GÜNDEM - 13 Mayıs 2026 Çarşamba 11:59

Isparta’da yükseklik korkusunu unutturan cam teras 1 milyon ziyaretçiyi aştı

A
A
A
Isparta’da yükseklik korkusunu unutturan cam teras 1 milyon ziyaretçiyi aştı

Isparta’daki Kirazlıdere Cam Seyir Terası, 3 yılda yaklaşık 1 milyon 100 bin ziyaretçiyi ağırladı. Misafirlerin şehri panoramik olarak görme şansına sahip olduğunu belirten Isparta Belediyesi İşletme ve İştirakler Müdürü Ahmet Çapkın, "Tüm ziyaretçilerimizin Isparta’nın doğal güzelliklerini keşfetmelerini ve bu alanlardan güvenle faydalanmalarını istiyoruz. Herkesi bu güzellikleri yerinde görmeye davet ediyoruz" dedi.


Isparta Belediyesi’nce kent merkezine hakim dağlık alanda inşa edilen Kirazlıdere Cam Seyir Terası, açıldığı günden bu yana yoğun ilgi görüyor. 2023 yılında hizmete açılan tesis, hem yerli hem de yabancı turistlerin uğrak noktaları arasında yer alıyor. 25 metre yüksekliği ve 300 metrekarelik cam yüzeyiyle dikkat çeken cam teras, özellikle adrenalin tutkunlarının ilgisini çekiyor. 100 metrekarelik cam yürüyüş alanı ve 16 metre uzunluğundaki seyir bölümüyle ziyaretçilere farklı bir deneyim sunan tesis, şehri panoramik olarak izleme imkânı sağlıyor.



Misafirler şehri panoramik olarak görme şansına sahip oluyor


Isparta Belediyesi İşletme ve İştirakler Müdürü Ahmet Çapkın, "Şehir merkezinde turizm potansiyelini artırmak ve vatandaşlarımızın sosyal yaşam alanlarını zenginleştirmek amacıyla Isparta’nın doğal güzelliklerini daha geniş kitlelere tanıtmak için Sayın Belediye Başkanımız Şükrü Başdeğirmen tarafından yaptırılan cam seyir terasının 2023 yılında açılmasıyla birlikte şehre önemli katkılar sağlandı. İnsanlar artık doğayı ekonomik ve sosyal anlamda daha yakından tanıma fırsatı buldu. Gezebilecekleri, vakit geçirebilecekleri yeni alanlar oluşturuldu. Ziyaretçiler buraya geldiklerinde şehri panoramik olarak görme şansına sahip olmakta, aynı zamanda rahat vakit geçirebilecekleri sosyal alanlardan faydalanabilmektedir" şeklinde konuştu.



3 yılda 1 milyon ziyaretçi


Cam terasın teknik özelliklerinden de bahseden Çapkın, "Cam terasımızın yerden yüksekliği 25 metre, toplam uzunluğu 50 metredir. Yürüyüş yolu yaklaşık 100 metrekare, ana platform ise 200 metrekare büyüklüğündedir. Ziyaretçi sayıları da oldukça dikkat çekicidir. 2023 yılından 2026 yılına kadar olan süreçte toplamda yaklaşık 1 milyon 100 bin ziyaretçiye ulaşılmıştır. Sadece 2025 yılı verilerine göre ise yaklaşık 650 bin kişi cam terası ziyaret etmiştir. Ziyaretçilerimiz cam terasa geldiklerinde aynı zamanda Kirazlıdere’deki kafede çay ve kahve içebilir, restoranda yemek yiyebilir. Bunun yanı sıra Kirazlıtepe’de de içeceklerini yudumlayarak vakit geçirme imkânı bulabilirler. Ayrıca Andık Deresi’nde bulunan Bezirgan Sofrası’nda da bu sosyal imkanlardan yararlanabilirler" ifadelerini kullandı.



