Son Dakika
|
Cumhurbaşkanı Erdoğan'dan önemli açıklamalar
Beşiktaş’ta ikinci Sergen Yalçın dönemi sona erdi
Hantavirüs salgının yaşandığı yolcu gemisi Hollanda'da
Tepebaşı’nda para trafiği ortaya çıktı
Yüzlerce metrelik yamaçtan yuvarlandı, hurdaya dönen araçtan sağ çıktı
Yasa dışı bahis operasyonunda 135 şüpheli tutuklandı
Antalya merkezli 20 ilde yasa dışı bahis operasyonu
İBB iştirak şirketine operasyon: 57 gözaltı
Çorlu’da silahlı kavga ihbarına giden 2 polis şehit oldu
Hollanda’nın peşinde olduğu isim İstanbul’da yakalandı
Abone
Gündem
Politika
Ekonomi
Dünya
Asayiş
Spor
Video
Yerel
Belgesel
Daha
Fotogaleri
Aktüel
Sağlık
Çevre
Magazin
Kültür Sanat
Eğitim
Teknoloji
Hava Durumu
Tüm Haberler
Tüm Manşetler
RSS
Abone
Gündem
Politika
Ekonomi
Dünya
Asayiş
Spor
Video
Yerel
Belgesel
Daha
Fotogaleri
Aktüel
Sağlık
Çevre
Magazin
Kültür Sanat
Eğitim
Teknoloji
Hava Durumu
Tüm Haberler
Tüm Manşetler
RSS
Whatsapp
İHA Kurumsal
EN
Türkiye’s TV Dramas Conquers Ecuador
Hakan Safi: "Fenerbahçe’nin şanlı tarihini tekrar geri getireceğiz"
Çağla Tuğaltay cinayetinde flaş gelişme: Ölen komşusunun mezarı açıldı
Bakan Fidan: "Almanya'yla iş birliğimizi kararlılıkla sürdüreceğiz"
Türk Telekom CEO’su Şahin: "Yerli ve milli haberleşme cihazı üretimi kırmızı çizgimizdir"
Pakistan İçişleri Bakanı Naqvi, İran Dışişleri Bakanı Arakçi ile bir araya geldi
Mersin’de 4 kişinin öldüğü silahlı saldırı anı kamerada
Beşiktaş’ta 39 maçlık ikinci Sergen Yalçın dönemi
SAĞLIK
Kastamonu’da geleceğin diyetisyenleri beyaz önlüklerini giydi
18 Mayıs 2026 Pazartesi - 19:28:28
Kastamonu Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü tarafından düzenlenen "3. Kastamonu Diyetisyenler Günü" etkinliklerinde beyaz önlük giyme töreni yoğun ilgi gördü. Ahmet Yesevi Konferans Salonu’nda gerçekleştirilen program, saygı duruşu ve İstiklal Marşı’nın okunmasının ardından açılış konuşmalarıyla başladı. Gün boyunca düzenlenen oturumlarda diyetisyenlik mesleğinin farklı alanları ele alındı. Etkinliğin ikinci oturumunda Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi Müzikoloji Bölümü akademisyenleri ve öğrencileri tarafından müzik şöleni sunuldu. Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Abdulkadir Tuna, yaptığı konuşmada obezite, diyabet ve kalp damar hastalıkları gibi önemli sağlık sorunlarının önlenmesinde doğru ve dengeli beslenmenin öneminin her geçen gün daha da arttığını belirtti. Diyetisyenlerin bilimsel bilgiye dayalı yaklaşımlarıyla bireylerin ve toplumun sağlıklı yaşama alışkanlıkları kazanmasında kritik bir rol ve görev üstlendiğini ifade eden Prof. Dr. Tuna, bölümün başarısına dikkat çekti. Tuna, "Sağlık Bilimleri Fakültesi olarak bizler de bu bilinçle nitelikli ve donanımlı diyetisyenler yetiştirmeyi temel hedeflerimiz arasında görmekteyiz. Bu vesileyle gurur verici bir gelişmeyi sizlerle paylaşmak istiyorum. Beslenme ve diyetetik bölümümüz bu yıl akreditasyon sürecini başarıyla tamamlayarak kalite mühendisliğini tescillemiştir. Bu önemli başarı bölümümüzün eğitim kalitesinin, akademik kadrosunun yetkinliğini ve öğrencilerimize sunduğumuz imkanların güçlü bir göstergesidir. Akreditasyon sadece bir sonuç değil aynı zamanda daha iyisini hedefleyen sürekli gelişim yolculuğunda bir parçasıdır. Diyetisyenlik insanı bütüncül olarak ele almayı gerektiren, bilimsel olduğu kadar da iletişim becerisini isteyen bir meslektir. Bu nedenle alan bilginizi güçlü tutarken insan ilişkileri, empati ve etkili iletişim bilgilerinizi de mutlaka geliştirmelisiniz" dedi. Türkiye Diyetisyenler Derneği Başkanı Prof. Dr. Hülya Gökmen Özel ise, diyetisyenlik bölümünün tarihi sürecine ve kontenjan sorunlarına değindi. 1998 yılına kadar başka bölüm olmadığını, 1988 yılında ilk Erciyes Üniversitesi’nin öğrenci almaya başladığını belirten Prof. Dr. Özel, "1999’da Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi olarak kurulan ilk üniversite. 2007 yılından itibaren de diğer üniversiteler sürece katılıyoruz. 2023’den 2024’e bakın orada 11 üniversitede kontenjan azalırken, 11 yeni üniversite de öğrenci almaya başlıyor. Dolayısıyla biz aslında program olarak yeni programları, yeni açılacak programların kriterlerini ağırlaştırmadığımız sürece ve var olan programları, çekirdek eğitim programlarına uyumlu hale getirmediğimiz sürece kontenjan hiçbir zaman 10’a, 20’ye düşmeyecek. Çünkü her üniversite belli miktar almak zorunda. Şu an bütün devlet üniversiteleri 27’ye düştü. 27’yi ben öğrenciliğimde bile hatırlamıyorum. Ne kadar kontenjan azaltılması yapılırsa yapılsın programlar bu şekilde fazla olmaya devam ettiği sürece benzer sorunları yaşıyor olacağız" şeklinde konuştu. Prof. Dr. Özel, serbest çalışan diyetisyenlerin hakları için Sağlık Bakanlığı ile görüşme sürecinde olduklarını belirterek, "Biz önce yönetmeliği bir anladık, sonra sahadan arkadaşlarımızdan görüş topladık. Bayağı sahayla görüşmeler yaptık. Tabii bu arada bize çok fazla sorun. Biz oturduk o sorunları tek tek çözdük. Çünkü her belirtilen sorun, bazen objektif olarak iletilen sorun olmuyor. O kişinin şahsi sorunu oluyor ya da bazen kötü değil, kendi kazancı düşmesin diye iletilen sorunlar oluyor. Biz bunları oturduk çalıştık. Sonra en önemli yaptığımız şey biliyorsunuz hekimler var sürecin içerisinde. Bakanlık tarafından denetlenen muayenehane hekimleri. Onların bir yönetmeliği var, Ayaktan Tanı Tedavi Yönetmeliği diye. Oturduk o yönetmelikleri açtık. Bizim yönetmelikleri açtık. Serbest çalışan hekimlere hangi haklar verilmiş, neler yasaklanmış, bizimkinde hangi haklar var? Tabii ki hekimle haklarımız bir değil. Ama eğer fiziksel mekanla ilgili bir sorun doğurduğu bir hak verebilirse öbür tarafta o hakkı tabii talep edebilir. Sonuçta gün sonunda bakanlık, bir sağlık aracılığıyla da bunları denetleyecek. Orada birtakım sıkıntılar tespit ettik ve onları bakanlıkla görüşmeye başladık" diye konuştu. Öğrenci ailelerinin de katıldığı beyaz önlük giyme töreninde duygusal anlar yaşanırken, alanda sergilenen ve her yaşa hitap edecek şekilde hazırlanan beslenme eğitimi materyalleri de yoğun ilgi gördü. İki oturum halinde gerçekleştirilen program, etkinliğe katkı sunan konuşmacılar ve katılımcılara teşekkür belgesi takdim edilmesi ve toplu fotoğraf çekimi ile sona erdi.
