SAĞLIK
Boynundaki 542 gramlık kitle başarıyla çıkarıldı 08 Mayıs 2026 Cuma - 16:52:35 Bilecik’te yıllardır boynunda giderek büyüyen tiroid kitlesi nedeniyle nefes almakta güçlük çeken 54 yaşındaki hasta, başarılı operasyonla yeniden sağlıklı nefes almaya başladı. Diyabet ve akciğer hastalığı da bulunan 54 yaşındaki İrfan Bozan, Sakarya’dan Bilecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne müracaat etti. Yapılan muayene ve tetkikler sonrasında Bozan’ın boynundaki kitle zamanla büyüyerek göğüs boşluğuna kadar ilerlediği görüldü. Günlük yaşamını ciddi şekilde etkileyen kitle nedeniyle nefes darlığı yaşayan hasta, sırt üstü yatamayacak duruma geldi. Daha önce başvurduğu çeşitli sağlık merkezlerinde ameliyatın yüksek risk taşıdığı belirtilen Bozan, uzun süre operasyon olamadı. Dev tiroid ameliyatıyla sağlığına kavuştu Tedavi umuduyla il dışından Bilecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Genel Cerrahi Kliniği’ne başvuran hasta için yapılan detaylı değerlendirmeler ardından ameliyat kararı alındı. Operasyon, Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Doğuşcan Kurular tarafından başarıyla gerçekleştirildi. Yaklaşık 2,5 saat süren operasyon sırasında, solunum yollarına baskı oluşturan ve göğüs boşluğuna kadar uzanan 542 gram ağırlığındaki dev tiroid dokusu başarıyla çıkarıldı. Ameliyat sonrası yakından takip edilen hastanın nefes alıp vermesinde belirgin rahatlama sağlandığı öğrenildi. Başarılı operasyonun ardından kısa sürede sağlığına kavuşan İrfan Bozan, taburcu edilerek günlük yaşamına yeniden döndü. Yetkililer, özellikle nefes darlığı, yutma güçlüğü ve boyunda büyüyen şişlik gibi belirtilerin ihmal edilmemesi gerektiğini vurgulayarak, erken teşhis ve zamanında müdahalenin hayati önem taşıdığına dikkat çekti.
08 Mayıs 2026 Cuma - 16:10 Anneler Günü öncesi "Bilgili Anneler Sağlıklı Nesiller" sempozyumu Anne Çocuk Eğitim ve Araştırma Derneği (AÇEAD) tarafından "Bilgili Anneler Sağlıklı Nesiller" temasıyla aile sempozyumu düzenlendi. Anneler Günü dolayısıyla gerçekleştirilen "Bilgili Anneler Sağlıklı Nesiller" sempozyumunda sağlıklı gebelik süreci, annenin beden ve ruh sağlığının korunması, yenidoğan bakımında dikkat edilmesi gerekenler ve anne sütünün önemi gibi konular ele alındı. Sempozyumda ayrıca çocuk ruh sağlığında koruyucu yaklaşım, çocuk gelişiminde aile desteğinin önemi ve annelik sürecinde karşılaşılan sorunlara yönelik çözüm önerileri bilim insanları tarafından değerlendirildi. Çocuk gelişiminde annenin rolünün önemine değinen AÇEAD Başkanı Prof. Dr. Nilgün Altuntaş, "Annenin hem biyolojik hem psikolojik olarak sağlıklı olması çok önemli. Annelik edebiyatta duygu, şefkat ile tanımlanır ama aslında bu sadece şefkat dediğimiz duygudan ibaret değil. Biyolojik de bir gücü var annenin. Şimdi bilimsel olarak gösterilenler bunlar. Çünkü beyin gelişiminin özellikle ilk üç yılda yüzde 80’i tamamlanıyor ve yaşamın o ilk döneminde de annenin bebeğin gelişimine çok büyük katkısı var" dedi. "Anne, doğurmanın dışında sağlıklı olarak kalmasını da sağlar" Anne ve çocuğun ilk temasının önemine vurgu yapan Altuntaş, "Temasın devam etmesi, dokunuş, bunlar nörolojik