SAĞLIK
03 Mayıs 2026 Pazar - 15:43 Küresel sağlık diplomasisinde Türkiye vurgusu Türkiye, sağlık turizmi ve küresel sağlık diplomasisi alanında önemli bir organizasyona ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. 14-15 Mayıs 2026 tarihlerinde Antalya’da düzenlenecek "Uluslararası Sağlık Turizmi Zirvesi", dünyanın dört bir yanından üst düzey katılımcıları bir araya getirecek. Sağlık Turizmi Konfederasyonu (SATKOF) öncülüğünde, Genel Başkan Prof. Dr. Aysun Bay liderliğinde gerçekleştirilecek zirveye, 50’den fazla ülkeden sağlık bakan yardımcıları, büyükelçiler, uluslararası yatırımcılar, akademisyenler, sağlık yöneticileri ve sektör temsilcilerinin katılması bekleniyor. Türkiye’den ise Sağlık, Ticaret ile Kültür ve Turizm bakanlıkları nezdinde üst düzey katılım öngörülüyor. Zirvede, sağlık turizminde kalite ve akreditasyon, uluslararası hasta güvenliği, yatırım modelleri, kamu-özel iş birlikleri (PPP), dijital sağlık çözümleri ve yapay zeka destekli sağlık sistemleri gibi başlıklar ele alınacak. Organizasyon kapsamında ayrıca ülkeler arası iş birliklerini geliştirmeye yönelik B2B görüşmeler ile stratejik protokol imza süreçleri de gerçekleştirilecek. Prof. Dr. Aysun Bay yaptığı değerlendirmede, Türkiye’nin sağlık turizminde sadece bir hizmet sağlayıcı değil, aynı zamanda küresel sağlık diplomasisinin merkezlerinden biri olma yolunda ilerlediğini belirterek, "Antalya Zirvesi ile amacımız; ülkeler arasında sürdürülebilir iş birlikleri kurmak, yatırım süreçlerini hızlandırmak ve sağlıkta kalite standartlarını uluslararası düzeyde güçlendirmektir" dedi. Zirvenin, Türkiye’nin sağlık turizmindeki güçlü altyapısını, nitelikli insan kaynağını ve stratejik coğrafi konumunu uluslararası kamuoyuna tanıtması açısından önemli bir platform olması bekleniyor.
03 Mayıs 2026 Pazar - 12:25 Migrenle mücadelede ilk adım: Hastalar önce tetikleyicileri bulmalı Nöroloji Uzmanı Dr. Nuray Can Uluğ, migren tedavisinde en kritik aşamanın hastaların kendi ataklarını tetikleyen unsurları belirlemesi olduğunu vurgulayarak, hastalığın sadece bir baş ağrısı değil, yaşam kalitesini düşüren ciddi bir sağlık sorunu olduğunu belirtti. Eskişehir Özel Ümit Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Nuray Can Uluğ, migren hastalığının yönetimi, tedavi yöntemleri ve yaşam tarzı değişiklikleri hakkında açıklamalarda bulundu. Dr. Uluğ, migrenin çocukluk çağlarından itibaren görülebilen, günlük hayatı sekteye uğratan ve doğru tanı konulması gereken bir süreç olduğunu ifade etti. "Doğru tanı büyük önem taşıyor" Her baş ağrısının migren olarak değerlendirilmemesi gerektiğini belirten Dr. Nuray Can Uluğ, tanı sürecinin titizlikle yönetilmesi gerektiğini söyledi. Uluğ, "Öncelikle migreni taklit eden damarsal hastalıklar gibi durumların olup olmadığı araştırılmalı; gerekirse görüntüleme ve kan tahlilleri yapılmalıdır. Ayda bir veya iki kez görülen seyrek ataklarda sadece ağrıyı dindirmeye yönelik tedaviler yeterli olabilir. Ancak ağrılar haftada birkaç güne yayılıyor ve kişi sık