18 Mayıs 2026 Pazartesi - 18:29
Erzincan’da ileri ortopedik travma cerrahisi eğitimi düzenlendi
Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi Tıp Fakültesinde, ortopedi ve travmatoloji alanında uzman hekimlere yönelik "Asetabulum Kırıkları Kadavra Kursu" düzenlendi. Kemik ve Eklem Cerrahisi Derneği Başkanı ve Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Nizamettin Koçkara koordinasyonunda gerçekleştirilen 2 günlük kursa, Türkiye’nin farklı illerinden uzman hekimler katıldı. Ortopedik travma cerrahisinin zorlu alanlarından biri olan asetabulum kırıklarının cerrahi tedavisine yönelik düzenlenen eğitim programında, katılımcılara ileri düzey teorik ve uygulamalı eğitim verildi. Kursun eğitmen kadrosunda Prof. Dr. Hakan Kınık, Prof. Dr. Güvenir Okçu ve Prof. Dr. Ahmet Aslan yer aldı. Program kapsamında uzman hekimlere asetabulum kırıklarının cerrahi tedavisinde güncel yaklaşımlar, anatomik değerlendirme, cerrahi planlama, yaklaşım teknikleri, kırık tespit prensipleri ve komplikasyon yönetimi konularında bilgi aktarıldı. Kadavra uygulamalarıyla desteklenen eğitimlerde katılımcılar, cerrahi teknikleri uygulamalı olarak deneyimleme fırsatı buldu. Kursa Van, Erzurum, Samsun, Trabzon, Tokat, Sinop, Giresun, Ordu, Rize, Sivas ve İstanbul’dan ortopedi ve travmatoloji uzmanları katıldı. Prof. Dr. Nizamettin Koçkara, asetabulum kırıklarının yüksek düzey cerrahi bilgi ve deneyim gerektiren kompleks yaralanmalar olduğunu belirterek, uygulamalı eğitimlerin cerrahi becerilerin geliştirilmesinde önemli rol oynadığını ifade etti. Koçkara, Erzincan’da gerçekleştirilen organizasyonun hem hekimlerin mesleki gelişimine hem de üniversitenin akademik görünürlüğüne katkı sunduğunu kaydetti.
18 Mayıs 2026 Pazartesi - 17:54
Dr. Hakseven: "Obezite, yalnızca fazla kilo meselesi değil, küresel bir salgın"
Memorail Diyarbakır Hastanesi Onkolojik Cerrahi Bölümü’nden Cerrahi Onkoloji ve Genel Cerrahi Uzmanı Dr. Musluh Hakseven, obezitenin yalnızca fazla kilo meselesi değil, giderek büyüyen, derinleşen ve toplumun her kesimini etkileyen küresel bir salgın olduğunu belirterek, "Dünya genelinde yüz milyonlarca insan bu durumla yaşıyor" dedi. Dr. Musluh Hakseven, obezitenin yalnızca fazla kilo meselesi değil, giderek büyüyen, derinleşen ve toplumun her kesimini etkileyen küresel bir salgın olduğunu söyledi. Dünya genelinde yüz milyonlarca insanın bu durumla yaşadığını belirten Hakseven, daha da çarpıcı olanın ise bu artışın hız kesmemesi olduğunu ifade etti. Dr. Hakseven, artık mesele birkaç kilo fazlalığı değil, yaşam süresini kısaltan, yaşam kalitesini düşüren kronik bir hastalıkla karşı karşıya kalmak olduğunu belirterek, "Toplumda sıkça yapılan bir hata var. Obeziteyi çok yemek ya da irade eksikliği ile açıklamak. Oysa gerçek bundan çok daha karmaşık. İnsan vücudu, genetik yapısı, hormonal dengesi ve çevresel etkilerle birlikte çalışır. Bugün yaşadığımız şehirler, çalışma şartları, hatta gıda endüstrisinin sunduğu seçenekler bile kilo alımını kolaylaştıran bir ortam oluşturuyor. Ucuz, erişilebilir ve yüksek kalorili gıdalar, buna karşılık azalan hareket imkanı. Tüm bunlar bir araya geldiğinde obezite adeta kaçınılmaz bir son haline geliyor" dedi. Obezitenin tek başına bir hastalık olmanın ötesinde birçok ciddi hastalığın kapısını aralayan bir anahtar gibi davrandığına dikkat çeken Dr. Hakseven, "Kalp hastalıkları, hipertansiyon, tip 2 diyabet. Liste uzayıp gidiyor. Üstelik bazı kanser türleriyle olan ilişkisi de artık net bir şekilde ortaya konmuş durumda. Yani mesele sadece dış görünüş değil, doğrudan yaşam süresi ve sağlığın kendisi. Bir başka kritik nokta ise çocuklar. Eskiden ileri yaş hastalığı gibi görülen obezite, artık çocukluk çağında da karşımıza çıkıyor. Tabletler, telefonlar, hareketsiz oyunlar ve değişen beslenme alışkanlıkları, çocukları daha erken yaşta risk altına sokuyor. Obez bir çocuk, büyük olasılıkla obez bir yetişkin oluyor. Bu da sorunun sadece bugünü değil, geleceği de tehdit ettiğini gösteriyor" diye konuştu. Obezitenin bir de görünmeyen yüzünün psikolojik ve sosyal etkiler olduğunu kaydeden Dr. Hakseven, "Toplumda hâlâ ciddi bir damgalama söz konusu. Obez bireyler çoğu zaman önyargılarla karşılaşıyor. Bu da depresyon ve sosyal izolasyonu beraberinde getirebiliyor. Yani obezite yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda ruhsal bir yük de taşıyor. Ekonomik boyutu da göz ardı edilemez. Artan sağlık harcamaları, iş gücü kaybı ve verimlilik düşüşü, obezitenin toplumlara getirdiği yükü katlayarak büyütüyor. Bu durum, sadece bireyin değil, tüm sistemin etkilendiği bir tabloyu ortaya koyuyor. Peki çözüm ne? Kısa ve net bir cevap vermek gerekirse tek bir çözüm yok. Çünkü sorun tek boyutlu değil. Elbette bireysel farkındalık önemli. Dengeli beslenme, düzenli hareket, yeterli uyku; bunlar işin temel taşları. Ancak bireyi suçlamak sorunu çözmüyor. Çünkü kişi ne kadar çabalarsa çabalasın, yaşadığı çevre sağlıksızsa mücadele zorlaşıyor" şeklinde konuştu. Obeziteyle mücadelenin bireyin ötesinde bir yaklaşım gerektirdiğini söyleyen Dr. Hakseven, konuşmasını şöyle tamamladı: "Okullarda sağlıklı beslenme eğitimi, şehirlerde yürüyüş ve spor alanlarının artırılması, gıda politikalarının yeniden düzenlenmesi. Kısacası, sağlıklı seçimlerin kolay olduğu bir yaşam ortamı oluşturmak gerekiyor. Belki de en önemli değişim bakış açımızda olmalı. Obeziteyi bir tercih değil, bir sonuç olarak görmek. Modern yaşamın, ekonomik sistemlerin ve sosyal alışkanlıkların bir sonucu. Bu gerçeği kabul etmeden atılacak adımlar eksik kalacaktır. Sonuç olarak obezite sessiz ilerleyen ama etkisi yüksek bir salgın. Gürültü yapmıyor, ani krizler oluşturmuyor ama yavaş yavaş toplumun sağlığını aşındırıyor. Bu yüzden fark etmek, konuşmak ve harekete geçmek zorundayız. Bugün alınacak önlemler, yarının sağlık yükünü belirleyecektir. Obeziteyle mücadele yalnızca kilo vermek değil, sağlıklı bir toplum inşa etmek anlamına gelir. Çünkü mesele sadece kilo değil. Mesele, nasıl bir toplumda yaşamak istediğimiz."
