Bakan Tekin, "Bizler de Milli Eğitim Bakanlığı olarak geçtiğimiz eğitim öğretim yılından uygulamaya koyduğumuz Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli de bu yorumun eğitim alanındaki çerçevesini oluşturacak ve onu kurumsallaştıracak. Her bir çocuğumuzu hangi gelişim özelliğine sahip olursa olsun bu medeniyet tasavvurunun saygın bir öznesi olarak gören engellilik karşısındaki hak, adalet ve merhamet ölçülerimizi nesiller boyu taşıyacak bir eğitim iklimine dönüştürmeyi hedefliyoruz. Milli Eğitim Bakanlığı olarak bizler eğitim politikalarımızı farklı girişim özelliklerine ve ihtiyaçlara sahip çocuklarımızı kuşatacak şekilde tasarlıyor, özel eğitim ihtiyacı olan evlatlarımızı, sistemin merkezinde konumlandırıyoruz. Onlara sunulan her imkanın, bu ülkenin eğitim sisteminin adalet duygusunun insan onu saygısının ve sosyal devlet ilkesine bağlı olduğunun somut bir göstergesi olarak görüyoruz. Özel eğitim hizmetlerimizi en az sınıflandırılmış eğitim ortamı ilkesine göre kurguluyoruz. Akranlarıyla yan yana okuyan kaynaştırma ve bütünleştirme öğrencilerimiz bu sistemi demin ana omurgasını teşkil ediyor" diye konuştu.


Konuşmaların ardından Emine Erdoğan ve beraberindekiler kampüsün açılış kurdelesini kesti. Hatıra fotoğrafı çektirilmesinin ardından Emine Erdoğan, kampüsü gezerek öğrencilerle sohbet etti. Recep Asaf isminde otizmli çocuğa eşlik ederek birlikte oyun oynadı.


Kitap etkinliğinde okuma yapan çocukları da dinleyen Emine Erdoğan, Sıfır Atık sergisini gezdi. Öğretmenler odasında öğretmenlerle bir araya gelen Erdoğan, porsuk ağacı dalından köklendirilen fideyi kampüs bahçesine dikti. 10 metrekare alana inşa edilen Özel Eğitim Kampüsünde orta ve ağır düzeyde özel gereksinimli öğrenciler eğitim görüyor. Kampüste özel eğitim anaokulu, özel eğitim uygulama okulunun (1. 2. ve 3. kademe) yanı sıra konferans salonu, yemekhane, kapalı yüzme havuzu, sera alanları ve spor sahaları yer alıyor.



Emine Erdoğan, Karadeniz Ereğli’de özel eğitim kampüsünün açılışına katıldı

Bunlar Da İlginizi Çekebilir
İzmir İzmir’in verimli tarım arazilerinde ’yeşil altın’ hasadı Türkiye’nin kışlık sebze üretim merkezlerinden biri olan İzmir’in Menemen Ovası’nda brokoli hasadı başladı. İzmir genelinde 60 bin tonu aşan rekolte beklentisi üreticinin yüzünü güldürürken, tarlada 10 ile 15 lira arasında alıcı bulan ’yeşil altın’, pazar tezgahlarına ulaşana kadar fiyatını üçe katlıyor. Verimli toprakları ve uygun iklim şartlarıyla Türkiye’nin önemli tarım havzalarından biri olan Menemen Ovası’nda, kış sofralarının vazgeçilmezi brokolinin hasat yolculuğu başladı. Sabahın ilk ışıklarıyla tarlalara giren tarım işçileri, zorlu hava şartlarına rağmen ürünleri toplamak için yoğun mesai harcıyor. İzmir genelinde kışlık sebze üretiminde yaşanan artış dikkat çekerken, bu yılki brokoli rekoltesinin geçen yılların ortalamasını koruyarak 65 bin ton seviyelerinde gerçekleşmesi bekleniyor. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) ve İzmir İl Tarım ve Orman Müdürlüğü verilerine göre, ülke genelindeki brokoli üretiminin yaklaşık yüzde 50’lik kısmı İzmir’den karşılanıyor. Özellikle Menemen, Torbalı ve Ödemiş havzaları üretimde başı çekerken, tarlalarda toplanan ürünler kamyonlarla İstanbul ve Ankara başta olmak üzere Türkiye’nin dört bir yanındaki hallere sevk ediliyor. Menemenli üreticiler, bu yıl hava şartlarının brokoli için uygun gitmesi nedeniyle verimden memnun olduklarını, ancak artan mazot, gübre ve işçilik maliyetlerinin kar marjlarını baskıladığını belirtiyor. Tarlada kilogramı kalitesine göre 10 ile 15 TL arasında tüccara satılan brokoli, aracı komisyonları ve nakliye eklendiğinde semt pazarlarında ve marketlerde 40 ile 50 TL arasında değişen fiyatlarla tüketiciye ulaşıyor. "Çiftçi düşük fiyatlar altında eziliyor" Yanıköy’de baba mesleği olan tarımla yaklaşık 20 yıldır uğraştığını aktaran üretici Turgay Yıldırım, "Türkiye’nin kışlık sebzesinin üretim merkezlerinden biri olan İzmir’in Menemen ilçesinde üretim yapmaktayız. Kış sebzesi olarak başta ıspanak olmak üzere brokoli, karnabahar, lahana, pancar, kereviz ve pırasa üretimi gerçekleştiriyor; bunları İstanbul, Ankara, Bursa başta olmak üzere Türkiye’nin birçok noktasına gönderiyoruz. Bugün brokoli hasadına başladık ve ilk günümüz. Brokoli dikimi için önce toprağı fideye hazırlıyor, karık açıp suladıktan sonra fideleri özenle dikiyoruz; onlara adeta çocuğumuz gibi bakıyor, zamanında ilacını ve gübresini vererek kaliteli ve zahmetli bir ürün yetiştiriyoruz. Sanayiden uzak, temiz havalı bir bölgede üretim yaptığımız brokolide hasada Aralık ayında başlıyor, duruma göre Ocak, Şubat ve bazen Mart ayına kadar devam ediyoruz. Brokoliyi hale 10 liradan götürmemize rağmen halde pazarcı ve marketçiler üzerine ekleme yaparak fiyatları 40 ile 50 lira civarında satışa sunuyor; bu nedenle hem halk hem de çiftçi mağdur oluyor, biz düşük fiyata ezilirken tüketici yüksek fiyata almak zorunda kalıyor ve bu denge bir türlü sağlanamıyor" dedi. "Yeşil altın olarak bilinen brokoli, çok güzel bir ürün" Kadın işçiler tarafından sapından kesilip kasalara konulan brokolileri taşıyan kertelci Arif Budak, Ekim ayında brokoli fidelerini toprakla buluşturduklarını belirterek, "Çapalama, ilaçlama gibi işçilik süreçleri oluyor ve Aralık ayının ilk ya da ikinci haftasında kesime giriyoruz. Bu kesim mahsulün durumuna göre bazen 1 ay, bazen 3 ay sürüyor. Sabah saat 6’da kalkıp tarlaya geliyoruz ve 7.30 gibi kesime başlayarak toplayıp, kasalıyoruz. Gerçekten çok zor; çamurun içindeyiz ve bu üzerimizden de belli oluyor. Halk arasında ’yeşil altın’ olarak bilinen brokoli çok güzel ve zahmetli bir ürün. Herkesin güvenle tüketebileceği, gayet sağlıklı bir sebze. Bağırsaklara ve genel olarak insan sağlığına çok iyi geliyor. Ben haftanın her günü haşlayıp limon sıkarak yiyorum ve gerçekten çok güzel oluyor. Herkese de tavsiye ediyorum" ifadelerini kullandı.