gelişimi desteklemektedir. Arkasından emzirme süreci gelir. Anne, sütüyle de aynı şekilde yine hem immün sistemini güçlendirir, bağışıklığını güçlendirir. Bunun yanında hayata tutunmasını, hem de sağlıklı kalmasını sağlar aynı zamanda sütüyle. Annenin sesinin de bebeğin nörolojik gelişimini iyileştirdiği son çalışmalarda gösterilmiş durumda. Anne her yönüyle gerçekten çocuğu hem hayatta tutmaya, doğurmanın dışında hayatta kalmasına ve sağlıklı olarak kalmasına da etki eder" diye konuştu. "Destek öncelikli olarak eşinden olmalı" Kadınların hem ev içerisinde hem de sosyal hayatında büyük sorumluluklarının olduğunu ifade eden Altuntaş, "Bizim toplumun merkezinde olduğu için, toplumun temeli olduğu için anneyi bu büyük sorumlulukları altında kesinlikle güçlendirmemiz gerekir. Destek olunması gerekir. Bu destek öncelikli olarak eşinden olmalı, çevresinden, biz sağlıkçılardan bir destek. Tabii ki devletten de bir destek mutlaka olması gerekir. Çünkü biz kadının aslında sessizce toplumu dönüştürdüğünü, dünyayı değiştirdiğini biliyoruz. O nedenle de kadına yapılacak olan yatırım, onu güçlendirmeye yönelik olarak yapılan yatırım çok önemli bir halk sağlığı yatırımı durumuna geliyor" dedi. Hayata en iyi başlangıçlardan birinin normal doğum, bir diğerinin ise anne sütüyle beslenilmesi olduğunu belirten Altuntaş, "Emzirme gerçekten en önemli yatırım. Bunun için bizim çok uğraşmamız gerekiyor. Ben öğrencilerime de anlatırken ‘Bunu bir vatan hizmeti olarak göreceksin’ diyorum. Nasıl askerlik yapılıyorsa ben o şekilde yapıyorum. Gerçekten bizim ülkeye yaptığımız çok büyük bir iyilik olarak görüyorum emzirmenin yaygınlaştırılmasını. Çünkü anne zaman zaman bırakacak düzeye gelebiliyor sorunlarla boğuşurken. O yüzden anne sütü çok kıymetli. Zaten sadece besin de değil anne sütü. Aynı zamanda immünolojik olarak bir sürü içerisinde hücre var. Bir damlasında bir milyondan fazla hücrenin olduğu bir sıvı. Yaşayan bir sıvı ve o kadar dizayn edilmiş ki bebek büyüdükçe o da değişerek ona uyum sağlayan bir sıvı. Enfeksiyonlardan, alerjiden, kanserden koruyor" diye konuştu.
08 Mayıs 2026 Cuma - 16:08 Anneler Günü öncesi "Bilgili Anneler Sağlıklı Nesiller" sempozyumu Anne Çocuk Eğitim ve Araştırma Derneği (AÇEAD) tarafından, "Bilgili Anneler Sağlıklı Nesiller" temasıyla aile sempozyumu düzenlendi. Anneler Günü öncesinde gerçekleştirilen "Bilgili Anneler Sağlıklı Nesiller" sempozyumunda anne ve çocuk sağlığına ilişkin güncel bilgiler paylaşılırken, sağlıklı gebelik süreci, annenin beden ve ruh sağlığının korunması, yenidoğan bakımında dikkat edilmesi gerekenler ve anne sütünün önemi gibi konular ele alındı. Sempozyum kapsamında ayrıca çocuk ruh sağlığında koruyucu yaklaşım, çocuk gelişiminde aile desteğinin önemi ve annelik sürecinde karşılaşılan sorunlara yönelik çözüm önerileri bilim insanları tarafından değerlendirildi. Çocuk gelişiminde annenin rolünün önemine değinen AÇEAD Başkanı Prof. Dr. Nilgün Altuntaş, toplantıda yaptığı açıklamada şu ifadelere yer verdi: "Annenin hem biyolojik hem psikolojik olarak sağlıklı olması çok önemli. Annelik edebiyatta duygu, şefkat ile tanımlanır ama aslında bu sadece şefkat