18 Mayıs 2026 Pazartesi - 17:05
"Sessiz katil" hipertansiyona dikkat
Sivas Numune Hastanesi’nde Dahiliye Uzmanı olarak görev yapan Dr. Gülşah Altun, ciddi sağlık sorunlarına yol açabilen hipertansiyona ilişkin açıklamalarda bulundu. Hipertansiyonun erken tanı ve doğru tedaviyle kontrol altına alınabilen önemli bir halk sağlığı problemi olduğunu belirten Altun, "Hipertansiyon yani yüksek tansiyon kanın damar duvarına uyguladığı basıncın normal değerlerin üzerinde olması durumudur. Belirtileri baş ağrısı, ense kökünde gerginlik, kulak çınlaması ve ara sıra burun kanaması olsa da genellikle tehlikeli boyutlara çıkmadan bulgu vermediği için ‘sessiz katil’ olarak tanımlarız" dedi. 40 yaşın üzerinde en az yılda bir kez tansiyon ölçümü yaptırılmalı Toplumda her 3 kişiden birinin yüksek tansiyon hastası olduğunu söyleyen Altun, "Hipertansiyon 65 yaş üstü kişilerde ve kadınlarda yüzde 40 oranında görülmektedir. 40 yaşın üzerinde en az yılda bir kez tansiyon ölçümü yaptırılmalı, eğer ailede kalp hastalığı ve diyabet varsa bu ölçümleri 30 yaşın üzerinde herkes senede bir yaptırmalıdır. Kronik böbrek hastalığının diyabetten sonraki ikinci en sık sebebi hipertansiyondur. Her 5 diyaliz hastasında birinin diyalize girme sebebi hipertansiyondur. Yine inme kalp krizi felç görme kayıplarının en sık sebebi hipertansiyondur" dedi. Günlük tuz tüketimi bir çay kaşığını geçmemelidir Hipertansiyonun sebeplerini sıralayan Altun, "Genetik yatkınlığın yanı sıra aşırı tuz tüketimi, fazla kilolu olma, hareketsiz yaşam, sigara ve alkol, kronik stres, diyabetik olma önemli sebeplerdir. Özellikle Türk toplumunda tuz tüketim oranı sağlıklı insanlara önerilen tuz tüketiminden 4 kat daha fazladır. Günlük tuz tüketimi toplamda 5 gram yani bir çay kaşığını geçmemelidir. Hipertansiyonun tedavisinde ise mutlaka düzenli hekim kontrolleri, verilen tedavinin geçici görülmeyip hastaların kendini iyi hissettiğinde dahi tedaviye devam etmesi çok kıymetlidir. Dünyada yıllık 10 milyon kişinin ölümünden doğrudan ya da dolaylı olarak hipertansiyon sorumludur" ifadelerine yer verdi. Düzenli fiziksel aktivite çok önemli Hastalıktan korunma yollarından bahseden Altun, "Hipertansiyondan korunmada sağlıklı yaşam alışkanlıkları kilit rol oynar. Özellikle tuz tüketime dikkat edilmesi, düzenli fiziksel aktivite, ideal kiloda kalabilme, mümkün olduğunca sigara alkol ve stresten uzak kalınması önemlidir. Sonuç olarak hipertansiyon erken tanı ve doğru tedavi ile kontrol altına alınabilen bir hastalıktır. Toplumda farkındalığın artırılması ve düzenli sağlık kontrollerinin yaygınlaştırılması hipertansiyona bağlı ciddi komplikasyonların önlenmesinde büyük önem taşımaktadır" diyerek konuşmasını sonlandırdı.
Çok Okunan Kategori Haberleri
1
18 Mayıs 2026 Pazartesi- 10:35
Şeker sanıp yuttu, pil olduğu filmde ortaya çıktı: "Ölüme kadar götürebiliyor"
2
18 Mayıs 2026 Pazartesi- 11:37
"Eski akciğer ve karın filmleri skolyoz teşhisinde ipucu olabilir"
3
11 Mayıs 2026 Pazartesi- 17:28
Sağlık Bakanlığı: "(Hantavirüs) Şu ana kadar 5 kişide herhangi bir klinik belirti veya semptoma rastlanmamıştır"
4
18 Mayıs 2026 Pazartesi- 10:55
Silvan Devlet Hastanesi’nde endoskopi ve kolonoskopi hizmeti
5
16 Mayıs 2026 Cumartesi- 10:09
Başhekim Sarıkaya’dan, hipertansiyona karşı ‘sessiz katil’ uyarısı
06 Mayıs 2025 Salı - 10:30
Boynunda dev tümörle doğan bebek hayata tutundu
Kütahya Şehir Hastanesi’nde, tıp literatürüne geçecek bir başarıya imza atıldı. 34 Haftalık Mehmet Eymen Kara, doğar doğmaz yapılan olağanüstü bir müdahale sayesinde hayata tutundu. Doğumda boynunda 445 gramlık dev bir tümör bulunan bebek, nefes alamaz durumdayken acil sezaryenle alındı ve uzman doktorların saniyelerle yarıştığı müdahaleyle yaşama bağlandı. Anestezi ve Reanimasyon Uzmanı Prof. Dr. Tayfun Aydın liderliğindeki ekip, göbek kordonu aracılığıyla kan dolaşımı sürerken, yaklaşık 12 dakika içinde bebeğin hava yollarını açmayı başardı. Aydın, "Bu müdahaleyi yapmasaydık, bebeğin yaşama şansı yoktu" diyerek sürecin ne kadar kritik olduğunu vurguladı. Yoğun bakımda altı gün süren takip sonrası bebek ameliyata alındı. Aydın ve ekibi, başka bir uzmanla birlikte 445 gramlık dev tümörü başarıyla çıkardı. Aydın, "Bilimsel olarak dünyada bu, yedinci vaka. Böyle bir ekiple bunu başarmak hepimiz için gurur kaynağı" dedi. Neonatoloji Uzmanı Dr. Musa Turgut ise "Bu nadir görülen bir durumdu. Devletimizin sunduğu imkânlar ve ekibimizin özverisiyle bebeğimizi sağlığına kavuşturduk" diye konuştu. Çocuk cerrahisi operasyon ekibinde Prof. Dr. Tayfun Aydın, Dr. Öğretim Üyesi Serkan Teli, Dr. Öğretim Üyesi Merve Yaman, Dr. Öğretim Üyesi Süleyman Camgöz, Dr. Ali Kaynak, Op. Dr. Kübra İnan, Prof. Dr. Hüseyin İlhan, Dr. Öğretim Üyesi Hüsam İbrahimoğlu, Dr. Öğretim Üyesi Turan Canmurat İzgi, Dr. Öğretim Üyesi Cemal Aksoy ve Dr. Musa Turgut yer aldı. Anne Fatma Kara, "İlk kötü haberi aldığımda yıkıldım, çok kötü bir durumdu. Ama doktorlarımız sayesinde bu süreci kolay atlattık. Onların emeği sayesinde bebeğim şimdi sağlıklı ve yanımda" ifadelerini kullandı. Mehmet Eymen, doktorların yoğun çabalarıyla sağlığına kavuşarak önümüzdeki günlerde taburcu edilecek.