sık acil servise başvuruyorsa, koruyucu ve daha kapsamlı bir tedavi planlanmalıdır" dedi. Migren botoksu ve aşı yöntemi Güncel tedavi seçeneklerine de değinen Dr. Uluğ, halk arasında "migren aşısı" olarak bilinen uygulamalar ile migren botoksunun rutin tedaviler arasına girdiğini ve başarılı sonuçlar verdiğini kaydetti. Migrenin sadece ağrıdan ibaret olmadığını; ışığa hassasiyet, kusma ve keyifsizlik gibi belirtilerle sosyal yaşamı felç edebildiğini hatırlattı. Lodos, açlık ve mayalı gıdalara dikkat Atakları tetikleyen çevresel faktörlere karşı hastaları uyaran Dr. Uluğ, son olarak şunları söyledi: "Adet dönemleri, uzun süreli açlık, lodoslu hava, mayalı içecekler ve aroması yüksek gıdalar migreni tetikleyebilir. Hatta şeker tüketimi ile migren arasında doğrudan bir bağlantı görülebilmektedir. Tedavide asıl amacımız, hastaların bu tetikleyicileri fark ederek kendi sorunlarıyla başa çıkma yöntemlerini öğrenmelerine yardımcı olmaktır."
Keneye karşı "Çoraplı" önlem önerisi
24 Temmuz 2025 Perşembe - 13:02 Keneye karşı "Çoraplı" önlem önerisi Kırım Kongo Kanamalı Ateşi (KKKA) hastalığının üç kıtada, 50’den fazla ülkede görüldüğüne dikkat çeken Fırat Üniversitesi (FÜ) Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ayhan Akbulut, kenelerin uçmadığını ya da zıplamadığını, yalnızca tırmanarak vücuda tutunduğunu belirterek, bu nedenle bağ, bahçe, tarla ve orman gibi alanlara giderken pantolon paçalarının çorap içine sokulması, çizme giyilmesi ve oturulacak yerlere açık renkli örtü serilmesinin önemli olduğuna dikkat çekti. FÜ Hastanesi çalışanlarına yönelik, Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ayhan Akbulut tarafından KKKA hastalığı hakkında eğitim sunumu gerçekleştirildi. Prof. Dr. Ayhan Akbulut, KKKA hastalığının ilk kez 1944-45 yıllarında Kırım’da tanımlanarak "Kırım Kanamalı Ateşi" ismini aldığını, hastalığın 1956’da ise Kongo’da tanımlandığını ve "Kongo Hastalığı" adını aldığını, 1969 yılında ise bu iki etkenin aynı olduğunun anlaşılmasıyla hastalığa "Kırım-Kongo Kanamalı Ateşi" adı verildiğini belirtti. Prof. Dr. Akbulut, vaka ölüm oranlarının dünyada bazı bölgelerde yüzde 30’un üzerinde olabildiğini, Türkiye’de ise bu oranın yüzde 4,7 olarak bildirildiğini ifade etti. KKKA hastalığının genellikle insanlara kene tutunmasıyla bulaştığını belirten Prof. Dr. Akbulut, ayrıca bulaş yollarının keneye çıplak elle dokunulması, keneyi uygun olmayan şekilde çıkarmak, virüs taşıyan hayvanların kanlarına ve vücut sıvılarına korunmasız temas etmek, KKKA hastalarının kan ve vücut sıvılarıyla da temas etmek olduğunu ve özellikle kenelerin uçmadığını ya da zıplamadığını, yalnızca tırmanarak vücuda tutunduğuna dikkat çekerek, bu nedenle bağ, bahçe, tarla ve orman gibi alanlara giderken pantolon paçalarının çorap içine sokulması, çizme giyilmesi ve oturulacak yerlere açık renkli örtü serilmesinin önemli olduğunu kaydetti. Hastanenin konferans salonunda gerçekleştirilen "Kırım Kongo Kanamalı Ateşi" konulu eğitime çok sayıda sağlık çalışanı katıldı.
