SAĞLIK
27 Nisan 2026 Pazartesi - 12:59 "Kolon kanserinde erkeklerde risk daha fazla" Yaşam boyu kolon kanseri gelişme ihtimalinin erkeklerde yüzde 4.5, kadınlarda ise yüzde 3.2 olduğunu belirten Genel Cerrahi ve Cerrahi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Serdar Yol, "Ailesinde kolorektal (kolon) kanser öyküsü, inflamatuvar bağırsak hastalığı (ülseratif kolit, crolin hastalığı gibi), kalıtsal genetik bozukluğu olanlar (ailesel polipozis sendromu varlığı gibi), işlenmiş ve hayvansal gıdaları aşırı tüketenler, meyve ve sebzeleri az tüketenler, sigara kullananlar, ailesinde meme yumurtalık ve rahim ağzı kanseri olan kişiler kolon kanseri açısından risk grubundadır" dedi. Liv Hospital Samsun Genel Cerrahi ve Cerrahi Onkoloji Kliniği’nden Prof. Dr. Serdar Yol, açıklamalarda bulundu. Kolon kanserinin (kolorektal kanser) birçok belirtisi olduğunun altını çizen Prof. Dr. Yol, bunların başında yeni başlayan kabızlık veya sık tuvalete gidip tam rahatlayamama, dışkının incelmesi, makattan kan gelmesi veya dışkının kanlı olması, kansızlık, karın ağrısı, halsizlik ve kilo kaybı geldiğini ifade etti. "Sigara kullananlar risk altında" Yaşam boyu kolorektal (kolon) kanser gelişme ihtimalinin erkeklerde yüzde 4.5, kadınlarda ise yüzde 3.2 olduğunu dile getiren Prof. Dr. Serdar Yol, "Ailesinde kolorektal kanser öyküsü, inflamatuvar bağırsak hastalığı (ülseratif kolit, crolin hastalığı gibi), kalıtsal genetik bozukluğu olanlar (ailesel polipozis sendromu varlığı gibi), işlenmiş ve hayvansal gıdaları aşırı tüketenler, meyve ve sebzeleri az tüketenler, sigara kullanımı olanlar, ailesinde meme yumurtalık ve rahim ağzı kanseri olan kişiler kolon kanseri açısından risk grubundadır" açıklamasında bulundu. "Kişiye göre tedavi planlanıyor" Kolon kanserinde en önemli tanı aracının kolonoskopi olduğunu anlatan Prof. Dr. Yol, ayrıca dışkıda gizli kan bakılması ile de tanı konabileceğini ifade etti. Tomografi ve dışkıda genetik testlerin de kullanılabileceğini aktaran Prof. Dr. Yol, "Makattan kanaması olan her hastaya, birinci derece akrabasında kolorektal kanser öyküsü olmayanlarda 50 yaşından itibaren, birinci derece akrabasında kolorektal kanser öyküsü olanlarda ise akrabasında hastalığın ortaya çıktığı yaşın 10 sene öncesinden itibaren (genellikle 40 yaştan itibaren) kolonoskopi yapılmalıdır. Kolorektal kanserde tedavi, cerrahi öncelikle düşündürmekle birlikte kemoterapi ve radyoterapi ile kombine tedavi yöntemleri uygulanmakta, kişiye göre tedavi planlanmaktadır" şeklinde konuştu.
27 Nisan 2026 Pazartesi - 12:00 Prof. Dr. Tat’tan Polen Alerjisi uyarısı Medical Point Gaziantep Hastanesi Alerji ve İmmünoloji Uzmanı Prof. Dr. Tuğba Songül Tat, bahar aylarında ağaç, çimen ve yabani ot polenlerinin havada yoğunlaşmasının; burun akıntısı, hapşırık, gözlerde kaşıntı ve sulanma gibi belirtileri artırdığını belirtti. Prof Dr. Tat, özellikle şehir yaşamında hava kirliliği ile birleşen polenlerin şikayetlerin daha da şiddetlenmesine yol açtığını vurguladı. "Basit bir nezle gibi görülmemeli" Prof. Dr. Tuğba Songül Tat, alerjik rinitin çoğu zaman basit bir soğuk algınlığı ile karıştırıldığını ancak uzun süreli ve tekrarlayan belirtilerin mutlaka dikkate alınması gerektiğini söyleyerek, tedavi edilmediği takdirde bu durumun sinüzit ve astım gibi daha ciddi solunum yolu hastalıklarına zemin hazırlayabileceğini ifade etti. Kimler risk altında Prof. Dr. Tat, "Alerji öyküsü bulunan bireyler, ailesinde alerjik hastalık olanlar, çocuklar ve genç yetişkinler, yoğun polen maruziyeti olan bölgelerde yaşayanlar" dedi. Korunmak yöntemleri Prof. Dr. Tuğba Songül Tat, polen alerjisine karşı alınabilecek basit önlemleri şöyle sıraladı: "Sabah erken saatlerde ve rüzgarlı havalarda dışarı çıkmamaya özen göstermek. Eve geldikten sonra kıyafet değiştirmek ve duş almak. Pencereleri özellikle polen yoğun saatlerde kapalı tutmak. Güneş gözlüğü kullanarak göz temasını azaltmak. Doktor önerisiyle uygun alerji ilaçlarını kullanmak." "Erken tanı ve doğru tedavi önemli" Alerji belirtileri yaşayan bireylerin vakit kaybetmeden bir uzmana başvurması gerektiğini belirten Prof. Dr. Tuğba Songül Tat, kişiye özel tedavi planlarının hastalığın kontrol altına alınmasında büyük rol oynadığını ifade etti.