"Herkesi bu güzellikleri yerinde görmeye davet ediyoruz"


"Artık Isparta’ya gelen bir kişi ’Misafirimi nereye götürebilirim?’ sorusuna rahatlıkla cevap bulabilmektedir" diyen Çapkın, "Şehirde çeşitli sosyal ve turistik alanlar oluşturulmuş durumdadır. Bu anlamda ziyaretçilerimizin herhangi bir tereddüt yaşamasına gerek yoktur. Ziyaretçi sayıları yaz ve kış sezonuna göre değişiklik göstermektedir. Özellikle yaz aylarında okulların kapanmasıyla birlikte ve dini bayram dönemlerinde yoğunluk artmaktadır. Bu yoğunluğa bağlı olarak cam terasın bakım ve kontrolleri düzenli şekilde yapılmaktadır. Altı aylık periyotlarla gerçekleştirilen bakımlar sayesinde ziyaretçilerimizin güvenli bir şekilde alanı kullanmaları sağlanmaktadır. Tüm ziyaretçilerimizin Isparta’nın doğal güzelliklerini keşfetmelerini ve bu alanlardan güvenle faydalanmalarını istiyoruz. Herkesi bu güzellikleri yerinde görmeye davet ediyoruz" dedi.



Isparta’da yükseklik korkusunu unutturan cam teras 1 milyon ziyaretçiyi aştı

Bunlar Da İlginizi Çekebilir
Erzurum EBB’DEN yeni bir marka tescili atağı daha: Erzurum Paça Çorbası tescillendi Erzurum Büyükşehir Belediyesi, kentin mutfağına damga vuran kültür ögelerini akredite etmeye devam ediyor. Şehrin en önemli markalarından biri olan Erzurum Paça Çorbası, Büyükşehir Belediyesi’nin girişimleriyle Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından coğrafi işaretle tescillendi. Erzurum Büyükşehir Belediye Başkanı Mehmet Sekmen, tanıtım toplantısında yaptığı değerlendirmede, "Erzurum’un asırlardır kaynayan kültür kazanına, sofralarımızın bereketine, kadim mutfak mirasımıza ve Anadolu irfanına sahip çıkmanın gururunu yaşıyoruz" dedi. "Erzurum Paça Çorbası, yalnızca bir yemek değildir. O; bu şehrin hafızasıdır. Bu şehrin sabahıdır, emeğidir, misafirperverliğidir. Dadaş diyarının sert ikliminde gönülleri ısıtan bir kültür mirasıdır" diyen Başkan Sekmen, şunları kaydetti: "Çorbamızın Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından coğrafi işaretle tescillenmesi, köklü kültürün resmî anlamda koruma altına alınması bakımından son derece kıymetlidir. Bizler inanıyoruz ki şehirler sadece beton yapılarla büyümez. Şehirler; kültürüyle, sanatıyla, musikisiyle, mutfağıyla ve hafızasıyla büyür. Eğer bir şehrin mutfağı yaşıyorsa, o şehir geçmişiyle bağını koparmamış demektir. Erzurum; yalnızca tarihiyle değil, mutfak kültürüyle de Anadolu’nun en güçlü şehirlerinden biridir. Cağ kebabından kadayıf dolmasına, civil peynirinden ayran aşına kadar her lezzetimiz; bu toprağın karakterini, iklimini ve insanının ruhunu taşımaktadır. Şimdi bu büyük kültür hazinesine Erzurum Paça Çorbası da coğrafi işaret güvencesiyle daha güçlü bir şekilde eklenmiştir." "Tescil Konusu Kültürel Bağımsızlık Meselesidir" Başkan Mehmet Sekmen, "Şunu özellikle ifade etmek isterim ki; coğrafi işaret meselesi yalnızca ekonomik bir konu değildir. Bu mesele aynı zamanda kültürel bağımsızlık meselesidir. Çünkü kültürüne sahip çıkan milletler ayakta kalır. Geçmişini koruyan şehirler geleceğe daha güçlü yürür" diye konuştu. Sekmen, şöyle devam etti: "Bugün dünya artık şehirlerin yalnızca sanayi gücünü değil, kültürel kimliğini de konuşuyor. Gastronomi turizmi, kültürel miras ve yerel değerler şehirlerin marka değerini