Çocukluk çağı kanserlerinin tedavisinde 6 önemli yenilik
24 Temmuz 2025 Perşembe - 12:30 Çocukluk çağı kanserlerinin tedavisinde 6 önemli yenilik Çocuk Onkolojisi Bölümü’nden Prof. Dr. Volkan Hazar, çocukluk çağı kanserlerinde yeni tedavi yaklaşımlarını anlattı. Memorial Sağlık Grubu Medstar Antalya Hastanesi Çocuk Onkolojisi Bölümü’nden Prof. Dr. Volkan Hazar, çocukluk çağı kanserleri, tüm kanser vakalarının yaklaşık yüzde 0.5-2’sini oluşturmasına rağmen, yaşamın en erken döneminde ortaya çıkması nedeniyle hem hastalar hem de aileleri için yıkıcı etkiler oluşturduğuna dikkat çekti. Her yıl, 0-19 yaş arası tahmini 400 bin çocuk ve ergenin kansere yakalandığını ve kanserin çocuklar ve ergenler için önde gelen ölüm nedenlerinden biri olduğunu belirten Hazar, "En yaygın çocukluk çağı kanser türleri arasında lösemiler, beyin tümörleri, lenfomalar ve nöroblastom ve Wilms tümörü gibi solid tümörler yer almaktadır. Kapsamlı hizmetlere genellikle erişilebilen yüksek gelirli ülkelerde, kanserli çocukların yüzde 80’inden fazlası iyileşmektedir. Düşük ve orta gelirli ülkelerde ise bu oran çok daha düşüktür" dedi. Son yıllarda teknolojinin de gelişmesiyle, yenilikçi tedavi yaklaşımları geliştirilmiş ve bunlar sayesinde yüz güldüren sonuçlar kaydedildiğini aktaran Prof. Dr. Volkan Hazar, çocukluk çağı kanserlerinde yeni tedavi yaklaşımlarını anlattı. "Sağ kalım oranlarında artış var" Son 50 yılda pediatrik onkoloji alanında önemli ilerlemeler kaydedildiğini, çocukluk çağı lösemileri ve solid tümörlerinin büyük bir kısmında sağ kalım oranları belirgin şekilde arttığına işaret eden Hazar, "Bununla birlikte, relaps (hastalığın tekrarlaması) riski yüksek hastalık alt grupları, tedaviye dirençli tümörler ve geç toksisiteler gibi zorluklar halen önemini korumaktadır. Bu bağlamda, son yıllarda geliştirilen yenilikçi tedavi yaklaşımları, hem kür oranlarını artırmayı hem de tedaviye bağlı yaşam kayıplarını azaltmayı hedeflemektedir. Bu tedavi yaklaşımlarının büyük bir kısmına erişilebilen ülkemizde, tedavi başarısı yüzde 70’leri aşmıştır" diye konuştu. Çocukluk çağı kanserlerinin tedavisinde 6 önemli yenilik Hazar, hedefe yönelik tedaviler (Targeted therapies), İmmünoterapiler, İmmün kontrol noktası inhibitörleri (Checkpoint inhibitors), Genomik tabanlı yaklaşımlar ve kişiselleştirilmiş tedavi, tedaviye bağlı geç etkilerin azaltılması ve kök hücre ve gen tedavisinin çocukluk çağı kanserlerinde yeni tedavi yaklaşımlarından olduğunu belirtti.