Mersin 7. Uluslararası Mersin Maratonu başladı Mersin Büyükşehir Belediyesi ev sahipliğinde bu yıl 7’ncisi düzenlenen Uluslararası Mersin Maratonu, Özgecan Aslan Barış Meydanı’nda Büyükşehir Belediye Başkanı Vahap Seçer tarafından verilen startla başladı. ‘Tarih ve doğaya, spora ve dostluğa, attığın her adımda Mersin koşar arkanda’ mottosuyla gerçekleştirilen organizasyon, renkli görüntülere sahne oldu. Dünya Atletizm Birliği tarafından ’Elite Label’ kategorisinde sınıflandırılan maraton kapsamında ilk olarak 10 kilometre koşusu start aldı. 2 bin 141 sporcunun katıldığı 10K yarışının tamamlanmasının ardından sporcular, finiş noktası olan Özgecan Aslan Meydanı’na ulaştı. Organizasyonun en uzun parkuru olan 42 kilometrelik maratonun startı saat 10.00’da verilirken, Mersin halkının yoğun ilgi gösterdiği halk koşusu ise saat 10.15’te başladı. Aralık ayında olunmasına rağmen Mersin’de adeta ilkbaharı andıran bir havada koşulan maraton, sporcular için ideal koşu şartları sundu. Sahil şeridi boyunca uzanan parkur, hem düşük rakımı hem de iklim avantajıyla dikkat çekti. Etkinlik alanında kurulan yılbaşı pazarı ve çeşitli aktiviteler de maratona ayrı bir renk kattı. Bu yılki organizasyona Türkiye’nin 55 farklı ilinden ve toplam 34 ülkeden 2 bin 601 sporcu katıldı. Katılımcıların 2 bin 417’sini Türk sporcular oluştururken, 184 yabancı sporcu da Mersin’de yarıştı. 42 kilometre maratonunda 365 Türk, 95 yabancı sporcu start alırken, elit kategoride milli atletlerin yanı sıra uluslararası derecelere sahip isimler de yer aldı. Maraton parkuru Adnan Menderes Bulvarı’ndan başlayarak sahil hattı boyunca devam ederken, sporcular belirlenen noktalardan dönüş alarak finişe ulaşıyor. Organizasyonun yaklaşık 2-2,5 saat içinde tamamlanması bekleniyor. Mersin Büyükşehir Belediye Başkanı Vahap Seçer’in de takip ettiği maraton, sporseverlerin yoğun ilgisiyle devam ediyor. 7. Uluslararası Mersin Maratonu, sporun birleştirici gücünü ve Mersin’in ev sahipliği potansiyelini bir kez daha gözler önüne serdi.
Elazığ Yurtdışından dönüp, memleketine çiftlik kurdu Almanya’da 4 yıl yaşayan 3 çocuk babası Murat Varan, memleketi Elazığ’a dönerek 10 dönüm arazi üzerine kurduğu hindi çiftliğiyle kendi işinin patronu oldu. Elazığ’da yaşayan 3 çocuk babası Murat Varan (35), 2020 yılında Almanya’ya gitti. Varan, Almanya’da geçirdiği 4 senenin ardından ülkesine dönmeye karar verdi. Memleketi Elazığ’a geldiğinde iş fırsatları için araştırma yapan Varan, bir yakınının hindi çiftliği kurduğunu ve işlerinin de güzel olduğunu öğrendi. Yakınından ve çevresinden çiftlik hakkında bilgiler alarak işe koyulan Varan, merkeze bağlı Kıraç köyünde 10 dönüm alan üzerine hindi çiftliği kurdu. Fiyatları bin 800 ile 3 bin 500 lira arasında değişen hindiler Elazığ’da hindi severleri bekliyor. Çevre illere sipariş gönderemediklerini belirten işletme sahibi Murat Varan, "Nasip olursa eğer ilerleyen zamanlarda da çevre illere açılmak istiyoruz" ifadelerini kullandı. Çiftlik hakkında bilgiler veren işletme sahibi Murat Varan, "Yurtdışında 4 buçuk sene kadım. Orayı beğendik güzel fakat memleketimiz gibi değil. Yatırımımızı buraya yaptık. Ondan dolayı da temelli olarak dönüş sağladık. Bütün iş hayatımızı buraya odaklanmış şekilde devam ettiriyoruz. Hindi satışlarımız devam ediyor. Talep ve ilgi olursa seneye de bu işe devam edeceğiz. Hindi çiftliği hakkında herhangi bir bilgimiz yoktu. Sıfırdan başladık. Bir işi severek yaptığın zaman inanılmaz derecede o işten kazanç sağlıyorsun. Biz işimizi severek yaptık. Çok şükür fazla bir zayiat vermeden hindileri yetiştirdik meyvesini de yemeye başlayacağız inşallah. Nasip olursa seneye daha çok sayıyı arttırarak halkımıza sunmayı planlıyorum. Elazığ’da yılbaşından dolayı hindiye talep olmadı. Ortalama 500 tane hindimiz var. Her bütçeye uygun hindilerimiz var. Fiyatlar bin 800 ile 3 bin 500 lira arasında değişiyor. Çevre illere yeni olduğumuz için pek gönderim yapamıyoruz. Nasip olursa ilerleyen zamanlarda düşünüyoruz" dedi.
