SAĞLIK
Otizm spektrum bozukluğunda erken tanı hayatı değiştiriyor 01 Nisan 2026 Çarşamba - 17:26:59 Doç. Dr. Cansu Mercan Işık, nörogelişimsel bir bozukluk olan otizmde erken tanının önemini vurgulayarak, "Beynin ilk altı yaşındaki gelişimi oldukça hızlıdır ve ne kadar erken müdahale edersek o kadar hızlı ve etkili yanıt alırız" dedi. 2 Nisan Dünya Otizm Farkındalık Günü dolayısıyla otizm spektrum bozukluğu hakkında açıklamalarda bulunan Doç. Dr. Cansu Mercan Işık, "Otizm; sosyal alanda zorluk, sınırlı ilgi alanları ve tekrarlayıcı davranışlarla karakterize nörogelişimsel bir bozukluktur ve yaşamın ilk üç yılında belirtiler ortaya çıkar. Genellikle bir yaş civarında sosyal gülümsemede eksiklik, göz teması kurmama ve isme bakmama şeklinde belirtilerle kendini gösterir. Sonrasında bu durum konuşma gecikmesi, akran ilişkilerinin gelişmemesi ve tekrarlayan davranışların artması şeklinde ilerleyebilir. Bu belirtiler her çocukta farklı yoğunlukta ve farklı biçimlerde görülebilir" ifadelerine yer verdi. Doç. Dr. Işık, hastalıkta erken tanıya değinerek, "Beynin ilk altı yaşındaki gelişimi oldukça hızlıdır ve ne kadar erken müdahale edersek o kadar hızlı ve etkili yanıt alırız. Bu nedenle ailelere bu süreçte önemli sorumluluklar düşmektedir. Tanıyı erteleme, korku nedeniyle başvuru yapmama ya da farklı bölümlerde zaman kaybetme gibi hatalar sıkça yapılmaktadır. Ancak şüphe duyulduğu anda vakit kaybetmeden bir çocuk ve ergen ruh sağlığı uzmanına başvurulmalıdır. Çünkü erken tanı, otizm spektrum bozukluğunda sürecin en kritik basamaklarından biridir" dedi. Otizmin tedavisine değinen Doç. Dr. Işık, "Aslında tek bir yöntem ya da tek başına etkili bir ilaç tedavisi bulunmamaktadır. Medikal tedavi, yalnızca eşlik eden bazı durumlarda destekleyici olarak kullanılabilir. Bu süreçte en etkili yaklaşım bireyselleştirilmiş, yoğun ve sürekli özel eğitim programlarıdır. Bu nedenle ailelerin gecikmeden başvurmaları ve özellikle çocuk psikiyatrisi ekipleriyle iş birliği içerisinde hareket etmeleri büyük önem taşımaktadır" ifadelerine yer verdi. Toplumsal farkındalığa değinen Doç. Dr. Işık, "Bizlere düşen görev farkındalığımızı artırmak, otizmli bireyleri toplumsal yaşamın içine dâhil etmek ve birlikte yaşam kültürünü güçlendirmektir. Toplum olarak daha kapsayıcı, anlayışlı ve destekleyici sosyal ortamlar oluşturmalıyız. Unutulmamalıdır ki asıl değişim toplumda başlar ve farkındalıkla büyür" şeklinde konuştu.
01 Nisan 2026 Çarşamba - 16:49 En ölümcül kanser türüne tarama önerisi Erciyes Üniversitesi (ERÜ) Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Nur Aleyna Yetkin, en ölümcül kanser türlerinden olan akciğer kanserinin erken evrede önlenebileceğini söyleyerek, sigara içen kişilerin ailesinde kanser öyküsü bulunuyorsa mutlaka tarama testi yaptırması gerektiğini söyledi. ERÜ Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Nur Aleyna Yetkin, akciğer kanserinin erken tanı konmasıyla birlikte tedavi sürecinin çok daha rahat geçeceğini belirterek, ailesinde kanser öyküsü olan bireylerin kesinlikle bu testi yaptırmalarını gerektiğinin altını çizdi. Sigara içilen ortamda dahi bulunulmaması gerektiğini aktaran Yetkin "Akciğer kanseri, dünyada ve ülkemizde en sık görülen ve en ölümcül kanser türüdür. Bu kanser en çok sigarayla ilişkilidir. Bununla bağlantılı olarak 50 yaş üstü kişilerde belli bir hesaplamamız bulunmaktadır. Belirli miktarda sigara içmiş kişiler için Sağlık Bakanlığımız kanser taraması önermektedir. Bizler de hem tütünün zararlarının farkındalığını artırmak hem de kanser taramalarının kimlere yapılması gerektiğini ve sigaraya bağlı oluşmuş solunum fonksiyon anomalilerini tespit etmek için arkadaşlarımızla birlikte bu etkinlikte bulunduk. Sigaranın pasif maruziyetinde bile insanlar, sigaranın oluşturduğu kanser hastalıklarına ve sadece kanserle ilişkili değil, birçok hastalığa yakalanabilmektedir. Kronik obstrüktif akciğer hastalığı dediğimiz kalıcı solunumsal sıkıntılara da sebep olabilmektedir. Sigara içmeyi bırakın; sigara içilen ortamda dahi bulunulmaması gerekmektedir. Sigara içilen ortamda güvenli bir süre yoktur; mümkün olan en kısa sürede o teması kesmek gerekmektedir. Sigara içen insanların ailesinde eğer kanser öyküsü varsa, 20 yıl boyunca günde 1 paket sigara içtilerse veya 10 yıl boyunca günde 2 paket sigara içtilerse; uzun süreli öksürük şikâyetleri, iştahsızlık, gece terlemeleri ve kilo kaybı varsa mutlaka vakit geçmeden göğüs hastalıkları hekimine başvurmaları gerekmektedir" dedi. "Bizim önceliğimiz hastayı erken yakalayıp cerrahi şansını artırabilmektir" Akciğer kanserinin tedavilerine değinen Yetkin, "Uzun yıllarda gelişen ilaçlar ve immünoterapiler ile daha yüz güldürücü sonuçlar elde edilmektedir. Bizim hedefimiz hastalığı erken dönemde yakalamak ve cerrahi ile birlikte hastaya uzun yıllar sağ kalım sağlayabilmektir. Cerrahi olamayan, sıçrama (metastaz) yaşanmış ve evresi ilerlemiş hastalarda ise tümörün tipine göre kullanılan ilaçlar değişiklik göstermektedir. Kemoterapiden daha masum sayılabilecek ilaçlar geliştirilmiştir. Bu ilaçlar ile tümörü stabil halde tutup hastaya uzun yıllar yaşam sağlanabilmektedir. Bizim önceliğimiz hastayı erken yakalayıp cerrahi şansını artırabilmektir" şeklide konuştu.