27 Nisan 2026 Pazartesi - 11:53 Uluslararası deneyim yerli hastalara taşınıyor Sağlık turizmi alanında küresel ölçekte faaliyet gösteren International Plus, bugüne kadar ağırlıklı olarak yurt dışından gelen hastalara sunduğu ileri teknolojiye dayalı diş tedavisi hizmetlerini artık Türkiye’den hastalara da açtığını duyurdu. Türkiye’nin sağlık turizminde büyümesini sürdürdüğü bir dönemde hayata geçirilen bu adım kapsamında, kurumun dijital diş hekimliği altyapısı ve hızlı tedavi protokolleri, yerli hastaların erişimine de sunuluyor. Türkiye; 2025 itibarıyla 1,5 milyonu aşkın uluslararası hastaya hizmet vererek sağlık turizminde güçlü konumunu pekiştirirken, özellikle dental turizm alanında yüksek teknoloji ve uzmanlık odaklı büyümesini sürdürüyor. Bu gelişim, sektörde faaliyet gösteren kurumların hizmet modelini dönüştürerek yerli hastalara da aynı kaliteyi sunma yönünde önemli bir ivme katacak. International Plus Ağız ve Diş Sağlığı Polikliniği Sorumlu Hekimi Dr. Eren Gülbahar, konuyla ilgili yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullandı; "Diş tedavilerinde başarı, hekim deneyimi ile teknolojinin uyumuna bağlıdır. International Plus olarak her zaman en güncel ve yenilikçi teknolojileri kullanmayı öncelik haline getiriyoruz. Bugüne kadar bu yaklaşımı ağırlıklı olarak uluslararası hastalarımız için uyguluyorduk. Artık aynı standartları Türkiye’deki hastalarımıza da sunuyoruz. Dijital altyapımız sayesinde hastalarımız tedavi sürecini daha şeffaf ve güvenli şekilde deneyimliyor. Son teknoloji cihazlar ile donatılmış dijital diş hekimliği deneyimini yaşattığımız Sağlık Turizmi hastalarımızın katkılarıyla edinmiş olduğumuz tecrübeler sayesinde hem hasta memnuniyetinin hem de tedavi başarısının arttığını gözlemledik. Şimdi bu deneyimi kendi halkımızla da paylaşmanın heyecanı içindeyiz. Amacımız, hem hasta memnuniyetini hem de tedavi başarısını en üst seviyeye taşımak." Dr. Eren Gülbahar; kurumun vizyonunun yalnızca uluslararası pazarda büyümek değil, aynı zamanda Türkiye’deki hastaların da dünya standartlarında sağlık hizmetine erişimini sağlamak olduğunu vurguladı. International Plus Ağız ve Diş Sağlığı Polikliniği Sorumlu Hekimi Dr. Eren Gülbahar; bu deneyimin Türkiye’ye taşınmasının, yerli hastaların da dünya standartlarında dental çözümlere kendi ülkelerinde erişebilmesini sağlayacağını belirtirken "International Plus olarak Nisan 2025 yılında yapılan Balkan Sağlık Turizmi Forumunda Sağlık Bakanımız Prof. Dr. Kemal Memişoğlu’nun koymuş olduğu ’Sağlık turizminde 20 milyar dolar’ vizyonu istikametinde biz de farklı ülkelerdeki yatırımlarımızla büyümeyi hedefliyoruz. Diğer yandan, attığımız bu adım, sağlık hizmetlerinde kalite standardının yükselmesini, Türkiye’nin yalnızca yabancı hastalar için değil, yerli hastalar için de ileri teknolojiye erişimin merkezi haline gelmesini sağlayacak" diyerek sözlerini tamamladı.
Otizmde erken farkındalık hayatı olumlu etkiliyor
01 Nisan 2026 Çarşamba - 10:44 Otizmde erken farkındalık hayatı olumlu etkiliyor Çocuk Nörolojisi Uzmanı Prof. Dr. Şakir Altunbaşak, otizmde erken yaşta başlanan eğitim ve terapi programlarının çocuğun gelişiminde belirgin iyileşmeler sağlayabileceğini söyledi. Otizm, uzmanlarca çocukluk döneminde ortaya çıkan ve bireyin sosyal iletişim, dil gelişimi ve davranışlarını etkileyen nörogelişimsel bir farklılık olarak tanımlanıyor. Genellikle yaşamın ilk üç yılından fark edilen otizmin en yaygın belirtileri arasında göz teması kurmama, ismiyle seslenildiğinde tepki vermeme, konuşma gelişiminde gecikme ve sallanma ya da el çırpma gibi yineleyici hareketler yer alıyor. Bu konuda ailelerin bilinçlenmesinin ve uzman desteğine zamanında başvurmasının büyük önem taşıdığını söyleyen Medline Adana Hastanesi Çocuk Nörolojisi Uzmanı Prof. Dr. Şakir Altunbaşak, "Dünya Otizm Farkındalık Günü" nedeni ile açıklamalarda bulundu. Erken çocukluk döneminde ortaya çıkıyor Prof. Dr. Altunbaşak, otizmin beynin gelişim sürecindeki farklılıklarla ilişkili olduğunu belirterek, "Özellikle erken çocukluk döneminde sinir hücreleri arasındaki bağlantıların farklı çalışması, çocuğun çevresiyle kurduğu iletişimi etkileyebilir. Bu durum, göz teması kurmama, kendi ismine tepki vermeme ve tekrarlayıcı davranışlar gibi belirtilerle kendini gösterebilir. Ailelerin en sık fark ettiği durumlar arasında konuşma gecikmesi, sosyal etkileşimde zorluk ve rutinlere aşırı bağlılık yer alır. Bununla birlikte bazı çocuklar oyuncaklarla alışılmışın dışında oynayabilir ya da yaşıtlarına kıyasla daha içine kapanık davranabilir. Bu belirtiler tek başına tanı koydurmaz; ancak erken değerlendirme için önemli ipuçlarıdır" dedi. Multidisipliner yaklaşım önemli Otizm yalnızca nörolojik bir durum olarak değerlendirilmediğini ifade eden Altunbaşak, "Tanı ve tedavi sürecinde Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi başta olmak üzere psikologlar, dil ve konuşma terapistleri ve özel eğitim uzmanları birlikte çalışır. Çocuk nörolojisi, bu süreçte özellikle altta yatan nörolojik durumların değerlendirilmesi ve eşlik eden hastalıkların takibinde önemli bir rol oynar. Erken yaşta başlanan eğitim ve terapi programları, çocuğun gelişiminde belirgin iyileşmeler sağlayabilir. Beynin öğrenmeye en açık olduğu bu dönemde yapılan müdahaleler, sosyal becerilerin ve iletişim yeteneklerinin güçlenmesine katkıda bulunur. Bu nedenle ailelerin "bekleyelim, nasılsa geçer" yaklaşımı yerine uzman görüşü alması önerilir" diye konuştu. Tanı için farklı branşlar birlikte çalışır Prof. Dr. Şakir Altunbaşak, otizmde tanı koyma sürecinin detaylı bir gelişim öyküsü ve klinik gözlem ile başladığını kaydederek, "Çocuğun iletişim becerileri, sosyal etkileşimi ve davranış örüntüleri değerlendirilir. Gerektiğinde gelişim testleri ve nörolojik incelemeler de yapılabilir. Bu süreçte farklı branşların birlikte çalışması hem doğru tanıya ulaşmayı hem de bireye özgü bir tedavi planı oluşturulmasını sağlar. 3 yaşından önce tanı konulması ve tedaviye başlanması, tedavinin etkinliği ve sonuçları açısından son derece önemlidir. Otizmde kesin bir "ilaç tedavisi" bulunmamakla birlikte, bireyin ihtiyaçlarına göre planlanan eğitim ve terapi programları oldukça etkilidir. Davranışsal eğitimler, dil ve konuşma terapileri ile sosyal beceri çalışmaları çocuğun günlük yaşamını kolaylaştırır. Bazı durumlarda eşlik eden dikkat eksikliği veya uyku problemleri gibi durumlar için tıbbi destek de gerekebilir. Ebeveynlerin, çocuklarının gelişimini yakından takip etmesi, şüpheli durumlarda zaman kaybetmeden bir uzmana başvurması büyük önem taşır. Unutulmamalıdır ki otizmde erken farkındalık, doğru yönlendirme ve disiplinler arası iş birliği çocuğun yaşam kalitesini doğrudan ve olumlu etkiler" şeklinde konuştu.