belirleyen en önemli unsurlar arasında yer alıyor. Bizler de Erzurum Büyükşehir Belediyesi olarak şehrimizin sahip olduğu bu büyük mirası korumak, kayıt altına almak ve uluslararası düzeyde tanıtmak için çalışmalarımızı kararlılıkla sürdürüyoruz. Erzurum’un her sokağında tarih vardır. Her taşında medeniyet izi vardır. Her sofrasında ise paylaşmanın ve gönül zenginliğinin bereketi vardır. Dadaş kültürü; yalnızca yiğitlikle değil, aynı zamanda ikramla, cömertlikle ve misafire verilen değerle de anılmıştır. İşte Erzurum mutfağı bu ruhun sofralara yansıyan halidir. Bugün tescillenen Erzurum Paça Çorbası da bu köklü geleneğin önemli bir parçasıdır. Bundan sonra bu lezzet, hem korunacak hem de şehrimizin gastronomi kimliğinin önemli bir değeri olarak tanıtılacaktır. Biz istiyoruz ki Erzurum yalnızca kış turizmiyle değil; kültürüyle, mutfağıyla, tarihiyle, sanatıyla ve medeniyet birikimiyle de dünyada daha güçlü şekilde anılsın. Çünkü Erzurum buna layıktır. Bu şehir sadece geçmişte destan yazan bir şehir değildir; geleceğe yön verecek büyük bir kültür merkezidir. Bugün burada elde edilen bu tescilde büyük emekler vardır. Yıllardır bu lezzeti yaşatan ustalarımızın emeği vardır. Geleneksel tarifleri nesilden nesile aktaran annelerimizin emeği vardır. Erzurum mutfağını yaşatan esnafımızın, işletmelerimizin ve bu kültüre sahip çıkan tüm hemşehrilerimizin alın teri vardır. Bizler biliyoruz ki bir milletin gerçek zenginliği yalnızca maddi imkânları değildir. Asıl zenginlik; sahip olduğu kültürdür, gelenektir, medeniyet birikimidir. Eğer bu değerleri koruyabilirsek geleceğe çok daha güçlü yürürüz. Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan Beyefendi’nin liderliğinde Türkiye Yüzyılı vizyonuyla birlikte artık şehirlerimizin kültürel değerlerini daha güçlü şekilde koruyan, tanıtan ve markalaştıran bir anlayış gelişmektedir. Erzurum da bu büyük yürüyüşün öncü şehirlerinden biri olmaya devam edecektir. Bugün tescillenen bu değer; yalnızca Erzurum’un değil, aynı zamanda Anadolu kültürünün ortak hafızasının da önemli bir parçasıdır. Bundan sonra da şehrimizin tüm kültürel değerlerine sahip çıkmaya devam edeceğiz." Konuşmaların ardından tescil belgesi ile günün anısına fotoğraf çekimi yapıldı.
İstanbul Palet Türk Müziği İlkokulu’nda vakıf geleneğini güçlendiren buluşma Vakıflar Haftası kapsamında düzenlenen "Anadolu STK’ları Buluşması" programı; sivil toplum temsilcilerini, eğitimcileri bir araya getirdi. Vakıf kültürünün toplumsal dayanışma, eğitim ve kültürel miras alanındaki önemine dikkat çekmek amacıyla gerçekleştirilen programda, Palet Türk Müziği İlkokulu’nun eğitim vizyonu ve Türk müziğine yönelik çalışmaları tanıtıldı. Vakıflar 2. Bölge Müdürlüğü ile Palet Türk Müziği İlkokulu iş birliğinde düzenlenen program, okul gezisiyle başladı. Ardından vakıf temsilcileri okul bünyesindeki Türk Müziği Müzesi’ni ziyaret etti. Okulun özgün eğitim modeli hakkında bilgi alan misafirler, ardından Çinuçen Tanrıkorur Salonu’nda Kazasker Mustafa İzzet Efendi Sınıfı öğrencilerinin hazırladığı özel konseri takip etti. "Yağmur Geçti, Kar Geçti", "Cıp Cıp Cücelerim", "Burası Çanakkale" gibi anlamlı eserlerin icra edildiği konser, katılımcılardan büyük beğeni topladı. Etkinliğin devamında YETEV Mütevelli Heyeti Başkanı