SAĞLIK
03 Mayıs 2026 Pazar - 15:43 Küresel sağlık diplomasisinde Türkiye vurgusu Türkiye, sağlık turizmi ve küresel sağlık diplomasisi alanında önemli bir organizasyona ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. 14-15 Mayıs 2026 tarihlerinde Antalya’da düzenlenecek "Uluslararası Sağlık Turizmi Zirvesi", dünyanın dört bir yanından üst düzey katılımcıları bir araya getirecek. Sağlık Turizmi Konfederasyonu (SATKOF) öncülüğünde, Genel Başkan Prof. Dr. Aysun Bay liderliğinde gerçekleştirilecek zirveye, 50’den fazla ülkeden sağlık bakan yardımcıları, büyükelçiler, uluslararası yatırımcılar, akademisyenler, sağlık yöneticileri ve sektör temsilcilerinin katılması bekleniyor. Türkiye’den ise Sağlık, Ticaret ile Kültür ve Turizm bakanlıkları nezdinde üst düzey katılım öngörülüyor. Zirvede, sağlık turizminde kalite ve akreditasyon, uluslararası hasta güvenliği, yatırım modelleri, kamu-özel iş birlikleri (PPP), dijital sağlık çözümleri ve yapay zeka destekli sağlık sistemleri gibi başlıklar ele alınacak. Organizasyon kapsamında ayrıca ülkeler arası iş birliklerini geliştirmeye yönelik B2B görüşmeler ile stratejik protokol imza süreçleri de gerçekleştirilecek. Prof. Dr. Aysun Bay yaptığı değerlendirmede, Türkiye’nin sağlık turizminde sadece bir hizmet sağlayıcı değil, aynı zamanda küresel sağlık diplomasisinin merkezlerinden biri olma yolunda ilerlediğini belirterek, "Antalya Zirvesi ile amacımız; ülkeler arasında sürdürülebilir iş birlikleri kurmak, yatırım süreçlerini hızlandırmak ve sağlıkta kalite standartlarını uluslararası düzeyde güçlendirmektir" dedi. Zirvenin, Türkiye’nin sağlık turizmindeki güçlü altyapısını, nitelikli insan kaynağını ve stratejik coğrafi konumunu uluslararası kamuoyuna tanıtması açısından önemli bir platform olması bekleniyor.
03 Mayıs 2026 Pazar - 12:25 Migrenle mücadelede ilk adım: Hastalar önce tetikleyicileri bulmalı Nöroloji Uzmanı Dr. Nuray Can Uluğ, migren tedavisinde en kritik aşamanın hastaların kendi ataklarını tetikleyen unsurları belirlemesi olduğunu vurgulayarak, hastalığın sadece bir baş ağrısı değil, yaşam kalitesini düşüren ciddi bir sağlık sorunu olduğunu belirtti. Eskişehir Özel Ümit Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Nuray Can Uluğ, migren hastalığının yönetimi, tedavi yöntemleri ve yaşam tarzı değişiklikleri hakkında açıklamalarda bulundu. Dr. Uluğ, migrenin çocukluk çağlarından itibaren görülebilen, günlük hayatı sekteye uğratan ve doğru tanı konulması gereken bir süreç olduğunu ifade etti. "Doğru tanı büyük önem taşıyor" Her baş ağrısının migren olarak değerlendirilmemesi gerektiğini belirten Dr. Nuray Can Uluğ, tanı sürecinin titizlikle yönetilmesi gerektiğini söyledi. Uluğ, "Öncelikle migreni taklit eden damarsal hastalıklar gibi durumların olup olmadığı araştırılmalı; gerekirse görüntüleme ve kan tahlilleri yapılmalıdır. Ayda bir veya iki kez görülen seyrek ataklarda sadece ağrıyı dindirmeye yönelik tedaviler yeterli olabilir. Ancak ağrılar haftada birkaç güne yayılıyor ve kişi sık sık acil servise başvuruyorsa, koruyucu ve daha kapsamlı bir tedavi planlanmalıdır" dedi. Migren botoksu ve aşı yöntemi Güncel tedavi seçeneklerine de değinen Dr. Uluğ, halk arasında "migren aşısı" olarak bilinen uygulamalar ile migren botoksunun rutin tedaviler arasına girdiğini ve başarılı sonuçlar verdiğini kaydetti. Migrenin sadece ağrıdan ibaret olmadığını; ışığa hassasiyet, kusma ve keyifsizlik gibi belirtilerle sosyal yaşamı felç edebildiğini hatırlattı. Lodos, açlık ve mayalı gıdalara dikkat Atakları tetikleyen çevresel faktörlere karşı hastaları uyaran Dr. Uluğ, son olarak şunları söyledi: "Adet dönemleri, uzun süreli açlık, lodoslu hava, mayalı içecekler ve aroması yüksek gıdalar migreni tetikleyebilir. Hatta şeker tüketimi ile migren arasında doğrudan bir bağlantı görülebilmektedir. Tedavide asıl amacımız, hastaların bu tetikleyicileri fark ederek kendi sorunlarıyla başa çıkma yöntemlerini öğrenmelerine yardımcı olmaktır."