01 Nisan 2026 Çarşamba - 16:44 Pediatri dünyası İstanbul’da buluştu Türkiye’nin dört bir yanından çocuk ve aile hekimleri ile çocuk hemşireleri İstanbul’da buluştu. Türkiye’nin dört bir yanından çocuk ve aile hekimleri ile çocuk hemşireleri, 14. Çocuk Dostları Kongresi ve 3. Eurasian Pediatrics Congress ile 26-28 Mart tarihleri arasında İstanbul’da buluştu. Bir kongre merkezinde gerçekleşen "Çocuk ve İyilik: Geleceği Değiştiren Güç" temasıyla düzenlenen kongrenin açılışına Sağlık Bakan Yardımcısı Prof. Dr. Nurullah Okumuş, Sağlık Bilimleri Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Murat Elevli ve İstanbul İl Sağlık Müdürü Doç. Dr. Abdullah Emre Güner ile çok sayıda sağlık profesyoneli katıldı. 2 bini aşkın katılım 2 bini aşkın kişinin katıldığı kongrede "Doğum Sonrası İlk 7 Günde İzlem, Yenidoğan Taramaları, Yenidoğanda Alarm Belirtileri, Çocuklarda EKG; Yaşa Göre Normalleri ve Sistematik Yorumlanması" gibi birçok konu detaylı olarak masaya yatırıldı. Çocuk Dostları Derneği Başkanı Prof. Dr. Ali Bülbül konuşmasında, "Çocuklar için yapılan iyiliğin aslında tüm dünya için yapılan bir iyilik olduğunu, çünkü sağlıklı, mutlu ve iyi yetişmiş her çocuğun daha adil, daha vicdanlı ve daha güçlü bir geleceğin temeli olduğunu" vurguladı. Toplam 14 kurs ve 112 oturumun gerçekleştirildiği kongrede, bilimsel paylaşım katılımcıları memnun etti.
01 Nisan 2026 Çarşamba - 16:39 Uzmanından mevsimsel hastalık uyarısı: "Panik yapmayın" Acil Tıp Uzmanı Dr. Mehmet Tatlı, mevsim geçişlerinde artan üst solunum yolu enfeksiyonlarına karşı vatandaşları uyararak, her grip vakasında acil servislere başvurulmasının hastane yükünü artırdığını ve gerçek acil hastaların hizmet almasını zorlaştırdığını söyledi. Mevsim geçişleriyle birlikte üst solunum yolu enfeksiyonlarında yaşanan artış, acil servislerde yoğunluğa neden oluyor. Uzmanlar, özellikle risk grubundaki vatandaşların tedbirli olması gerektiğini belirtirken, sağlıklı bireylerin basit semptomlar için acil servisler yerine aile hekimliklerini tercih etmesi gerektiğini vurguluyor. Hava sıcaklıklarının ani değişim gösterdiği bu dönemlerde, bağışıklık sistemi zayıflayan bireylerde virüslerin yayılımı hızlanıyor. Uzmanlar, kapalı alanlarda geçirilen sürenin artması ve yetersiz havalandırma gibi faktörlerin üst solunum yolu hastalıklarını tetiklediğine dikkat çekiyor. Bu süreçte özellikle vitamin değerlerinin kontrol altında tutulması ve bağışıklığın desteklenmesi büyük önem taşıyor. "Mevsim başlarında grip aşılarını olurlarsa bu tür hastalıkları hafif atlatırlar" İHA muhabirine konuşan Van Eğitim ve Araştırma Hastanesi Acil Tıp Kliniği Eğitim Sorumlusu ve Acil Tıp Uzmanı Dr. Mehmet Tatlı, üst solunum yolu enfeksiyonlarının insanlık tarihi boyunca her dönem görüldüğünü belirtti. Acil Tıp Uzmanı Dr. Tatlı, "Bu mevsim geçişlerinde hepinizin de bildiği gibi üst solunum yolu enfeksiyonları, sıklıkla karşılaşılan durumlar arasındadır. Halkımızın bu tür hastalıklarda çok panik olmasına gerek yoktur. Bunlar, insanlık tarihi boyunca her zaman olan ve her zaman karşımıza çıkan hastalık gruplarıdır. Özellikle dikkat etmemiz gereken hasta grupları yaşlılar, bağışıklık sistemi düşük olanlar ve kronik hastalığı bulunanlardır. Bu tür hastalarımızın öncelikle grip aşılarını olmalarını tavsiye ediyoruz. Mevsim başlarında grip aşılarını olurlarsa bu tür hastalıkları hafif atlatırlar. Hastalığı hafif atlatmakla birlikte, bazen bu durumlara bağlı olarak gelişebilen zatürre gibi komplikasyon riskleri de azalmış olur. Özellikle KOAH hastalarımızın bunlara dikkat etmesi gerekir" dedi. "Panik yapmaya gerek yok" Normal sağlıklı bireylerin vitamin eksikliklerini kontrol ettirmesinin önemine değinen Tatlı, "Normal sağlıklı bireylerin bu tür üst solunum yolu enfeksiyonlarına yakalanmamaları ya da yakalandıklarında süreci rahat geçirmeleri için yapabilecekleri en önemli şey; normal bir zamanda aile hekimliğine ya da dahiliye polikliniklerine başvurarak vitamin eksikliklerinin olup olmadığını kontrol ettirmeleridir. D vitamini, çinko veya B12 gibi vücudun normal çalışmasını engelleyecek herhangi bir eksiklik olup olmadığı tespit edilmelidir. Bu tür eksiklikler tamamlandıktan sonra bağışıklık sistemleri daha güçlü olacağı için hastalıkları daha rahat atlatacaklardır. Panik yapmaya gerek yoktur; basit üst solunum yolu enfeksiyonları nedeniyle acil servislere başvurulması gerekmez. Bu tür durumlarda aile hekimlerimize başvurabiliriz. Gerçekten çok ağır atlatan, ateşi düşmeyen veya nefes alıp vermekte zorluk yaşayan hastalarımız elbette acil servislerimize gelebilirler. Ancak bunun dışında, basit bir grip vakasında acil servislere gelinmesine gerek yoktur" diye konuştu. "Yanlış algı hastanelerin yükünü ciddi manada artırıyor" Toplumda ‘serum takılmadan veya iğne yapılmadan iyileşilmez’ gibi yanlış bir algının oluştuğuna dikkat çeken Tatlı, sözlerini şöyle sürdürdü: "Bu çok yanlış bir algıdır. Bu durum hem hastanelerin yükünü ciddi manada artırıyor hem de hastalar için herhangi bir fayda sağlamıyor. Aksine, acil servisleri gereksiz yere kalabalıklaştırarak hastalıkların başka insanlara bulaşmasına, çoğalmasına ve gerçek acil hastaların sağlık hizmetlerinden faydalanmasına engel olunmasına yol açabiliyor. O yüzden bu tür durumlarda sabırlı olmak lazımdır."
