SAĞLIK - 25 Mart 2026 Çarşamba 09:55

Aile öyküsü, glokom riskini katlıyor

A
A
A
Aile öyküsü, glokom riskini katlıyor

Medicana Sağlık Grubu Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Sinan Bilgin, glokomun çoğu zaman hiçbir belirti vermeden ilerlediğini ve fark edilmediğinde kalıcı görme kaybına yol açabildiğini belirterek önemli uyarılarda bulundu. Glokomun, görme sinirinin ilerleyici hasarı ile karakterize kronik bir hastalık olduğunu ifade eden Doç. Dr. Sinan Bilgin, hastalığın genellikle göz içi basıncı yüksekliği ile ilişkili olduğunu ancak normal basınçta da gelişebildiğini söyledi.


Glokomun tıpta "gözün sessiz hırsızı" olarak adlandırıldığını belirten Medicana International İzmir Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Sinan Bilgin, "Glokom genellikle ağrı yapmaz, erken dönemde görmeyi etkilemez ve merkezi görme uzun süre korunur. Görme kaybı periferden başlar ve hasta bunu fark etmeden ilerler. Çoğu zaman hastalar, hastalık ciddi seviyeye gelene kadar bir problem olduğunu anlamaz" dedi. Bu nedenle glokomun, dünya genelinde geri dönüşsüz körlüğün en önemli nedenlerinden biri olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Sinan Bilgin, glokomun görme sinirine verdiği hasarın kalıcı olduğuna dikkat çekti.


Doç. Dr. Sinan Bilgin, göz içi basıncındaki artış ve bazı dolaşım bozukluklarının, optik sinir liflerinde hasara yol açabildiğini belirterek, "Bu süreçte sinir hücreleri kaybedilir ve görme alanı giderek daralır. Glokomda oluşan hasar ne yazık ki geri döndürülemez. Bu yüzden tedavide amacımız kaybı geri getirmek değil, hastalığın ilerlemesini durdurmak veya yavaşlatmaktır" dedi.



‘Belirti vermemesi en büyük risk’


Glokomun en tehlikeli yönlerinden birinin belirti vermemesi olduğunu ifade eden Doç. Dr. Sinan Bilgin, hastaların genellikle ileri evrede başvurduğunu belirterek, "Periferik görme kaybı günlük yaşamda kolay fark edilmez. Beyin eksik alanları tamamlar, diğer göz de durumu telafi eder. Hastalar genellikle görme alanının ciddi oranda daraldığı, yani tünel görmenin başladığı dönemde durumu fark eder. Bu aşamada ise hasarın önemli bir kısmı kalıcıdır" ifadelerini kullandı. Glokom gelişiminde bazı risk faktörlerinin öne çıktığını belirten Doç. Dr. Sinan Bilgin, sözlerine şöyle devam etti: "Yüksek göz içi basıncı, 40 yaş üzeri olmak ve ailede glokom öyküsü bulunması en güçlü risk faktörleridir. Aile öyküsü olan bireylerde risk birkaç kat artar. Bunun yanında diyabet, hipertansiyon, migren, yüksek miyopi ve uzun süreli steroid kullanımı da riski artırabilir."



‘Erken tanı ile görme kaybı önlenebilir’


Glokomun erken teşhis edildiğinde kontrol altına alınabildiğini vurgulayan Doç. Dr. Sinan Bilgin, "Glokom erken dönemde tespit edildiğinde, uygun tedavi ile hastalığın ilerlemesini büyük ölçüde durdurmak mümkündür. Tedavide göz damlaları, lazer uygulamaları ve cerrahi yöntemlerle göz içi basıncını güvenli seviyeye düşürmeyi hedefliyoruz" dedi. Özellikle 40 yaş üzerindeki bireylerin düzenli göz kontrollerini ihmal etmemesi gerektiğini vurgulayan Doç. Dr. Sinan Bilgin, sözlerini şu uyarıyla tamamladı: "Glokom sinsi ilerleyen ve geri dönüşü olmayan hasar bırakan bir hastalıktır. Ancak erken tanı ve doğru tedavi ile körlük büyük oranda önlenebilir. Bu nedenle hiçbir şikâyet olmasa bile düzenli göz muayenesi yaptırmak hayati önem taşır."


