SAĞLIK - 16 Nisan 2026 Perşembe 12:38

23. Türkiye Hemofili Kongresi Antalya’da başladı

A
A
A
23. Türkiye Hemofili Kongresi Antalya’da başladı

Antalya’da başlayan 23. Türkiye Hemofili Kongresi’nde hemofilide kanamayı önlemeye yönelik tedavilerde gelinen aşama, son 15 yılda yaşanan gelişmeler ve deri altı uygulamaların hastaların yaşamına etkisi gündeme geldi. Tedavide profilaksi yaklaşımının son yıllarda belirgin şekilde güç kazandığını belirten Prof. Dr. Osman Bülent Zülfikar, "Yaklaşık 30 senedir kanamanın önlenmesi, yani profilaksi dediğimiz olay üzerinde çalışılıyor. Ama geldiğimiz dönemde artık son beş senedir zirveye ulaştı" dedi. Prof. Dr. Yeşim Dargaud, "Son 15 yıl içerisinde hemofili konusunda tedaviler, ürünler olağanın üzerinde gelişme kaydetti" derken, Prof. Dr. Kaan Kavaklı ise, "Deri altı tedaviler hastalarımızın ve ailelerimizin hayat kalitesini oldukça artırdı" ifadelerini kullandı.


Türkiye Hemofili Derneği ile Hemofili Dernekleri Federasyonu iş birliğinde düzenlenen 23. Türkiye Hemofili Kongresi, 15-17 Nisan tarihleri arasında Antalya’nın Belek turizm merkezinde gerçekleştiriliyor. Kongre kapsamında düzenlenen basın toplantısında, kalıtsal kanama bozuklukları olan hemofilide farkındalık, yaşam kalitesi ve en güncel tedavi yöntemleri ele alındı. Uzman sağlık profesyonellerinin yanı sıra hasta ve hasta yakınlarının da katıldığı kongrede, hem bilimsel gelişmeler hem de tedaviye erişimde gelinen aşama değerlendirildi.



Türkiye, dünyada sürdürülen klinik çalışmalarda yüzde 10’un üzerinde yer alıyor


Açılış konuşmasını yapan İstanbul Üniversitesi Rektörü ve Türkiye Hemofili Derneği Genel Başkanı Prof. Dr. Osman Bülent Zülfikar, Türkiye’nin hemofili alanındaki küresel klinik çalışmalarda önemli bir paya sahip olduğunu belirtti. Zülfikar, dünyada halen bin 102 klinik çalışma yürütüldüğünü, Türkiye’nin bunların 121’inde yer aldığını söyleyerek, "Türkiye dünyada yapılan klinik çalışmalarda yüzde 10’undan daha fazla bulunuyor. Burada öncelik hastaların derdine derman olabilmektir. Şifasına vesile olabilmektir" ifadelerini kullandı.


Araştırmaların ikinci amacının bilgiyi derinleştirmek ve yeni bilgi üretmek olduğunu belirten Zülfikar, araştırma geliştirme faaliyetlerinin yayına dönüştürülmesinin ve mümkün olduğunda ürünlerin hastaların kullanımına sunulmasının önem taşıdığını ifade etti.



"Bugün hastalarımız normal yaşam süreçlerini sürdürüyorlar"


Lyon Üniversitesi Hemostaz Merkezi Başkanı Prof. Dr. Yeşim Dargaud ise, hemofili tedavisinde son 15 yıl içinde önemli gelişmeler yaşandığını söyledi. Dargaud, "Son 15 yıl içerisinde hemofili konusunda tedaviler, ürünler olağanın üzerinde gelişme kaydetti. Bunlar hastalar açısından gerçekten ümidimizin üzerinde gelişmeler oldu" dedi.