06 Mayıs 2025 Salı - 10:25
Kahramanmaraş’ta deprem sonrası eklem ve kas rahatsızlıklarında artış
Kahramanmaraş depremlerinin ardından fiziksel sağlık sorunlarında belirgin bir artış yaşandığına dikkat çeken Uzm. Dr. Mehmet Ercan, "Deprem sonrası insanların vücudunun neredeyse her yerinin ağrıdığı ve uyku kalitesinin azaldığı şekilde şikayetlerle başvurular geliyor" dedi. Özel Sular Akademi Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Polikliniği’nden Uzm. Dr. Mehmet Ercan, özellikle eklem ağrıları, kas spazmları ve omurga rahatsızlıklarının deprem sonrası dönemde daha sık görüldüğünü belirtti. Dr. Ercan, hastanede uygulanan tedaviler arasında robotik lazer terapisi, skolyoz tedavisi ve nörolojik rehabilitasyonun yer aldığını ifade ederek, "Bu tedaviler, deprem sonrası artan fiziksel rahatsızlıkların yönetilmesinde önemli rol oynuyor" şeklinde konuştu. Depremin ardından yaşanan travmaların, çene eklemi ve çiğneme kaslarından kaynaklanan ağrıların da artmasına neden olduğunu anlatan Dr. Ercan, deprem sonrası dönemde ortaya çıkan fiziksel ve psikolojik travmaların, çeşitli kas-iskelet sistemi rahatsızlıklarını tetiklediğini de kaydetti. Dr. Ercan, "İlimiz depremden sonra ciddi anlamda hastalıkların çeşitlendiği ve ağrıların artığı bir il haline geldi. Özellikle dünyada hızla artan fibromiyalji, kas iskelet sistemi ağrıları, vücudumuzun birçok yerindeki ağrılar özellikle yoğun stres ve şok dediğimiz olaydan sonra Kahramanmaraş ve diğer illerde arttığını net bir şekilde görebiliyoruz. Erkeklerde daha az görülen bu hastalığın bölgemizdeki erkeklerde çok sık ve oranının da arttığını görebiliyoruz. Deprem sonrası insanların vücudunun neredeyse her yerinin ağrıdığı ve uyku kalitesinin azaldığı şekilde şikayetlerle başvurular geliyor. Bu ağrıların nedenine tam anlamıyla inilip tedavisinin de güzel bir şekilde yapılması ve takibinin de yapılması gerekiyor" dedi. Hasta Sümeyye Kalkan ise, "Ben artık kalkamaz ve yürüyemez olmuştum, tedavim hastanede yapıldı hocalarıma çok teşekkür ederim" diye konuştu.
06 Mayıs 2025 Salı - 10:12
‘Türkiye’de astım vakaları artıyor’
Dünya Sağlık Örgütü’ne göre, dünyada yaklaşık 300 milyon insanın astım hastası olduğuna dikkat çeken Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Nurhan Köksal, "Türkiye’de de astım sıklığı giderek artmaktadır. Ülkemizde yaklaşık olarak yetişkinlerin yüzde 5-10’u ve çocukların ise yüzde 10-15’i astım ile yaşamlarını sürdürmektedirler" dedi. Liv Hospital Samsun Göğüs Hastalıkları Kliniği’nden Prof. Dr. Nurhan Köksal, "7 Mayıs Dünya Astım Günü" dolayısıyla astım hastalığı hakkında bilgilendirmelerde bulundu. Astımın tanımını yapan Prof. Dr. Köksal, "Astım, solunum yollarının kronik inflamatuar hastalığıdır. Bu hastalık, hava yolları ve bronşlarda enflamasyona (iltihaplanma), ödeme ve bronşların daralmasına neden olur. Bu da nefes almayı zorlaştırarak nefes darlığı, öksürük, göğüs sıkışması ve hırıltı –hışıltılı soluma gibi semptomlara yol açabilir. Astım dünyada oldukça yaygın bir hastalıktır ve her yaştan insanı etkileyebilir" diye konuştu. "Yaklaşık 300 milyon kişi astım hastası" Dünya Sağlık Örgütü’ne göre, yaklaşık 300 milyon insanın astım hastası olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Köksal, "Türkiye’de de astım sıklığı giderek artmaktadır. Ülkemizde yaklaşık olarak yetişkinlerin yüzde 5-10’u ve çocukların ise yüzde 10-15’i astım ile yaşamlarını sürdürmektedirler" şeklinde konuştu. "Pasif içicilik astım riskini artırıyor" Astımın belirli risk faktörlerine değinen Prof. Dr. Köksal, "Genetik yatkınlık önemli bir faktördür. Ayrıca çevresel faktörler, hava kirliliği, sigara dumanı, pasif sigara içiciliği, alerjenler (toz akarları, polenler, küf mantarları vb.), solunum yolu enfeksiyonları ve bazı mesleklerde maruz kalınan bazı maddeler astım riskini artırabilir. Astımın tanısı genellikle semptomların ve solunum testlerinin bir kombinasyonuna dayanır. Göğüs hastalıkları uzmanları hastanın tıbbi geçmişini ve semptomlarını değerlendirirler, fizik muayene ve solunum fonksiyon testleri (spirometri gibi) yapabilirler. Ayrıca, alerji testleri de astımın belirli tetikleyicilerini tespit etmede yardımcı olabilir" dedi. "Astım tedavisinde tetikleyici faktörlerden kaçınılmalı" Tedavi yollarından bahseden Prof. Dr. Köksal, "Astımın tedavisi genellikle iki ana kategoride yapılır. Önleyici tedavi ve semptomları kontrol altında tutmak için bronkodilatör tedavi. Önleyici (antienflamatuar) tedavi genellikle düzenli olarak alınan inhaler kortikosteroid ilaçlarını içerir ve astım semptomlarını kontrol altında tutmaya yardımcı olur. Bronkodilatör tedavi ise semptomlar ani bir şekilde kötüleştiğinde kullanılan ilaçlardır ve düzenli kullanılması önerilmez. Astımın tedavisinde hasta eğitimi, tetikleyici faktörlerden kaçınma ve düzenli göğüs hastalıkları doktor kontrolleri gibi önlemler de tedavinin önemli bir parçasıdır" ifadelerini kullandı.
06 Mayıs 2025 Salı - 10:08
Bingöl’de 112’ye yapılan çağrılarda düşündüren rakam: Çağrıların yüzde 71’i vakaya dönüşmedi
Bingöl’de nisan ayı içerisinde 112’ye yapılan 23 bin 594 çağrının yüzde 71’lik kısmı vakaya dönüşmedi. Bingöl Valisi Ahmet Hamdi Usta, 112 Acil Çağrı Merkezinin vatandaşların zor anlarında kesintisiz hizmet vermeye devam ettiğini söyledi. Nisan ayı içerisinde 112 Acil Çağrı Merkezine 23 bin 594 çağrının ulaştığını belirten Vali Usta, ‘’Vakaya dönüşen çağrı adedi 6 bin 850, vakaya dönüşmeyen çağrı adedi ise 16 bin 774. Vakaya dönüşen çağrı oranı yüzde 29 vakaya dönüşmeyen çağrı oranı da yüzde 71. Bu yüzde 71’lik oran gerçekten çok fazla, hatları meşgul ediyoruz, gerçek ihtiyaç sahipleri ulaşamıyor, personel yetişemiyor, gecikildiği için belki de bir canı kaybediyoruz. 112, acil durumlarda en hızlı şekilde yardım alabileceğiniz çağrı hattıdır. Gereksiz yere yapılan aramalar, gerçek acil durumları geciktirebilir. Lütfen 112’yi sadece acil durumlar için arayalım. Her saniye önemli, her çağrı bir hayat kurtarabilir’’ dedi.