Necmeddin Bilal Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Politikaları Kurulu Üyesi Prof. Dr. Gülçin Yahya Kaçar, İstanbul Vakıflar 2. Bölge Müdürü Arif Özsoy, Palet Türk Müziği İlkokulu Kurucu Temsilcisi Yüce Gümüş ve vakıf temsilcilerinin katılımıyla kapsamlı bir istişare toplantısı gerçekleştirildi. "Bir kimliğin, bir kültürün korunmasının ne denli önemli olduğunu Cinuçen Tanrıkorur’dan öğrendim" Toplantıda kendi müzik yolculuğundan ve kültürel ihyanın öneminden bahseden Erdoğan, şu ifadeleri kullandı: "Benim Türk müziğiyle tanışmam ve gerçekten hayatımda çok iz bırakan insanlardan bir tanesi, rahmetli hocam Cinuçen Tanrıkorur’dur. Tabii hoca çok mükemmeliyetçi, çok farklı bir karakter idi. Gittiği yerlere yanında gitmek, evinde sohbetinde bulunmak, anlattığı müzikle ilgili, kültürle ilgili sohbetlere tanıklık etmek bana ciddi bir ufuk kattı. Bir kimliğin, bir kültürün korunmasının, yeni nesillere aktarımının, ihyasının ne denli önemli olduğunu ne denli hayati öneme sahip olduğunu ondan öğrendim diyebilirim." "Dilin kodlarıyla oynadığın zaman bütün aktarımı kesmiş oluyorsun" Kültürel mirasın korunmasında dilin hayati bir rol oynadığını vurgulayan Necmeddin Bilal Erdoğan, konuşmasını şu sözlerle sürdürdü: "15 yıllık süreçte Türkiye’deki vakıflar, dernekler, kuruluşlarda yaptığımız çalışmaların merkezinde de bu var aslında. Geleneksel sporlarla ilgili bir şey yaparken de kültürün, kimliğin ihyasına çalışıyoruz. Müzik okulumuz zaten kültürün, kimliğin ihyası. Ama yetiştirdiğimiz diğer üniversitelerimizdeki, okullarımızdaki, yurtlarımızdaki öğrencilere de aşılamaya çalıştığımız bir ruh var. Yani okulda çocuklar matematik, Türkçe, fen bilgisi hepsini öğreniyorlar; robotik atölyeleri var, zamanın gerekleri neyse onları öğreniyorlar. Ama ’Ben bir Müslüman olarak, bir Türk olarak benim bir tarihim var, bir mirasım var, beni ben yapan şeyler var; benim bunlardan uzaklaşmamam lazım, bunları kuşanarak geleceğe yürümem lazım’ şiarıyla yetiştirmek derdimiz ve kaygımız. Bunun içerisinde dilin korunması, kelime dağarcığımızın yeniden ihyası var; çünkü yüz yıl önceki Türkçeyi bugün çocuklarımızın okuyamamasından mustaribiz. İngilizcede, İtalyancada, Fransızcada mesela böyle şeyler söz konusu değil; eski metinleri de beş yüz yıl önceki metni bile açıp bugün okuyabiliyorsunuz. Ama bırakın önemli divan şairlerimizden bir tanesini okumayı, Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’ni bile bugün çocuklarımızın okuyup anlaması mümkün değil. Dilin kodlarıyla oynadığın zaman bütün aktarımı kesmiş oluyorsun. Çünkü dil aslında binlerce yıllık bir kültürel pişmenin, olgunlaşmanın, demlenmenin neticesinde oluşan bir şeydir." "On senede bir tanecik Itri, Sadettin Kaynak, Alaeddin Yavaşca çıksa bizim için büyük bir fetih olur" Türk müziğinin kökenlerine ve okulun misyonuna dair önemli açıklamalarda bulunan Erdoğan, "Bu kadar kadim bir müzik geleneğimizin olduğunu çocuklar bilmiyorlar. Enstrümanın ismini duymamış, enstrümanı görünce ne olduğunu bilmiyor, sesini tanımıyor. Bizi biz yapan şeyler bunlar olmuş Anadolu’da. Sonuçta bizim Türkler at üstünde yaşamışlar ve at üstünde omuzunda da yayı var. Şimdi at üstünde giderken yayla ilk başta muhtemelen ses çıkarmaya başlamış ve onun arkasına bir kabuk