Van’da 3 ayda 258 kişi sigarayı bıraktı
24 Temmuz 2025 Perşembe - 11:42 Van’da 3 ayda 258 kişi sigarayı bıraktı Van İl Sağlık Müdürlüğü bünyesinde hizmet veren Sigara Bırakma Polikliniği’nde, son 3 ayda 258 kişi sigarayı bırakmayı başardı. İpekyolu ilçesindeki Sağlıklı Hayat Merkezi bünyesinde üç ay önce hizmet vermeye başlayan poliklinikte, bağımlılıktan kurtulmak isteyen vatandaşlara uzman doktorlar eşliğinde destek sağlanıyor. Bağımlılık düzeyine göre davranışsal ya da ilaç tedavisi uygulanan vatandaşların sigarayı bırakmaları sağlanıyor. Konuya ilişkin konuşan İpekyolu İlçe Sağlık Müdürü Dr. Zübeyde Kul, sigaranın en büyük halk sağlığı problemlerinden biri olduğunu belirtti. Türkiye’de hem kadınlarda hem erkeklerde birinci ölüm nedeni kalp krizi olduğunu hatırlatan Dr. Kul, "Kalp krizlerinin en önemli sebebi sigaradır. Bunun yanında yüksek tansiyon, kolesterol, sağlıksız beslenme ve hareketsiz yaşam da etkili oluyor. Erkeklerde ikinci ölüm nedeni akciğer kanseridir ve bu kanserin yüzde 90’ı sigaradan kaynaklanmaktadır. Sigaranın zararları artık kitaplara, ansiklopedilere sığmıyor. Sigara bizim düşmanımız. Gelin, kendinize sağlıklı ve dumansız bir yaşam seçin. Polikliniğimiz üç ay önce hizmete başladı ve bu sürede 258 bağımlıya sigarayı bıraktırdık. Bağımlılıktan kurtulmak isteyen herkesi polikliniğimize bekliyoruz" dedi. Doktorların desteğiyle 29 yıllık tiryakiliğini geride bırakan 49 yaşındaki Serap Bük, "Sigaranın zararlarından kurtulmak için 30 gün önce polikliniğe başvurdum. Doktorun tavsiyeleriyle verdiği ilaçları kullandım ve 25 günde sigarayı bıraktım. 30 gündür sigara kullanmıyorum. Sigarayı bırakmak sandığım kadar zor değilmiş. Biraz geç kaldım ama kurtulmanın mutluluğunu yaşıyorum" diye konuştu. Polikliniğe başvuran üç çocuk babası 65 yaşındaki Soner Kul da uzun yıllar sigara kullandığını dile getirerek, "Doktorlara güveniyorum. Onların desteğiyle bu bağımlılıktan kurtulmak istiyorum. Sağlığım ciddi zarar gördü. Boğaz ağrılarım var, ameliyat geçirdim. Sigara içtiğim için çok pişmanım" şeklinde konuştu.
Kanseri önlemede yeni umut: kereviz tohumu
24 Temmuz 2025 Perşembe - 11:28 Kanseri önlemede yeni umut: kereviz tohumu Bartın Üniversitesinin (BARÜ) TÜBİTAK tarafından desteklenen projesiyle kereviz tohumunun farklı gıdalarla kombinasyonları incelenerek kanser hücreleri üzerindeki potansiyel etkileri araştırılacak. Bartın Üniversitesi (BARÜ) Fen Fakültesi Biyoteknoloji Bölümünden Arş. Gör. Sena Davran Bulut yürütücülüğünde, Doç. Dr. Hasan Ufuk Çelebioğlu ile Çukurova Üniversitesi Eczacılık Fakültesinden Prof. Dr. Hacı Ali Döndaş’ın danışmanlığını yaptığı proje, TÜBİTAK 1002-A Hızlı Destek Modülü kapsamında desteklenmeye hak kazandı. "Kereviz Tohumu Ekstraktı ve Apigeninin Lacticaseibacillus rhamnosus GG Probiyotik Bakterisi