Gençlerde de risk artıyor: İnme vakalarının yüzde 17’si 50 yaş altında
30 Ekim 2025 Perşembe - 10:59 Gençlerde de risk artıyor: İnme vakalarının yüzde 17’si 50 yaş altında İnmenin her yıl dünya genelinde milyonlarca insanı etkileyen önemli sağlık sorunlarından biri olduğunu belirten Uzman Dr. Vugar Jafar, "’Acil bir beyin krizi’ olarak tanımlanan inmede hastalığın seyrini belirleyen kritik unsur, erken müdahaledir. Beyne giden damarlardan birinin tıkanması sonucu gelişir ve tıkanıklık süresince her dakikada yaklaşık 1 milyon 900 bin nöron ölür. İnmede zamanla yarışmak, tedavi başarısının temelini oluşturur" uyarısında bulundu. Medicana International İstanbul Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Vugar Jafar, dünya genelinde her yıl 12 milyondan fazla yeni inme vakası görüldüğünü, 2021 yılında ise 11,9 milyon inme vakası ve 7,3 milyon inme kaynaklı ölüm bildirildiğini belirtti. İnmenin, dünya çapında ölüm nedenleri arasında ikinci, engelliliğe bağlı yaşam yılı kaybında ise üçüncü sırada yer aldığını ifade eden Uzman Dr. Vugar Jafar, "1990-2019 döneminde yeni inme vakalarında yüzde 70, ölümlerde yüzde 43 ve inme geçirmiş bireylerin sayısında yüzde 102 artış bildirilmiştir. Bu artış, toplumların yaşlanması ve risk faktörlerinin kontrolsüz artışıyla doğrudan ilişkilidir" dedi. Türkiye’de her yıl 200 bin yeni inme vakası Türkiye’de de benzer tablo olduğunu belirten Uzman Dr. Vugar Jafar, 2019 yılı tahminlerine göre ülkede yaklaşık 125 bin yeni inme vakası görüldüğünü, toplamda 1 milyon 80 bin kişinin inme geçirmiş durumda olduğunu aktardı ve ekledi: "Türkiye’de her yıl ortalama 200 bin kişi inme geçiriyor, bu hastaların yaklaşık 50 bini inme veya komplikasyonları nedeniyle hayatını kaybediyor. Vakaların yüzde 17’si 50 yaş altı bireylerden oluşuyor. Bu, genç yaş grubunda da riskin arttığını gösteriyor. Ayrıca 2020 yılı verilerine göre Türkiye’de toplam 507 bin 938 ölümün 183 bin 109’unun kalp-damar hastalıklarına, 35 bin 880’inin ise inmeye bağlıdır. Bu rakamlar, inmenin ülkemizde kalp-damar hastalıklarıyla birlikte en sık ölüm nedenlerinden biri olduğunu göstermektedir." Belirtiler erken fark edilirse hayat kurtarır İnmenin belirtilerinin genellikle aniden ve beklenmedik şekilde ortaya çıktığını belirten Uzman Dr. Jafar, "Yüzde kayma, kolda veya bacakta güçsüzlük, konuşma bozukluğu, görmede bulanıklık ya da dengesizlik gibi bulgular görüldüğünde vakit kaybetmeden 112 Acil Servis aranmalıdır. Çünkü her dakika, beynin onarılamaz hücre kaybı anlamına gelir. İnme belirtileri çoğu zaman ağrısız olduğu için hastalar ve yakınları tarafından göz ardı edilebilmektedir. Belirtiler geçici olarak düzelmiş olsa bile bu durum mutlaka bir uyarı sinyali olarak değerlendirilmelidir. İnme, kısa süreli geçici ataklarla da başlayabilir ve bu ataklar sonraki büyük inmenin habercisidir. Erken farkındalık hastalığın seyrinde belirleyici rol oynamaktadır. Kişinin yüzünde aniden asimetri oluşması, konuşmasının bozulması veya bir kolunu kaldırmakta zorlanması durumunda saniyeler bile değerlidir. Bu gibi durumlarda hastayı bekletmeden en yakın acil servise ulaştırmak, kalıcı hasarı önlemenin tek yoludur" sözleriyle toplumun bilinçlenmesinin önemine dikkat çekti. Tedavide ’altın saat’ başarıyı belirliyor Tedavide ’altın saat’ olarak adlandırılan ilk 4,5 saatlik süreye dikkat çeken Uzman Dr. Jafar, "Bu sürede özel kan sulandırıcı tedavilerle damardaki pıhtı çözülebilir. Uygun hastalarda girişimsel nöroloji uzmanları tarafından yapılan beyin anjiyografisi veya trombektomi işlemiyle pıhtı mekanik olarak çıkarılır ve ciddi oranda başarı sağlanır. Erken müdahale hastanın yaşam kalitesini korumaktadır. İnme sonrası rehabilitasyon süreci, fiziksel ve bilişsel iyileşmede büyük rol oynar. İnmede en güçlü tedavi, farkındalık ve zamandır" dedi.