Türk kadın hekimin karaciğer nakliyle 3 yaşındaki Nuryiğit hayata tutundu
08 Mart 2026 Pazar - 13:32 Türk kadın hekimin karaciğer nakliyle 3 yaşındaki Nuryiğit hayata tutundu Üç yaşındaki Kırgız çocuk Nuryiğit Maksatbekoğlu, Malatya İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi’nde gerçekleştirilen karaciğer nakliyle hayata tutundu. Yükseköğretim Kurulunun "uluslararasılaşma" vizyonu doğrultusunda, Türkiye’deki üniversite hastaneleri ve tıp fakülteleri, akademik birikimlerini uluslararası hastalara sunarak nitelikli sağlık hizmeti sağlamada öncü rol oynuyor. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde, İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi Dr. Öğr. Üyesi Neslihan Çelik’in başarısı kadınların akademideki etkinliğinin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha gösterdi. Son evre karaciğer kanseri olan 3 yaşındaki Kırgız Nuryiğit Maksatbekoğlu’nun, ülkesinde uygulanan 7 kür ağır kemoterapiye rağmen iyileşmesi sağlanamadı. Ülkesindeki diğer hastanelerde de nakil şansı bulamayan Nuryiğit’in ailesi, Kırgızistan uyruklu olan ve Turgut Özal Tıp Merkezi Radyoloji Arş. Gör. Eldiyar Saparbekov ile irtibata geçerek çocuklarının durumunu anlattı. Saparbekov, aileye çalıştığı hastanenin karaciğer nakli enstitüsünde tedavi olabileceğini aktardı ve Nuryiğit tedavi için ülkesinden Türkiye’ye getirildi. Ameliyata alınan Nuryiğit’ten tümörlü doku çıkarılırken, eksik kalan karaciğer bölümü babasından alınan doku ile tamamlandı. Oğluna donör olan baba sayesinde gerçekleştirilen naklin ardından Nuryiğit hayata tutundu. Nuryiğit’in hastanedeki tetkiklerinin sürdüğü ve sağlık durumunun iyi olduğu bildirildi. "Operasyonu başarıyla tamamladık" Operasyonu gerçekleştiren Dr. Öğr. Üyesi Neslihan Çelik, Nuryiğit’in ameliyatının cerrahi açıdan çok zorlayıcı olduğunu söyledi. Karaciğerin neredeyse tamamını kaplayan bir tümör olduğunu anlatan Çelik, şunları kaydetti:"Portal sistemin tamamen tromboze olması, nakil şansını düşürüyordu. Ancak ekibimizle birlikte bir umut olabileceğini düşündük ve operasyonu başarıyla tamamladık. Nuryiğit’in iyileşmesi, diğer merkezlerde tedavi şansı tanınmamış bir çocuk olması nedeniyle bizim için de çok önemliydi. Bu kadar agresif seyreden, kemoterapiye cevap vermeyen vakalar oldukça nadirdir." "Nuryiğit’in gülümsemesi ekibimizin emeğinin en güzel karşılığı" Nakil sonrası süreci aktaran Dr. Çelik, Nuryiğit’in bundan sonra ömrü boyunca immünosupresyon tedavisi göreceğini, karaciğer fonksiyonları, enfeksiyon ve diğer komplikasyonların yakından takip edileceğini kaydetti. Kontrollerin genellikle 15 günlük, ardından aylık ve üç aylık periyotlarla gerçekleştirildiğini aktaran Çelik, "Bu takip süreci çocuğun sağlığı için hayati öneme sahip. Bugün Nuryiğit’in gülümsemesi ekibimizin emeğinin en güzel karşılığı. Nuryiğit’in sağlığına kavuşması da Türk hekimlerinin özverili çalışması, ekip başarısı ve multidisipliner yaklaşımının somut göstergesi oldu" değerlendirmesinde bulundu. "Zor bir vaka idi" Radyoloji Araştırma Görevlisi Dr. Eldiyar Saparbekov, Nuryiğit’in Kırgızistan’dan gelen hastalar arasında en zor vakalardan biri olduğunu belirterek, "Ameliyatın başarılı tamamlanması ekibimiz ve aile için büyük mutluluk kaynağı oldu" dedi. Oğluna karaciğer donörü olan baba Maksatbek Keneşbekov, yurt dışında bulamadıkları şifayı Türkiye’de bulduklarını söyledi. Keneşbekov, "Başka hastaneleri de soruşturduk. Kompleks olarak damarları kapalı olduğu için birçok yer ‘yapamayız’ deyince buraya geldik. Allah’a çok şükür hocalarımız başardı. Sonuçlar beklediğimizden de iyi" dedi Anne Kayrinisa Koldoşkızı da Kırgızistan’da 6 ay kemoterapi gördüklerini ama yeterli sonucu alamadıklarını dile getirerek, "Türkiye’de nakil kararı alındı ve şimdi oğlumuzun durumu çok iyi. Kendini daha iyi hissediyor" diye konuştu.