ile Oluşturdukları Sinbiyotik Kombinasyonun Kolorektal Kanser Üzerindeki Farmabiyotik Potansiyeli" başlıklı proje ile bitki özleri ve fenolik birleşiklerin, insan sağlığı üzerindeki olumlu etkileri olan probiyotikler ile sinbiyotik kombinasyonlarının formülasyonları incelenecek. Bu formülasyonların kolorektal kanser üzerindeki iyileştirici etkileri araştırılacak. Yenilikçi ve kapsamlı yöntemlerin kullanılacağı projeye, BARÜ Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümünden Doç. Dr. Yavuz Erden ile Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesinden Prof. Dr. Naciye Yaktubay Döndaş araştırmacı olarak katkı sağlayacak. Kereviz tohumunun sağlık alanındaki etkileri değerlendirilecek Proje hakkında bilgilendirmelerde bulunan Arş. Gör. Sena Davran Bulut, "Yürüteceğimiz çalışmalarda doğal biyoaktif bileşenlerin ve probiyotiklerin etkileşimini inceleyerek fonksiyonel gıdaların kanser önleyici etkilerini araştıracağız. Kereviz tohumu ekstraktı ve apigeninin, probiyotiklerle birlikte oluşturduğu sinbiyotik kombinasyonların kolorektal kanser hücreleri üzerindeki potansiyel etkileri değerlendirilecek. Bu çalışmalar, bağırsak mikrobiyotasını hedef alan doğal ve tamamlayıcı tedavi stratejilerinin geliştirilmesine katkı sağlayacaktır. Proje sonunda elde edilecek bilimsel keşiflerin, fonksiyonel gıda ve gıda takviyesi alanında yenilikçi ürünlerin geliştirilmesine zemin hazırlaması ve toplum sağlığına yönelik doğal çözümler sunması hedeflenmektedir. Bu düşüncelerle bizlere olan desteklerinden dolayı Rektörümüz Prof. Dr. Sayın Ahmet Akkaya’ya teşekkür ediyorum" dedi. BARÜ Rektörü Prof. Dr. Ahmet Akkaya ise insan sağlığına yönelik yenilikçi çalışmalarından dolayı Arş. Gör. Bulut ile proje ekibini tebrik ederek çalışmalarında başarılar diledi.
Alman baba ve kızı sağlıklarına Elazığ’da kavuştu
24 Temmuz 2025 Perşembe - 11:18 Alman baba ve kızı sağlıklarına Elazığ’da kavuştu Alman vatandaşı 28 yaşındaki Ingrıd Mıttelsteın, obeziteyle mücadele eden binlerce kişiden biri olarak mide küçültme operasyonu için Elazığ’a geldi. 150 kiloyla kente gelen Mıttelsteın, burada gerçekleşen başarılı geçen ameliyatının ardından taburcu olmaya hazırlanıyor. Aynı dertten mustarip olan Ingrıd’ın babası da geçtiğimiz yıllarda geldiği Elazığ’da sağlığına kavuşmuştu. Son yıllarda Türkiye, obezite cerrahisinde sunduğu başarılı sonuçlar ve deneyimli sağlık kadrosuyla yabancı hastaların ilgisini çekmeye devam ediyor. Özellikle Avrupa ülkelerinde ameliyat öncesi süreçlerin uzunluğu, yüksek maliyetler ve sınırlı cerrahi tecrübe gibi nedenlerle pek çok hasta tedavi için Türkiye’yi tercih ediyor. Bu kapsamda Almanya’nın Fulda kentinden Elazığ’a obezite ameliyatı olmak için gelen ve 150 kilo olan 28 yaşındaki Ingrıd Mıttelsteın, Özel Medilines Hastanesinde