Lokman Hekim Van Hastanesi’nde rinoplasti operasyonlarına yoğun ilgi
30 Ekim 2025 Perşembe - 10:32 Lokman Hekim Van Hastanesi’nde rinoplasti operasyonlarına yoğun ilgi Lokman Hekim Van Hastanesi Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Lütfi Tekeş, özellikle son dönemde rinoplasti (burun estetiği) başta olmak üzere estetik operasyonlara olan ilginin arttığını söyledi. Yeni göreve başladığı Lokman Hekim Van Hastanesi’nde hastalara hizmet vermeye başlayan Op. Dr. Tekeş, en çok yapılan ameliyatların başında burun estetiğinin geldiğini söyledi. Tekeş, "Burada en fazla rinoplasti yapıyoruz. Bunun yanında karın germe, meme estetiği, meme büyütme, meme küçültme, meme protezi ve liposuction işlemleri de gerçekleştiriyoruz. Özellikle doğum sonrası oluşan karın sarkmalarında karın germe operasyonları sıkça tercih ediliyor. Ayrıca bacak, kol ve göz kapağı estetiği de uyguladığımız işlemler arasında yer alıyor" dedi. "Steril ortam bizim için çok önemli" Cerrahi işlemlerin mutlaka steril hastane ortamında yapılması gerektiğini vurgulayan Tekeş, "Bu tür ameliyatlar ameliyathane şartlarında yapılmalıdır. Normal poliklinik ortamlarında veya küçük odalarda cerrahi müdahale yapılması enfeksiyon riskini artırır. O nedenle steril ortam bizim için çok önemli" ifadelerini kullandı. Vatandaşların merdiven altı uygulamalardan uzak durmaları konusunda uyaran Op. Dr. Lütfi Tekeş, "Özellikle saç ekimi, dolgu ve botoks gibi işlemlerin uygun olmayan ortamlarda yapılması ciddi sağlık sorunlarına yol açabiliyor. Bu tür uygulamaların uzman hekimler tarafından yapılması gerekir" diye konuştu. "Önemli olan gerçekten ihtiyaç varsa estetik yaptırmaktır" Estetik cerrahinin kişinin özgüvenini artıran bir alan olduğuna da değinen Tekeş, "Hastalarımız ameliyat sonrası kendilerini hem bedenen hem de ruhen daha iyi hissediyorlar. Ancak burada önemli olan gerçekten ihtiyaç varsa estetik yaptırmaktır. Endikasyon yoksa, yani tıbbi ya da estetik açıdan gereklilik bulunmuyorsa işlem yapılmamalıdır" şeklinde konuştu.
Lokman Hekim Van Hastanesi’nde rinoplasti operasyonlarına yoğun ilgi
30 Ekim 2025 Perşembe - 10:18 Lokman Hekim Van Hastanesi’nde rinoplasti operasyonlarına yoğun ilgi Lokman Hekim Van Hastanesi Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Lütfi Tekeş, özellikle son dönemde rinoplasti (burun estetiği) başta olmak üzere estetik operasyonlara olan ilginin arttığını söyledi. Yeni göreve başladığı Lokman Hekim Van Hastanesi’nde hastalara hizmet vermeye başlayan Op. Dr. Tekeş, en çok yapılan ameliyatların başında burun estetiğinin geldiğini söyledi. Tekeş, "Burada en fazla rinoplasti yapıyoruz. Bunun yanında karın germe, meme estetiği, meme büyütme, meme küçültme, meme protezi ve liposuction işlemleri de gerçekleştiriyoruz. Özellikle doğum sonrası oluşan karın sarkmalarında karın germe operasyonları sıkça tercih ediliyor. Ayrıca bacak, kol ve göz kapağı estetiği de uyguladığımız işlemler arasında yer alıyor" dedi. "Steril ortam bizim için çok önemli" Cerrahi işlemlerin mutlaka steril hastane ortamında yapılması gerektiğini vurgulayan Tekeş, "Bu tür ameliyatlar ameliyathane şartlarında yapılmalıdır. Normal poliklinik ortamlarında veya küçük odalarda cerrahi müdahale yapılması enfeksiyon riskini artırır. O nedenle steril ortam bizim için çok önemli" ifadelerini kullandı. Vatandaşları merdiven altı uygulamalardan uzak durmaları konusunda uyaran Op. Dr. Lütfi Tekeş, "Özellikle saç ekimi, dolgu ve botoks gibi işlemlerin uygun olmayan ortamlarda yapılması ciddi sağlık sorunlarına yol açabiliyor. Bu tür uygulamaların uzman hekimlerce yapılması gerekir" diye konuştu. "Önemli olan gerçekten ihtiyaç varsa estetik yaptırmaktır" Estetik cerrahinin kişinin özgüvenini artıran bir alan olduğuna da değinen Tekeş, "Hastalarımız ameliyat sonrası kendilerini hem bedenen hem de ruhen daha iyi hissediyorlar. Ancak burada önemli olan gerçekten ihtiyaç varsa estetik yaptırmaktır. Endikasyon yoksa, yani tıbbi ya da estetik açıdan gereklilik bulunmuyorsa işlem yapılmamalıdır" şeklinde konuştu.