Bu gelişmelerin hastaların geleceği açısından umut verici olduğunu kaydeden Dargaud, hemofili hastalığının tarihi seyrine de değindi. 1900’lü yıllarda hemofili hastalarının yaşam süresinin 12-13 yaş civarında olduğunu belirten Dargaud, bugün ise geliştirilen tedaviler sayesinde hastaların 60-70-80 yaşlarına kadar yaşayabildiğini ifade etti. Dargaud, "Bugün hastalarımız normal yaşam süreçlerini sürdürüyorlar. Sanki hastalığı olmayan insanlar gibi 60-70-80 yaşına kadar devam ediyorlar. Bunlar ürünler ve tedaviler sayesinde oldu" şeklinde konuştu.



Çocuklarda beyin kanamalarında büyük düşüş


Yeni tedavi yöntemlerinin özellikle çocuk hastalar açısından önemli sonuçlar doğurduğunu belirten Dargaud, geçmişte yalnızca damardan uygulanabilen faktör tedavilerinin yeni doğan ve küçük yaş grubundaki çocuklarda büyük güçlük oluşturduğunu söyledi. Bu nedenle tüm çabalara rağmen beyin kanamaları görülebildiğini ifade eden Dargaud, cilt altı ilaçlarla birlikte bu tabloda önemli bir değişim yaşandığını dile getirdi. Dargaud, "Hemofili hastalarında yeni doğan dönemi ve özellikle yaşamın ilk 4-5 yılı en hassas dönemlerden biri. Bu süreçte bizi en çok korkutan tablo ise beyin kanamaları. Yaklaşık 10 yıl öncesine kadar yalnızca damardan uygulanabilen faktör tedavileri vardı. Ancak yeni doğan çocuklara haftada birkaç kez damar yoluyla enjeksiyon yapmak aileler için son derece zordu. Tedavinin uygulamadaki güçlüğü ve ürünlerin etki sürelerinin sınırlı olması nedeniyle, tüm çabalara rağmen beyin kanamaları görülebiliyordu. Cilt altı ilaçların devreye girmesiyle birlikte bu tabloda önemli bir değişim yaşandı. Bugün Avrupa’da bu ilaçlara neredeyse doğumdan itibaren başlanıyor. Bu sayede çocuklarda beyin kanamalarında çok büyük bir düşüş sağlandı. Nitekim ben, cilt altı ilaçların kullanılmaya başlamasından bu yana Fransa’da son 5 yılda bu tür bir vakaya rastlandığını duymadım" dedi.



"Deri altı tedaviler hayat kalitesini oldukça artırdı"


Hemofili Dernekleri Federasyonu Genel Başkanı Prof. Dr. Kaan Kavaklı da doğumsal kanama hastalıklarının genetik ve hayat boyu devam eden hastalıklar olduğunu söyledi. Bu nedenle hastaların, ailelerin ve sağlık çalışanlarının uzun süreli bir tedavi sürecinin parçası olduğunu belirten Kavaklı, kongrede doktorlar, hemşireler, hastalar ve dernek yetkililerinin bir araya geldiğini ifade etti. Hastaların geçmişte bebeklikten itibaren haftada 2-3 kez damar yoluyla tedavi almak zorunda kaldığını belirten Kavaklı, "1-2 yaşından başlayarak 10 yaşına, 15 yaşına, 35-40, 50-60 yaşına kadar bu tedaviyi götürmek oldukça zordu. Neyse ki son 5-6 yılda deri altından uygulanan ilaçlar ortaya çıktı. Onlar da Türkiye’ye geldi çok şükür, hastalarımızın ve ailelerimizin hayat kalitesini oldukça artırdı" diye konuştu.


Özellikle bebek ve çocuk hastalarda bu ilaçların başarılı sonuçlar verdiğini belirten Kavaklı, diğer yaş gruplarındaki hastaların da bu tedavilerden yararlanmasını istediklerini söyledi.



Geri ödeme sisteminde yeni beklenti


Kavaklı, Türkiye’de SGK tarafından damar yoluyla kullanılan temel ürünlerin geri ödeme kapsamında karşılandığını, bu ürünlerin hastaların kanamadan ölmesini engellediğini ve ameliyat olmalarını sağladığını kaydetti. Deri altı ürünlerin yeni yeni Türkiye’ye girdiğini belirten Kavaklı, "Deri altı tedavi seçenekleri Türkiye’de henüz yeni uygulanmaya başlandığı için bu alandaki gelişmeleri yakından takip ediyoruz. Daha fazla hastamızın bu tedavilerden yararlanabilmesi, uzun yıllar kullanabilecekleri daha kolay uygulanan yöntemlere geçebilmesi için geri ödeme sisteminde de önemli katkılar bekliyoruz" dedi.