dediğimiz duygudan ibaret değil. Biyolojik de bir gücü var annenin. Şimdi bilimsel olarak gösterilenler bunlar. Çünkü beyin gelişiminin özellikle ilk üç yılda yüzde 80’ni tamamlanıyor ve yaşamın o ilk döneminde de annenin bebeğin gelişimine çok büyük katkısı var." "Anne, doğurmanın dışında sağlıklı olarak kalmasını da sağlar" Anne ve çocuğun ilk temasın önemine vurgu yapan Altuntaş, "Temasın devam etmesi, dokunuş bunlar nörolojik gelişimi desteklemektedir. Arkasından emzirme süreci gelir, anne sütüyle de aynı şekilde yine hem immün sistemini güçlendirir, bağışıklığını güçlendirir. Bunun yanında hayata tutunmasını hem de sağlıklı kalmasını sağlar aynı zamanda sütüyle, annenin sesi de bebeğin nörolojik gelişimini iyileştirdiği son çalışmalarda gösterilmiş durumda. Anne her yönüyle gerçekten çocuğu hem hayatta tutmaya, doğurmanın dışında hayatta kalmasına ve sağlıklı olarak kalmasına da etki eder" diye konuştu. "Destek öncelikli olarak eşinden olmalı" Kadınların hem ev içerisinde hem de sosyal hayatında büyük sorumluluklarının olduğunu açıklayan Altuntaş, "Bizim toplumun merkezinde olduğu için, toplumun temeli olduğu için anneyi bu büyük sorumlulukları altında kesinlikle güçlendirmemiz gerekir. Destek olunması gerekir. Bu destek öncelikli olarak eşinden olmalı, çevresinden, biz sağlıkçılardan bir destek, tabi ki devletten de bir destek mutlaka olması gerekir. Çünkü biz kadının aslında sessizce toplumu dönüştürdüğünü, dünyayı değiştirdiğini biliyoruz. O nedenle de kadına yapılacak olan yatırım, onu güçlendirmeye yönelik olarak yapılan yatırım çok önemli bir halk sağlığı yatırımı durumuna geliyor" ifadelerini kullandı. Hayata en iyi başlangıçlardan birinin normal doğum, bir diğerinin ise anne sütüyle beslenilmesi olduğunu belirten Altuntaş, "Emzirme gerçekten en önemli yatırım. Bunun için bizim çok uğraşmamız gerekiyor. Ben öğrencilerime de anlatırken ‘Bunu bir vatan hizmeti olarak göreceksin’ diyorum. Nasıl askerlik yapılıyorsa ben o şekilde yapıyorum. Gerçekten bizim ülkeye yaptığımız çok büyük bir iyilik olarak görüyorum emzirmenin yaygınlaştırılmasını. Çünkü anne zaman zaman bırakacak düzeye gelebiliyor sorunlarla boğuşurken. O yüzden anne sütü çok kıymetli. Artık içerisinde olanlar ispat edildi ki bunun bir mucize besin olduğunu biliyoruz. Zaten sadece besin de değil anne sütü. Aynı zamanda immünolojik olarak bir sürü içerisinde hücre var. Bir damlasında bir milyondan fazla hücrenin olduğu bir sıvı. Yaşayan bir sıvı ve o kadar dizayn edilmiş ki bebek büyüdükçe de o da değişerek ona uyum sağlayan bir sıvı. Enfeksiyonlardan, alerjiden, kanserden koruyor" diye konuştu. (DLR-
Halsizlik nedeniyle hastaneye gitti, karnına yapışan kene bulundu