Neredeyse hiç görmemesine rağmen okumaya ve üretmeye devam ediyor
30 Ekim 2025 Perşembe - 10:07 Neredeyse hiç görmemesine rağmen okumaya ve üretmeye devam ediyor Eskişehir’de 70 yaşındaki Sema Kol, neredeyse hiç görmemesine rağmen kitap okuyor ve örgü örüyor. Hobilerine olan bağlılığı ile dikkat çeken Kol’un ördüğü malzemeler ise, yurdun çeşitli noktalarındaki yoksul çocuklara ücretsiz gönderiliyor. Doğuştan görme engelli olan Sema Kol’un sadece sol gözü kısıtlı olarak görüyor. Sağ gözü hiç görmeyen Kol, sıkı bir şekilde bağlı olduğu ve yıllardır vazgeçmediği hobileri ile becerilerini koruyor. Boş zamanlarını kitap okuyarak geçiren yaşlı kadın, bazı aylar 20 kitabı baştan sona bitiriyor. Ayrıca örgü ile de uğraşan Sema Kol’un el emeği göz nuru ürettiği atkı ve bere gibi malzemeler, kızı aracılığıyla yurdun çeşitli noktalarındaki yoksul çocuklara ücretsiz olarak gönderiliyor. Ağır bir hastalıkla da mücadele eden Kol’un hayata olan bu bağlılığı, görenlerin takdirini topluyor. "Gerekirse gözümün içine sokuyorum, yine yapıyorum" Küçüklüğünden beri görme engelli olduğunu anlatan Sema Kol, "Sol gözüm ameliyatlı, sağ gözüm hiç görmüyor. Sadece sol gözümle biraz görebiliyorum. Zamanla o da görmemeye başladı. Kendim dışarı çıkamıyorum, doktorlar müsaade etmiyor. Gözümden dolayı çekiniyorum, gidemiyorum. Kitap okumak ve örgü örmek benim birinci hobim. Görmememe rağmen bırakmıyorum. Gerekirse gözümün içine sokuyorum, yine yapıyorum. Çaba göstermeye devam ediyorum. Bütün yazarları, bütün kitapları okumaya çalışıyorum. Bir ayda 20 kitap okuduğum olmuştur. Her çeşidinden okurum. Nerede bir yazar bulsam, oradan kitap aldırıyorum. Hiç ayırt etmem. Kızlarımdan, çocuklarımdan da rica ediyorum; ellerinden geldiği kadar getiriyorlar bana kitap getiriyorlar" dedi. "Görme engelli olmama rağmen okumaya ve üretmeye devam ediyorum" Büyük bir zaman ayırdığı örgü hobisine de değinen Kol, sözlerine şöyle devam etti: "Şapka yapıyorum, sabunluk yapıyorum, şiş işleriyle uğraşıyorum. Tığ işi yapamıyorum, görmediğim için zor oluyor. Geceleri 1 saat kadar uyurum, her saat başı kalkarım. Gece dahi oturup örgü örerim. Bu örgüler köylere maddi karşılık olmadan gönderiliyor. Okumayı da herkese tavsiye ederim. Hem el bakımından hem beyin bakımından çok faydalı bir şey. Eller, bilekler çalışıyor; aynı zamanda bilgi olarak da çok şey öğreniyorsun. İnsanlar beni görünce şaşırıyorlar, ’Görme engelli olduğu halde okumaya, örmeye çalışıyor’ diyorlar. Evet, görme engelli olmama rağmen okumaya ve üretmeye devam ediyorum."
Çocuklara göz damlasını doğru damlatmak için öneriler
30 Ekim 2025 Perşembe - 10:06 Çocuklara göz damlasını doğru damlatmak için öneriler Küçük bir damlanın doğru damlatıldığı takdirde çocuk göz tedavisinde büyük bir fark oluşturabileceğini vurgulayan Göz Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Ali Rıza Cenk Çelebi, "Göz hastalıklarında çocuklarda birçok durumda damla tedavisi gerekir. Ancak çocuklar için bu süreç korkutucu veya rahatsız edici olabilir. Ailelerin birkaç basit tekniği bilmesi, tedavinin hem kolay hem de etkili şekilde sürdürülmesini sağlar" dedi. Çocuklarda göz hastalıklarının tedavisinde en sık karşılaşılan zorluklardan birinin göz damlasını doğru ve düzenli uygulamak olduğunu belirten Topkapı’daki İstinye Üniversitesi Liv Hospital’dan Göz Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Ali Rıza Cenk Çelebi, dikkat edilmesi gerekenler hakkında bilgilendirmede bulundu. Prof. Dr. Çelebi, "Gözyaşı kanalı tıkanıklığı ile ilişkili konjonktivitten alerjik konjonktivite, enfeksiyonlardan ambliyopi tedavisine kadar birçok durumda damla tedavisi gerekir. Ancak çocuklar için bu süreç korkutucu veya rahatsız edici olabilir. Ailelerin birkaç basit tekniği bilmesi, tedavinin hem kolay hem de etkili şekilde sürdürülmesini sağlar" ifadelerini kullandı. "Önce güven ver, sonra damlat" Çocukların ne yapılacağını anladıklarında korkularının azalacağını dile getiren Prof. Dr. Çelebi, şu önerilerde bulundu: "Damlayı damlatmadan önce kısa bir açıklama yapın: Şimdi gözüne sihirli bir damla koyacağız, böylece gözün hemen iyileşecek. Küçük çocuklarda oyuna dönüştürmek işe yarar: Damlayı göze düşen bir yağmur tanesi olarak anlatabilirsiniz. Rahat bir pozisyon seçin: En kolay pozisyon, çocuğu sırtüstü yatırıp başını hafifçe geriye eğmektir. Daha küçük bebeklerin ise kucağa alınarak sabitlenmesi tercih edilir. Daha büyük çocuklarda ise oturur pozisyonda başı geriye eğmek de uygundur. Göz kapaklarını zorla açmaya çalışmayın; bu hem korkuyu artırır hem de damlanın boşa gitmesine neden olur." "Göz kapalıyken de damlatabilirsiniz" Küçük çocuklarda en etkili ve pratik yöntemlerden birinin göz kapalıyken damlatma tekniği olduğunu belirten Prof. Dr. Çelebi, şu bilgileri paylaştı: "Çocuğu sırtüstü yatırın. Göz kapalıyken, kirpiklerin birleştiği iç köşeye (buruna yakın kısmına) damlayı bırakın. Çocuk gözünü açtığında damla otomatik olarak göze girer. Bu yöntem hem korkuyu azaltır hem de gözle teması en aza indirir." "Damlalar arasında süre bırakın" Eğer birden fazla damla kullanılacaksa (örneğin sabah antibiyotik, akşam suni gözyaşı gibi), iki damla arasında en az 5 dakika beklemek gerektiğini işaret eden Prof. Dr. Çelebi, bu sürenin ilacın göze tam emilmesini sağlayacağını ifade etti. Prof. Dr. Çelebi, tedaviye uyumu artırmak için şu önerilerde bulundu: "Damlatma sonrası çocuğu övmek ve küçük bir ödül vermek (örneğin sticker, hikâye, sarılma) tedavi uyumunu artırır. Her gün aynı saatte uygulamak alışkanlık kazandırır. Damla sayısını azaltmak için doktor önerisi dışında ilaçları birleştirmeyin; karıştırmak etkinliği düşürebilir." "Damlaların doğru saklanması önemli" Bazı göz damlalarının buzdolabında, bazılarının ise oda sıcaklığında saklanması gerektiğini işaret eden Prof. Dr. Çelebi, "Her ilacın prospektüsünde bu bilgi yer alır. Damla ucunun göz veya kirpikle temas etmemesine dikkat edilmelidir; aksi halde mikrobik kontaminasyon riski doğar" dedi. "Uzun süreli kontrolsüz kullanım enfeksiyon sebebi" Göz damlaları kısa süreli kullanım için olduğunun altını çizen Prof. Dr. Çelebi, "Uzun süreli kontrolsüz kullanım (özellikle kortizonlu damlalar) göz tansiyonu veya enfeksiyon riskini artırabilir. Bu nedenle tedavi süresi ve doz mutlaka hekim tarafından belirlenmelidir" diye konuştu. "Başarılı tedavinin sırrı sabır, güven ve doğru teknik" Çocuklarda göz damlası uygulamasının birkaç gün içinde alışkanlığa da dönüşebileceği uyarısında bulunan Prof. Dr. Çelebi, "Ailelerin sakin kalması, açıklayıcı olması ve basit yöntemleri uygulamasıyla hem çocuk huzurlu olur hem de tedavi daha etkili sonuç verir. Unutmayın, bir damlanın bile etkili olabilmesi için doğru yere, doğru zamanda, doğru şekilde ulaşması gerekir. Çocuklarda damla tedavisinin en önemli kısmı, çocuğun korkusunu azaltmak ve damlanın göze ulaşmasını sağlamaktır. Aileler sabırlı, açıklayıcı ve tutarlı olduklarında tedavi başarısı çok daha yüksek olur" açıklamalarında bulundu.