"Kanamayı önlemede son 5 yılda zirveye ulaşıldı"


Prof. Dr. Osman Bülent Zülfikar, 17 Nisan Dünya Hemofili Günü kapsamında farkındalığı artırmayı amaçladıklarını belirterek, benzer şikayetleri olan kişilerin hekime ve sağlık kuruluşlarına başvurması gerektiğini söyledi. Kalıtsal kanama bozukluğu olanlarda artık yalnızca kanamayı durdurmanın değil, kanamayı önlemenin ön plana çıktığını belirten Zülfikar, "Hastalarımızla konuştuğumuzda bir kanama yaşandığında sık sık ‘Ne kadar şansım var?’ sorusuyla karşılaşıyoruz. Çünkü burada temel mesele kanamayı durdurabilmek. Kanama, hayatın en büyük risklerinden biri; kontrol altına alınamadığında ölümcül sonuçlara yol açabiliyor. Bu nedenle tıp dünyası, kanamanın nasıl durdurulacağı ve nasıl önleneceği üzerine yoğun şekilde çalışıyor. Kalıtsal kanama bozukluğu olan bireylerin ise bu riski hayatın olağan bir parçası olarak her gün hissettiğini unutmamak gerekiyor. Başkaları için savaş ya da cinayet gibi olağanüstü durumlarda akla gelen kanama riski, bu hastalar için günlük yaşamın içinde karşılık bulan bir tehlike. Bu yüzden günümüzde kalıtsal kanama bozukluğu olan hastalarda yalnızca kanamayı durdurmak değil, kanamanın hiç oluşmamasını sağlamak da öncelikli hedef haline geldi. Yaklaşık otuz senedir kanamanın önlenmesi yani profilaksi dediğimiz olay üzerinde çalışılıyor. Ama geldiğimiz dönemde artık son beş senedir zirveye ulaştı. Son 10 senede de tedavi araçlarının, tedavi malzemelerinin daha kolay ulaşılabilir ve daha kolay uygulanabilirliği üzerinde gidiyoruz. Ülkemiz bu ürünlere ulaşımı sağladı, erişilebilir oldu bu ürünler. Ama bu erişilebilir ürünlerden tedaviyi kolaylaştıracak olanlara geçişimiz üzerinde konuşuyoruz" ifadelerini kulandı.


Tedavideki ilerlemelerin hastanede kalış sürelerini, cerrahi müdahale maliyetlerini ve faktör ücretlerini azalttığını belirten Zülfikar, yeni yöntemlerin maddi açıdan da önemli sonuçlar doğurduğunu söyledi. Zülfikar, "Hastanede kalma süresi, proteze verilen ücret, ameliyat için harcadığımız faktör ücretleri bir kenara konulduğunda yapılan uygulamalar maddi açıdan da ekonomik tercihlerdir" ifadelerini kullandı.



Çocuklarda yeni tablo


Prof. Dr. Kaan Kavaklı, son 15 yılda geliştirilen ilaçlarla birlikte çocukların ve gençlerin eğitim ve sosyal yaşamında önemli değişim görüldüğünü söyledi. Daha önce çocukların evde kalmak zorunda olduğunu, bugün ise ilkokulu bitiren, ortaokul ve üniversiteye başlayan, meslek sahibi olan gençlerle karşılaştıklarını belirten Kavaklı, Türkiye’de yaklaşık 1-2 yıldır deri altı ilaçların kullanıldığını ve özellikle küçük çocuklar ile ailelerinin bu tedavilerden memnun olduğunu ifade etti. Kavaklı, "Şu anda ilkokulu bitiren, ortaokul ve üniversiteye başlayan, değişik mesleklere kavuşan gençlerle bir aradayız" dedi.