Türk kadın hekimin karaciğer nakliyle 3 yaşındaki Nuryiğit hayata tutundu
08 Mart 2026 Pazar - 13:16 Türk kadın hekimin karaciğer nakliyle 3 yaşındaki Nuryiğit hayata tutundu Üç yaşındaki Kırgız çocuk Nuryiğit Maksatbekoğlu, Malatya İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi’nde gerçekleştirilen karaciğer nakliyle hayata tutundu. Yükseköğretim Kurulunun "uluslararasılaşma" vizyonu doğrultusunda, Türkiye’deki üniversite hastaneleri ve tıp fakülteleri, akademik birikimlerini uluslararası hastalara sunarak nitelikli sağlık hizmeti sağlamada öncü rol oynuyor. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde, İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi Dr. Öğr. Üyesi Neslihan Çelik’in başarısı kadınların akademideki etkinliğinin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha gösterdi. Son evre karaciğer kanseri olan 3 yaşındaki Kırgız Nuryiğit Maksatbekoğlu’nun, ülkesinde uygulanan 7 kür ağır kemoterapiye rağmen iyileşmesi sağlanamadı. Ülkesindeki diğer hastanelerde de nakil şansı bulamayan Nuryiğit’in ailesi, Kırgızistan uyruklu olan ve Turgut Özal Tıp Merkezi Radyoloji Arş. Gör. Eldiyar Saparbekov ile irtibata geçerek çocuklarının durumunu anlattı. Saparbekov, aileye çalıştığı hastanenin karaciğer nakli enstitüsünde tedavi olabileceğini aktardı ve Nuryiğit tedavi için ülkesinden Türkiye’ye getirildi. Ameliyata alınan Nuryiğit’ten tümörlü doku çıkarılırken, eksik kalan karaciğer bölümü babasından alınan doku ile tamamlandı. Oğluna donör olan baba sayesinde gerçekleştirilen naklin ardından Nuryiğit hayata tutundu. Nuryiğit’in hastanedeki tetkiklerinin sürdüğü ve sağlık durumunun iyi olduğu bildirildi. " Operasyonu başarıyla tamamladık" Operasyonu gerçekleştiren Dr. Öğr. Üyesi Neslihan Çelik, Nuryiğit’in ameliyatının cerrahi açıdan çok zorlayıcı olduğunu söyledi. Karaciğerin neredeyse tamamını kaplayan bir tümör olduğunu anlatan Çelik, şunları kaydetti:"Portal sistemin tamamen tromboze olması, nakil şansını düşürüyordu. Ancak ekibimizle birlikte bir umut olabileceğini düşündük ve operasyonu başarıyla tamamladık. Nuryiğit’in iyileşmesi, diğer merkezlerde tedavi şansı tanınmamış bir çocuk olması nedeniyle bizim için de çok önemliydi. Bu kadar agresif seyreden, kemoterapiye cevap vermeyen vakalar oldukça nadirdir." "Nuryiğit’in gülümsemesi ekibimizin emeğinin en güzel karşılığı" Nakil sonrası süreci aktaran Dr. Çelik, Nuryiğit’in bundan sonra ömrü boyunca immünosupresyon tedavisi göreceğini, karaciğer fonksiyonları, enfeksiyon ve diğer komplikasyonların yakından takip edileceğini kaydetti. Kontrollerin genellikle 15 günlük, ardından aylık ve üç aylık periyotlarla gerçekleştirildiğini aktaran Çelik, "Bu takip süreci çocuğun sağlığı için hayati öneme sahip. Bugün Nuryiğit’in gülümsemesi ekibimizin emeğinin en güzel karşılığı. Nuryiğit’in sağlığına kavuşması da Türk hekimlerinin özverili çalışması, ekip başarısı ve multidisipliner yaklaşımının somut göstergesi oldu." değerlendirmesinde bulundu. "Zor bir vaka idi" Radyoloji Araştırma Görevlisi Dr. Eldiyar Saparbekov, Nuryiğit’in Kırgızistan’dan gelen hastalar arasında en zor vakalardan biri olduğunu belirterek, "Ameliyatın başarılı tamamlanması ekibimiz ve aile için büyük mutluluk kaynağı oldu." dedi Oğluna karaciğer donörü olan baba Maksatbek Keneşbekov, yurt dışında bulamadıkları şifayı Türkiye’de bulduklarını söyledi. Keneşbekov, "Başka hastaneleri de soruşturduk. Kompleks olarak damarları kapalı olduğu için birçok yer ‘yapamayız’ deyince buraya geldik. Allah’a çok şükür hocalarımız başardı. Sonuçlar beklediğimizden de iyi." dedi Anne Kayrinisa Koldoşkızı da Kırgızistan’da 6 ay kemoterapi gördüklerini ama yeterli sonucu alamadıklarını dile getirerek, "Türkiye’de nakil kararı alındı ve şimdi oğlumuzun durumu çok iyi. Kendini daha iyi hissediyor." diye konuştu.
Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Eren: "Memede ele gelen her kitle mutlaka muayene edilmelidir"
08 Mart 2026 Pazar - 12:47 Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Eren: "Memede ele gelen her kitle mutlaka muayene edilmelidir" Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Saliha Karagöz Eren, kadınlarda en sık görülen kanser türü olan meme kanseri ile ilgili uyarılarda bulunarak erken teşhisin önemine değindi. Eren, "Toplumda genelde 40 yaş altı meme kanseri olmaz gibi bir algı var. Memede ele gelen her kitle mutlaka genel cerrahi uzmanı tarafından muayene edilmelidir" dedi. 8 Mart Kadınlar Günü dolayısıyla kadınlarda en sık görülen kanser türü olan meme kanseri hakkında bilgiler veren Memorial Kayseri Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Saliha Karagöz Eren, hastalıkla mücadelede erken teşhisin önemine değindi. Meme kanserinin tedavi edilebilir bir hastalık olduğunun altını çizen Doç. Dr. Eren, "8 Mart Dünya Kadınlar Günü sebebiyle kadınlara şöyle seslenmek istiyorum. Siz iyi olursanız, siz yaşarsanız ancak çevrenize, ailenize bakabilirsiniz. Bilindiği üzere meme kanseri kadınlarda en sık görülen kanser. Biz; erken tanı konulduğunda meme kanserinin artık tedavi edilebilir bir hastalık olduğunu biliyoruz. 3 şey öneriyoruz; meme kanser taramalarını ihmal etmemek gerekiyor. Kendi kendine meme muayenesi klinik meme muayenesi ve mamografik tarama öneriyoruz. Kendi kendine meme muayenesini 20 yaşı üzeri tüm kadınlara adet öncesi ve sonrasında öneriyoruz. Klinik meme muayenesi ise 20-40 yaş arasında hastanın meme kanseri riskine göre 2 ya da 3 yılda bir genel cerrahi uzmanı tarafından yapılmasını istiyoruz. 40 yaşından sonra ise her yıl mutlaka klinik meme muayenesi yapılması gerekiyor. 40 yaşın üzerindeki tüm kadınlara ise mamografik tarama öneriyoruz. Toplumda genelde mamografinin zararlı olduğu ya da radyasyon saçtığıyla ilgili bir bilgi var. Mamografi zararlı değildir, bir uçak seyahatinde aldığınız radyasyon dozundan daha düşüktür. Yapılan bütün çalışmalar; yıllık düzenli olarak kadınlara mamografi çekmenin radyasyonla ilgili bir zarar olduğunu göstermemektedir" dedi. Bazı hastalarda kanser riskinin daha yüksek olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Eren, "Neden bu kadar meme kanseri taraması üzerinde duruyoruz? Çünkü meme kanseri erken teşhis edildiğinde tedavi edilebilen bir kanser. Bu nedenle bizim belki daha ele gelmeyen bir kitle aşamasında mamografi ile tespit edilmesini sağlamış oluyoruz. Bunun dışında bazı hastalar için meme kanseri riski daha yüksek olabiliyor. O hastanın kendisiyle ilgili birtakım faktörler, özellikle ailesinde hikayesi olan hastalarda daha sık kontroller ya da mamografiye ekstra olarak ultrason gibi tetkikler yapılması gerekebiliyor" ifadelerini kullandı. "Ülkemizde genç yaş meme kanseri sık görülmekte" Kontrollerde ele gelen her memenin uzman hekim tarafından mutlaka muayene edilmesi gerektiğinin de altını çizen Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Saliha Karagöz Eren, "Özellikle 40 yaş altı grup ve 65 yaş üstü grup için uyarıda bulunmak istiyorum. Toplumda genelde 40 yaş altı meme kanseri olmaz gibi bir algı var. Memede ele gelen her kitle mutlaka genel cerrahi uzmanı tarafından muayene edilmelidir. Ülkemizde maalesef Avrupa ve Amerika ülkelerine