01 Temmuz 2025 Salı - 10:23 Halsizlik nedeniyle hastaneye gitti, karnına yapışan kene bulundu Kahramanmaraş’ta hastaneye başvuran bir kadının, yapılan muayenesinde karın bölgesine yapışmış bir kene ile karşılaşıldı. Uzman dermatolog tarafından çıkarılan kene sonrası hasta sağlığına kavuştu. Kahramanmaraş’ta yaşayan bir kadın, son günlerde artan halsizlik, yorgunluk ve vücudundaki çeşitli rahatsızlık şikayetleri üzerine Özel Sular Akademi Hastanesi’ne başvurdu. Yapılan ilk muayenede karın bölgesinde kızarıklık ve şişlik fark eden sağlık ekibi, hastayı dermatoloji bölümüne yönlendirdi. Cilt hastalıkları uzmanı Dr. Mehmet Alataş tarafından yapılan detaylı incelemede, kadının göbek çevresine yapışmış bir kene tespit edildi.Uzman doktor tarafından başarılı şekilde çıkarılan kene sonrası hasta gözlem altına alındı. Kenenin herhangi bir enfeksiyon bulaştırmadığı belirlenirken, yapılan tetkiklerde ciddi bir sağlık sorunu olmadığı öğrenildi. Hasta, yapılan müdahale sonrası taburcu edilirken, kısa sürede eski sağlığına kavuştu. "Keneyi elimiz ile çıkarmayalım" Cilt hastalıkları uzmanı Dr. Mehmet Alataş "Özellikle keneden korunma yöntemleri arasında bağ, bahçe ve parklarda gezerken dikkat etmemiz lazım. Mutlaka çoraplarımızı ayaklarımızın paçalarına kadar çekelim. Eve gelince vücudumuzu kontrol edelim. Eğer bir kene yapışmış ise en yakın bir sağlık kuruluşuna müracaat edelim. Keneyi elimiz ile çıkarmayalım. Kene özel bir cımbız gibi aletlerle döndüre döndüre içerisindeki kusmuk dökülmeden çıkartmak gerekiyor. Çıkarınca iş bitmiyor. Hastayı 10 gün gözlemlemek lazım. Biz şehrimizde sık gördüğümüz bir vaka eğil ama bir hafta önce hastamız zona şikayeti ile gelmişti biz de baktık hastamızda kene vardı ve çıkarttık. Gerekli müdahaleleri bulunduk. Hastamızda Kırım Kongo Kanamalı Ateşi (KKKA) yoktu. Burada en önemli kene ısırığında takip süresinde hastanın kan seviyesini, ateşini ve genel durumunu takip etmek gerekiyor" dedi. (HLL-HİV-
Hastalıklar ilaçlar yerine hücrelerle tedavi edilecek
01 Temmuz 2025 Salı - 09:54 Hastalıklar ilaçlar yerine hücrelerle tedavi edilecek Kök Hücre Uzmanı Prof. Dr. Erdal Karaöz, kök hücre temelli tedavilerin artık birçok hastalıkta etkili şekilde uygulandığını ve Türkiye’nin bu alanda öncü ülkelerden biri olma yolunda ilerlediğini söyledi. Liv Hospital Rejeneratif Tıp Kök Hücre Üretim Merkezi Direktörü ve İstinye Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Erdal Karaöz, Bursa’da düzenlenen bilgilendirme toplantısında hekimlere yönelik kök hücre temelli hücresel tedaviler ve gen terapileri hakkında önemli bilgiler verdi. Hücresel tedavilerin modern tıbbın en hızlı gelişen alanlarından biri olduğunu belirten Prof. Dr. Karaöz, "Bugün artık birçok hastalık, ilaçlar ya da cerrahi yöntemler dışında hücrelerle de tedavi edilebiliyor. Normal şartlarda hastalıklar ilaçlarla, cerrahi yöntemlerle, kemoterapi, radyoterapi gibi yöntemlerle tedavi edilirken, son 30 yılda birçok hastalığın artık hücrelerle de tedavi edilebileceğini öğrendik. Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere Japonya, Singapur, Güney Kore gibi ülkelerde hücresel tedaviler birçok hastalık için artık rutin uygulama haline geldi. Türkiye olarak biz de Sağlık Bakanlığı’nın onayıyla üretilen hücresel ürünleri kliniklerde kullanabilir hale geldik. Bu da bizim ülkemizin bu konuda lider ülke olma yolunda çok değerli ve çok önemli bir adım" şeklinde konuştu. Kanser hücrelerinin vücutta bağışıklık sisteminden kaçarak çoğalabildiğini ve klasik tedavilerle her zaman yeterince etkili sonuçlar alınamadığını belirten Karaöz, "Modern tıp, bu kanser hücrelerini