koyduğu zaman ikinci teli de takarak işte kopuz meydana çıkmış. Yani kopuza baktığınız zaman ne kadar yaya benzediğine insan şaşırıyor ve hani tarihçiler, antropologlar da bunun birbiriyle ne kadar ilişkili olduğunu tespit ediyorlar. Ondan sonra kopuzdan uda gelmişiz. Ud Avrupa’ya lavta olarak gitmiş, lavta gitar olmuş vesaire. Bunların aslında birbiriyle ne kadar akraba olduğu ama bizdekilerin bizim değerlerimizi yansıttığını çocuklarımıza aktarmaya çalışıyoruz. Yetenek sınavıyla bu okula her sene 24 çocuk alıyoruz ama inanın on senede bir tanecik Itri çıksa, bir tane Sadettin Kaynak çıksa, bir tane Alaeddin Yavaşca çıksa, Türk müziğinin yaşatılması, yeni nesillere aktarılması için büyük fetih olur anlamında görüyorum" ifadelerini kullandı. "Her velinin muhakkak manevi olarak da okula sağlayabileceği bir şey vardır" Toplumun her ferdinin kamu kurumlarını sahiplenmesinin önemine ve vatandaş desteğinin kritik rolüne dikkat çeken Erdoğan, eğitim süreçlerinde sadece maddi desteklerin değil, velilerin sahip olduğu bilgi, beceri ve tecrübelerin okullara aktarılmasının hayati bir rol oynadığını vurguladı. Okul-aile iş birliğinin yapıcı bir ruhla, eğitimin niteliğini artırmaya odaklanması gerektiğini belirten Erdoğan, gönüllülük esasına dayalı bu dayanışma modeline dair şu ifadeleri kullandı: "Okul aile birlikleri, yapıcı olarak eğitime katkı sağlasa eğitimin sonuçlarını en hızlı değiştirecek kurumlarımız. Her bir velinin sadece maddi değil manevi olarak da; örneğin gelir çocuklara mesleğini öğretir, futbol oynayan çocuklara futbol koçluğu yapar, güreşmeyi bilen veli gelir çocuklara güreş kulübü açar, her bir velinin muhakkak okula sağlayabileceği bir şey vardır." "Peygamberimiz yakından uzağa doğru yardımı ve ünsiyeti bize vaaz etmiştir" Sivil toplum kuruluşlarının (STK) kendi faaliyet alanlarının ötesinde, içinde bulundukları toplumun tüm katmanlarına dokunması gerektiğini ifade eden Erdoğan; yardımlaşma kültürünün yakın çevreden başlayarak yaygınlaşması gerektiğini belirterek şunları söyledi: "İlgilendiğiniz bir okul mu olur, ilgilendiğiniz bir kamu kurumu mu olur ne olursa gidiyorsunuz; diyorsunuz ki ’Ben bir vakıfım, var bazı imkanlarım. İnsan gücüm var, param var, şuyum var, buyum var. Ben size destek olmak istiyorum.’ İcabında istikametini beğenmiyorsanız istikametini düzeltirsiniz, eksikliğini giderirsiniz, orada mahallenin teveccühünü kazanırsınız. Yani bu çok önemli. Çünkü Peygamber Efendimiz(Sallallahü teala aleyhi ve sellem)’in sünnetinde şunu görüyoruz: Önce akrabasına, sonra komşusuna... Böyle yakından uzağa doğru yardımı, ünsiyeti Peygamberimiz hep bize vaaz etmiş. Demek ki yakından başlamak, yakınımızdakiler tarafından bilinmek, onlara güzel hizmetler sağlamak önemli bir iş. Sivil toplumun da nerdeyse merkeziniz, nerede bir şeyiniz varsa orada muhakkak bir kamu kurumuna destek olmayı bence gündeminize almalısınız inşallah." Hayırseverliğe dair toplumsal bilinç vurgulandı Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün bütçe yapısı ve vakıf eserlerinin ihyasına yönelik toplumdaki farkındalık düzeyine de değinen Erdoğan, hayırseverlerin bu süreçlere katılımının önemine dikkat çekerek şunları kaydetti: "Vakıfların, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün devlet bütçesi kullanmadığını kimse bilmez. Vakıflar Genel Müdürlüğü sadece vakıfların gelirleriyle işleyen aslında özerk bir kamu kuruluşu. Yani tam olarak kamu diyemiyorsunuz, çünkü o zaman devlet bütçesinden de para vermesi lazım, vermiyor. Vakıflar tamamen kendi gelirleri, hayırseverler, vakıf nizamnameleri, vakıf senetleri bunlara göre yürüyen bir yapı. Mesela geçenlerde bir yerdeki bir vakıf eseriyle ilgili konuşuyorduk. ‘Ya vakıflar bunu niye yapmıyor?’ falan ama bunu söyleyen kişi aslında imkanıyla orayı yapabileceğinin farkında değil. ’Vakıflara bağış yapabiliyor muyuz?’ dedi. Yani Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne bağış yapılabildiğini bilmiyor mesela. Yani bir hayırsever gelse ’Ben şu vakıf eserinin ihyasını istiyorum, parası da benden’ dese bölge müdürümüz hemen projelerini çıkarır, ihalesine çıkar, o iş yapılır mesela. Ama toplumda bunlarla ilgili de bilincin biraz düşük olduğunu maalesef görüyorum." "Türk musikisi geçmişte yasaktı" İstişare toplantısında konuşan Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Politikaları Kurulu Üyesi, ud sanatçısı ve akademisyen Prof. Dr. Gülçin Yahya Kaçar, Türkiye’deki müzik eğitiminin geçmişteki katı engellerine ve verdiği kişisel mücadeleye dair şu ifadeleri kullandı: "Böyle mekanlarda Türk musikisinin icra edildiğini görmek bizim için olağanüstü güzellikte olaylar. Çünkü ben zorunluluktan Batı müziği okumak zorunda kalan bir genç ve çocuk olmuştum Türkiye’de. Ankara Gazi Üniversitesi’nden mezunum müzik bölümünden. O zamanlar gizli gizli hocamdan ud dersi alıyordum. Neden gizli gizli alıyordum? Çünkü Türk musikisi yasaktı. Sene 1984 ve 88 yıllarından bahsediyorum. O zaman nasıl bir mücadeleye girdiğimin farkında değildim tabii öğrenci olarak." Kaçar: "Musikinin verdiği mesaj çok kıymetli" Müziğin sadece teknik bir sanat değil, aynı zamanda manevi bir yolculuk ve kimlik mücadelesi olduğunu vurgulayan Kaçar, değerlendirmelerini şöyle tamamladı: "O zamanlar bunun bir sağ sol mücadelesi olduğunu düşünürdüm fakat yaşım ilerleyip unvanlarımı almaya başladıktan sonra, onun aslında inanan-inanmayan kavgası olduğunu fark ettim. Onun için musiki deyip geçmemek lazım. Musikinin verdiği mesaj çok kıymetli ama hangi musikiyle hemhal olduğunuz da çok önemli. Sizi Yüce Rabbimize götüren musikileri ben helal musiki kategorisinde kabul ederek öğrencilerimi de o minvalde yetiştirmeye çalışıyorum." Kaçar, konuşmasının ardından Cinuçen Tanrıkorur’un hafızalarda iz bırakan "Köyde Sabah" (Tarla Dönüşü) adlı eserini icra ederek dinleyicilere duygu dolu anlar yaşattı. "Zincirin halkaları gibiyiz, ne kadar koordineli çalışırsak daha güzel işler yaparız" Konuşmasında vakıflar arasındaki iş birliğinin önemine dikkat çeken ve yapılan çalışmaları özetleyen Özsoy, kurum ve sivil toplum kuruluşları arasındaki bağı güçlendirdiklerini belirterek şu ifadeleri kullandı: "Vakıflarımızla çok koordineli çalıştığımıza inanıyoruz. Hakikaten şöyle bir özetleyecek olursak 2,5 yıl oldu biz Vakıflar Bölge Müdürlüğü’ne geleli. Önce ’Gelin tanış olalım’ dedik. Ellişer vakfımızı davet ettik. Biz konuştuk o süreçte. Özet şuydu: neticede zincirin halkaları gibiyiz. Ne kadar koordineli çalışırsak daha güzel işler yaparız birlikte, bunları anlattık arkadaşlarımıza." "Kahve bizden, sohbet sizden diyerek vakıflarımızı dinliyoruz" Vakıfların sorunlarını ve projelerini yerinde dinlemek amacıyla başlattıkları "Kahve bizden, sohbet sizden" programının verimliliğine de değinen Özsoy, konuşmasını şöyle sürdürdü: "Akabinde yine çeşitli programlar vesaire yaptık. Beşincisini yapıyoruz, beşinci programımız da vakıflarla: ’Kahve bizden, sohbet sizden’. 