Uzm. Dr. Bekfilavioğlu mide ilacı kullanımına yönelik uyarılarda bulundu
01 Nisan 2026 Çarşamba - 10:39 Uzm. Dr. Bekfilavioğlu mide ilacı kullanımına yönelik uyarılarda bulundu Uzm. Dr. Bekfilavioğlu, toplumda yaygın olarak kullanılan mide ilaçlarının bilinçsiz ve uzun süreli kullanımının böbrek sağlığı üzerinde olumsuz etkiler oluşturabildiğini belirterek uyarılarda bulundu. Medical Point Gaziantep Hastanesi Nefroloji Uzmanı Uzm. Dr. Garip Bekfilavioğlu, toplumda yaygın olarak kullanılan mide ilaçlarının bilinçsiz ve uzun süreli kullanımının böbrek sağlığı üzerinde olumsuz etkiler oluşturabildiğini belirterek, mide koruyucu olarak bilinen ilaçların gereksiz kullanımına karşı dikkatli olunması gerektiğini belirtti. Uzm. Dr. Bekfilavioğlu, mide şikayetleri yaşayan birçok kişinin doktora danışmadan ilaç kullanımına yöneldiğini ifade ederek, "Bu tür ilaçlar kısa süreli ve hekim kontrolünde kullanıldığında faydalı olabilir. Ancak uzun süreli ve kontrolsüz kullanım, böbrek fonksiyonlarında bozulmalara yol açabilir" dedi. Özellikle proton pompa inhibitörü olarak bilinen mide ilaçlarının, gereksiz yere ve uzun süre kullanıldığında kronik böbrek hastalığı riskini artırabileceğine dikkat çeken Bekfilavioğlu, "Hastalarımızın bu ilaçları ‘zararsız’ olarak görmemesi gerekiyor. Her ilaçta olduğu gibi mide ilaçlarının da yan etkileri vardır. Bu nedenle mutlaka doktor önerisiyle ve gerekli süre boyunca kullanılmalıdır" ifadelerini kullandı. Böbrek sağlığının korunması için düzenli kontrollerin önemine değinen Bekfilavioğlu, risk grubunda yer alan bireylerin daha dikkatli olması gerektiğini vurguladı. Özellikle ileri yaş grubundaki kişiler, kronik hastalığı bulunanlar ve birden fazla ilaç kullanan bireylerin bilinçsiz ilaç kullanımından kaçınması gerektiğini belirtti. Vatandaşlara bilinçsiz bir şekilde ilaç kullanmaması yönünde çağrıda bulunan Bekfilavioğlu, "Basit mide şikayetlerinde dahi kendi kendine ilaç kullanımına yönelmek yerine bir uzmana başvurulması, hem mide hem de böbrek sağlığının korunması açısından büyük önem taşımaktadır" diye konuştu.
Denizli’de ağız ve diş sağlığı hizmetlerinde önemli adımlar atılmaya devam ediyor
01 Nisan 2026 Çarşamba - 10:27 Denizli’de ağız ve diş sağlığı hizmetlerinde önemli adımlar atılmaya devam ediyor Denizli Ağız ve Diş Sağlığı Hastanesi’nde sağlık hizmetlerinin kalitesini arttırmaya yönelik önemli adımlar atılmaya devam ediyor. Bu kapsamda hastane bünyesinde Konik Işınlı Bilgisayarlı Tomografi (KIBT) cihazı hizmete girdi. Ağız ve Diş Sağlığı Hastanesi bünyesinde hizmete başlayan Konik Işınlı Bilgisayarla Tomografi cihazının tanı süreçlerinde diş hekimlerine büyük katkı sağlayacağını ifade eden Denizli İl Sağlık Müdürü Uz. Dr. Berna Öztürk, "Sağlık Bakanlığımızın kalite politikaları doğrultusunda ilimizde sağlık alt yapımızı sürekli yeniliyoruz" dedi. Endodonti, Radyoloji, Periodontoloji, Ortodonti, Restoratif, Protetik Diş Tedavisi, Çocuk Pedodonti, Ağız, Diş ve Çene Cerrahisi birimleri ile koruyucu ve tamamlayıcı ağız ve diş sağlığı hizmetleri sunulan Denizli Ağız ve Diş Sağlığı Hastanesi’nde Konik Işınlı Bilgisayarlı Tomografi cihazı hizmete başladı. Konik Işınlı Bilgisayarlı Tomografi cihazı sayesinde tanı ve tedavi süreçlerinde daha hızlı ve ayrıntılı görüntüleme imkânı sağlanmış olacak. Özellikle implant uygulamaları, çene cerrahisi, ortodontik değerlendirmeler ve gömülü diş vakalarında üç boyutlu görüntüleme ile daha doğru teşhis ve planlama yapılabilecek. "Sağlık Bakanlığımızın kalite politikaları doğrultusunda ilimizde sağlık alt yapımızı sürekli yeniliyoruz" Denizli İl Sağlık Müdürü Uz. Dr. Berna Öztürk, Ağız ve Diş Sağlığı Hastanesi bünyesinde hizmete başlayan Konik Işınlı Bilgisayarla Tomografi cihazının tanı süreçlerinde diş hekimlerine büyük katkı sağlayacağını ifade ederek; " Sağlık Bakanlığımızın kalite politikaları doğrultusunda ilimizde sağlık alt yapımızı sürekli yeniliyoruz. Hastane bünyesinde kullanılan iki boyutlu Panoramik Radyografi ve Periapikal Radyografi görüntülemelerine ek olarak Türkiye’de sayılı ağız ve diş sağlığı hastanesinde bulunan üç boyutlu görüntüleme yöntemi olan Konik Işınlı Bilgisayarlı Tomografi cihazını hizmete aldık. Tomografi cihazı ile birlikte çene kemikleri, dişler, damar-sinir yapıları, kistler, tümörler, gömülü dişler ve eklem rahatsızlıklarını üç boyutlu ve yüksek çözünürlüklü şekilde görüntüleyebileceğiz. Özellikle implant planlamaları, kist ve tümör tespiti ve cerrahi müdahale hazırlıkları gibi birçok alanda hekimlere yüksek hassasiyetli görüntüleme imkanı verecek. Böylelikle vatandaşlarımıza sunulan ağız ve diş sağlığı hizmetlerinin kalitesini önemli ölçüde yükseltmiş olacağız" dedi. 2025 yılında 10 uzman diş hekiminin göreve başlamasıyla Ağız ve Diş Sağlığı Hastanesi’ndeki uzman hekim sayısının da 23’e çıktığını belirten Uz. Dr. Berna Öztürk; " Hastane bünyesinde bulunan deneyimli 97 diş hekimi ve 1 Radyoloji, 3 Endodonti, 3 Periodontoloji, 5 Protetik, 3 Çocuk Pedodonti, 3 Ağız, Diş ve Çene Cerrahisi, 2 Ortodonti ve 3 Restoratif Uzmanı olmak üzere toplamda 120 hekimle hizmet veriyoruz. Yine 2025 yılında 4 yeni klinik açarak Ünit sayımızı 116’ya çıkardık. Ayrıca hafta içi her gün poliklinik şartlarında sağlık durumu nedeniyle tedavisi yapılamayan fiziksel ve zihinsel engelli bireylere, diş hekimi koltuğunda işlem yapılamayacak kadar önemli nörolojik rahatsızlığı olanlara, yaşı çok küçük yada tedaviye uyum gösteremeyen çocuklara genel anestezi altında diş tedavileri uygulamaktayız" dedi.