Gaziantep Akupunktur tedavisiyle sağlıklarına kavuştular Gaziantep’te geçirdiği kaza sonrası sürekli omuz ağrısı çeken ve eklem bölgelerinde ödem oluşan Ertuğrul İrfan Tunalar ile el uyuşması, uyumama ve sinir sıkışması gibi rahatsızlıkları olan Hacer Kurt, akupunktur tedavisiyle sağlığına kavuştular. Sağlık Bakanlığı, Aile Hekimliği Kanunu’nda yapılan son değişiklikle 15 Haziran 2025’te yürürlüğe giren düzenleme kapsamında aile hekimleri, hafta sonları ve genel tatil günlerinde akupunktur ve fitoterapi hizmeti verebilecek. Koruyucu ve tedavi edici sağlık hizmetlerine katkı sağlayacak bu yenilik sayesinde vatandaşlar modern tıpla birlikte geleneksel ve tamamlayıcı tıp imkanlarından da birinci basamakta faydalanabilecek. Ağrı tedavisi, sigara bırakma ve çeşitli rahatsızlıkların destekleyici tedavisinde etkili olan akupunktur, eğitimli aile hekimleri tarafından uygulanıyor. Tamamlayıcı tıp yöntemlerinden akupunktur tedavisi ile sağlıklarına kavuştular Özellikle kronik ağrı, kas-iskelet sistemi sorunları ve stres yönetimi sorunu yaşayan vatandaşlar, Şehitkamil ilçesi Seyrantepe Mahallesi’ndeki 28 Nolu Aile Sağlığı Merkezi’nde başlayan akupunktur tedavisi için ilgili hekimlere başvuruyor. 2 ay önce geçirdiği kaza sonrası sürekli omuz ağrısı çeken ve eklem bölgelerinde ödem oluşan Ertuğrul İrfan Tunalar (29) ile ellerinde sinir sıkışması ve sürekli baş ağrısı çeken Hacer Kurt (61), tamamlayıcı tıp yöntemlerinden akupunktur tedavisi ile sağlığına kavuştu. Aile Hekimi Uzmanı Doktor Abdurrahman Seyda, akupunktur tedavisinin normal medikal tedavilerle birlikte yapılabilen bir tedavi olduğunu ve herhangi bir yan etkisinin bulunmadığını söyledi. Hem modern tıbbın hem de geleneksel ve tamamlayıcı tıbbın entegrasyonuna vurgu yapan Seyda, Gaziantep’te Aile Sağlığı Merkezlerinde uzun süredir sunulan koruyucu ve birinci basamak sağlık hizmetlerine akupunktur uygulamalarının da eklendiğini bildirdi. Aldığı eğitimler ve tamamladığı sertifikasyonlar doğrultusunda akupunkturu bilimsel temellere dayalı ve güvenilir bir yöntem olarak gördüğünü belirten Seyda, akupunkturun özellikle ağrı kontrolü, stres yönetimi, uyku düzeninin desteklenmesi ve bazı kronik hastalıkların semptomlarının hafifletilmesinde etkili olduğuna dikkat çekerek, Dünya Sağlık Örgütü’nün bu konudaki önerilerine işaret etti. "Sağlık hizmetlerine yaklaşık 3 ay önce akupunktur uygulamaları da eklendi" Vatandaşların akupunktur için doğrudan ilgili hekime başvurabildiğini ifade eden Seyda, hafta sonları ve resmi tatil günlerinde de uygun görülmesi halinde hizmetin sürdürülebildiğini söyledi. Her hastayı bütüncül bir yaklaşımla değerlendirdiklerini belirten Seyda, tüm tedavi planlarının kişiye özel oluşturulduğunu vurgulayarak, "Aile Sağlığı Merkezlerinde uzun süredir yürüttüğümüz koruyucu ve birinci basamak sağlık hizmetlerine yaklaşık 3 ay önce Akupunktur uygulamaları