Kadın taşıyıcılar için dikkat çeken uyarı


Prof. Dr. Yeşim Dargaud, bugün cilt altı ilaçlarla profilaksi görme şansı bulunan çocuklarda eklemlerin daha iyi korunabildiğini ancak geçmişte yeterli tedavi alamamış erişkin hastalarda eklem içi kanamaların yol açtığı hasarın sürdüğüne işaret etti. Dargaud, "Bugünkü hemofili çocukları bu cilt altı ilaçlarla profilaksi görme şansı olan çocuklar, eklemlerini gayet güzel koruyabildiğimiz hastalar. Onların inşallah gelecekte böyle eklem problemleri olmayacak, proteze falan ihtiyaçları olmayacak. Ama şunu da bilmek lazım ki bu hastalar eklem içinde kanıyorlar ve kanın eklem içindeki neden olduğu tahribat geri çevrilemeyen bir reaksiyon" dedi.


Erişkin hastalarda ağrı, artroz ve protez ihtiyacının sürdüğünü belirten Dargaud, "Şimdi erişkin olan hastalar, eklemleri bu şekilde olan hastalar, ilaçlarımız her ne kadar düzgün olsa da maalesef ağrıları var, maalesef artroz problemleri var ve gene de proteze ihtiyaçları var. Bunun da çaresini bulmuş değiliz" diye konuştu.



Kadınlarda kanama bozukluğu olanlar mercek altına alınmalı


Prof. Dr. Yeşim Dargaud, hemofili genini taşıyan kadınların da uzun yıllar göz ardı edildiğine dikkat çekerken, kadın kanama bozukluğu olanların mercek altına alınması gerektiğini dile getirdi. "Genelde hep hemofiliyi kadınlar veriyor, kendileri hasta değil denirdi. Hayır. Kadınların bir geninde hastalık var, diğerinde yok. Dolayısıyla hafif hemofilik erkek hastalar gibi yaklaşık yüzde 30’u da kanamalı olabilir" dedi.


Bu kadınların bulunması ve tedavi edilmesi gerektiğini belirten Dargaud, "Şimdi gidip bu kadınları da bulmak lazım. Çünkü onların da regl olduklarında aşırı kanamaları var, anemileri var. Bunların da tedavisini düzgün yapmamız lazım" ifadelerini kullandı.



"Hemofili merkezlerinin sayısı artmalı"


Prof. Dr. Kaan Kavaklı ise yeni tedavilerin gelecekte oluşabilecek hasarları önleyebildiğini, ancak geçmişte eklem kanamaları yaşamış erişkin hastalarda ortopedik sorunların sürdüğünü söyledi. Bu nedenle hemofili hastalarına yönelik ameliyatları yapabilecek uzmanlaşmış merkezlerin sayısının artırılması gerektiğini belirten Kavaklı, "Hayat boyu devam eden hastalıkta, daha önceki yıllarda imkanlardan yeteri kadar faydalanmayıp son yıllarda bu gelişmeden faydalanan hastalarda daha önceki eklem problemlerinin bir bölümü devam ediyor. Ve bunların ortopedik ameliyatlara ihtiyacı var. Şu anda yeni tanı koyduğumuz 5-10 yıldakiler çok sağlıklı gidiyor, hiçbir eklem kanamaları olmadan. Ama şu anda yaşı 15-20-30 olanlarda eskiden kaynaklanan eklem problemleri var" dedi.


Türkiye’de bu ameliyatların daha çok İstanbul Üniversitesi ve Ege Üniversitesi’nde yapıldığını ifade eden Kavaklı, "Türkiye’nin her yerinden gelen hastaların ameliyatlarını yapmaya çalışıyoruz ama bu tabii 80 milyonluk bir ülkede yetmez. Demek ki daha kapsamlı hemofili merkezlerinin de sayısının artması lazım" ifadelerini kullandı.