Kanserde, son yılların önemli gelişmesi "Neoadjuvan Tedavinin" başlıca 5 avantajı
01 Nisan 2026 Çarşamba - 10:18 Kanserde, son yılların önemli gelişmesi "Neoadjuvan Tedavinin" başlıca 5 avantajı Kanser tedavisinde son yıllarda öne çıkan neoadjuvan tedavi yaklaşımına ilişkin açıklamada bulunan Uzm. Dr. Selami Bayram, "Ameliyat öncesinde uygulanan bu yöntemle tümörü küçültmeyi, hastalığı daha iyi kontrol altına almayı ve cerrahi başarıyı artırmayı hedefliyoruz" dedi. "Hastaya en doğru sırayla, en etkili tedavi planlanır" Kanser tedavisinde son 20 yılda yaşanan en önemli yeniliklerden biri kuşkusuz neoadjuvan tedavi yaklaşımı olduğunu belirten Memorial Antalya Hastanesi Onkoloji Bölümü’nden Uzm. Dr. Selami Bayram,"Neoadjuvan tedavi, sadece ameliyat öncesi verilen bir ilaç tedavisi değildir. Doğru hastada uygulandığında cerrahiyi kolaylaştırabilen, görünmeyen hastalığı daha erken hedefleyebilen, tedavi yanıtını ölçmeye imkan veren ve sonraki adımları daha akılcı biçimde planlamaya yardımcı olan güçlü bir stratejidir. Günümüz onkolojisinde amaç yalnızca tümörü küçültmek değil; hastaya en doğru sırayla, en etkili ve en kişiselleştirilmiş tedaviyi sunmaktır. Ancak her kanser hastası için uygun değildir. Bu karar; tümörün evresi, yayılım durumu, biyolojik alt tipi, hastanın genel performansı ve multidisipliner konsey değerlendirmesi ile verilir" şeklinde konuştu. "Sonuç, tümörün tedaviye verdiği yanıta bağlıdır" Neoadjuvan tedavinin başlıca avantajları sıralayan Uzm. Dr. Selami Bayram, "Birinci avantaj olarak ameliyatı daha mümkün ve daha başarılı hale getirebilir. Bazı tümörler ilk tanı anında büyük olabilir ya da bulundukları bölge nedeniyle doğrudan ameliyat edilmeleri zor olabilir. Neoadjuvan tedavinin temel amaçlarından biri, tümörü küçülterek cerrahiyi teknik olarak daha uygulanabilir hale getirmektir. Bu yaklaşım özellikle meme kanseri ve rektum kanseri gibi bazı hastalıklarda organ koruyucu cerrahi şansını artırabilir. Örneğin uygun hastalarda memenin tamamen alınması yerine meme koruyucu cerrahi yapılabilmesi ya da rektum tümörlerinde kalıcı torba ihtiyacının azaltılması mümkün olabilir. Elbette bu fayda her hastada aynı düzeyde görülmez; sonuç, tümörün tedaviye verdiği yanıta bağlıdır" şeklinde konuştu. "Sistemik hastalık kontrolü açısından da önemli bir avantaj sağlayabilir" İkinci avantajın görüntülemede görünmeyen kanser hücrelerine daha erken dönemde etki edebildiğini aktaran Uzm. Dr. Selami Bayram, "Kanser bazen yalnızca görünen ana kitle ile sınırlı değildir. Henüz tomografi, MR veya PET gibi görüntüleme yöntemleriyle tespit edilemeyen çok küçük tümör hücreleri de dolaşımda bulunabilir. Buna tıpta mikrometastatik hastalık denir. Neoadjuvan tedavi, ameliyat öncesinde bu hücrelere erken dönemde etki etme fırsatı sunabilir. Bu nedenle bazı hastalarda sadece lokal kontrol değil, sistemik hastalık kontrolü açısından da önemli bir avantaj sağlayabilir. Özellikle biyolojik olarak daha agresif tümörlerde bu erken sistemik yaklaşım klinik açıdan değerlidir" şeklinde konuştu. "Bazı tümörlerde tedavinin çok etkili olduğuna işaret edebilir" Üçüncü avantajın ise tedavinin işe yarayıp yaramadığını ameliyat sonrası daha net anlaşılabildiği olduğunu belirten Uzm. Dr. Selami Bayram, "Neoadjuvan tedavinin en önemli avantajlarından biri, uygulanan tedavinin tümör üzerinde ne kadar etkili olduğunun ameliyat sonrası daha açık biçimde görülebilmesidir. Ameliyatla çıkarılan doku patoloji uzmanları tarafından incelenir ve kanser hücrelerinin tedaviye ne ölçüde yanıt verdiği değerlendirilir. Eğer inceleme sonucunda canlı tümör hücresi görülmezse buna patolojik tam yanıt (pCR) denir. Bu durum, özellikle bazı meme kanseri türlerinde ve bazı başka tümörlerde tedavinin çok etkili olduğuna işaret edebilir. Ancak pCR her kanser türünde aynı anlamı taşımaz. Yine de bu değerlendirme çok önemlidir; çünkü hem tedavinin başarısını göstermeye yardımcı olur hem de ameliyat sonrası ek tedavilerin nasıl planlanacağı konusunda yol gösterir" ifadelerini kullandı. "Hastaya tek tip değil, daha kişiselleştirilmiş bir yaklaşım sunulabilir" Tedavinin kişiye özel planlanmasına katkı sağladığını ve bu da tedavi sürecindeki dördüncü avantaj olduğunu ifade eden Uzm. Dr. Selami Bayram, "Günümüzde kanser tedavisi yalnızca tümörün bulunduğu organa göre değil, aynı zamanda tümörün moleküler ve biyolojik özelliklerine göre planlanmaktadır. Neoadjuvan dönemde yapılan biyopsiler ve patolojik değerlendirmeler; tümörün alt tipini, agresifliğini ve hangi tedavilere daha duyarlı olabileceğini anlamamıza yardımcı olur. Örneğin bazı meme kanseri hastalarında HER2 pozitiflik veya triple-negatif biyoloji, bazı tümörlerde ise MSI-H veya dMMR gibi özellikler tedavi seçimini etkileyebilir. Bu sayede hastaya tek tip değil, daha kişiselleştirilmiş bir yaklaşım sunulabilir. Modern onkolojide neoadjuvan tedavinin değeri, biraz da bu biyolojik rehberlik gücünden kaynaklanmaktadır" dedi. "Organın korunmasının önemli olduğu tümörlerde bu, hastalar açısından çok kıymetli bir sonuçtur" Bazı hastalarda daha sınırlı cerrahiye ve daha iyi fonksiyonel sonuçlara katkı sunabileceğini de söyleyen Uzm. Dr. Selami Bayram, Tümör küçüldüğünde cerrahinin kapsamı da değişebilir. Bu durum bazı hastalarda daha sınırlı rezeksiyon, daha fazla doku korunması ve daha iyi yaşam kalitesi anlamına gelebilir. Özellikle organın korunmasının önemli olduğu tümörlerde bu, hastalar açısından çok kıymetli bir sonuçtur. Bununla birlikte, neoadjuvan tedavi her zaman ameliyat sonrası komplikasyonları azaltır şeklinde kesin bir ifade doğru değildir. Çünkü komplikasyon riski; yapılan ameliyatın tipi, hastanın yaşı, ek hastalıkları, beslenme durumu, radyoterapi alıp almadığı ve tümörün yerleşimi gibi birçok faktörden etkilenir. Daha doğru ifade şudur: Uygun hastalarda tümörün küçülmesi, cerrahi planlamayı kolaylaştırabilir ve bazı durumlarda daha koruyucu cerrahi seçeneklerine imkan sağlayabilir" şeklinde konuştu. "Her hastaya uygulanmaz, doğru hastada doğru zamanda planlanır" Uzm. Dr. Selami Bayram son olarak, "Neoadjuvan tedavi, günümüzde birçok ulusal ve uluslararası kılavuzda yer alan önemli bir yaklaşımdır. Ancak bu tedavi her hasta için otomatik olarak tercih edilmez. En doğru yaklaşım; hastalığın evresi, tümörün biyolojik özellikleri, hastanın genel durumu ve ilgili branşların ortak değerlendirmesiyle belirlenir" diye konuştu.