15 vakfımızı davet ediyoruz. Burada biz konuşmuyoruz. Burada vakıflarımız konuşuyor. Biz kahvemizi ikram ediyoruz, vakıflarımızı dinliyoruz ve biz çok keyif alıyoruz. Çok güzel notlarımızı alıyoruz, çok güzel dersler çıkartıyoruz. Hangi vakıflarımız neler yapıyor veya neler yapmak istiyor. Bize düşen nedir burada Vakıflar Bölge Müdürlüğü olarak veya Genel Müdürlük olarak, Genel Müdürlüğümüze bunları paylaşıyoruz. Elhamdülillah o kadar güzel bir mesafe aldık ki kısa bir sürede." "Sadece enstrüman çalan değil, entelektüel donanımı yüksek sanatçılar yetiştiriyoruz" İstişare toplantısında okulun eğitim felsefesini anlatan Palet Türk Müziği İlkokulu Kurucu Temsilcisi Yüce Gümüş, sanat eğitiminde akademik derslerin ihmal edilmesinin büyük bir yanılgı olduğunu belirterek şu ifadeleri kullandı: "Eğer bir sanat ya da spor okuluna gidecekse çocuklar akademik derslerin gereksizliğiyle alakalı bir kanaat var nedense eğitim camiasında. Ama bu maalesef bir sanatçı, örnek ulusal ya da uluslararası sizi temsil edecek bir kişi değil bir çalgıcı yetiştirilmesine sebebiyet veriyor. Yabancı dilden arındırılmış, entelektüel donanım ve birikimden kasıtlı olarak uzak tutulmuş, sadece enstrüman çalan insanlar işte maalesef ki sizi temsil edemiyorlar. Biz burada ona çok özen gösterdik, hakikaten özverili bir ekip var. Akademik eğitimleri çocuklarımızın son derece üst seviyede ve müzik eğitimleri keza öyle. İki okula geliyorlar gibi." Gümüş: "Burası, Türk müziğine iade-i itibar projesidir" Cumhuriyet tarihinde müziğe yapılan müdahalelerin aksine kadim bir geleneği kurumsal olarak himaye ettiklerini belirten Gümüş şu ifadeleri kullandı: "Özellikle Cumhuriyet tarihinde yapılmış pek çok hata ve kasıtlı müdahalenin burada yapılmadığı bazı kurgular olduğu için biz yeni bir şey ortaya koymadık ama 750 yıllık sistematik bir müzik öğreniminin ve Allah ve Resulü’ne hizmet etmek için bir eğitim vasıtası olarak kullanılmış müziğin kurumsal anlamda himaye edildiğini arz etmek isterim. Gülçin hocam bizim hocamızdır; çok büyük gayret sarf etmiş, önümüzü açmış, örnek aldığımız isimlerdendir. İşte onların yaptıklarını ileriye götürebilsek ne mutlu. Sadece şu slogan gibi cümleyi söylemek istiyorum: ‘Burası, Türk Müziği’ne İade-i İtibar Projesi’dir. Bu zamana kadar çeşitli gayretler oldu ama bizim bahtiyarlığımız, biz rahatlamış, Cumhurbaşkanımızın rahatlatmış olduğu bir ortamda artık bizim ileriye götürme, hocaların mücadelesini verdiler şimdi biz bu konforlu alanı ileri götürmezsek büyük bir vebal altında olduğumuzu düşünerek böyle çalışmalar yapmaya gayret ediyoruz." Vakıflar Haftası’nın taşıdığı manevi ve kültürel anlam doğrultusunda gerçekleştirilen bu buluşmanın; vakıf geleneğinin yaşatılması, sivil toplum kuruluşları arasındaki iletişimin güçlendirilmesi ve kültürel mirasın yeni nesillere aktarılması açısından önemli katkılar sunmasının amaçlandığı belirtildi.