da eklenmiş bulunmaktadır. Bu alanda aldığım eğitimler ve tamamladığım sertifikasyonlar doğrultusunda hem modern tıbbın hem geleneksel tıbbın hem de tamamlayıcı tıbbın uygulamalarının güçlü yönlerini bir arada kullanarak vatandaşlarımıza daha kapsamlı ve uygun hizmet sunmayı amaçlıyoruz. Akupunktur ağrı kontrolü, stres yönetimi, uyku düzeninin desteklenmesi ve hastaların hastalıklarındaki birçok semptomun gerilemesinde ve sağlığına kavuşmasında desteklemesi amacıyla birçok konuda etkili bir yöntem olduğu için uygulamaları yapıyoruz. Uzun süre ilaca bağlı hastalık veya semptomların tedavisinde Dünya Sağlık Örgütü tarafından tekrardan akupunktur önerilen bir yöntemdir. Tabi bizim için önemli olan her hastayı bütüncül bir bakış açısıyla değerlendirmek, ihtiyaçlarını doğru belirlemek ve bilimsel temellere uygun olarak güvenli bir tedavi süreci oluşturmaktır. Bu nedenle tüm uygulamalar kişiye özel yapılır ve akupunktur ile ilgili randevu almak için önceden akupunktur uygulayan hekime gidip hekimin kendisinden randevu alması gerekmektedir" dedi. "Akupunktur ile daha iyi ve hızlı bir şekilde iyileşme sürecim oldu" Akupunktur tedavisiyle sağlığına kavuşan hastalardan Ertuğrul İrfan Tunalar, "İki ay kadar önce omuzumdan bir darbe almıştım. Daha öncesinden de bir spor sakatlığım vardı. Sol omuzumda ağrı düzenli olarak devam ediyordu. Yıllardır çektiğim bir acıydı. İki ay önce de sağ omuzumdan bir darbe sonucu sorun yaşadım. Fizik tedavi denedim. Ortopedi doktorunda ilaçlı tedaviler denedim. Sonrasında egzersizleri denedim. Hiçbirinde fayda göremedim. Sonrasında tavsiye üzerine doktor Abdurrahman Seyda ile tanıştım ve akupunktur tedavisi yaptığını öğrendim. Şu ana kadar 9 seans tedavi gördüm. 9 seansın ortalama 5-6 seansından sonra omuz ağrılarım yüzde 60-70 civarında azaldığını hissettim. Daha efektif bir şekilde omuzlarımı kullanabilmeye başladım. Bunun öncesinde hiç omuzlarımı kullanamıyordum. Bir ağırlığı ve en ufak bir kitabı bile kaldıramıyordum. Akupunktur ile tanıştıktan sonra daha iyi bir şekilde, hızlı bir şekilde iyileşme sürecimi gerçekleştirdim. Bu 9 seansı bir ay kadar kısa süre içerisinde aldım ve şu an neredeyse yüzde 100’e yakın bir iyileşme söz konusu diyebilirim" şeklinde konuştu. "Akupunktur ile çektiğim rahatsızlıkların hepsinden kurtuldum" Yıllardır çektiği sıkıntılarından akupunktur tedavisi sayesinde kurtulduğunu belirten Hacer Kurt ise, "7 seneden beri elimin içi ağrıyordu. Gitmediğim, hastane ve doktor kalmadı. Abdurrahman bey bana akupunktur tedavisini önerdi. Ben de kabul ettim. Akupunktur tedavisinin ben çok faydasını gördüm. Kulağımda çınlama vardı, geçti. Ateşim çıkıyordu, çok terliyordum. Yatağa yattığım zaman huzursuz oluyordum. Elimin ağrısından namazı bile kılamıyordum. Hiç rahat değildim. Çektiğim rahatsızlıkların hepsinden kurtuldum. Allah Abdurrahman beyden razı olsun" diye konuştu.