gerçekleştirilen başarılı operasyonun ardından taburcu olmaya hazırlanıyor. Aynı operasyonu daha önce yine Elazığ’da geçiren babası Wilherm’in tavsiyesiyle Türkiye’ye gelen Mıttelsteın’ın tedavisini Elazığ Medilines Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Fatih Erol gerçekleştirdi. Hastanın durumu ve operasyon süreciyle ilgili açıklamalarda bulunan Erol, yurt dışından gelen hastaların sayısında artış olduğunu belirtti. ’’Babası memnun kaldığı için kendisi de ameliyat olmak istedi" Hastanın Almanya’dan gelişi ile başlayan ameliyat sürecini anlatan Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Fatih Erol, "Daha önce babasının ameliyatını gerçekleştirmiştik şuan sağlığı gayet iyi. Ingrıd’in de bu yüzden bizleri tercih etti. Hastamız Almanya’dan geldi, 28 yaşında Ingrıd, kadın hasta. Yaklaşık 4 gün önce 150 kiloyla ameliyatını gerçekleştirdik. Ameliyatı gayet güzel geçti, herhangi bir problem yaşamadık. Artık taburcu olacak noktaya geldik. Ameliyattan sonraki süreçte de isteklerimize gayet iyi bir şekilde uydu. Yaklaşık bir sene önce Ingrıd’in babasını ameliyat ettik. Babası Wilherm’i 180 kiloyla ameliyat etmiştik, şu an 60 kilo vermiş ve gayet mutlu. Babası memnun kaldığı için kendisi de ameliyat olmak istedi ve bizimle iletişime geçtiler. Geldiler, havalimanından aldık, ameliyat öncesi tetkiklerini yaptık. Ameliyata engel herhangi bir problem olmayınca ameliyatını iyi bir şekilde gerçekleştirdik. Süreç de gayet güzel geçti ve artık taburcu olacak noktaya geldik" dedi. ’’Yurt dışında cerrahlar bizim kadar tecrübeli değil’ Yurt dışında obezite cerrahisinin Türkiye kadar gelişmediğini ve ameliyat öncesi sürecin uzun sürerek hastaları kötü etkilediğini belirten Op. Dr. Erol, "Yurt dışında obezite ameliyatlarında, özellikle Avrupa’daki cerrahlar bizim kadar tecrübeli olmadığı için, oradaki ameliyat öncesi diyet programları, fizyoterapi, psikolojik denetim süreci bayağı uzun ve sıkıntılı olduğu için hastalar bizlerle iletişime geçiyor. Eğer ameliyata uygunsa buraya davet edip ameliyatlarını gerçekleştiriyoruz’’ diye konuştu. ’’Babam sürekli kilo vermeye devam etti bu süreci gördüm o yüzden burayı seçtim’’ Babasının yaşadığı değişimi gören ve aynı yoldan geçmeye karar verdiğini belirten Ingrıd Mıttelsteın ise "Almanya’nın Fulda kentinden geliyorum. Kendimi sağlıklı ve iyi hissetmiyordum. Kilo almıştım, rahat hareket edemiyordum. O yüzden buraya geldim. Önce babam buraya geldi, o da benimle aynı sorunu yaşıyordu. Çok başarılı bir ameliyat geçirdi. Babam sürekli kilo vermeye devam etti bu süreci gördüm o yüzden burayı seçtim. Operasyondan önce kendimi iyi hissetmiyordum, hareket edemiyordum, kendimi sürekli tıkanmış hissediyordum. Ama operasyondan sonra yavaş da olsa hareket etmeye başladım, su içmeye başladım" şeklinde konuştu.