Beyin damar tıkanıklığında acil müdahale hayati önem taşıyor
01 Nisan 2026 Çarşamba - 09:58 Beyin damar tıkanıklığında acil müdahale hayati önem taşıyor Beyin damar tıkanıklığı, tıbbi adıyla iskemik inmenin beyne giden damarların ani şekilde tıkanması sonucu ortaya çıkan ölümcül bir hastalık olduğunu belirten Medicana Sağlık Grubu Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Hüseyin Büyükgöl, "İnme, acil müdahale gerektiren hayati bir durumdur. Erken fark edilip hızlı tedavi edilirse kalıcı hasar önlenebilir" dedi. Beyin damar tıkanıklığında beyin hücreleri oksijensiz kaldığında dakikalar içinde hasar görmeye başlıyor. Beyin damar tıkanıklık belirtilerinde çok çeşitli şikayetlerin görülebileceğini ve bu şikayetlerin aniden başladığını ifade eden Medicana Konya Hastanesi Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Hüseyin Büyükgöl, "Görme bulanıklığı, görme kaybı, ağızda ve yüzde kayma, konuşmanın bozulması, bir kol veya bacakta ani güçsüzlük ya da uyuşma, yürümede bozulma en tipik işaretlerdir. Kişi konuşulanı anlayamayabilir veya kelimeleri düzgün çıkaramayabilir. Ani görme kaybı, şiddetli baş dönmesi ve denge kaybı da görülebilir. Bu belirtilerin birkaç dakika sürüp düzelmesi durumunda bile ciddiye alınması gerekir" dedi. İnme belirtileri varsa vakit kaybetmeden 112 aranmalı Beyin damar tıkanıklığında tanının hasta veya hasta yakınından alınan anemnezle birlikte bilgisayarlı tomografi ya da manyetik rezonans (MR) yöntemlerinden biri ile konabileceğini anlatan Doç. Dr. Hüseyin Büyükgöl, "Beyin anjiyografisi, beyin damarlarının detaylı bir şekilde görüntülenmesini sağlayan bir tıbbi testtir. Beyin anjiyografisi, damar tıkanıklıkları, anevrizmalar veya diğer damar patolojilerini tespit etmek için kullanılır. İnme belirtileri olduktan sonra halk arasında akılda kalması için ’Yüz-Kol-Konuşma’ kontrolü dediğimiz belirtilerin tespit edilmesi önerilir. Kişiden gülümsemesi, iki kolunu kaldırması, basit bir cümle söylemesi istenir. Yüz kayıyor mu, kolunun biri düşüyor mu, konuşma bozuk mu, bu bulgulardan biri varsa vakit kaybetmeden 112 aranmalıdır. Çünkü inmede zaman önemlidir. Tanının konmasında hasta ve hasta yakınlarından bu bilgileri almak çok kıymetlidir’’ ifadelerini kullandı. Tedavi sürecinde zamanla yarışılıyor Beyinde damar tıkanıklığı tedavisinin, zamanla yarışıldığı ve multidisipliner yaklaşım gerektirdiği bir süreci kapsadığını vurgulayan Doç. Dr. Hüseyin Büyükgöl, şu bilgileri verdi: "Tedavinin temel amacı, beyin dokusuna kan akışını yeniden sağlamak ve ikincil hasarı önlemektir. Akut dönem tedavisi ve uzun dönem koruyucu tedavi olmak üzere iki ana bölümde ele alınır. Akut dönem tedavisinde trombolitik tedavi önemli bir yer tutar. İntravenöz tromboliz, pıhtıyı çözücü ilaçların kullanımı ile damar açıklığının sağlanmasını amaçlar. Bu tedavi, belirtilerin başlangıcından itibaren ilk 4,5 saat içinde uygulanmalıdır. Bu tedavi seçilmiş hastalara yapılmalıdır. Endovasküler tedaviler (girişimsel tedaviler), özellikle büyük damar tıkanıklıklarında mekanik trombektomi olarak uygulanır. Kateter yardımı ile pıhtı fiziksel olarak çıkarılır veya emilir. Bu yöntem, belirtilerin başlangıcından itibaren 24 saat içinde bile etkili olabilmektedir. Tedavi başarısı yüksek olmakla birlikte, deneyimli merkezlerde uygulanmalıdır. Ayrıca beyin damar tıkanıklığı stent tedavisi diğer bir tedavi seçeneğidir. Stent, daralmış damarı açık tutmak için kullanılır ve özellikle kronik olarak daralan damarlarda etkilidir." Hastalığın uzun dönem tedavisinde kan sulandırıcı diye tabir edilen antiplatelet ve antikoagülan ajanlar kullanıldığını ifade eden Doç. Dr. Büyükgöl, "Antiplatelet tedavi, pıhtı oluşumunu önlemek amacı ile kullanılır. Aspirin, klopidogrel gibi ilaçlar uzun dönem kullanılır. Antikoagülan tedavi, özellikle kardiyak emboli durumlarında warfarin veya yeni nesil antikoagülanlar ile uygulanır. Beyinde damar tıkanıklığı iyileşme süresi, tıkanıklığın şiddeti, etkilenen beyin bölgesi, yaş ve genel sağlık durumuna göre değişir. Hastanede ayrıca tansiyon, şeker ve oksijen düzeyi dikkatle kontrol edilir. Yutma güçlüğü varsa beslenme düzenlenir ve komplikasyonlar önlenmeye çalışılır. Tedaviden sonra fizik tedavi ve konuşma terapisi gibi rehabilitasyon süreçleri hastanın yeniden bağımsız yaşama dönmesine yardımcı olur" şeklinde konuştu. "Risk faktörlerini kontrol etmek çok önemli" Beyin damar tıkanıklığından korunmak için risk faktörlerini kontrol etmenin çok önemli olduğunu vurgulayan Büyükgöl, "Yüksek tansiyon, şeker hastalığı, kolesterol yüksekliği, sigara kullanımı ve kalp ritim bozuklukları en önemli nedenler arasındadır. Sağlıklı beslenme, egzersiz ve sigarayı bırakmak inme riskini belirgin şekilde azaltır. Altta yatan nedenler tedavi edilmezse veya yaşam tarzı değiştirilmezse tıkanıklık tekrar edebilir. İkinci veya üçüncü inme geçirme riski ilkinden sonra daha yüksektir. Bu yüzden düzenli tedavi ve takip büyük önem taşır" dedi.