Bunlar Da İlginizi Çekebilir
İstanbul Rönesans’tan DAPEK Endüstri Bölgesi için SJ Group ile stratejik ortaklık Rönesans Holding, Adana’nın Ceyhan ilçesinde hayata geçirdiği Doğu Akdeniz Petrokimya Endüstri Bölgesi ve Limanı (DAPEK) projesi kapsamında sanayi bölgelerinin geliştirilmesi ve yönetimi konusunda küresel uzmanlığa sahip Singapur merkezli SJ Group ile stratejik ortaklığa imza attı. Rönesans Holding ve SJ Group arasında imzalanan stratejik ortaklık, DAPEK’in geliştirilmesinde küresel iyi uygulamaların hayata geçirilmesine katkı sağlarken; strateji ve konumlandırma, arazi kullanım planlaması, altyapı hizmetleri ve sürdürülebilirlik çerçevelerinin oluşturulması gibi alanları kapsayacak. Söz konusu iş birliği, holdingin büyük ölçekli altyapı ve yatırım deneyimi ile grubun sanayi planlaması, enerji altyapısı ve yatırımcı ağları konusundaki uzmanlığını bir araya getirecek. Yapılan açıklamaya göre, 2 bin 750 hektarlık alana ve iki kilometrelik kıyı şeridine sahip olan DAPEK; petrokimya, yeni nesil malzemeler ve enerji dönüşümü odaklı sektörler başta olmak üzere yüksek teknoloji odaklı sanayi faaliyetlerinin yürütüleceği bir merkez olarak tasarlanıyor. Kara, deniz ve demir yolu taşımacılığıyla lojistik bir merkez olarak konumlanan bölgede; sıvı, gaz, konteyner ve kuru yük olmak üzere farklı yük türlerine yönelik depolama ve taşımacılık çözümleri sunuluyor. Ayrıca endüstri bölgesinde; güneş enerjisi santrali ve yeşil hidrojen üretim tesisini kapsayan entegre bir enerji altyapısı da bulunuyor. Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı öncülüğünde holding tarafından geliştirilen DAPEK Endüstri Bölgesi’ndeki altyapı yatırımları, küresel yatırımcıların ihtiyaçlarıyla uyumlu, yüksek sermayeli ve ihracat odaklı yatırımlara öncelik verecek biçimde tasarlanıyor. 2025’ten bu yana DAPEK’e danışmanlık desteği sunan SJ Group bu yeni ortaklık kapsamında; süreçlerin sadeleştirilmesi, operasyonel verimliliğin artırılması ve proje teslim sürelerinin hızlandırılması gibi yatırımcı dostu çözümler geliştirecek. Sürdürülebilirlik, karbon azaltımı ve yeşil ekonomi odaklı çalışmalarıyla öne çıkan grup; Singapur’daki Jurong Adası’nın geliştirilmesinin yanı sıra dünyanın farklı bölgelerinde hayata geçirilen çok sayıda endüstri parkında da kritik roller üstleniyor. ’’SJ Group iş birliği sürdürülebilir büyüme hedeflerimizi destekliyor’’ Rönesans Holding Onursal Başkanı Erman Ilıcak, iş birliğine ilişkin şu değerlendirmede bulundu: "Uluslararası ortaklıkların sürdürülebilir büyümenin anahtarlarından biri olduğuna inanıyoruz. Küresel bakış açısını yerel uzmanlıkla birleştiren bu iş birlikleri, sanayi gelişimi için güçlü bir model ortaya koyuyor. Teknolojik yenilik ile çevresel sorumluluğun birlikte ilerlediği bu yaklaşım, yalnızca Türkiye için değil daha geniş bölge için de uzun vadeli değer oluşturacak. Endüstriyel planlama, enerji altyapısı ve sürdürülebilirlik alanlarındaki küresel deneyimiyle öne çıkan SJ Group, DAPEK’in uzun vadeli stratejisinin güçlendirilmesine ve sürdürülebilir büyüme hedeflerimizin desteklenmesine önemli bir katkı sağlayacak." Ayrıca DAPEK kapsamında holding tarafından 2025 yılında inşaatına başlanarak 2027 sonunda tamamlanması planlanan Ceyhan Polipropilen Tesisi ve Sıvı Yük Terminali Projesi hakkında konuşan Ilıcak, "Rönesans olarak DAPEK’te ilk yatırımcı konumundayız. Buradaki polipropilen tesisi ve sıvı dökme yük terminalinin geliştirilmesi için toplam 2 milyar dolarlık yatırım gerçekleştiriyoruz. Türkiye’nin cari dengesine yıllık yaklaşık 300 milyon dolar katkı sağlamasını beklediğimiz proje ile yerli üretimi güçlendirmeyi ve tedarik güvenliğini artırmayı