göre genç yaş meme kanserleri daha sık görülmekte. Bu nedenle ele gelen kitlenin iyi olduğunu düşünerek ihmal etmek, bizim erken teşhis şansımızı maalesef kaybettirebiliyor. Bir diğer grup ise yaşa bağlı çeşitli hastalıkları nedeniyle ya da fiziksel engeli nedeniyle farkında olmayan yaşlı kadınlarımız için geçerli. Anneannelerimizin, babaannelerimizin de kendi yakınları tarafından bu konuda farkındalık oluşturulmasını ve de düzenli olarak muayeneye getirilmesi konusunda hatırlatma yapmak istiyorum. Çünkü bu hastalarda da tanılar maalesef geç dönemde konulabiliyor" diye konuştu.
Erken teşhis kolon kanserinde hayat kurtarıyor
08 Mart 2026 Pazar - 11:33 Erken teşhis kolon kanserinde hayat kurtarıyor Gastroenteroloji Uzmanı Doç. Dr. Murat Keskin, kolon kanserinde erken evrede teşhis konulduğunda 5 yıllık yaşama süresinin yüzde 90 oranında olduğunu söyledi. Tüm dünyada kadınlarda meme ve akciğer, erkeklerde akciğer ve prostat kanserinden sonra en sık rastlanan üçüncü kanser türü kalın bağırsak (kolon) kanserleridir. Dünyada her yıl yaklaşık 1 milyon insan kolon kanseri teşhisi almaktadır. Medicana Bursa Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Doç. Dr. Murat Keskin, kadınlarda ve erkeklerde eşit sıklıkta görülen kolon kanserinde erken evrede teşhis konulduğunda 5 yıllık yaşama süresinin yüzde 90 oranında olduğunu söyledi. Ancak hastaların sadece yüzde 37’sinde erken evre kanser teşhisi konulduğunu belirten Keskin, "Bu sebeple hastalığın belirtileri hakkında bilgi sahibi olmak ve kolon kanseri taraması yaptırmak oldukça önemlidir. Hastalığın gelişimi için bazı risk faktörleri vardır. En önemli risk faktörü yaştır. Genç yaş gurubunda da görülebilmesine rağmen en büyük risk faktörü 50 yaşın üzerinde olmaktır. Hastaların yüzde 90’dan fazlasına 50 yaş üzerinde teşhis konulmaktadır. Kalın bağırsakta polip hikayesi olması, ailede kolon kanseri olması, sigara, alkol, hayvansal yağlardan zengin lifli gıdalardan fakir beslenme, sedanter (hareketsiz) yaşam, şişmanlık, iltihaplı bağırsak hastalığı (ülseratif kolit, crohn hastalığı gibi), kişinin daha önce kalın bağırsak, meme, yumurtalık ve rahim kanseri geçirmiş olması, kalın bağırsak kanseri gelişimi için diğer risk faktörleridir. Kalın bağırsak kanserlerinin yüzde 90’ı polipler üzerinden gelişmektedir" dedi. Belirlenen her polibin patolojik incelenmesi ve çıkartılması gerekmekte olduğunu belirten Keskin, "Hastalığın belirtileri makattan kan gelmesi veya dışkıda kan görülmesi, karın ağrısı, kansızlık, açıklanamayan kilo kaybı, dışkılama alışkanlığında değişiklikler yani kabızlık, ishal veya kabızlık-ishal atakları, dışkı kalınlığında incelme olarak sayılabilir. Hastalığa erken teşhis koymak için en önemli yöntem dışkıda gizli kan aranması ve rektosigmoidoskop veya kolonoskop denilen ucunda ışıklı kamera sistemi bulunan özel cihazlarla ile tarama yapılmasıdır. Bu yöntemlerin uygulanması ile kalın bağırsak kanserlerine bağlı ölüm oranları yüzde 33 oranında azaltılabilir. Risk grubunda olmayan kişiler için 50 yaş üzerinde bir kez ve daha sonra her 5 yılda bir kez kolonoskopi yapılmalıdır. Kalın bağırsak kanserine yakalanmamak için hayvansal yağdan fakir beslenmek ve yüksek lif içeren gıdaları tüketmek, egzersiz yapmak, sigara ve alkol kullanmamak, aşırı kiloları vermek oldukça önemlidir" şeklinde konuştu.