Prof. Dr. Çetinkünar: "Tüp mide ameliyatı yalnızca kilo kaybı sağlamaz, eşlik eden hastalıklarda da iyileşme görülür"
01 Nisan 2026 Çarşamba - 09:49 Prof. Dr. Çetinkünar: "Tüp mide ameliyatı yalnızca kilo kaybı sağlamaz, eşlik eden hastalıklarda da iyileşme görülür" Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Süleyman Çetinkünar, tüp mide ameliyatı sonrası birçok hastada eşlik eden hastalıklarda da iyileşme görüldüğünü belirterek, "Tip 2 diyabet, hipertansiyon ve uyku apnesi gibi hastalıklarda belirgin düzelme sağlanabilir" dedi. Acıbadem Adana Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Süleyman Çetinkünar, tüp mide ameliyatının riskli olup olmadığı hastalar tarafından sıklıkla sorulan soruların başında geldiğini belirterek, "Modern bariatrik cerrahi teknikleri sayesinde tüp mide ameliyatı güvenli bir işlem olarak kabul edilir" şeklinde konuştu. Bariatrik cerrahinin her hasta için uygun olmadığının altını çizen Çetinkünar, " Tüp mide ameliyatı genellikle vücut kitle indeksi 40 ve üzeri olanlar ve vücut kitle indeksi 35 ve üzeri olup diyabet, hipertansiyon veya uyku apnesi bulunan hastalar için uygundur" diye konuştu. Tüp mide olarak bilinen sleeve gastrektomi ameliyatı ile midenin yaklaşık yüzde 75-80’inin çıkarıldığını belirten Çetinkünar, "Bu işlemle mide hacmi küçülür ve daha az yemekle tokluk hissi oluşur. Açlık hormonu olarak bilinen ghrelinin önemli bir kısmı da mide ile çıkarıldığından ameliyat sonrasında iştah belirgin şekilde azalır. Modern bariatrik cerrahi teknikler ile tüp mide ameliyatı güvenli bir işlem olarak kabul edilir" dedi. "Doğru merkez ve deneyimli ekip seçimi riskleri önemli ölçüde azaltır" Uluslararası çalışmalara göre ciddi komplikasyon oranının yüzde 2-5, ölüm oranının ise yüzde 0.1-0.3 arasında değiştiğini ifade eden Çetinkünar, "Bu oranlar birçok yaygın cerrahi işlem ile benzer seviyededir. Doğru merkez ve deneyimli ekip seçimi riskleri önemli ölçüde azaltır" diye konuştu. Her cerrahi işlemde olduğu gibi tüp mide ameliyatında da bazı risklerin bulunduğunu belirten Çetinkünar, "En sık kanama, stapler hattı kaçağı, enfeksiyon, ameliyat sonrası reflü görülebilir. Özellikle stapler hattı kaçağı önemli bir komplikasyon olsa da deneyimli merkezlerde görülme oranı oldukça düşüktür. Ameliyatın güvenliğinde cerrahın deneyimi, hastanenin altyapısı, ameliyat öncesi değerlendirme süreci ve ameliyat sonrası takibin büyük önem taşır. Güncel verilere göre tüp mide ameliyatında ölüm riski yaklaşık binde 1 civarındadır" dedi. "Eşlik eden hastalıklarda da iyileşme görülür" Tüp mide ameliyatının yalnızca kilo kaybı sağlamadığını belirten Çetinkünar, "Ameliyat sonrası birçok hastada eşlik eden hastalıklarda da iyileşme görülür. Tip 2 diyabet, hipertansiyon ve uyku apnesi gibi hastalıklarda belirgin düzelme sağlanabilir. Bu nedenle bariatrik cerrahi birçok uluslararası rehberde etkili bir tedavi yöntemi olarak yer almaktadır" diye konuştu. "Başarı için yaşam tarzı değişmeli" Ameliyat sonrası dönemin en az ameliyat kadar önemli olduğunu belirten Çetinkünar, "Hastalar, beslenme ve yaşam tarzı konusunda dikkatli olmalı. Protein ağırlıklı beslenme, düzenli vitamin kullanımı, fiziksel aktivite ve düzenli doktor kontrolleri başarıyı doğrudan etkiler. Doğru beslenme ve düzenli egzersiz ile kilo kaybı uzun yıllar korunabilir" diye konuştu.
Uzmanı uyardı: "Mide kanseri 50 yaş altını da etkiliyor"
01 Nisan 2026 Çarşamba - 09:36 Uzmanı uyardı: "Mide kanseri 50 yaş altını da etkiliyor" Mide kanserinin en sık 60-70 yaş aralığında görüldüğünü belirten Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Hakan Uzunoğlu, " Son yıllarda genç yaş grubunda mide kanseri vakalarında artış söz konusudur. Epidemiyolojik çalışmalar, özellikle 50 yaş altı bireylerde mide kanseri görülme sıklığında az da olsa artış olduğunu göstermektedir" dedi. Mide kanserinin midenin iç yüzeyini döşeyen mukozadan gelişen kötü huylu bir tümör olduğunu belirten Medical Park İstanbul Onkoloji Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Hakan Uzunoğlu, hastalığın en sık görülen tipinin adenokanser (bez hücrelerinden gelişen kanser türü) olduğunu ve tüm mide kanserlerinin yaklaşık yüzde 95’ini oluşturduğunu söyledi. "Hareketsiz yaşam ve işlenmiş gıda tüketimi artışta rol oynadı" Son yıllarda genç yaş grubunda mide kanseri vakalarında artış gözlendiğine dikkat çeken Doç. Dr. Uzunoğlu, "Epidemiyolojik çalışmalar, özellikle 50 yaş altı bireylerde mide kanseri görülme sıklığında az da olsa artış olduğunu göstermektedir. Stresli ve hareketsiz yaşam tarzı, işlenmiş hazır gıdaların fazla tüketilmesi, sebze ve meyve tüketiminin azalması, obezite ve diyabet gibi metabolik hastalıkların erken yaşta görülmesi ile Helicobacter pylori enfeksiyonlarının yaygınlığı bu artışta etkili faktörler arasında yer almaktadır" diye konuştu. Endoskopi ve gelişmiş görüntüleme yöntemlerinin daha sık kullanılmasının da tanı oranlarını artırdığını vurgulayan Doç. Dr. Uzunoğlu, "Bu durum erken evrede tanı koyma ve hastalığın fark edilmesini sağladığı için olumlu bir gelişmedir. Erken evrede yakalanan mide kanserinde kür şansı belirgin şekilde artmaktadır" dedi. "Belirtiler erken dönemde sinsi seyrediyor" Mide kanserinin erken evrede genellikle belirti vermediğini ifade eden Doç. Dr. Uzunoğlu, "Hastalık başlangıç döneminde hazımsızlık, bulantı, şişkinlik ve mide ağrısı gibi gastrit ve dispepsiye benzeyen şikâyetlerle ortaya çıkabilir. Bu nedenle çoğu hasta bu belirtileri önemsememekte ve tanı gecikebilmektedir" şeklinde konuştu. "İştahsızlık ve kilo kaybına dikkat" İleri evrelerde daha belirgin bulguların ortaya çıktığını aktaran Uzunoğlu, "Hastalığın ilerlemesiyle birlikte iştahsızlık, kilo kaybı, kusma, yutma güçlüğü ve kansızlık gibi daha ciddi belirtiler görülebilmektedir" açıklamasında bulundu. "Uzun süren hazımsızlık uyarı işareti olabilir" Uzun süre devam eden