durdurmak için uzun yıllardır kemoterapi ve radyoterapi gibi yöntemler kullanıyor. Ancak bazı kanser türlerinde bu yöntemler ne yazık ki sınırlı başarı sağlıyor. Oysa vücudumuzda aslında kanserle savaşabilecek bağışıklık hücreleri var. Bu hücreler normalde bakteri veya virüs gibi yabancı organizmaları tanıyıp yok edebiliyor. Ancak kanser hücreleri o kadar akıllı ki, sekiz farklı mekanizmayla bu savaşçılardan kaçabiliyorlar" ifadelerini kullandı. Karaöz, CAR-T teknolojisiyle bağışıklık hücrelerinin laboratuvar ortamında genetik olarak yeniden programlandığını ve sadece kanser hücrelerini tanıyıp yok edecek hale getirildiğini söyledi. Karaöz, "Hastanın kendi bağışıklık hücrelerini alıyoruz, gen transfer teknolojileriyle eğitiyoruz ve yeniden vücuda naklediyoruz. Bu şekilde yalnızca kanserli hücreler hedef alınarak yok ediliyor, sağlıklı hücrelere zarar verilmeden kişiselleştirilmiş bir tedavi sağlanıyor. Ülkemizde de en geç önümüzdeki yıl biz bu teknolojiyi önce hematolojik kanserlerde, ardından solid organ tümörlerinde ve daha sonra otoimmün hastalıklarda kullanmaya başlayacağız" dedi. Hücresel tedavi alanının istismara açık olduğuna dikkat çeken Karaöz, "Sahada, bilimsel dayanağı olmayan uygulamalara ne yazık ki rastlıyoruz. Merdiven altı üretimler ya da yurt dışına yönlendirilen hastalar bu alanın en büyük sorunlarından. Biz de bu nedenle ekip olarak il il gezerek hekimlere bilimsel temelli, etik çerçevede doğru bilgileri aktarıyoruz" diye konuştu. Adana, Gaziantep ve Samsun’un ardından bilgilendirme toplantılarının dördüncü durağının Bursa olduğunu belirten Karaöz, bu toplantıların Trabzon, İzmir ve Ankara ile devam edeceğini söyledi.
‘Omega teknik’ ile yapılan prostat ameliyatı İtalya’da naklen yayınlandı
01 Temmuz 2025 Salı - 09:51 ‘Omega teknik’ ile yapılan prostat ameliyatı İtalya’da naklen yayınlandı Acıbadem Ankara Hastanesi’nde ‘Omega teknik’ lazer yöntemiyle yapılan prostat ameliyatı İtalya’da naklen yayınlandı. Ankara’da Acıbadem Hastanesi’nde prostat hastalarına farklı tedavi yöntemleri sunuluyor. Doğru uygulandığında başarı oranının neredeyse yüzde 100 olduğu bu yöntemler, hastaları eski sağlığına kavuşturuyor. Acıbadem Hastanesi’nde ‘Omega teknik’ olarak adlandırılan HoLEP, ThuLEP ve ThuFLEP yöntemi, iyi huylu prostat hastalarına uygulanıyor. İngiltere’den gelen bir hastaya bu teknikle yapılan ameliyat, yurt dışında ve Acıbadem Ankara Hastanesi’nde canlı olarak yayınlandı. Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Lütfi Tunç, ‘Omega teknik’ denilen tedavi yönteminin dünyada ilk kez idrar tutma garantisi olan bir tedavi olduğunu söyleyerek, "Bu teknik 2020 yılında literatürde yer aldı ve şu anda dünyada çok tercih edilen bir teknik haline geldi. Bu teknikle de dünyada ve Türkiye’de ameliyatlar yapıyoruz. Hastalarımız çok erken bir dönemde ayağa kalkıyor" dedi. Ameliyat sonrasında hastaların hızlı bir şekilde iyileştiğini anlatan Tunç, komplikasyon oranlarının da son derece düşük olduğunu ifade etti. Tunç, prostat hastalarında en büyük problemin idrar kaçırma olduğunu dile getirerek, 2015 yılına kadar literatürde her 3 kişiden birinde bu problemin görüldüğünü kaydetti. "3 boyutlu modellemeyle de yeni bir teknik oluşturduk" İdrar kaçırmayı engelleyecek tedavi yöntemleri için öncelikle kadavralar üzerinde çalışmaya başladıklarını aktaran Tunç, "Anatomistlerle oturduk. Animasyon grubuyla çalıştım. 