"Türkiye’de 120 bin kişilik bir topluluğa hitap ediyor"


Prof. Dr. Osman Bülent Zülfikar, hemofili hastalığına Türkiye’de 10 binde bir rastlandığını söyledi. Tanı konulamamış hastalar, yurt dışına göç etmiş aileler ve diğer kalıtsal kanama bozuklukları da dikkate alındığında çok daha geniş bir topluluğun söz konusu olduğunu belirten Zülfikar, "Sadece hemofili A değil, B’si, Von Willebrand’ı ve diğerlerini topladığınız zaman bu yaklaşık 120 bin kişilik bir kitleye hitap ediyor" dedi.



23. Türkiye Hemofili Kongresi Antalya’da başladı

Bunlar Da İlginizi Çekebilir
Sinop Sinop’ta araç tercihi değişiyor: Motosiklet zirvede Türkiye İstatistik Kurumu(TÜİK) verilerine göre Sinop’ta mart ayı itibarıyla trafiğe kayıtlı araç sayısı 85 bin 917’ye ulaşırken, motosikletlerin hem toplam içindeki payı hem de yeni kayıtlardaki ağırlığı öne çıktı. Kentteki araçların yüzde 22,7’sini motosikletler oluşturdu. Bu oran, motosikletlerin Sinop trafiğinde ne denli yaygınlaştığını ortaya koyarken, otomobillerin ardından ikinci sıradaki yerini güçlendirdi. Traktör ve kamyonetlerin payı ise motosikletlerin gerisinde kaldı. Mart ayında trafiğe kaydı yapılan 354 aracın büyük bölümünü yine motosikletler oluşturdu. Yeni kayıtların yüzde 65’i motosiklet olurken, bu oran diğer tüm taşıt türlerini açık ara geride bıraktı. Otomobiller yüzde 25,1 ile ikinci sırada kalırken, diğer araç türlerinin payı sınırlı düzeyde gerçekleşti. Geçen yılın aynı ayına göre toplam taşıt kaydı 92 adet azalsa da, motosikletlerin yeni kayıtlar içindeki baskın konumu değişmedi. Bu durum, kentte bireysel ulaşım tercihlerinde motosiklet kullanımının giderek daha fazla öne çıktığını gösterdi. Öte yandan, mart ayında bin 971 taşıtın devri yapılırken, motosikletler 250 adetle ikinci el piyasasında da önemli bir yer tuttu. Otomobillerin ardından en fazla devri yapılan taşıt türlerinden biri olan motosikletler, Sinop’taki araç hareketliliğinde belirleyici unsurlardan biri olmayı sürdürdü. Kentte dar sokak yapısı ve yeni alternatif ulaşım yollarının yeterince hayata geçirilememesi, vatandaşları daha pratik ve ekonomik çözümlere yönlendiriyor. Özellikle şehir içi ulaşımda zaman ve maliyet avantajı sunan motosikletler, bu şartların etkisiyle giderek daha fazla tercih ediliyor.
Giresun Fındıkta verim düşüklüğü maliyeti artırıyor Türkiye’nin önemli tarımsal ihraç ürünlerinden fındıkta yaşanan verim düşüklüğü, üreticinin maliyet yükünü arttırırken, uzmanlar çözüm için bahçelerde yapılması gereken bakım ve yenileme çalışmalarına dikkat çekiyor. Giresun Üniversitesi Fındık İhtisaslaşma Koordinatörü Doç. Dr. Ali Turan, fındıkta kamuoyunda sıkça tartışılan kahverengi kokarca zararlısının önemli bir sorun olduğunu ancak asıl tehlikenin verim düşüklüğü olduğunu belirtti. Turan, özellikle yaşlanan fındık bahçelerinin gençleştirilmesi gerektiğini vurguladı. Fındıkta temel sorunun verim olduğuna işaret eden Turan, "Kahverengi kokarca zararı önemli olmakla birlikte belirli dönemlerde artıp sonra düşüş gösterebiliyor. Ancak özellikle birinci standart bölge olarak adlandırılan Ordu, Giresun ve Trabzon’da bahçelerin yaşlanmasıyla birlikte verim ciddi