06 Mayıs 2025 Salı - 10:04
Uzmanlar uyarıyor: Halsizlik, tatlı isteği ve göbek çevresi yağlanmasına dikkat
İnsülin direncinin zamanla kan şekeri yüksekliğine ve tip 2 diyabete neden olabileceğini belirten İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Yavuz Akıncıoğlu, halsizlik, tatlı isteği ve göbek çevresi yağlanması gibi belirtilere dikkat edilmesi gerektiğini söyledi. BHT CLINIC İstanbul Tema Hastanesi’nden İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Yavuz Akıncıoğlu, insülin direncinin yemeklerden sonra kandaki insülin hormonuna karşı hücrelerin yanıtının azalması ve buna bağlı olarak kanda glukozun birikmeye başlamasıyla ortaya çıkan bir metabolik bozukluk olduğunu belirtti. Akıncıoğlu, bu durumun zamanla kan şekeri yüksekliğine ve tip 2 diyabet başta olmak üzere, hipertansiyon ve kardiyovasküler hastalıklar gibi birçok soruna yol açabileceği uyarısında bulundu. Stres ve uyku, insülin direncini geliştirebilir İnsülin direncinin gelişiminde hareketsiz yaşam tarzı, kilo fazlası (özellikle karın bölgesinde biriken yağ), genetik yatkınlık, karbonhidratların ve şeker oranı yüksek besinlerin aşırı tüketilmesi gibi etkenlerin rol oynadığını dile getiren Dr. Akıncıoğlu, stres ve uyku bozukluklarının da tabloyu ağırlaştırabileceğini ifade etti. "Belirtiler önemsenmeli" Yemek sonrası yorgunluk ve uyku hali, aşırı tatlı isteği, erken acıkma, terleme, göbek çevresinde yağlanma ve kilo vermekte zorlanmanın insülin direncine işaret edebileceğini belirten Dr. Akıncıoğlu, kadınlarda polikistik over sendromu ve adet düzensizliklerinin de bu durumla ilişkili olabileceğini söyledi. Kan trigliserit düzeyi ile insülin direnci arasında güçlü bir ilişki olduğunu, kanda yağ asitlerinin insülin direncini yükselttiğini ifade eden Dr. Akıncıoğlu, açlık insülin değeri ve kan şekeri düzeyinin değerlendirilmesiyle, HOMA-IR, Trigliserit/HDL oranı gibi hesaplamalarla insülin direncinin tespit edilebildiğini belirtti. Yaşam tarzı değişikliği şart İnsülin direnciyle mücadelede en etkili yöntemin yaşam tarzı değişiklikleri olduğunu, fazla kilolardan kurtulmanın, düzenli fiziksel aktivitenin önemini vurgulayan Dr. Akıncıoğlu, düşük glisemik indeksli besinlerin tercih edilmesi gerektiğini belirterek, şekerli ve işlenmiş gıdalardan uzak durulması gerektiğini ifade etti. Dr. Akıncıoğlu, karbonhidratların mutlaka proteinle birlikte alınmasının önemine de dikkat çekti. "Gerekirse ilaç desteği alınabilir" İnsülin moleküler bozulmasına dayalı yeni araştırmalarla insülin direncine yönelik farklı tedavi yöntemlerinin gelişebileceğini belirten Dr. Akıncıoğlu, bazı durumlarda ilaç desteğine başvurulabileceğini, özellikle metformin gibi ilaçların doktor kontrolünde kullanılabileceğini sözlerine ekledi. Erken tanının önemine dikkat çeken Dr. Akıncıoğlu, insülin direncinin zamanında müdahale ile kontrol altına alınabileceğini, bu sayede tip 2 diyabet, hipertansiyon ve kalp-damar hastalıkları gibi ciddi sağlık sorunlarının önüne geçilebileceğini vurguladı. Dr. Akıncıoğlu, şüpheli belirtiler varsa mutlaka bir endokrinoloji ya da iç hastalıkları uzmanına başvurulmasını önerdi.
06 Mayıs 2025 Salı - 09:56
Klinik Psikolog Koçakgöl, Medıcal Poınt Gaziantep Hastanesi’nde
Medical Point Gaziantep Hastanesi kadrosuna Klinik Psikolog Selin Seda Koçakgöl’ü dahil etti. Klinik Psikolog Selin Seda Koçakgöl, Medical Point Gaziantep Hastanesi’nde hasta kabulüne başladı. Medical Point Gaziantep Hastanesi’nde hasta kabulüne başlayan Selin Seda Koçakgöl’ün uzmanlık alanları arasında çocuk, ergen ve yetişkin duygusal zihinsel ve davranışsal zorluklara yönelik psikolojik destek, MMPI kişilik envanteri, davranışçı terapi ve kısa süreli çözüm odaklı terapi, psikoonkoloji (kanserle mücadele eden bireylerin ve yakınlarının duygusal süreçler), çocuk değerlendirme testleri, depresyon, anksiyete, panik atak, travma sonrası stres bozukluğu, OKB ve yeme bozuklukları, bağımlılık, bipolar bozukluk gibi bulunuyor.
06 Mayıs 2025 Salı - 09:46
İhmal edilen prostat büyümesi yaşam kalitesini düşürüyor
İyi huylu prostat büyümesi, erkeklerin büyük bir kısmında görülen yaygın sağlık sorunları arasında yer alıyor. Erkeklerde sık görülen prostat hastalığının genellikle ‘iyi huylu prostat büyümesi’ olduğuna dikkat çeken Medicana Sağlık Grubu Üroloji Bölümü’nden Prof. Dr. Umut Gönülalan, ihmal edilen prostat büyümesinin yaşam kalitesini düşürdüğüne dikkat çekti. İyi huylu prostat büyümesinin, prostatın erkeklerde yaşa bağlı olarak ortaya çıkan bir tablo olduğunu söyleyen Medicana Konya Hastanesi Üroloji Bölümü’nden Prof. Dr. Umut Gönülalan, her prostat büyümesinin kanserle ilişkisi olmadığını ama benzer semptomlar görüldüğü için mutlaka üroloji uzmanına danışılması gerektiğini vurguladı. Tüm prostat büyümeleri, kanseri göstermez Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre prostat kanseri erkeklerde en sık görülen ikinci kanser türü olarak biliniyor. Cinsiyetin bile bu konuda tek başına bir etken olduğunu belirten Prof. Dr. Umut Gönülalan, "Erkeklerde üremeyi sağlayan hücrelere destek niteliğinde sıvı üreten prostat, aynı zamanda erkeklerde en sık görülen kanserlerden birine de yol açıyor. Günümüzde gelişen teknoloji sayesinde, 20’li yaşlardan itibaren büyümeye başlayan prostatın neden olduğu sorunlar, ameliyata gerek kalmadan tedavi ediliyor. Prostat büyümesi sonucu olarak ortaya çıkabilen; idrar yapmada zorlanma, idrar akışında zayıflık ya da sıklıkla idrara çıkma, ani sıkışma gibi şikayetler yeni yöntemlerle tedavi ediliyor" dedi. "En önemli risk aile öyküsünde gizli" Kötü huylu olan büyümenin ise her 6 erkekten birinde görüldüğünün altını çizen Prof. Dr. Umut Gönülalan, bu kanser türünün daha yavaş seyretmesi dolayısıyla ‘daha iyimser’ bir kanser olduğunu ifade etti. Prof. Dr. Umut Gönülalan, prostat kanserinin tetikleyici olduğu özelliklerle ilgili ise şunları söyledi: "Erkek olmak başlı başına bir faktör; erkeklik hormonu yani testosteron salgılandığı sürece bir risk vardır. Bunun dışında en büyük tetikleyicilerden birisi de obezite. Erkeklerde göbek yağ dokusu, hormonal dengeyi bozar ve bu bozulma, kanser riskini artırır. Diğer