Karaciğer yağlanması siroza kadar ilerleyebilir
24 Temmuz 2025 Perşembe - 11:17 Karaciğer yağlanması siroza kadar ilerleyebilir Modern hayat tarzının sonucu olarak hızla artan karaciğer yağlanmasına karşı uyarılarda bulunan İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Büşra Neslişah Arslan, "Hastalık erken evrelerde belirti vermeyebilir, bu durum siroz gibi ciddi karaciğer yetmezliklerine zemin hazırlayabilir. Beslenme alışkanlıklarımızı gözden geçirmeli; aşırı yağlı, hazır ve işlenmiş gıdalardan, şekerli yiyeceklerden ve fazla karbonhidrattan uzak durmalıyız. Haftada 3-4 gün, 30-45 dakika tempolu yürüyüş gibi düzenli egzersizlerle karaciğer yağlanmasının önüne geçebiliriz" dedi. VM Medical Park Bursa Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Büşra Neslişah Arslan, modern yaşam tarzının sonucu olarak hızla artan karaciğer yağlanmasına karşı toplumu uyardı. Uzm. Dr. Arslan, "Hastalık erken evrelerde belirti vermeyebilir, bu durum siroz gibi ciddi karaciğer yetmezliklerine zemin hazırlayabilir" diye konuştu. Geçmişte sirozun en sık nedeninin viral hepatitler (Hepatit B ve C) olduğunu belirten Uzm. Dr. Arslan, "Günümüzde yanlış beslenme ve hareketsiz yaşam tarzı ön plandadır. Karaciğer yağlanması alkol kullanımı dışında, vücut kitle indeksinin yüksekliği, bel çevresinin kalınlığı, kan şekeri yüksekliği, insülin direnci, hipertansiyon ve kanda yüksek yağ düzeyleri gibi kardiometabolik risk faktörleriyle de ilişkilidir" dedi. "Halsizlik ve yorgunluk görülebilir" Karaciğer yağlanmasında görülen belirtilerden bahseden Uzm. Dr. Arslan, "Karaciğer yağlanmasının ilk evrelerinde genellikle hiçbir belirti görülmez. Ancak ilerleyen dönemlerde karın ağrısı, halsizlik ve yorgunluk gibi belirtilerle birlikte karaciğer enzimleri yükselebilir. Hastalık ilerledikçe karında ve bacaklarda sıvı birikimi (asit ve ödem) gibi daha ciddi belirtiler ortaya çıkabilir. Yağlanmaya dair risk faktörleri taşıyan kişilerin mutlaka bir iç hastalıkları uzmanına başvurarak rutin kan tahlillerini yaptırmaları ve karaciğer ultrasonu ile değerlendirilmeleri gerekir. Gerekli durumlarda FIB-4 skoru ve Fibroscan gibi non-invaziv yöntemlerle ileri evrelerde takip edilebilir" şeklinde konuştu. "Yaşam tarzı değişiklikleri uygulanabilir" Hastalığın tedavisinde en temel unsurun yaşam tarzı değişiklikleri olduğunu vurgulayan Dr. Arslan, "Beslenme alışkanlıklarımızı gözden geçirmeli; aşırı yağlı, hazır ve işlenmiş gıdalardan, şekerli yiyeceklerden ve fazla karbonhidrattan uzak durmalıyız. Haftada 3-4 gün, 30-45 dakika tempolu yürüyüş gibi düzenli egzersizlerle karaciğer yağlanmasının önüne geçebiliriz" diye konuştu. Sağlıklı beslenme ve düzenli egzersizin karaciğer enzimlerinde hızlı iyileşme sağladığını ancak ultrasonografik düzelmenin zaman alabileceğini belirten Uzm. Dr. Arslan, bu sürecin sabır ve istikrar gerektirdiğini söyledi. "Karaciğer sağlığına yönelik erken önlem alınması hayati önem taşır" İleri düzey yağlanma ya da eşlik eden risk faktörlerinin kontrol altına alınmasında gerektiğinde ilaç tedavisinin de devreye girebileceğini belirten Uzm. Dr. Arslan, "Karaciğer sağlığına yönelik erken önlem almak, ileride karşılaşılabilecek kötü sonuçların önüne geçmek açısından hayati önem taşır" ifadelerini kullandı.