10 ay boyunca bizim ameliyatlarımıza bir animasyon grubu girdi. Aynı zamanda bir ressamla çalıştık. Biz yeniden erkeksi sfinkterın literatürde olmayan bilgileri ortaya çıkarttık ve bunun 3 boyutlu modellemesini yaptık. Bu 3 boyutlu modellemeyle de yeni bir teknik oluşturduk. Bir cerrahın en büyük korktuğu şey komplikasyonlar, yaptığı işten hastaya zarar vermektir. Hastaya zarar vermemek için uğraşır bir cerrah. Literatürde mevcut bir teknik yoksa o zaman kendisi oluşturmak zorundadır. Şimdi tam bu pozisyondayken bizim ortaya çıkarttığımız bu teknikle hastalarımız çok fayda görmeye başladı. Uluslararası camiada çok kabul gördü" açıklamasında bulundu. "Hastanemize naklen yayın sistemi kuruldu" Uyguladıkları tekniğin idrar tutma mekanizmasına zarar vermediğini söyleyen Tunç, sözlerine şöyle devam etti: "Tekniğimizin idrar tutma mekanizmasının zarar vermediğini gösterdi ve biz de bunu bütün dünya kongrelerinde, Türkiye’deki kongrelerde bu ameliyatın nasıl yapıldığını anlatmaya ve göstermeye çalışıyoruz. Hastanemize naklen yayın sistemi kuruldu ve bu naklen yayın sistemiyle hem hasta yakınlarına odalarına seyretsin diye hem de isteyen doktorlar bizim ameliyatlarımızı seyretsin ve bunları paylaşmak amacıyla bu sistemi çalıştırmaya başladık." "Önemli olan tekniktir" Tunç, İtalya’daki bir kongrede naklen yayında bir ameliyat yaptıklarını dile getirerek, "Hastamızın idrar yapma sıkıntısı vardı. İdrar yaptıktan sonra içinde idrar kalmış hissiyatı vardı ve gece tuvalete kalkıyordu. Bizim için bazı testler vardır. Bu testleri yaparız. Bu testlerden sonra medikal tedaviye cevap vermeyen ve ameliyat endikasyonu koyduğumuz hastalarda biz bu yöntemle ameliyatları yapıyoruz. Burada önemli olan tekniktir" değerlendirmesinde bulundu. "En iyi tedavi yöntemini hastalarımıza sunmayı isteriz" Hastalara uygulanacak tedavi yöntemini çok iyi anlatmanın önemini vurgulayan Tunç, "Hastalara yapacağınız işi çok iyi anlatır ve sonuçlarını da çok detaylı bir şekilde açıklarsanız başarısızlık diye bir şey yok bu hasta grubunda. Bu ameliyattan sonra idrarın başında sonunda kanamalar olabilir. Bazen sondanın veya metal aletlerle giriyoruz çıkıyoruz. Sonda çekildikten sonra ödem olup birkaç gün sonra sondayı tekrar takmanız gerekebilir. Ama bunlar çok düşük oranlar. Fakat en önemli şey idrar kaçırmadır bu ameliyatta. Bizim hastalarımızda idrar kaçırma olmaz. Dünyada biz cerrahlar yanlış yapmaktan korkarız. Onun için en iyi tedavi yöntemini hastalarımıza sunmayı isteriz" ifadelerini kullandı. "Bu ameliyat öğrenilmesi zor ama hastalara verdiği mutluluk da bir o kadar çok" Kendilerinde prostat tedavisinde kullanılan bütün lazer yöntemlerinin olduğunu belirten Tunç, "Bunun için mutlaka eğitim almak gerekir ve deneyimli kliniklerde eğitim almak gerekir. Ondan sonra bu işe başlamak lazım. Çünkü bu ameliyat öğrenilmesi zor ama hastalara verdiği mutluluk da bir o kadar çok olan bir teknik" dedi.