bir faktör ise özellikle yağlı beslenmenin yoğun olduğu yağlı diyetlerdir. Ancak en önemli risk aile öyküsünde gizli. Özellikle ailede birinci derece erkek akrabalarda kötü huylu öyküye sahip kişiler varsa, kişinin de prostat kanseri riski çok yüksektir. Bunun için aile öyküsünde böyle bir geçmiş olan kişilerin hiçbir şikayeti olmasa dahi 40 yaşından itibaren rutin kontrol yaptırması gerekir." "Sinsi olduğu için tehlikeli: Tarama şart" Her ne kadar yavaş ilerleyen bir kanser türü olsa da sinsi olması, dolayısıyla kendini belli etmeyen bir kanser olan prostat kanserine karşı uyaran Prof. Dr. Umut Gönülalan, bir sorun üzerine gelen hastaların çoğunda iyi huylu prostat büyümesi görüldüğünün; kanser olan büyümede ise çoğu kez şikayet olmadan ve belirti göstermeden rastlanıldığının altını çizdi. Bu nedenle aile öyküsünde prostat ameliyatı ya da prostat kanseri bulunmayan erkek hastalara da 45-50 yaşlarından itibaren tarama önerisini yineleyen Prof. Dr. Umut Gönülalan, "Kanser ve iyi huylu büyüme arasındaki fark vardır. Prostat kanserlerinin yüzde 70’inde hiçbir şikayet olmaz. Yani uzmana başvuran hastaların prostatlarında genellikle iyi huylu bir büyüme olur. Kanser sadece taramalarla ya da çok ileri evreye geldiyse o şekilde kendini belli eder" şeklinde konuştu. Yeni yöntemlerle günlük hayata daha kolay adaptasyon 50 yaşın üstündeki erkeklerde en sık görülen prostat hastalığının, ‘iyi huylu prostat büyümesi’ olduğunu belirten Prof. Dr. Umut Gönülalan, ilaçla tedavi yönteminden fayda göremeyen hastalar için ameliyat planladıklarını söyledi. Prof. Dr. Umut Gönülalan, iyi huylu prostat büyümesinde var olan operasyonlara, teknolojideki gelişmelerle birlikte ‘kapalı ameliyat’ tekniklerinin de eklendiğini ifade ederek, "Uzun yıllardır yapılan açık prostat ameliyatı ve kamera eşliğinde TUR-P ameliyatları olumlu sonuçlar veren ameliyatlardır. Üroloji branşı teknolojik gelişmelere çok açık bir branş ve prostatta son dönemlerde iki farklı kapalı ameliyat tipi daha gelişti. Kamera eşliğinde lazerle prostatın çıkarılması ve yüksek ısıda su buharı enjeksiyonuyla yapılan rezum tedavisi de yöntemler arasında yer almaktadır" ifadelerini kullandı.
06 Mayıs 2025 Salı - 09:44
Alkol tüketimi 6 farklı kanser türüne yakalanma riskini artırıyor
Medikal Onkolog Doç. Dr. Gürbüz Görümlü, alkolün bağırsak bakterilerini değiştirerek kanserlerin büyümesinde ve yayılmasında rol oynayabildiğini belirterek, "Aşırı alkol tüketiminin yemek borusu kanseri, baş ve boyun bölgesi kanserleri, meme, kalın barsak, karaciğer ve mide kanserlerine yakalanma riskini artırıyor. Ama insanların yarısından fazlası alkolün kanser riskini artırdığını bilmiyor, bu endişe verici" dedi. Acıbadem Kent Onkoloji Merkezi Medikal Onkoloji Uzmanı Doç. Dr. Gürbüz Görümlü alkolün bağırsak florası (mikrobiyata) üzerindeki olumsuz etkisine ve kanser ilişkisine dikkat çekti. Haftada birden daha az tüketimin düşük alkol tüketimi olarak değerlendirildiğini söyleyen Dr. Görümlü "Aşırı alkol tüketim oranı erkeklerde ve kadınlarda farklı. Kadınlar günde 1, haftada toplam 7 kadeh içiyorsa erkekler ise günde 2, haftada toplam 14 kadeh içiyorsa, bu aşırı alkol tüketimi olarak kabul ediliyor ve bu tüketim miktarları, araştırma sonucunda belirgin risk artışıyla ilişkili bulunuyor" ifadelerini kullandı. "Alkol kullanımı, genç yaşlarda görülen bazı kanser türlerini artıran faktörlerden biri" Son yıllarda bilim insanlarının, ölçülü içki içmenin sağlık açısından faydalı olduğu fikrini yeniden düşünmeye başladığını belirten Doç. Dr. Görümlü, alkol tüketiminin altı farklı kanser türüne yakalanma riskini artırdığını ancak tüketicilerin genellikle bunun farkında olmadığını söyledi. Yakın zamanda açıklanan Amerikan Kanser Araştırmaları Derneği’nin (AACR) yapmış olduğu 2024 kanser ilerleme raporu ve Amerikan Cerrahi Derneğinin ‘alkol ve kanser riski 2025’ sonuçlarına göre son 10 yılda 50 yaşın altındaki yetişkinlerde meme kanseri ve kalın barsak kanserinin giderek artan oranlarda görüldüğünü belirten Doç. Dr. Görümlü, pek çok faktörün yanı sıra alkol kullanımının da bu eğilimi yönlendiren faktörlerden biri olduğunu kaydetti. Endişe verici artış Medikal Onkolog Görümlü, yeni kanser ilaçlarının geliştirilmesi ve genel sağ kalım oranının artırılmasına yol açan bilimsel gelişmelerin son yıllarda çarpıcı şekilde arttığına dikkat çekerek sözlerini şöyle sürdürdü: "Ancak kanserden ölüm oranları azalırken, bazı kanser türlerinin genel görülme sıklığı açıklanamayan bir şekilde artıyor. Özellikle genç yetişkinlerde kolorektal (kalınbarsak) kanser gibi bazı kanserlerde endişe verici bir artış görülüyor. Uzun yıllar kalp hastalıklarına karşı koruyucu olduğu düşünülen ılımlı alkol tüketiminin, varsayılan sağlık yararlarının radikal bir şekilde yeniden düşünülmesi gerekmekte. Amerikan Cerrahi Derneği’nce yakın zamanda yapılan bir bilimsel çalışmada; 135 binden fazla sağlıklı yetişkin on yıldan uzun süre takip edildi. Çalışma sonucunda orta düzeyde ve az içki içenlerin, ara sıra içki içenlere kıyasla kalp hastalıkları riskinde azalmadan faydalanmadığı gösterildi. Hem orta düzeyde hem de az alkol tüketenlerde, ara sıra kullanıma kıyasla kansere bağlı ölüm oranlarının daha fazla olduğu görüldü. Kırmızı şarabın kardiyovasküler açıdan potansiyel faydaları olduğu efsanesinden söz edilebilir ancak kalbinizi sağlıklı tutmanın birçok yolu var. Kısacası, kalbiniz için kırmızı şaraptan elde edilecek potansiyel faydaları sağlamaya çalışırken, öte yandan kanser riskinizi artırmış olabilirsiniz. Aşırı alkol tüketiminin baş ve boyun bölgesi kanserleri, yemek borusu, meme, kalın barsak, karaciğer ve mide kanserlerinin bazı türlerini kapsayan altı tür kansere yakalanma riskini artırdığı bir gerçek. 