şekilde geriledi. Türkiye’nin dünya fındık üretimindeki payı da son yıllarda düşüş eğiliminde. Tarım Bakanlığı verilerine göre yaklaşık 15 yıl öncesine kıyasla bu pay azalmış durumda" dedi. Üreticinin fiyat beklentisinin verimle doğrudan ilişkili olduğuna dikkat çeken Turan, "Fiyatlar ne kadar artırılırsa artırılsın, dekardan alınan verim düşük olduğu sürece üreticiyi memnun etmek mümkün değil. Türkiye’de dekara ortalama verim yaklaşık 80 kilogram seviyesinde. Bu miktar maliyetleri karşılamaya yetmiyor. Verimin en az 150-200 kilogram seviyelerine çıkarılması gerekiyor. Aksi halde fiyat tartışmaları devam eder" diye konuştu. "Verim düşüklüğü üreticiyi bahçeden uzaklaştırıyor" Verim kaybının yalnızca ekonomik değil, sosyal sonuçlar da doğurduğunu ifade eden Turan, düşük gelir nedeniyle üreticilerin bahçelerden uzaklaştığını söyledi. Turan, "Son dönemde maliyetlerin artması ve verimin düşmesi nedeniyle üreticiler bahçelerini ya terk ediyor ya da yarıcıya veriyor. Ancak artık yarıcıların da bahçeleri bırakmaya başladığı görülüyor. Bu durum üretimde sürdürülebilirliği tehdit ediyor" ifadelerini kullandı. Fındıkta sürdürülebilir üretim için bahçelerin yenilenmesi gerektiğini vurgulayan Turan, "Yaşlanmış bahçelerin gençleştirilmesi, rehabilitasyon çalışmalarının yapılması ve birim alanda verimin artırılması şart. Tarım ve Orman Bakanlığı’nın ilgili kurum ve sektör paydaşlarıyla iş birliği içinde bu süreci hızlandırması gerekiyor. Aksi halde hem üretim hem de üretici kaybı devam edecektir" dedi.
Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı Çakmakkaya şiddet olaylarını değerlendirdi Cumhuriyet Savcısı Baki Yiğit Çakmakkaya, şiddet olaylarının önlenmesinin aynı zamanda modern ceza adalet sistemlerinin temel yaklaşımı haline geldiğini söyledi. Geçtiğimiz yıllarda Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemelerinde duruşma savcısı olarak görev yapan Cumhuriyet Savcısı Baki Yiğit Çakmakkaya, çocuklar ve gençler arasında gözlemlenen şiddet eğilimlerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Günümüzde dijital oyunların yaygınlaşmasının özellikle ilk ve ortaöğretim çağındaki çocuklar üzerinde önemli etkiler oluşturduğunu vurgulayan Çakmakkaya, gelişim çağındaki bireylerin zihinsel ve sosyal açıdan hassas bir dönemden geçtiğini dile getirdi. Uzun süreli ekran maruziyetinin dikkat süresinde azalma, akademik başarıda düşüş, sosyal ilişkilerde zayıflama, fiziksel hareketsizlik ve uyku düzeninde bozulma gibi sonuçlar doğurabildiğini kaydeden Çakmakkaya, bazı oyun içeriklerinin ve oyunların aralarında yer alan şiddet içerikli reklamların şiddet temelli davranış kalıplarını normalleştirebildiğini söyledi. Çakmakkaya, öfke kontrolü gelişmemiş çocuklarda problem çözme becerilerinin yerini saldırgan tepkilerin alabileceğini, bu durumun yalnızca pedagojik değil, aynı zamanda ilerleyen dönemlerde suç davranışı açısından da risk oluşturduğunu dile getirdi. "Bilimsel çalışmalar şiddet eğilimine dikkat çekiyor" Uluslararası akademik çalışmalarda da dijital bağımlılık ve davranışsal değişimler arasındaki ilişkinin incelendiğini belirten Çakmakkaya, araştırmalarda dijital ortam kullanımının bireylerin sosyal davranışları ve psikolojik dengesi üzerinde belirleyici etkiler oluşturabileceğinin ortaya konulduğunu ifade etti. Çakmakkaya, araştırmaların kontrolsüz dijital tüketimin sosyal izolasyon, empati zayıflaması ve saldırganlık eğilimleriyle ilişkilendirilebildiğini gösterdiğini aktardı. 