mide ağrısı ve hazımsızlığın önemsenmesi gerektiğini vurgulayan Doç. Dr. Uzunoğlu, "Bu şikâyetler çoğu zaman gastrit gibi iyi huylu hastalıklara bağlıdır. Ancak 3-4 haftadan uzun sürmesi, istemsiz kilo kaybı, kansızlık, yutma güçlüğü ve sürekli kusma gibi alarm bulgularının eşlik etmesi durumunda mutlaka ileri tetkik yapılmalıdır" ifadelerini kullandı. Özellikle 40 yaşından sonra ortaya çıkan yeni mide şikâyetlerinin endoskopik olarak değerlendirilmesi gerektiğini belirten Doç. Dr. Uzunoğlu, "Ailesinde mide kanseri öyküsü bulunan veya tedaviye rağmen şikâyetleri geçmeyen hastalarda endoskopik inceleme geciktirilmemelidir" dedi. "Tanı konma süreci" Gastroskopinin mide kanserinde tanı ve taramada altın standart yöntem olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Uzunoğlu, "Gastroskopi sayesinde mide iç yüzeyi doğrudan görülmekte ve şüpheli alanlardan biyopsi alınarak kesin tanı konulabilmektedir. Ayrıca tümörün yerinin belirlenmesi cerrahi planlama açısından da büyük önem taşımaktadır. Yüksek riskli bireylerde tarama amaçlı gastroskopinin erken tanıyı mümkün kılar. Premalign dediğimiz henüz kansere dönüşmemiş lezyonlar bile bu sayede saptanabilmekte ve tedavi edilebilmektedir" dedi. "Cerrahi seçenekler" Mide kanserinde kür sağlayan tek tedavi yönteminin cerrahi olduğunu söyleyen Doç. Dr. Uzunoğlu, şu bilgileri paylaştı: "Hastalık mide ile sınırlıysa ve uzak organlara yayılım yoksa küratif cerrahi uygulanır. Bu durumda tümör ve çevresindeki lenf nodları temiz cerrahi sınırlarla çıkarılır. Lokal ileri evre hastalarda önce kemoterapi uygulanır. Kemoterapiden sonra hastalıkta gerileme sağlanan olgularda cerrahi tedavi uygulanması sağkalımı uzatmaktadır. Metastatik durumlarda ise cerrahinin amacı değişir. Uzak yayılım bulunan hastalarda kanama, delinme ve tıkanıklık gibi komplikasyonları önlemek ve yaşam kalitesini artırmak amacıyla palyatif cerrahi yapılabilmektedir." "Kapalı cerrahi daha hızlı iyileşme sağlıyor" Laparoskopik yöntemlerin mide kanseri cerrahisinde giderek daha sık kullanıldığını kaydeden Doç. Dr. Uzunoğlu, "Kapalı yöntemle yapılan ameliyatlarda daha küçük kesilerle işlem yapılmaktadır. Böylece hastalarda daha az ağrı, daha kısa hastanede kalış süresi ve günlük yaşama daha hızlı dönüş sağlanmaktadır. Bu yöntem enfeksiyon ve kesi yeri fıtığı riskini de azaltır. Ayrıca daha iyi kozmetik sonuçlar elde edilmektedir" diye konuştu. "Ameliyat sonrası beslenme hayati önem taşıyor" Ameliyat sonrası beslenmenin tedavinin önemli bir parçası olduğuna dikkat çeken Doç. Dr. Uzunoğlu "İlk hafta sıvı gıdalarla başlanır, daha sonra püre ve katı gıdaya geçilir. Midenin büyük bölümü veya tamamı alındığı için az ve sık öğünler tercih edilmeli, yiyecekler iyi çiğnenmeli ve sıvı ile katı gıdalar aynı anda tüketilmemelidir. Basit şekerlerden kaçınılmalı ve protein ağırlıklı beslenilmelidir. Demir, folat ve B12 vitamini eksikliği açısından hastalar düzenli aralıklarla kan tahlilleriyle izlenmelidir" dedi. "Riski azaltmak mümkün" Mide kanserinin tamamen önlenebilir bir hastalık olmadığını belirten Doç. Dr. Uzunoğlu, şunları söyledi: "Ancak Helicobacter pylori enfeksiyonunun tedavi edilmesi, sağlıklı beslenme alışkanlıklarının kazanılması, sigara ve alkol kullanımından uzak durulması ve obezitenin kontrol altına alınması riski önemli ölçüde azaltmaktadır. Risk grubundaki bireylerin düzenli tarama yaptırması önemlidir. Ailesinde mide kanseri öyküsü bulunanlar, atrofik gastrit, intestinal metaplazi ve displazisi olanlar ile daha önce mide ameliyatı geçirmiş kişiler düzenli endoskopik kontrollerini aksatmamalıdır" dedi. "Yeni tedavi yöntemleri umut veriyor" Son yıllarda mide kanseri tedavisinde önemli gelişmeler yaşandığını anlatan Doç. Dr. Uzunoğlu, "Klasik cerrahi, kemoterapi ve radyoterapiye ek olarak hedefe yönelik akıllı ilaçlar, immünoterapi, minimal invaziv cerrahi teknikler ve genetik testler sayesinde hastaya özel tedavi planlaması yapılabilmektedir" dedi.
İşte Erzurum’un sağlık karnesi
01 Nisan 2026 Çarşamba - 09:02 İşte Erzurum’un sağlık karnesi Vali Aydın Baruş, İl Sağlık Müdürlüğü’nü ziyaret etti ve Erzurum’daki sağlık hizmetleri hakkında kapsamlı brifing aldı. İl Sağlık Müdürü Gürsel Bedir tarafından sunulan brifingde; Erzurum’un demografik yapısı, sağlık altyapısı, insan gücü kapasitesi ve hizmet verileri detaylı şekilde ele alındı. Sağlık yöneticileri, il genelinde yürütülen çalışmalar ve ihtiyaç alanlarını kapsamlı verilerle aktardı. Kişi başı hekime başvuru Türkiye ortalamasının üzerinde Brifingde öne çıkan başlıkların başında; Sağlık Altyapısı ve Hastane Hizmetleri: Erzurum Şehir Hastanesi ve Atatürk Üniversitesi Hastanesi’nin yüksek yatak kapasiteleri, yoğun bakım imkânları ve günlük hasta başvuru sayıları ile bölgenin sağlık yükünü karşıladıkları vurgulandı. İnsan Gücü ve Doluluk Oranları: Uzman hekim doluluk oranı yüzde 80, pratisyen hekim yüzde 94, diş hekimi yüzde 111 ve ebe-hemşire yüzde 74 olarak bildirildi. Kişi başı hekime başvuru sayısının Türkiye ortalamasının üzerinde olduğu belirtildi. 416 bini aşkın ziyaret gerçekleştirildi Evde Sağlık Hizmetleri: 2010 yılından itibaren yürütülen evde sağlık hizmetleri kapsamında 416 bini aşkın ziyaret gerçekleştirildi. Hâlihazırda 19 birimde hizmet aktif şekilde devam ediyor. İlçe Hastaneleri: Yatak kapasiteleri, doluluk oranları ve hasta başvuru verileri değerlendirilerek, hizmetlerin yerinde ve etkin sunulmasına yönelik planlamalar paylaşıldı. Ayrıca brifingde; muayene ve ameliyat hizmetleri, halk sağlığı hizmetleri, tütünle mücadele, kanser tarama çalışmaları, normal doğum eylem planı, acil sağlık hizmetleri ve 112 acil ambulans hizmetleri ile 2026 yılı sağlık yatırımları detaylı şekilde ele alındı. Vali Aydın Baruş, Erzurum’daki sağlık hizmetlerinin etkin ve verimli şekilde yürütülmesine yönelik çalışmaları dikkatle dinleyerek, gerekli değerlendirmelerde bulundu.