Psikiyatri Uzmanı Kiras: "Özellikle gece saatlerinde yoğun şiddet görüntülerinden uzak durmak gerekiyor"
08 Mart 2026 Pazar - 11:29 Psikiyatri Uzmanı Kiras: "Özellikle gece saatlerinde yoğun şiddet görüntülerinden uzak durmak gerekiyor" Psikiyatri Uzmanı Dr. Fatma Kiras, "Özellikle gece saatlerinde yoğun şiddet görüntülerinden uzak durmak gerekiyor. Çünkü uyku, sinir sistemini onaran başak mekanizmalardan birisidir. Hassas ve etkilenebilir grup arasında olan çocuklar içinde onların yanında filtrelenmemiş haber akışını açık bırakmamalıyız" dedi. Elazığ Medilines Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Fatma Kiras, Amerika Birleşik Devletleri, İsrail ve İran’ın aralarında yaşadığı savaştan vatandaşların yaşayabilecekleri sorunlar hakkında değerlendirmelerde bulunarak uzak durmaları gereken konuları açıkladı. Yaşanan savaş hakkında bilgilendirmelerde bulunan Psikiyatri Uzmanı Dr. Fatma Kiras, "Burada temel nörobiyolojik bir mekanizma var. İnsan beyni tehdide karşı programlıdır. İzlediğiniz travmatik görüntülerden fiziksel olarak uzak olsak da beyin bunu bir tehdit sinyali olarak algılar. Sürekli ve yoğun bir şekilde travmatik görüntülere maruz kaldığımızda amigdala dediğimiz alarm sistemi aktif olur. Aslında biz evde koltukta oturuyoruz ama sinir sistemimiz sınırda çalışıyor. Bu durumda en sık, kaygıda artış görürüz. Kişi farkında olmadan sürekli tetiktedir ve tehdidi tarar. Buna uyku bozukluğu eşlik eder. Tahammül azalır öfke artar. Yaşanan savaş sınırımızda dolayısıyla bu savaş bize de sıçrar mı belirsizliği var. Belirsizlik insan ruhunun en zor tolore edebildiği şeylerden birisidir. Belirsizlik kişide kontrol kaybına neden olabilir. Kontrol kaybı hissi de yine kaygının artışına neden olabilir" diye konuştu. Kiras, "Yoğun ve uzun süre travmatik görüntülere maruz kalan kimselerde, dünya eskiye göre daha güvensiz ve adaletsiz algısı oluşabilir. Bu algıda karamsarlık, isteksizlik ve umutsuzluk gibi depresif belirtilere yol açabilir. Bununla birlikte toplumsal düzeyde de benzer bir tablo görünür. Toplumda da tahammül azalır, öfke eşiği düşer. Sosyal medya da ya da sosyal ortamlarda daha kutuplaşmış sert tepkiler görebiliriz. Sonuç itibariyle tehdit algısı arttığı zaman empati azalır ve savunma refleksi artar. Haberlerle ilişkimizi düzenlemek gerekiyor. Bilgi almak tabi ki önemlidir ancak sürekli ve kontrolsüz mazuriyet stres sistemini sürekli aktif eder. Bu nedenle haberi belirli zaman dilimlerinde ve güvenilir kaynaklardan takip etmek daha sağlıklıdır. Özellikle gece saatlerinde yoğun şiddet görüntülerinden uzak durmak gerekiyor. Çünkü uyku, sinir sistemini onaran başak mekanizmalardan birisidir. Hassas ve etkilenebilir grup arasında olan çocuklar içinde onların yanında filtrelenmemiş haber akışını açık bırakmamalıyız. Çocukları bundan uzak tutmalıyız. Aslında en önemlisi de günlük rutin hayat korunmalıdır. Rutin hayat devam ediyor. Beyne güven mesajı verir. Sonuç olarak biz tehdidi kontrol edemeyiz ama maruziyeti kontrol ederek ortaya çıkabilecek belirtileri azaltabiliriz" ifadelerini kullandı.