2020 yılında uluslararası bilimsel hakemli dergide yayınlanan ve ortak yazarı olduğu şiddet konusundaki makalede şiddet konusunu incelediklerini belirten Çakmakkaya, Prof. Dr. Sevil Atasoy’un ve uluslararası diğer çalışmaların da değerlendirilmesi sonucu seri katillerin küçüklüklerinde diğer canlılara, özellikle hayvanlara karşı şiddete yönelik eylemlerinin olduğunun saptandığına değinerek, patolojik durumların çocukluk çağından itibaren takip edilmesi gerektiğini ifade etti. Şiddetin çoğu zaman ani ortaya çıkmadığını belirten Çakmakkaya, çocukluk döneminde gözlenen bazı davranışların ileride ciddi suç eğilimlerinin erken işaretleri olabileceğine dikkat çekti. Kriminoloji alanındaki çalışmaların küçük yaşlarda hayvanlara yönelik şiddet davranışı sergileyen bireylerin ilerleyen dönemlerde daha ağır şiddet eylemlerine yönelme riskinin arttığını ortaya koyduğunu söyleyen Çakmakkaya, çocukluk çağı travmalarının basında yer alan haberlerin veriliş şeklinden dijital oyunlara ve diğer faktörlere uzanan çok fazla sayıda sebebi olduğunu kaydetti. Şiddetin yalnızca bireysel bir disiplin sorunu değil, toplum güvenliği açısından erken müdahale gerektiren bir risk alanı olduğunu söyleyen Çakmakkaya, bu sorunu çözmek için aile, okul ve yerel yönetimlere ortak sorumluluk düştüğünü söyledi.
Kocaeli Kral ölümden döndü, zorlu ameliyat başarıyla tamamlandı Kocaeli’nin Körfez ilçesinde diyafram fıtığı nedeniyle nefes almakta güçlük çeken ve ölmek üzere olan sokak kedisi "Kral", belediye bünyesindeki rehabilitasyon merkezinde gerçekleştirilen başarılı operasyonla sağlığına kavuştu. Körfez ilçesinde sokakta yaşayan ve esnafın "Kral" ismini verdiği kedi, nefes almakta zorlandığı ve acı çektiği fark edilince Körfez Belediyesi Sokak Hayvanları Geçici Bakımevi ve Rehabilitasyon Merkezine getirildi. Veteriner Hekim Arzu Demirhan tarafından yapılan incelemede, kedinin anormal solunum sergilediği ve şiddetli ağrı çektiği belirlendi. Röntgen sonuçlarında, diyafram kasının yırtılması sonucu karın içi organlarının göğüs boşluğuna geçtiği (diyafram fıtığı) tespit edilen kedi, acil ameliyata alındı. "Az sayıda klinikte yapılıyor" Veteriner Hekim Arzu Demirhan, bu tür vakaların genellikle yüksekten düşme veya araç çarpması gibi ağır travmalar sonucu oluştuğunu belirtti. Müdahale edilmemesi durumunda akciğer ve kalbe yapılan baskının hayati risk oluşturduğuna dikkat çeken Demirhan, "İnhalasyon anestezisi altında gerçekleştirdiğimiz operasyonda, entübasyon tüpü ile solunum desteği sağlandı ve tüm hayati değerler anlık olarak takip edildi. Operasyon sırasında sönmüş olan akciğerler yeniden şişirilirken, göğüs boşluğuna geçen organlar olması gereken konumlarına yerleştirildi" dedi. 7 günlük kritik süreç başarıyla tamamlandı Ameliyatın ardından 72 saatlik kritik yoğun bakım sürecini başarıyla atlatan "Kral", tedavinin 7’nci gününde sağlığına kavuştu. Kendi başına beslenmeye ve rahat nefes almaya başlayan kedinin genel sağlık durumunun iyi olduğu bildirildi. Körfez Belediyesi yetkilileri, sokak hayvanlarının yaşam hakkını korumaya devam edeceklerini vurgulayarak, duyarlılık gösteren esnafa teşekkür etti. Yetkililer, bu tür komplike cerrahi müdahalelerin ancak tam donanımlı merkezlerde yapılabileceğinin altını çizdi.