Akşam yürüyüşü bağırsak kanseri riskini azaltıyor
01 Temmuz 2025 Salı - 09:49 Akşam yürüyüşü bağırsak kanseri riskini azaltıyor Uzm. Dr. Ali Vardar, yemekten sonra yapılan akşam yürüyüşünün bağırsak kanseri riskini azaltıp, diyabet riskini düşürdüğünü aktardı. Almanya’daki Regensburg Üniversitesi’nden araştırmacılar, İngiltere’de 86 binden fazla kişiden alınan verileri inceleyerek, sabah 8 ile akşam 6 civarında yürüyüş gibi aktivitelerde bulunmanın bağırsak kanseri riskini yüzde 10 oranında azalttığını buldu. Yapılan araştırmada, fiziksel aktivitelerin rahatlatıcı özelliği sayesinde stresle ilişkili iltihabı azalttığı da aktarıldı. Araştırmanın detaylarında akşam yürüyüşü ve genel olarak egzersizin bağışıklık sistemimizdeki anti-tümör hücrelerini harekete geçirdiği ve hücre ölümünün doğal sürecini güçlendirdiği de aktarıldı. Böylece "kanser olma potansiyeli olan hücrelerin kötü olma şansı olmadan önce temizlenmesi daha muhtemel" olarak gözler önüne serildi. Yapılan araştırmaları değerlendiren Biruni Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi İç Hastalıkları Bölümü’nden Uzm. Dr. Ali Vardar, "Yemekten sonra yürüyüş sindirimi iyileştirir, kan şekerini düzenler, kan basıncını düşürür ve kilo vermeye yardımcı olur" ifadelerini kullandı. 30 dakika tempolu yürüyüş önerisi Akşam yemeğinden sonra yürüyüşün bir öğünden sonra oluşan kan şekeri artışını azaltmanın harika bir yolu olduğunu da aktaran Uzm. Dr. Ali Vardar, günde sadece birkaç dakika ekstra yürüyüş yapmanın sağlığınızı iyileştirmede büyük rol oynadığını söyledi. Kilo vermek için, 30 dakikalık tempolu bir yürüyüşün iyi bir başlangıç olduğunu söyleyen Uzm. Dr. Vardar, yürüyüş üzerine yapılan araştırmaları da değindi: "Kalp sağlığını iyileştirmek için yapılan bir araştırmada, her 500 adımda (Yaklaşık beş dakikalık yürüyüş), kardiyovasküler hastalıktan ölme riskinin yüzde 7 azaldığı bulundu. Yapılan başka bir araştırma da ise 60 yaş üstü kişilerin günlük yaşamlarına 10 dakikalık tempolu yürüyüş eklemelerinin, kadınlarda yaşam beklentilerini yaklaşık 11 ay, erkeklerde ise 17 ay uzattığını ortaya koydu."
Yürürken oluşan ‘umut molekülleri’ hastalanmaktan koruyor
01 Temmuz 2025 Salı - 09:41 Yürürken oluşan ‘umut molekülleri’ hastalanmaktan koruyor Uzm. Dr. Müge Yetener, egzersizin sağlık üzerindeki olumlu etkilerinin saymakla bitmeyeceğini, öncelikli olarak hareket sistemine dahil olmayan psikiyatrik, nörolojik, metabolik, kardiyovasküler, akciğer hastalıkları ile kas-iskelet sistemi bozuklukları ve kanserde "ilaç" rolü oynadığını söyledi. Yetener; "Yürürken oluşan ‘umut molekülleri’ bizi hastalanmaktan koruyor, o yüzden hastalarımıza egzersiz reçete ediyoruz." dedi. Acıbadem Bayraklı Tıp Merkezi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı ve Fonksiyonel Tıp Uygulayıcısı Uzm. Dr. Müge Yetener, vücudumuzda bulunan ve "umut molekülleri" denilen miyokinlerin egzersiz yaparken, özellikle de kaslar kasıldığında salındığını belirttti. Yetener; "Bu moleküller salındığında ruh halimizi, bağışıklık sistemimizi ve temelde vücudumuzdaki her organı (hatta beynimizi) etkilerler. En basit egzersiz olan yürüyüş bile duygusal olarak daha iyi hissetmemizi sağlarken, bilişsel işlevi, hafızayı ve yaratıcılığı da geliştirir. Yürürken oluşan ‘umut molekülleri’ bizi hastalanmaktan koruyor, o yüzden hastalarımıza egzersiz reçete ediyoruz." dedi. Hareket, kronik hastalık riskini azaltıyor Uzm. Dr. Müge Yetener, fiziksel hareketsizliğin çoğu kronik hastalığın birincil nedeni olduğuna dikkat çekti. Yetener, en az 35 kronik rahatsızlığın birincil önlenmesinde fiziksel aktivitenin etkisinin bilindiğini kaydetti. Egzersizin