Çocuğunuzun kalp hastası olmasını istemiyorsanız bu 5 öneriye dikkat edin
08 Mart 2026 Pazar - 10:59 Çocuğunuzun kalp hastası olmasını istemiyorsanız bu 5 öneriye dikkat edin Kardiyoloji Uzmanı Dr. Nuri Cömert, dünya genelinde her 100 doğumdan birinde, Türkiye’de ise her bin doğumun 8-10’unda görülen doğumsal kalp hastalıklarına karşı erken tanı ve sağlıklı yaşam alışkanlıklarının büyük önem taşıdığını belirterek ailelere önemli uyarılarda bulundu. Dünya Sağlık Örgütü verileri ve ülkedeki istatistikler, çocukluk çağı kalp hastalıklarının sanılanın aksine yaygın bir sağlık sorunu olduğunu ortaya koyuyor. Dünya genelinde her 100 canlı doğumdan birinde kalp anomalisi tespit edilirken Türkiye’de ise her bin doğumun 8 ila 10’unda doğumsal kalp hastalığı görülüyor. Bu oranlar, Türkiye’de her yıl yaklaşık 10-15 bin çocuğun kalp hastalığı ile dünyaya geldiğini gösterirken gecikmiş tanı ve tedavi eksikliği, bu hastalıkları çocukluk döneminin ciddi sağlık problemlerinden biri haline getirdiği kaydedildi. Memorial Antalya Hastanesi Kardiyoloji Bölümü’nden Uzm. Dr. Nuri Cömert çocukluk çağında görülen kalp hastalıkları hakkında bilgi verdi. "Doğumsal ya da sonradan gelişen bir kalp hastalığı olabilir" Çocuklarda görülen kalp rahatsızlıklarının temel olarak iki ana grupta incelendiğini belirten Uzm. Dr. Nuri Cömert, "Doğumsal (Konjenital) kalp hastalıkları, yapısal bozukluklar: Kalbin odacıkları veya büyük damarlar arasında deliklerin ya da anormal bağlantıların bulunmasıdır. Bu hastalıklar riskli gebeliklerde anne karnında ekokardiyografi (Fetal EKO) ile teşhis edilebilir. Doğum sonrası ise fiziksel muayene, kalp ultrasonu ve kalp kateterizasyonu ile tanı kesinleştirilip tedavi süreci başlanabilir. Edinilmiş (sonradan kazanılmış) kalp hastalıkları: İnfeksiyon kaynaklı 5-15 yaş arasında görülen akut romatizmal ateş veya enfeksiyonlara bağlı gelişen kalp tutulumlarıdır. Pandemi sonrası artan obezite ve hareketsiz yaşam, edinilmiş kalp hastalıklarını tetiklemektedir" dedi. Ebeveynlerin özellikle bebeğin ilk aylarında dikkat etmesi gereken "alarm" niteliğindeki semptomları sıralayan Uzm. Dr. Nuri Cömert, "Siyanoz: Ağız çevresi ve tırnak diplerinde görülen morarmalar. Solunum güçlüğü: Sık nefes alma veya nefes alırken zorlanma. Gelişim geriliği: Beslenme bozukluğu, yeterli kilo alamama ve aşırı terleme" şeklinde konuştu. "Spor sırasında harcanan efor, altta yatan gizli bir hastalığı tetikleyebilir" Ergenlik sürecinin ise artan stres faktörleri nedeniyle kalp sağlığı açısından hassas bir dönem olduğunu söyleyen Uzm. Dr. Nuri Cömert, "Bu dönemde görülen çarpıntıların birçoğu zararsız olsa da, nadiren ilaç tedavisi gerekebilir. Bu dönemde spor öncesi tarama önerilmektedir. Spor sırasında harcanan efor, altta yatan gizli bir hastalığı tetikleyebilir. Bu nedenle spora başlayacak çocuklarda elektrokardiyografi (EKG) ve ekokardiyografi ile detaylı kontrol yapılması hayati önem taşır" diye konuştu. "Okul çağındaki çocuklar günde 9-11 saat uyumalıdır" Çocuklarda kalp sağlığını korumak için 5 temel stratejinin olduğunu belirten Uzm. Dr. Nuri Cömert, "Düzenli sağlık kontrolleri: Ailede erken yaşta kalp hastalığı öyküsü varsa erken tarama kritiktir. Sağlıklı beslenme ve egzersiz: Obeziteyi önlemek için tam tahıl ve taze besin odaklı diyet uygulanmalıdır. Çocuklar haftada en az 150 dakika fiziksel aktiviteye yönlendirilmelidir. Sigara ve pasif içicilikten kaçınma: Evde sigara içilmemelidir; pasif içicilik çocukların damar yapısını doğrudan olumsuz etkiler. Enfeksiyon yönetimi ve tedavisi: Aşı takvimine uyulmalı ve el hijyenine dikkat edilmelidir. Çünkü romatizmal ateş gibi enfeksiyonlar kalp kapakçıklarını etkileyebilir. Stres yönetimi ve uyku: Okul çağındaki çocuklar günde 9-11 saat uyumalıdır. Aile içi stresin azaltılması kalp ritmini olumlu yönde etkiler" ifadelerini kullandı.