Prof. Dr. Hatice Kumcağız’dan sosyal medya uyarısı: "Sosyal medya bıçak gibidir"
31 Mart 2026 Salı - 20:21 Prof. Dr. Hatice Kumcağız’dan sosyal medya uyarısı: "Sosyal medya bıçak gibidir" Ondokuz Mayıs Üniversitesi (OMÜ) Eğitim Fakültesi Eğitim Bilimleri Bölümü Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Hatice Kumcağız, sosyal medyanın evliliğe etkisi hakkında çarpıcı açıklamalarda bulundu. Prof. Dr. Hatice Kumcağız, sosyal medyanın çiftler arasında kıskançlık oluşturduğunu, bu nedenle evliliklerin zedelendiğini vurguladı. Kumcağız, boşanmalarda sosyal medyanın da bir nebze etkisi olduğunu ancak sosyal medyanın çiftler arasında iletişim sağladığını da söyledi. "Evliliklerin yıpranmasına neden oluyor" Sosyal medyadaki pırıltılı yaşamın çiftlerin evliliklerinin yıpranmasına neden olduğunu belirten Prof. Dr. Hatice Kumcağız, "Araştırmalar, Türkiye’de bireylerin 3 ila 5 saatini sosyal medyada geçirdiklerini göstermektedir. Bu durumda çiftler aynı evde, aynı odada, aynı koltukta oturdukları halde uzun süre birlikte olmalarına rağmen fiziksel olarak birlikte, ancak ruhsal olarak birlikte değillerdir. Bu da ilişkilerin zamanla kopmasına vesile olmaktadır. Evlilik birliğinin zedelenmesine, evlilikteki eşlerin birbirlerinden uzaklaşmasına neden oluyor. Sosyal medyadaki o pırıltılı yaşamı zamanla kendi evlilikleriyle kıyaslamaktalar ve gerçekte kendi evliliklerinde böyle bir durum olmadığını gördüklerinde bu, zamanla ilişkilerin yıpranmasına neden olmaktadır" diye konuştu. "Sosyal medya kıskançlık duygusu oluşturuyor" Sosyal medyanın eşlerin birbirini kıyaslamasına neden olduğunu vurgulayan Kumcağız, "Eşler arasında sosyal medyada paylaşılan içerikler zamanla kıskançlık duygularının yaşanmasına neden oluyor. Burada başkalarından gelen beğeniler, hikayelerde bırakılan notlar, başkalarının yorumları vesaire, eşlerin birbirine karşı olumsuz düşünceler içerisinde olmalarına yol açıyor. Çünkü eşlerin birbirleriyle kıyaslama yapmaları, ister istemez zamanla evlilik birliğinin çatırdamasına ve sonlanmasına doğru giden bir sürece çiftleri götürebilir" ifadelerini kullandı. "Sosyal medyanın evlilikleri bitirme noktasında etkileri var" Prof. Dr. Hatice Kumcağız, "TÜİK verilerine göre 2025 yılında boşanma oranı binde 2,26 oranında artış gösterdi. Bu, son 25 yıl değerlendirildiğinde yüksek bir oran olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu boşanmalarda tabii ki sosyal medyanın doğrudan etkisi yoktur ancak dolaylı olarak sosyal medyanın evlilikleri bitirme noktasında etkileri vardır" dedi. "Sosyal medyanın iyi yanları da var" Sosyal medyanın olumlu yanlarına da vurgu yapan Hatice Kumcağız, "Sosyal medya hep kötü ve olumsuz bir şey olarak ifade edilmemelidir, böyle bir algı oluşmasını istemem. Örneğin uzun süre birbirinden ayrı kalan ya da farklı şehirlerde çalışan çiftler, birbirlerine gönderdikleri mesajlar ve videolarla ‘seni düşünüyorum, seni önemsiyorum, seni seviyorum’ mesajını iletmektedirler. Bu da çiftler arasındaki iletişime önemli katkı sunmaktadır." diye ifade etti. "Sosyal medya bir bıçak gibidir" Sosyal medyanın dikkatli kullanılması gerektiğini söyleyen Kumcağız, "Burada en temel kural, dijital dünya ile gerçek dünya arasında bir sınır çizmektir. Bunun için belirli zamanlarda sosyal medya detoksu yapılabilir. Aile üyelerinin bir arada olduğu zamanlarda, özellikle akşam yemeklerinde ve yatak odalarında sosyal medya kullanılmamalıdır. Kısacası şunu söylemek isterim: Sosyal medya bir bıçak gibidir; onunla bir ekmek de kesebilirsiniz, elinizi de kesebilirsiniz." dedi.
Akseki’de kan bağışı kampanyası düzenlenecek
31 Mart 2026 Salı - 16:24 Akseki’de kan bağışı kampanyası düzenlenecek Türk Kızılay, Antalya’nın Akseki ilçesinde kan bağışı kampanyası düzenleyecek. Türk Kızılayı Antalya Kan Bağış Merkezi Müdürü Dr. Okan Erdoğan, kan toplama çalışmalarının kurumlarda, ilçelerde ve farklı alanlarda aralıksız sürdüğünü belirterek, 2 Nisan Perşembe günü Akseki’de belediye önünde kurulacak kan bağış noktasında vatandaşlardan bağış kabul edileceğini söyledi. "Bir ünite kan 3 hastaya umut oluyor" Bağışlanan her bir ünite kanın laboratuvar ortamında eritrosit, plazma ve trombosit bileşenlerine ayrıldığını ifade eden Erdoğan, bu sayede üç farklı hastaya umut olunabildiğini vurguladı. Düzenli kan bağışının hayati önem taşıdığına dikkat çekilen Kızılay yetkilileri, kanın yapay olarak üretilemeyen ve tek kaynağı insan olan bir ihtiyaç olduğuna işaret ederek vatandaşları kampanyaya destek vermeye çağırdı. "Birbirimize Candan Bağlıyız" sloganıyla düzenlenen etkinlikte, toplumda kan bağışı bilincinin artırılması hedefleniyor. Hastanelerin kan ihtiyacının yüzde 100’ünü karşılamayı amaçladıklarını belirten Erdoğan, çalışmaların Antalya genelinde sürdüğünü ifade etti. Erdoğan, "Kan herkesin her zaman ihtiyacı. Düzenli kan bağışı yapalım. Zor anlarda ihtiyaç sahiplerinin yanında olalım" dedi. 2 Nisan Perşembe günü 09.30-18.30 saatleri arasında Akseki Belediyesi önünde konuşlandırılacak kan alma otobüsünde bağışların kabul edileceğini belirten Erdoğan, tüm Aksekilileri kan bağışında bulunmaya davet etti.