30’lu yaşlardaki yetişkinlerde kanser oranları 10 yılda önemli ölçüde arttı. Erken başlangıçlı kalın barsak kanserin artışına neden olan faktörler tam olarak anlaşılmamış olsa da, birçok çalışma erken ve orta yetişkinlikte sık ve düzenli alkol tüketmenin ileriki yaşlarda kalın barsak kanseri riskinin artmasıyla ilişkili olduğunu göstermiştir." Bağırsak florasını değiştiriyor Medikal Onkoloji Uzmanı Doç. Dr. Görümlü, yeni araştırmalarla kanserdeki bu artışın alkolle ilişkisinde bağırsak mikrobiyomunun önemli bir faktör olduğunun gösterildiğini söyledi. Alkolün vücudumuzda bağırsaklar içinde yaşayan bakteri, mantar ve virüs topluluğu olan mikrobiyom (mikrobiata) üzerinde olumsuz etkilere sahip olduğunu ifade eden Doç. Dr. Görümlü, "Bağırsaktaki mikrobiyota yaklaşık 2 kilo ağırlığında ve hem işlevi hem de ağırlığı nedeniyle artık bir organ olarak kabul ediliyor. Alkol bağırsak bakterilerini değiştiriyor ve bu da kanserlerin büyümesinde ve yayılmasında rol oynayabiliyor. Avustralya’da yapılan ve Science dergisinde yayınlanan bir araştırmada, DNA hasarına yol açabilen; barsak kanseri gelişimini tetikleyebilen bir bakteri türü tespit edilmiş iken, Nature dergisinde yayınlanan bir başka makalede de kanser prognozunu olumsuz etkileyebilen başka bir bakteri türünün ortaya çıkarıldığı duyuruldu. Tüm bu gelişmeler barsak mikrobiatasının kanser seyrindeki önemine işaret etmektedir. Ayrıca, alkol tüketiminin hastalığın ilerlemesini tetikleyebilen östrojen hormonunun seviyelerini yükseltebildiği için kadınlarda meme kanseri riskini artırdığı düşünülüyor. Sonuç olarak, alkol tüketimini azaltmak, kadınların bu hastalığa yakalanma riskini değiştirebilecekleri birkaç yoldan biridir. Bağırsak mikrobiyotasının obezitenin ilerlemesinde de önemli etkileri olduğu gösterilmiştir. Aşırı kilolu ve obez bireylerde yapılan çalışmalarda bağırsak mikrobiyotasının hastalık lehine bozulmuş olduğu ortaya çıkmıştır" diye konuştu. Koruma önlemlerini dikkate alın Öte yandan, insanların yarısından fazlasının alkolün kanser riskini artırdığını bilmediğini, bunun endişe verici olduğunu belirten Doç. Dr. Görümlü, "Tüm kanser vakalarının yüzde 40’ının değiştirilebilir risk faktörleriyle ilişkili olduğu tahmin ediliyor. Sonuç olarak tütünden kaçınmak, sağlıklı bir diyet ile ideal kiloyu korumak, barsak florasını bozma potansiyeli yüksek alkol gibi toksik madde tüketimini azaltmak, ultraviyole radyasyondan kaçınmak, kirleticilere maruziyeti en aza indirmek ve düzenli egzersiz yaşamımızın değişmez bir parçası olmalı. Bunlar koruyucu önlemlerin başında gelmektedir" dedi.
06 Mayıs 2025 Salı - 09:26
"Bahar mevsimi, astım ve alerjiyi tetikliyor"
Bahar mevsiminde astım ve alerjik hastalıkların daha çok ortaya çıktığını belirten Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Adem Dirican, "Alerjik astım hastaları ilkbahar aylarında artan polenler nedeniyle daha dikkatli olmalıdır. Astıma ve diğer alerjik hastalıklara yol açan alerjenlerin başında polenler gelmektedir. Havaya karışan polenler, hassas insanlarda saman nezlesine ve astıma yol açabilmektedir" dedi. VM Medical Park Samsun Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Adem Dirican, 6 Mayıs Dünya Astım Günü dolayısıyla bilgilendirmede bulundu. Astımın çeşitli uyarıcılar nedeniyle solunum yollarını meydana getiren bronşların kasılarak daralması, ödem ya da balgam gibi yapışkan sıvıların hava yollarını tıkaması ve aşırı duyarlılık sonucu solunum güçlüğüne neden olan bir solunum yolu hastalığı olduğunu dile getiren Dr. Öğr. Üyesi Adem Dirican, "Türkiye’de ve dünyada astım hastalarının yüzde 10’undan daha azı ancak tam kontrol altındadır. Türkiye’de her 12 erişkinden biri ve 7 çocuktan birini etkileyen, dünyada yaklaşık 300 milyon kişide görülüp, her yıl 250 bin ölüme yol açan astım düzenli tedaviyle kontrol altında tutulabilir. Dünyada ve ülkemizde bu hastalığın tedavisiyle ilgili gereken her türlü ilaç vardır. Astımla sorunsuz yaşamak mümkündür" ifadelerini kullandı. "Nefes darlığı görülebilir" Hırıltılı solunumun, balgamın, nefes darlığının ve öksürüğün astım hastalığının temel belirtileri olduğunu söyleyen Dr. Öğr. Üyesi Dirican, "Astım hastalarında belirtilerin aniden ortaya çıkmasına astım atağı veya astım krizi adı verilir. Bu durumda hastalarda ağır bir nefes darlığı olur. Soğuk hava, sigara dumanı ve kirli hava, mikrobik hastalıklar, aşırı yorgunluk, ağaç ve çiçek polenleri, hayvan tüyleri gibi alerji yapıcı maddeler ve psikolojik bozukluklar astım şikayetlerini artırmakta ve astım ataklarını tetiklemektedir" diye konuştu. "Bahar aylarına dikkat edilmeli" Bahar mevsiminde astım ve alerjik hastalıkların daha çok ortaya çıktığını belirten Dr. Öğr. Üyesi Dirican, "Alerjik astım hastaları ilkbahar aylarında artan polenler nedeniyle daha dikkatli olmalıdır. Astıma ve diğer alerjik hastalıklara yol açan alerjenlerin başında polenler gelmektedir. Havaya karışan polenlerin, hassas insanlarda saman nezlesine ve astıma yol açabilmektedir. Her polen alerjiye yol açmamaktadır. Türkiye’de özellikle çayır polenleri ve yöreye göre çeşitli ağaç polenlerinin, alerjik hastalıkların ortaya çıkmasında büyük önemi vardır" şeklinde konuştu. "Bahar mevsiminde alınacak önlemler" Dr. Öğr. Üyesi Dirican, alınacak önlemleri şöyle anlattı: "Gün içerisinde polenler en çok sabah saatlerinde yoğun olduğundan, ev öğlenden sonra havalandırılmalıdır. Hasta mümkün olduğunca sokağa çıkmamalıdır. Dışarı çıktığında yapabiliyorsa, polen maskesi kullanmalıdır. Dışarıdan eve gelindiğinde hemen giysiler değiştirilerek yıkanmalı, mümkünse burun içini dahi yıkayarak banyo yapılmalıdır. Mümkünse polen mevsiminde çamaşır kurutma makinesi kullanılmalıdır. Evde ve arabadaki klimaların polen filtreleri sık sık değiştirilmelidir. Polen mevsiminde toz, sigara dumanı, boya kokusu, parfüm gibi irritanlardan uzak durmak, polen alerjisi olan kişinin şikâyetlerinin ağırlaşmasını engeller. Alerjiye genetik yatkınlığı olan kişilerin alacağı alerji karşıtı önlemler, alerjik yakınmaların ortaya çıkmasını engeller ya da geciktirir." "Astım düzenli tedaviyle kontrol altında tutulabilir" Alerjik hastalıkların herhangi bir tedavi yöntemiyle tamamen ortadan kaldırılmasının mümkün olmadığını dile getiren Dr. Öğr. Üyesi Dirican, "Alerjik hastalıklar genetik bir hastalıklardır. Bizim yaptığımız tedaviler, hastalığın tekrarlamasını, belirtilerin şiddetli olmasını önlemeye yönelik tedavilerdir. Astım, düzenli tedaviyle kontrol altında tutulabilir ve astımla sorunsuz yaşamak mümkündür" ifadelerini kullandı.