hedefliyoruz" dedi. ’’DAPEK, bölgede örnek bir sanayi gelişim modeli olarak konumlanacak’’ SJ Enerji Kıdemli İcra Direktörü Tan Wooi Leong ise şunları söyledi: "Holding ile gerçekleştirdiğimiz bu iş birliği, enerji dönüşümü, gelişen teknolojiler ve net sıfır üretim tesisi hedefleri doğrultusunda büyük ölçekli ve liman temelli endüstri bölgelerinin geliştirilmesinde önemli bir dönüm noktası. Sanayi bölgeleri konusundaki uzmanlığımızın, DAPEK’in bölgede örnek bir sanayi gelişim modeli olarak konumlanmasına katkı sağlamasını, aynı zamanda Türkiye’nin uzun vadeli sanayi ve altyapı hedeflerini güçlendirmesini amaçlıyoruz."
Trabzon Uzuv kaybı yerine koruyucu cerrahi: Kemik tümörlerinde yeni dönem KTÜ Farabi Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Bölümü’nden Doç. Dr. Muhammet Salih Ayas, kemik tümörlerinin tedavisinde erken teşhis ve doğru cerrahi planlama sayesinde günümüzde birçok hastada uzuv kaybının önlenebildiğini söyledi. Kemik tümörü cerrahisinde önemli bir dönüşüm yaşandığını belirten Ayas, bu gelişmenin hem cerrahi tekniklerdeki ilerlemeler hem de tanı yöntemlerindeki hassasiyet artışıyla mümkün hale geldiğini ifade etti. Kemik tümörlerinin tedavisinde "ekstremite koruyucu cerrahi" yöntemlerinin giderek daha fazla tercih edildiğini vurgulayan Doç. Dr. Ayas, "Günümüzde hedef sadece tümörü vücuttan uzaklaştırmak değil aynı zamanda hastanın hareket kabiliyetini, günlük yaşam fonksiyonlarını ve genel yaşam kalitesini en üst düzeyde korumaktır" dedi. Bu yaklaşımın, hastaların sosyal hayata daha hızlı ve sağlıklı şekilde dönmesine önemli katkı sağladığını belirtti. Tedavi sürecinin tümörün biyolojik yapısına, yerleşimine ve yayılım durumuna göre şekillendiğini kaydeden Doç. Dr. Ayas, iyi huylu tümörlerde genellikle daha sınırlı ve koruyucu cerrahi müdahalelerin yeterli olabildiğini söyledi. Kötü huylu tümörlerde ise tümörün yalnızca görünen kısmının değil, çevresindeki potansiyel riskli dokularla birlikte çıkarılmasının hayati önem taşıdığını ifade etti. Bu yaklaşımın, hastalığın tekrar etme riskini azaltarak uzun dönem tedavi başarısını artırdığını dile getirdi. Cerrahi tedavinin, hastalığın türü, hastalığın evresi ve hastaya özgü klinik özelliklere göre kemoterapi ve radyoterapi ile desteklenebildiğini aktaran Doç. Dr. Muhammet Salih Ayas, tanı sürecinde ileri görüntüleme teknikleri ve biyopsi uygulamalarının büyük bir titizlikle yürütüldüğünü belirtti. Doğru tanının, tedavi planlamasının en kritik aşamalarından biri olduğuna dikkat çekti. "Hasta-hekim iş birliği sürecin başarısında kritik rol oynuyor" Ameliyat sonrası oluşan kemik ve doku kayıplarının modern rekonstrüksiyon yöntemleriyle başarıyla giderilebildiğini ifade eden Ayas, "Biyolojik teknikler, hastaya özel geliştirilen protezler ve kemik transferleri sayesinde hem anatomik bütünlüğü yeniden sağlıyor hem de hastalarımızın fonksiyonlarını en iyi şekilde korumayı hedefliyoruz" diye konuştu. Ortopedi ve travmatoloji başta olmak üzere radyoloji, patoloji ve onkoloji birimlerinin koordineli şekilde çalıştığını vurgulayan Ayas, multidisipliner yaklaşımın tedavi başarısını artıran en önemli unsurlardan biri olduğunu belirtti. Her hastanın durumunun ayrı ayrı değerlendirildiğini ve kişiye özel tedavi planlarının oluşturulduğunu ifade etti. Kemik tümörlerinin hem fiziksel hem de psikolojik açıdan zorlu bir süreç olabileceğine dikkat çeken Ayas, "Erken teşhis, doğru ve bilimsel tedavi yaklaşımı ile sabırlı bir rehabilitasyon süreci sayesinde hastalarımızın yeniden sağlıklı ve aktif bir yaşama kavuşması mümkündür" dedi. Hasta-hekim iş birliğinin sürecin başarısında kritik rol oynadığını sözlerine ekledi.