Sivas Sakinleşmek için yapılıyor, yanlış amaçla uygulanırsa zarara yol açıyor Uzman Psikolog Kerime Begüm Özkaya, son dönemlerde yaygınlaşan öfke kontrol odalarının, bazı kişiler için sakinleşme ve duygu düzenleme alanı olarak kullanıldığını söyledi. Özkaya, ancak bu odaların yanlış amaçlarla kullanılması halinde öfkeyi artırabileceğini söyledi. Öfke, bireyin bir sorunla, engelleme durumuyla veya tehdit algısıyla karşılaştığında ortaya çıkan doğal ve doğuştan gelen bir duygu olarak biliniyor. Tıpkı sevinç, üzüntü ve korku gibi insani bir tepki olan öfke kalp çarpıntısı, nefesin hızlanması, yüz kızarması, kaslarda gerginlik, ses yükseltme ve aşırı tepki verme gibi fiziksel ve duygusal belirtilerle kendini gösteriyor. Son yıllarda hem yetişkinler hem çocuklar arasında artan öfke patlamaları ve stres kaynaklı davranışlar nedeniyle ‘öfke kontrol odası’ uygulamasına yönelirken, bu odalar öfke anında bireyin kendini toparlamasına yardımcı olmayı amaçlıyor. Ancak uzmanlar, öfke kontrol odalarının her zaman doğru etki göstermediğine dikkat çekiyor. Konuya ilişkin açıklamalarda bulunan Medicana Sivas Hastanesi’nde görevli Uzman Psikolog Kerime Begüm Özkaya, öfke kontrol odalarının sakinleşme ve duygu düzenleme alanı olarak kullanıldığında faydalı olabileceğini söyledi. Özkaya, yöntemin doğru kullanılmaması halinde zararlı olabileceğini söyleyerek, "Kontrolsüz olduğu zaman öfke hem kişinin kendine hem de çevresine zarar verebilir. Bu noktada kişilerin kendilerini çok iyi tanımaları ve gerektiğinde de söylediğimiz gibi profesyonel bir destek almaları gerekmektedir" ifadelerine yer verdi. "Psikolojik destek almaları çok önemli" Öfke kontrolü için ilk önce öfkeyi fark etmenin önemine vurgu yapan Kerim Begüm Özkaya, "Öfke bir şeyler yanlış gittiğinde ortaya çıkan yoğunluk rahatsızlık ve gerilim duygusudur. Doğuştan gelen doğal ve normal bir duygudur tıpkı korku, üzüntü, sevinç, mutluluk gibi. Öfkenin belirtileri kalp çarpıntısı, nefesin hızlanması, yüzün kızarması, kasların gerilmesi özellikle omuz ve çenenin, ellerin titremesi, diş ve yumruk sıkma, gerginlik, yoğun kaygı, stres, baş ve mide ağrıları, olayı büyütme, kötü taraflarını görme, aşırı tepki verme, ses yükseltme ve bağırma gibi durumlar öfkenin belirtileridir. Öfkenin nedenleri haksızlığa en büyük sebeplerden biridir. Engellenme yani istenilen şeye ulaşamama hali. Yorgunluk, açlık, uykusuzluk, stres ve baskı, duygusal yaralar, geçmiş deneyimler, kişilik özellikleri, yetiştirilme şekli, arkadaşlarıyla ilişkileri, kişinin kendisiyle olan ilişkisi öfkenin nedenleri arasında yer almaktadır. Öfkenin altında saklanan duygular arasında kırgınlık, kızgınlık, değersizlik, utanç, korku ve hayal kırıklığı yer alır. Öfke kontrolünü için ilk önce