Klinik Psikolog Deniz: "Fon müziğinin sesini siz ayarlayın"
30 Ekim 2025 Perşembe - 09:58 Klinik Psikolog Deniz: "Fon müziğinin sesini siz ayarlayın" Stres hayatın olağan akışında insanın, fiziksel, duygusal ve zihinsel sınırlarının zorlanmasıyla gelişen uyum sağlama çabasının ortaya çıkardığı bir durum olarak öne çıkıyor. Bireyin yaşamını olumsuz yönde etkileyebilen bu durum, doğru yönetildiğinde ciddi bir motivasyon ve güç kaynağına dönüşebiliyor. Konuya ilişkin Medicana Sağlık Grubu Psikoloji Bölümü’nden Klinik Psikolog Burçin Deniz, stresle başa çıkma yöntemleri hakkında bilgi verdi. Klinik Psikolog Burçin Deniz, "Stresi düşman olarak görmeyebilirsiniz. Çünkü doğru dozda ve yönetilebilir olduğunda motivasyonu güçlendiren ve performansı artıran bir yakıta dönüşebilir" mesajını verdi. Stresin hayatın olağan akışındaki bir fon müziği olduğunu ifade eden Medicana International İzmir Hastanesi Psikoloji Uzmanı Klinik Psikolog Burçin Deniz, stresin bazen insanı harekete geçirebildiğini, bazen uyum sağlamaya yardımcı olduğunu bazen de insanın tükenmesine neden olabildiğini belirtti. Stresi sağlıklı bir şekilde yönetmenin önemine dikkat çeken Klinik Psikolog Burçin Deniz, "Stres genellikle üç aşamada kendini gösterir. Başlangıçta alarm aşamasında beden tehlikeye veya baskıya karşı uyarılır; sunum öncesi kalbinin hızlanması veya ellerin terlemesi, vücudun ‘savaş ya da kaç’ moduna geçtiğini gösterir. Daha sonra direnme aşamasında beden ve zihin strese uyum sağlar, çözüm üretmeye çalışır; zor bir projeyi tamamlamak için konsantre olmak buna örnektir. Ancak stres uzun süre devam ederse tükenme aşaması başlar; enerji kaynakları tükenir ve yorgunluk, kaygı veya fiziksel rahatsızlıklar ortaya çıkar. Sürekli baskı altında kalan bir kişi bitkin hissedebilir veya sık sık hastalanabilir" açıklamasını yaptı. Öte yandan stresin belirtilerine de değinen Klinik Psikolog Burçin Deniz, "Stres; baş ağrısı, kas gerginliği şeklinde ortaya çıkabilir. Dikkat dağınıklığı, karar vermede zorlanma stresin işaretlerindendir. Duygusal olarak ise kaygı, sinirlilik, üzüntü olarak görülebilir. Ayrıca stres, sosyal ilişkilerde de etkisini hissettirir. Kişinin daha az iletişim kurmak, ani tartışmalara girmek gibi tepkiler göstermesi olasıdır. Stres; bedeni, zihni, duyguları ve ilişkileri etkileyen çok yönlü bir deneyimdir" dedi. Kontrol edilebilen şeylere odaklanın Stresin bireyin hem içsel hem de dışsal etkenlerle başa çıkmakta zorlandığı durumlarda ortaya çıktığını aktaran Klinik Psikolog Burçin Deniz, stresle başa çıkma stratejilerinin genel olarak iki ana gruba ayrıldığını aktardı. Klinik Psikolog Burçin Deniz, "Problem Odaklı Başa Çıkma; stresin kaynağını çözmeye yönelik aktif bir yaklaşımdır. Bu yöntemle kişi, stres yaratan durumu analiz eder, çözüm yolları arar ve somut adımlar atar. Bu noktada sorunu belirleme, çözüm için alternatifler üretme, alternatifleri yarar ve zararlar açısından değerlendirme, alternatifler arasından seçim yapma, seçilen alternatifi uygulama kavramları üzerinden değerlendirilebilir. Örneğin, bir öğrenci sınav kaygısı yaşadığında daha düzenli çalışmak için plan yapması, zaman çizelgesi oluşturması ya da eksik konuları tamamlaması problem odaklı başa çıkmadır. Duygu Odaklı Başa Çıkma ise stresin kaynağını değil, bu durumun kişide yarattığı duygusal etkileri düzenlemeyi hedefler. Örneğin, ‘kontrol edebildiklerim/ edemediklerim’ ayrımını yaparak enerji ve odağı kontrol edilebilen şeylere yönlendirip, kontrol edilemeyen şeyler üzerine boşa odaklanmamak stresi azaltır. Bu da çözüm odaklı yaklaşımı güçlendirerek daha huzurlu olunmasına katkı sunar" dedi. Hayır demeyi öğrenin Stresten korunmak için yapılması gerekenleri sıralayan Klinik Psikolog Burçin Deniz, başta "hayır" demeyi öğrenmek gerektiğine dikkat çekti. Klinik Psikolog Burçin Deniz, stresten korunmak için yapılması gerekenleri şu şekilde sıraladı: "Hayır demeyi öğrenmek önemli. Gereksiz işleri veya düşük öncelikli talepler nazikçe reddedilebilmeli. Önceliklendirme yapmak; görevleri önem ve aciliyetine göre sıralamak ve de kısa molalar vermek gerilim durumunu hafifletilebilir. Sağlıklı alışkanlıklar edinilmeli. Düzenli uyku, egzersiz ve dengeli beslenme stresi azaltabilir. Planlı iletişim kurmak; sorunları ve ihtiyaçları zamanında ve net bir şekilde iletmek stresi hafifletebilir. Problemlere çözüm odaklı bakılmalı, küçük başarıları kutlanmalı. Duygusal ve sevgi dolu iletişim kurulmalı. Günlük görevleri önceden planlamak ve zaman sınırları koymak da stresi azaltabilir. Hobiler ve ilgi alanlarına zaman ayrılabilir. İş ve özel hayat arasında net sınırlar belirlenebilir. Güvenilen kişilerle daha sık iletişim kurularak sorunların paylaşılması stresin azalmasına katkı sunabilir. Değişen planlara uyum sağlamak ve de mükemmeliyetçi olmamak da stresi azaltabilir."