yararlarını; "vücuttaki iltihabı azaltır, kan şekerini kontrol eder, kanser hücreleriyle savaşır, beyin hücrelerini geliştirir ve daha fazla yağ yakar" olarak sıralayan Uzm. Dr. Yetener, şöyle konuştu: "Dikkat çekici bir şekilde egzersiz, öncelikli olarak hareket sistemine dahil olmayan hastalıklarda da ilaç rolü oynar. Bunlar psikiyatrik hastalıklar (depresyon, anksiyete, stres, şizofreni), nörolojik hastalıklar (demans, parkinson hastalığı, multipl skleroz), metabolik hastalıklar (aşırı kilo, hiperlipidemi, metabolik sendrom, polikistik over sendromu, tip 2 diyabet, tip 1 diyabet); kardiyovasküler hastalıklar (hipertansiyon, koroner kalp hastalığı, kalp yetmezliği, serebral apopleksi ve aralıklı topallama); akciğer hastalıkları (kronik obstrüktif akciğer hastalığı, astım, kistik fibrozis); kas-iskelet sistemi bozuklukları (osteoartrit, osteoporoz, sırt ağrısı, romatoid artrit); ve kanser. Vücudumuzda bulunan ve miyokinler denilen moleküller egzersiz yaptığımızda, özellikle kaslarımız kasıldığında salınıyor. Salındıklarında ruh halimizi, bağışıklık sistemimizi ve temelde vücudumuzdaki her organı (hatta beynimizi) etkiliyorlar. Araştırmacıların miyokinlere "umut molekülleri" demeye başlamalarının nedeni bunların beyin düzeyinde stresten kurtulmaya yardımcı olmalarıdır. Egzersiz sırasında kaslardan salınan miyokinler - stresi, kaygıyı ve depresyonu azaltmada önemli bir rol oynarken aynı zamanda dayanıklılığı ve olumlu ruh halini teşvik eder. Araştırmalar egzersizin sadece duygusal olarak daha iyi hissetmenizi sağlamadığını, bununla birlikte bilişsel işlevi, hafızayı ve yaratıcılığı da geliştirebileceğini göstermiştir. Kaslarımız BDNF gibi miyokinler salgıladığında, yeni beyin hücreleri üretmeye ve yeni sinir yolları oluşturmaya yardımcı olarak zihnimizi keskin ve uyumlu tutarlar. Dahası, umut molekülleri beynimizi kronik stresin zararlı etkilerinden korumaya yardımcı olabilir. Ancak egzersiz yaptığımızda ve bu koruyucu molekülleri serbest bıraktığımızda, kortizol gibi stres hormonlarının zararlı etkilerine karşı etki ederek beyin sağlığını korurlar." Hangi egzersiz türleri bu yararları sağlar? Egzersiz olarak yürüme, koşma, yüzme, pilates, yoga vs. bunlardan birinin yapılmasının hiç yapmamaktan iyi olduğunu söyleyen Uzm. Dr. Yetener, yürümenin, hareketsiz yaşam tarzını değiştirmenin ve sağlığı iyileştirmenin pratik ve eğlenceli bir yolu olduğunu ifade etti. Yürümenin ölüm riskini azaltmada etkisinin kanıtlandığını belirten Uzm. Dr. Yetener, bu konuda yapılan araştırmaların sonuçlarına da değindi ve şunları söyledi: "Kanıtlar; günlük 2000 adımlık her artışın 10 bin adıma kadar yüzde 10 daha düşük kardiyovasküler olay oranıyla ilişkili olduğunu, başlangıç seviyesine göre günlük 2 bin adımlık her artış için, bozulmuş glikoz toleransı olan bireylerde kardiyovasküler olay oranında yıllık yüzde 8 azalma olduğunu gösteriyor. Günlük adım sayısının artırılmasının duruş dengesi, bilişsel işlev, ruh sağlığı, metabolik sonuçlar, kardiyovasküler hastalık ve her nedene bağlı ölüm riskinin azalması gibi birden fazla sağlık sonucuna katkıda bulunduğunu göstermiştir. Çalışmalar, her nedene bağlı ölüm oranını azaltmada günlük adımların artırılmasının önemini vurguluyor. Aktivite kategorilerine göre; günde 5000 adımdan az hareketsiz yaşam tarzı, günde 5000-7499 adım düşük aktif, 7500-9999 adım biraz aktif, 10 bin -12 bin 499 adım aktif, 12 bin 500 ve üzeri adım son derece aktif yaşam kabul ediliyor. Optimum doz yaklaşık 7 bin - 9 bin adım/gündür. Ayrıca her türlü ölüme karşı koruma sağlayan günlük adım sayısının minimum dozu 3143 adım/gün olarak belirlenmiştir."