öfkeyi fark etmek gerekir ve bu çok kıymetlidir. Daha sonrasında nefes ve beden gevşeme tekniklerini kullanmak, 10 saniye durma kuralı yani cevap vermeden önce 10 saniye beklemek, ortamdan uzaklaşmak, kas gevşetme egzersizlerini yapmak, duygularınızı sakince ifade etmeye çalışmak, yaşanılan öfkeden sonra kendimizi değerlendirmek ve gerektiğindeyse profesyonel psikolojik destek almak çok önemlidir" dedi. "Yerine göre faydalı yerine göre zararlı" Bu odaların kişinin kendisini cezalandırma değil de toparlama alanı olduğunda faydalı olabileceğini söyleyen Özkaya, "Bunun için kendimizi kontrol edip eğer öfkemizi kontrol edemiyorsak gerek psikiyatriden ve psikologdan destek alabilirsiniz. Öfke kontrol ve sakinleşme odası fikri son zamanlarda sıklıkla duyduğumuz kullanıldığı zaman yerine göre faydalı olan ve olmayan bir durumdur. Bu odalar kişinin kendisini cezalandırma yeri değil de toparlama alanıysa faydalıdır. Örnek verdiğimizde sakin bir köşe, loş ışık, rahatlatıcı bir koltuk ve yastık, belki sakin bir müzik, gevşeme egzersizleri kişiyi sakinleştiren durum ve eylemlerdir. Kişi bunlardan faydalanıyorsa yani amaç burada şefkatli bir mola veriyorum diyorsa öfke kontrol odaları faydalıdır. Amaç burada öfkelendiğinde kendine alan açmak ve öfkeyi kontrol altına almak, öfke kontrolü değil ben onu yönetebilirim. Eğer kaçışa dönüşüyorsa özellikle çocuklar için bir ceza molalarına, odalarına dönüşüyor ve utançla birleşiyorsa kesinlikle öfke kontrol odaları yöntemi doğru değildir. Aslında öfke değil kontrolsüz öfke zararlı ve kötüdür. Kontrolsüz olduğu zaman öfke hem kişinin kendine hem de çevresine zarar verebilir. Bu noktada kişilerin kendilerini çok iyi tanımaları ve gerektiğinde de söylediğimiz gibi profesyonel bir destek almaları gerekmektedir" diye konuştu. "Kavga değil çözüm oluyor" Öfkede kişinin kendini tanımasının önemli olduğunu belirten Özkaya, "Öfke kontrolünde en önemli şey dediğimiz gibi kişinin kendini tanıması eğer ben öfkeleniyorum, kendimi kontrol altına alamıyorum diyorsa sakinleşmek için bulunduğu ortamdan uzaklaşması önemlidir. O odaya gittiği zaman "Ben bulunduğum durumdan kaçtım, kendime ceza verdim, utandım" diye kendini psikolojik olarak demoralize ediyorsa bu tarz sakinleştirme odaları doğru değildir. Ama "Bir sorun ve sıkıntı var, kafamı toparlamak istiyorum, bu sorunu kendi adıma çözmek istiyorum, olayda benim payıma düşen nedir" mantığıyla sakinleşme noktasında tabii uygulanması gereken bir durumdur. Özellikle aile danışmanlığında da çiftlere kavga ettiğiniz zaman, öfkelendiğinizde şu anda öfkeliyim, kalbini kırabilirim, birkaç dakika farklı bir odaya gidip sakinleşmek istiyorum mantığıyla uzaklaştıklarında da bu bir kavga değil çözüm oluyor" şeklinde konuştu.