Uzm. Dr. Nuri Orhan, gıda intoleransı ile ilgili bilgi verdi
24 Temmuz 2025 Perşembe - 10:42 Uzm. Dr. Nuri Orhan, gıda intoleransı ile ilgili bilgi verdi Medical Point Gaziantep Hastanesi’nden Uzm. Dr. Nuri Orhan, gıda intoleransı ile ilgili bilgi verdi. Medical Point Gaziantep Hastanesi Biyokimya Uzmanı Dr. Nuri Orhan, gıda intolerans testleri hakkında en sık sorulan soruları yanıtladı. Uzm. Dr. Nuri Orhan, "Son yıllarda kronik yorgunluk, sindirim sorunları ve cilt problemleri gibi şikayetlerle sağlık kuruluşlarına başvuran kişi sayısı giderek artıyor. Bu belirtilerin altında yatan nedenlerden biri de gıda intoleransı olabilir" dedi. "Gıda intoleransları, genellikle gecikmiş reaksiyonlarla ortaya çıktığı için tespiti klasik alerji testlerine göre daha zordur" Gıda intoleransı hastalığını anlatan Dr. Nuri Orhan, "Gıda intoleransı, belirli besinlerin sindirilememesi veya vücut tarafından yeterince tolere edilememesi durumudur. Alerjiden farklı olarak bağışıklık sistemini doğrudan etkilemez, ancak sindirim sistemi, cilt ve sinir sistemi üzerinde gecikmeli ve kronik etkiler oluşturabilir. Gıda intoleransları, genellikle gecikmiş reaksiyonlarla ortaya çıktığı için tespiti klasik alerji testlerine göre daha zordur. Günümüzde uygulanan testler genellikle kan örneği üzerinden yapılır. Bu testlerde kişinin bağışıklık sistemi tarafından üretilen IgG antikor düzeyleri ölçülerek, hangi gıdalara karşı hassasiyet geliştirdiği analiz edilir. Bazı testlerde 50, 100 hatta 250’den fazla gıda maddesi değerlendirilebiliyor. Amaç, kişiye özel bir beslenme planı oluşturarak şikayetlerin hafifletilmesini sağlamaktır. Bu testlerin uygun hasta grubunda ve doğru yorumlandığında önemli bilgiler sunabilir" ifadelerini kullandı. "Alerji, bağışıklık sisteminin bir gıdaya karşı ani ve güçlü bir tepki vermesidir" Dr. Nuri Orhan, "Tek başına tanı koymak için yeterli değildir. Ancak hastanın klinik tespitleriyle birlikte değerlendirildiğinde, eliminasyon diyeti gibi yöntemlere rehberlik edebilir. Alerji, bağışıklık sisteminin bir gıdaya karşı ani ve güçlü bir tepki vermesidir. Kaşıntı, nefes darlığı ve hatta anafilaksi gibi belirtiler görülebilir. İntolerans ise daha yavaş gelişir ve genellikle mide-bağırsak rahatsızlıkları, baş ağrısı, halsizlik gibi semptomlarla kendini gösterir. Örneğin süt proteini alerjisi olan biri için bir damla süt bile ciddi risk oluşturabilirken, laktoz intoleransı olan biri bu durumdan sadece rahatsızlık düzeyinde etkilenir" şeklinde konuştu. "Gerekirse bu gıdalar kontrollü bir şekilde tekrar beslenmeye eklenebilir" Hastalığın belirtileri ile ilgili bilgi veren Dr. Nuri Orhan, "Sürekli şişkinlik ve gaz, geçmeyen baş ağrıları, kronik yorgunluk, deri döküntüleri veya egzama, duygu durum değişiklikleri, sindirim bozuklukları, modern yaşamda işlenmiş gıdaların yoğun tüketimi, vücudun bazı bileşenlere karşı toleransını düşürebiliyor. Test sonucuna göre genellikle 6-8 haftalık bir eliminasyon diyeti uygulanır. Bu süreçte intolerans tespit edilen besinler diyetten çıkarılır ve belirtiler gözlemlenir. Gerekirse bu gıdalar kontrollü bir şekilde tekrar beslenmeye eklenebilir. Gıda intolerans testleri, doğru hasta grubuna uygulandığında ve uzman hekimler tarafından değerlendirildiğinde, kronik şikayetlerin kaynağını ortaya koymada değerli bir araç olabilir. Ancak bu testler tek başına tanı koymak için kullanılmamalıdır. Her birey farklıdır, bu nedenle kişiye özel yaklaşım, hem tanı hem de tedavide kilit rol oynar. Bilinçli şekilde yapılan intolerans testleri, yaşam kalitesini artıran önemli bir adımdır" diye konuştu.