İstanbul Berkay Şengel’e çarparak öldüren sanığın tutukluluk halinin devamına karar verildi Kadıköy’de yolun karşısına geçmek isteyen Berkay Şengel otomobil çarpması sonucu hayatını kaybetti. Hakkında 5 suç kaydı bulunan sanık Azad Baran Hışım "taksirle ölüme neden olma" suçundan hâkim karşısına çıkmış ilk celsede tahliye olmuş ve itiraz üzerine tekrar tutuklanmıştı. Sanık Hışım’ın bugün görülen duruşmasında tutukluluk halinin devamına karar verildi. Kadıköy Göztepe Mahallesi Bağdat Caddesi’nde 19 Şubat Perşembe günü saat 20.30 sıralarında meydana gelen kazada, edinilen bilgiye göre Bağdat Caddesi’nde yürüyüş yapan yazılım mühendisi Berkay Şengel, yolun karşısına geçmek istediği sırada Azad Baran Hışım (23) yönetimindeki 10 ALK 654 plakalı otomobilin çarpması sonucu ağır yaralandı. 22 metre savrulan Şengel, olay yerine sevk edilen sağlık ekiplerinin ilk müdahalesinin ardından hastaneye kaldırıldı. Şengel, yapılan tüm müdahalelere rağmen kurtarılamadı. Sürücü Hışım ise kazanın ardından aracını olay yerinde bırakarak kaçtı. Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı’nca yürütülen soruşturma kapsamında hazırlanan iddianamede, sanığın yaya geçidinden geçmekte olan Şengel’e çarptığı ve olay yerinden kaçtığı aktarıldı. Kaza tespit tutanağı ile 6 Mart 2026 tarihli bilirkişi raporuna göre sanığın kazada tamamen kusurlu, maktulün ise kusursuz olduğu tespit edildi. Sanığın, maktulün bir anda önüne çıktığını, bu nedenle göremediğini ve frene basamadığını, panikleyerek olay yerinden kaçtığını, daha sonra polis merkezine giderek kazayı kendisinin yaptığını söylediğini ancak suçlamayı kabul etmediğini beyan ettiği ifadeleri yer aldı. Sanık Azad Baran Hışım ilk celsede tahliye edilmiş itiraz üzerine tekrar tutuklanmıştı. Tutuklu sanık Azad Baran Hışım, bugün ikinci kez hakim karşısına çıktı. İstanbul Anadolu 41. Asliye Ceza Mahkemesinde görülen duruşmaya Berkay Şengel’in annesi Özlem Özeren, babası Gökhan Hasan Şengel ve taraf avukatları katıldı. "Ne yazık ki yaşanan, basit bir trafik kazası olarak değerlendirildi" Katılan Özlem Özeren, "Sayın mahkeme ben şuan bir anne olarak karşınızdayım. Evladımı, kurallara eksiksiz uyarak ve kendisine tanınan en temel güven alanı olan yaya geçidinden geçerken kaybettim. Devletimizin "buradan güvenle geçebilirsin" dediği Çifte Havuzlar 228 numaralı yaya geçidinde, oğlum Berkay Şengel’in hayatı bitti. Ancak ne yazık ki yaşanan, basit bir trafik kazası olarak değerlendirildi" dedi. Tutuklu sanık Azat Baran Hışım mahkemedeki savunmasında , "Önceki ifademi tekrar ederim. Tahliyemi talep ediyorum" dedi. Mahkeme, dosyadaki eksiklerin giderilmesine ve sanığın tutukluluk halinin devamına hükmetti. Duruşma 30 Nisan tarihine ertelendi.