Erken tanı, güçlü yaşam: Her 8 kadından biri risk altında
30 Ekim 2025 Perşembe - 09:54 Erken tanı, güçlü yaşam: Her 8 kadından biri risk altında Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Onkoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi ve Kişiselleştirilmiş Onkoloji Derneği Genel Sekreteri Prof. Dr. Uğur Coşkun, Meme Kanseri Farkındalık Ayı kapsamında yaptığı açıklamada, meme kanserinin 8 kadından 1’inde geliştiğini aktardı. Kişiselleştirilmiş Onkoloji Derneği Genel Sekreteri Prof. Dr. Uğur Coşkun, Meme Kanseri Farkındalık Ayı dolayısıyla İhlas Haber Ajansı muhabirine açıklamalarda bulundu. Meme kanserinin kadınlarda en sık görülen kanser türü olduğunu vurgulayan Coşkun, hayat boyu her 8 kadından 1’inde meme kanseri geliştiğini belirtti. Aynı zamanda Coşkun, hastalığın teşhis, cerrahi ve ilaç tedavilerinde son yıllarda büyük ilerlemeler kaydedildiğini ifade etti. Türkiye’de dünyadaki güncel tüm gelişmelerin artık hastalara uygulandığını belirten Coşkun, geçmişte birçok hastanın memesinin tamamen alınması gerekirken, günümüzde bazı hastaların memesini koruyabildiklerini kaydetti. "Lenf bezelerini temizlemeye gerek kalmadan tanı koyabiliyoruz" Koltuk altı lenf bezlerinin tamamının çıkarılmasının geçmişte yaygın bir uygulama olduğuna değinen Coşkun, "Artık ‘sentinal lenf nodu örneklemesi’ dediğimiz yöntem sayesinde, koltuk altındaki tüm lenf bezelerini temizlemeye gerek kalmadan tanı koyabiliyoruz. Böylece hastalarda kolda şişlik ve ağrı gibi sorunlar büyük ölçüde önleniyor" ifadelerini kullandı. Bölgesel olarak ilerlemiş meme kanserlerinde, onkolojide son yılların en dikkati çeken tedavi seçeneklerinden biri olan immünoterapinin cerrahi öncesi dönemde oldukça etkili olduğuna işaret eden Coşkun, bu tedavinin yakın dönemde Türkiye’de geri ödeme kapsamına alındığını, hastaların ilaç giderlerinin devlet tarafından karşılandığını dile getirdi. "Meme kanseri pek çok hasta için kronik bir hastalık haline geldi" Hastalığın ileri evrelerinde de tedavi seçeneklerinin genişlediğini aktaran Coşkun, "Evre, 4 meme kanseri tanısı alan hastalarda artık sadece kemoterapi değil, birçok akıllı ilaç da kullanılabiliyor. Bu sayede meme kanseri pek çok hasta için kronik bir hastalık haline geldi" diye konuştu. "Hiçbir hasta umutsuzluğa kapılmasın, tıbbi onkoloji uzmanına danışsın" Yayılmış meme kanserli hastalarda tümörlerde yapılan moleküler analizlerin, hedefe yönelik tedavi imkanlarını artırdığını belirten Prof. Dr. Coşkun, "Bazı hastalarda bu tedaviler sayesinde şifa elde etmek mümkün. Bu nedenle hiçbir hastamız umutsuzluğa kapılmasın, mutlaka bir tıbbi onkoloji uzmanına danışsın" çağrısında bulundu.