06 Mayıs 2025 Salı - 09:20
Uzmanlar; "Kene ısırığına dikkat"
Erzurum Sağlık İl Müdürlüğü uzmanları; Kırım Kongo kanamalı ateşinin (KKKA), kenelerle veya hasta hayvanlarla temas sonucu bulaşan, ateş ve kanamalarla seyreden, virüsten kaynaklanan bir hastalık olduğunu ifade etti. Yapılan açıklamada, Türkiye’de ilk kez 2002 yılında Tokat ve çevresinde görülen bu hastalığın Erzurum’un da içinde yer aldığı bölgede sıkça görüldüğü ifade edilerek, "KKKA, kenelerin görülmeye başlandığı ilkbahar ve yaz aylarında (Nisan-Ekim) daha sık görülür. Bulaşma kene ısırığıyla en yaygın bulaşma şeklidir. Hasta hayvanlarla temas; Büyükbaş ve küçükbaş hayvanların kanı, eti, idrarı ve vücut sıvıları ile temas sonucunda da bulaş olabilmektedir. İnsandan insana; Hasta kişilerin kanı, idrarı, tükürüğü, kusmuğu veya diğer vücut sıvıları ile korunmasız temas sonucunda bulaşabilir. En çok sağlık çalışanları risk altındadır" denildi. Belirtileri nelerdir? Kırım Kongo kanamalı ateşinin belirtiler ise şöyle sıralandı; "Kenenin ısırmasından sonra 1-3 gün (en fazla 9 gün) içinde, hastalıklı kana/sıvıya temas sonrası ise 5-6 gün (en fazla 13 gün) içinde başlar. Ani başlayan ateş, şiddetli baş ağrısı, kas ve eklem ağrıları, halsizlik, iştahsızlık, bulantı, kusma, karın ağrısı, ishal şikayetler arasındadır. İlerleyen günlerde ise burun, diş eti, cilt altı kanamaları, idrarda ve dışkıda kan, deride morarma, karaciğer ve böbrek yetmezliği gelişebilir. Geç tanı koyulursa ölüm ihtimali artar. Ne yazık ki tedavi için özel bir ilacı yoktur. Hekim, hastanın durumuna göre tedaviyi düzenler. Bu nedenle hastalıktan korunmak çok önemlidir" Hastalıktan Nasıl Korunulur? Pikniğe/tarlaya giderken uzun kollu kıyafet, pantolon ve çizme/tulum giyilmelidir. Pantolon paçaları çorap içine sokulmalıdır. Kene bulunan yerlerden dönüldüğünde kulak arkası, koltuk altları, kasıklar ve diz arkası dâhil tüm vücut kontrol edilmelidir. Kene varsa keneyi ezmeden, döndürmeden, cımbız veya eldivenle çıkarılmalıdır. Eğer çıkarılamıyorsa en yakın sağlık kuruluşuna başvurulmalıdır. Kene çıkarıldıktan sonra o bölge antiseptikle (kolonya örneğin) temizlenmelidir. Kenelerin üzerine sigara basmak, kolonya veya gaz yağı gibi maddeler dökmek; kenenin kasılmasına ve taşıdığı mikropları vücuda aktarmasına neden olabileceğinden, bu tür uygulamalardan kesinlikle kaçınılmalıdır. Hayvanların kanıyla veya dokusuyla direkt temastan kaçınılmalıdır. Kene teması sonrasındaki 10 gün içinde ateş, kas ağrısı, kanama gibi şikayetler gelişirse mutlaka en yakın sağlık kuruluşuna başvurulmalıdır. Sağlık çalışanına kene teması mutlaka söylenmelidir.
06 Mayıs 2025 Salı - 09:18
"Ayağımı artık kesin" diyen hasta, larva tedavisi ile yürüyerek taburcu oldu
Yıllardır şeker hastalığı nedeniyle ayağındaki kronik yara kapanmayan 59 yaşındaki bir hasta, uygulanan larva tedavisiyle yeniden yürüdü. Ayağında kronik kapanmayan yara olan Aydın Akat umutsuzlukla başladığı tedavi arayışında kızıyla birlikte İstanbul’daki birçok sağlık kuruluşuna başvurdu. Yüksek maliyet talepleri ve "iyileşmez" yanıtları karşısında "Ayağım o kadar etmez, ampute edin" sözleriyle çaresizliğini dile getiren hasta, son çare olarak Büyük Anadolu Hastanesi’ne yönlendirildi. Burada Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Mustafa Şahin’in yakından takip ettiği süreçte uygulanan larva tedavisi, doğal bir biyoterapi yöntemi olarak yalnızca ölü dokuları hedef aldı. Enfeksiyon riski azalırken yara hızla iyileşmeye başladı ve hasta, yeniden yürüyebilmenin sevincini yaşadı. "Yalnızca çürümüş bölgeyi temizliyor" Prof. Dr. Mustafa Şahin, "Larvalar, canlı dokuya asla müdahale etmeden yalnızca çürümüş bölgeyi temizliyor. Bu sayede hem enfeksiyon kontrol altında tutuluyor hem de iyileşme süreci hızlanıyor. Aydın Bey’in ve ailesinin süreç boyunca gösterdiği sabır ve inanç; ekibimizin titiz çalışmasıyla birleşince bu başarı ortaya çıktı" dedi. Tedavi sürecinde yakından ilgilenen hastanın kızı ise, "Hiç vazgeçmedik, sabırla her öneriyi uyguladık. Mustafa Hocamız ve ekibinin emeğiyle aşamayacağımız hiçbir şey yoktu. Babam yeniden adım atabildi" diye konuştu. Hastanın iyileşme hikâyesi, larva tedavisinin Türkiye’de diyabetik yaralarla mücadelede ne kadar etkili ve doğal bir alternatif olduğunu bir kez daha gösterdi. "Ayağım o kadar etmez, ampute edin" diyerek başladığı bu yolculuk, doğru yöntem ve inançla Büyük Anadolu Hastanesi’nde gerçek bir başarı hikâyesine dönüştü.
06 Mayıs 2025 Salı - 08:35
Scimitar Sendromu tedavisinde son nokta: Kalbi durdurmadan ve kapalı yöntemle ameliyat etti
Damarın aldığı şekil nedeniyle halk dilinde ’Türk kılıcı’ anlamına gelen, Scimitar Sendromu adını taşıyan hastalıktan muzdarip olan Dilek Cömert, uygulanan ameliyat yöntemiyle sağlığına kavuştu. Prof. Dr. Mehmet Salih Bilal tarafından küçük kesi ile ve kalbi durdurulmadan ameliyat edilen Cömert, dünyada bu sendromda bu şekilde operasyonun uygulandığı ilk hasta oldu.
Daha Fazla Yükle
GERİ BİLDİRİM
Geliştirme sürecine katkıda bulunmak için lütfen sitede karşılaştığınız hataları bize bildirin.
Gönder