Yeni doğum yapan her 10 anneden 7’si lohusa depresyonu yaşıyor
30 Ekim 2025 Perşembe - 08:57 Yeni doğum yapan her 10 anneden 7’si lohusa depresyonu yaşıyor Uzman Psikolog Tuğçe Denizgil Evre, doğum sonrası dönemde annelerin yaklaşık yüzde 50 ila 70’inde görülen lohusa depresyonunun, iki yıla kadar sürebileceğini ve tedavi edilmemesi halinde anne ve bebek için ciddi sonuçlar doğurabileceğini söyledi. Dünyaya bir bebek getirmek çoğu zaman tarifsiz bir mutluluk olarak görülse de birçok anne için bu süreç duygusal olarak oldukça zorlu geçebiliyor. Yakın Doğu Üniversitesi Hastanesinde Uzman Psikolog Tuğçe Denizgil Evre, doğum sonrası dönemde kadınların ruh halindeki değişikliklerin bazen lohusa depresyonuna işaret edebileceğini söyledi. Doğumdan sonraki ilk altı hafta içinde sinsice başlayan ve birkaç ay sürebilen bu depresyonun, kimi zaman bir ila iki yıla kadar uzayabildiğini belirten Uzm. Psk. Denizgil Evre, durumun hormonal, psikolojik ve sosyal etkenlerin birleşimiyle ortaya çıktığını vurguluyor. Gebelik döneminde yükselen östrojen ve progesteron hormonlarının doğumla birlikte ani düşüşü, tiroit bozuklukları ya da B9 vitamini eksikliğinin lohusa depresyonunda etkili olabileceğini ifade etti. Yeni doğum yapan annelerin yaklaşık yüzde 50 ila 70’inde görülen lohusa depresyonunun genellikle iki ay sürdüğünü söyleyen Uzm. Psk. Tuğçe Denizgil Evre, "Yeni annenin kafası karışıktır; sık sık ağlama nöbetleri geçirebilir, dikkatini toplayamaz ve vücudundaki her noktanın ağrıdığını hissedebilir. Ancak belirtiler on günden uzun sürüyorsa profesyonel destek gerekir" dedi. Psikolojik ve sosyal değişimler lohusa depresyonunda belirleyici Doğum yapan tüm kadınlarda hormonal değişiklikler görülürken, stres, kişiler arası ilişkiler ve sosyal destek düzeyi de bu süreçte belirleyici olabiliyor. Hayatlarını kendilerinden çok dış faktörlerin yönettiğini düşünen annelerin depresyon açısından daha yüksek risk altında olduğunu ifade eden Uzman Psikolog Tuğçe Denizgil Evre, doğumdan sonraki üç gün içinde hormonların hamilelik öncesi seviyeye döndüğünü, ancak bebek sahibi olmanın beraberinde getirdiği psikolojik ve sosyal değişikliklerin depresyon riskini artırabileceğini söyledi. Lohusa depresyonunun belirtilerinin çok yönlü olabileceğini belirten Uzm. Psik. Tuğçe Denizgil Evre, şiddetli hüzün, boşluk hissi, aşırı yorgunluk, enerji kaybı, sosyal çevreden uzaklaşma, bebeğini yeterince sevemediği düşüncesi ve bebeğe zarar verme korkusunun yaygın belirtiler arasında yer aldığını söyledi. "Anneler konsantrasyon güçlüğü, bellek zayıflığı, panik atak, iştahsızlık, kilo kaybı, uykusuzluk, bebekle ilgilenmek istememe hatta bebeği öldürmek isteme gibi duygular yaşayabilir" diyen Uzm. Psk. Denizgil Evre, bu dönemde suçluluk, değersizlik, umutsuzluk hissi ve intihar düşüncelerinin dahi görülebileceğini vurguladı. Mutlaka doktora başvurulmalı Her kadında farklı şiddette seyredebildiğini belirttiği lohusa depresyonunun tedavisinde, doktor kontrolünde ilaç kullanımı ve destek gruplarına katılımın etkili olabileceğini söyleyen Uzm. Psk. Tuğçe Denizgil Evre, "Emziren anne depresyondaysa doktor kontrolünde ilaç kullanabilir" dedi. Tedavi edilmediği takdirde lohusa depresyonunun hem anne hem de bebek için tehlikeli olabileceğini hatırlatan Uzm. Psk. Denizgil Evre, "Yeni doğum yapan anneler günlük durumlarla başa çıkamıyor, kendisine veya bebeğe zarar vermeyi düşünüyor ve günün çoğunu aşırı endişeli, korkmuş ya da panik halinde geçiriyorsa mutlaka profesyonel yardım almalıdır. Lohusalık döneminde annenin yanında anlayışlı, tecrübeli ve destekleyici bir yetişkin bulunması çok önemlidir. Anne, bu duygusal sıkıntıların geçici olacağı yönünde bilgilendirilmeli ve cesaretlendirilmelidir" ifadelerini kullandı.
Nöroloji uzmanından inmeye karşı uyarı: "Erken müdahale felci önler"
29 Ekim 2025 Çarşamba - 17:58 Nöroloji uzmanından inmeye karşı uyarı: "Erken müdahale felci önler" Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Murat Yılmaz, "Beyin dokusu oksijensiz kaldığı her dakika milyonlarca sinir hücresi kaybedilir. Bu nedenle inme, zamanla yarışılan bir hastalıktır. Dakikalar, hatta saniyeler bile fark oluşturur" dedi. Bolu İzzet Baysal Eğitim ve Araştırma Hastanesi Başhekim Yardımcısı ve Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Murat Yılmaz, inmede erken müdahalenin önemine dikkat çekerek vatandaşlara uyarılarda bulundu. Doç. Dr. Yılmaz, inmenin beyne giden kan akışının aniden durması veya azalması sonucu beyin dokusunun oksijensiz kalmasıyla meydana geldiğini belirterek, "Beyin dokusu oksijensiz kaldığı her dakika milyonlarca sinir hücresi kaybedilir. Bu nedenle inme, zamanla yarışılan bir hastalıktır. Dakikalar, hatta saniyeler bile fark oluşturur. Yüzde kayma, kolda güçsüzlük, konuşma bozukluğu, görme kaybı ve denge kaybı en önemli belirtilerdir. Bu bulgulardan biri bile varsa, hiç vakit kaybetmeden 112 Acil Çağrı Merkezi aranmalıdır" ifadelerini kullandı. "Erken müdahale felci önler" İnmenin erken fark edilip doğru merkeze ulaştırıldığında tedavi edilebilir olduğunu belirten Yılmaz, "Damar açıcı ilaç veya anjiyo ile pıhtının çıkarılması sayesinde hasta felç kalmadan veya konuşma kaybı yaşamadan hayatına devam edebilir. Ne yazık ki belirtiler geçici olduğu için birçok kişi ‘biraz dinleneyim geçer’ düşüncesiyle hastaneye geç başvuruyor. Bu da tedavi şansını azaltıyor. Erken müdahale felci önler" dedi. "Bolu, Batı Karadeniz’in güçlü inme merkezi" Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi bünyesinde hizmet veren Reha Tolun İnme Merkezi’nin yalnızca Bolu’ya değil, Zonguldak, Bartın, Düzce, Karabük ve Kastamonu illerine de hizmet verdiğini söyleyen Yılmaz, merkezin 7/24 esasına göre çalıştığını ve ileri teknolojiye sahip görüntüleme sistemleriyle donatıldığını vurguladı. Vatandaşlara çağrıda bulunan Doç. Dr. Murat Yılmaz, "İnme önemli bir acildir. En ufak bir belirtiyi fark ettiğinizde beklemeyin. Erken müdahale hayat kurtarır, 112’yi arayın" dedi.