HPV aşısı yılda 250 bin kadını kurtarabilir
08 Mart 2026 Pazar - 10:38 HPV aşısı yılda 250 bin kadını kurtarabilir Dünyada her yıl 500 bin kadını etkileyen ve yarısını ölüme sürükleyen rahim ağzı kanseri, Yaşar Üniversitesi’nde düzenlenen panelde masaya yatırıldı. Türkiye’de her yıl 2 bin 356 kadına teşhis konulduğuna ve bin 280 kadının bu nedenle hayatını kaybettiğine dikkat çeken uzmanlar; HPV aşısının bu kanser türünü dünya üzerinden silebilecek tek güç olduğunu vurguladı. Rahim Ağzı Kanseri Farkındalık Ayı kapsamında, Medicana International İzmir Hastanesi iş birliğiyle Yaşar Üniversitesi’nde düzenlenen söyleşide; Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Mustafa Melih Erkan ve Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Müge Yaşar, hastalığın tıbbi ve toplumsal boyutlarını çarpıcı verilerle ele aldı. Rahim ağzı kanseriyle mücadelede en kritik kısmı tarama ve aşılama oluşturuyor. Kansere neden olan HPV’ye (Human Papilloma Virüs) karşı aşı ile bağışıklık kazanıldığında, HPV vücutta var olsa bile kanser oluşumu engellenebiliyor. Özellikle Smear ve HPV testlerinin düzenli uygulanması, kanserleşme sürecindeki hücresel değişimlerin 15-20 yıl öncesinden tespit edilmesine imkan tanıyor. Uzmanlar, kanserleşme tam anlamıyla başlamadan yapılacak küçük müdahalelerin, ilerideki ağır cerrahi süreçlerin ve hayati risklerin önüne geçeceğinin altını çizdi. "Aşı ile kanserden kurtulmak mümkün" Panelde konuşan Op. Dr. Mustafa Melih Erkan, rahim ağzı kanserinin dünyada önlenebilir tek kanser türü olduğunu hatırlatarak şunları söyledi: "Dünya genelinde her yıl yaklaşık 600 bin vaka görülüyor ve maalesef 30 bin insan bu hastalıktan hayatını kaybediyor. Türkiye tablosunda ise her yıl 2 bin 356 yeni teşhis ve bin 280 can kaybı var. Oysa elimizde HPV aşısı gibi bir tedavi var. Avustralya gibi ülkeler yaygın aşılama ile 2035’te bu hastalığı tamamen yok etmeyi planlıyor. Kadın ve erkeklere 9 yaşından itibaren yapılabilen bu aşılama, bir insanın hayatını kurtarmak için en somut adımdır." "Tabular kadın sağlığını tehdit ediyor" Hastalığın sadece biyolojik değil, sosyolojik bir sorun olduğunun altını çizen Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Müge Yaşar, şu uyarıda bulundu: "Toplumun yüzde 80’inin hayatının bir noktasında maruz kaldığı HPV, sadece kadınların değil, bir insanlık sorunudur. Ancak kadınlar toplumsal baskılar nedeniyle Smear testlerini ve rutin kontrollerini bile yaptırmaktan kaçınıyor. Semptom vermeyen bu hastalık, sessizce ilerleyerek geri dönülemez evrelere ulaşıyor. Bu tabulaşmayı yıkmak ve kadın doğum muayenelerini normalize etmek zorundayız."
Kadın sağlığı ve iyi yaşam Güven Hastanesi’nde buluştu
07 Mart 2026 Cumartesi - 15:34 Kadın sağlığı ve iyi yaşam Güven Hastanesi’nde buluştu Güven Hastanesi’nde düzenlenen ‘Kadının En İyi Hali’ etkinliğinde kadın sağlığı ve iyi yaşam üzerine uzmanlar tarafından seminer verildi. Güven Çayyolu Tıp Merkezi’nde 8 Mart Dünya Kadınlar Günü kapsamında düzenlenen ‘Kadının En İyi Hali’ etkinliğinin kapsamında düzenlenen 2 günlük seminer, kadın sağlığını ve iyi yaşamı bütüncül bir bakış açısıyla ele aldı. 2 gün boyunca katılımcılar bir yandan uzmanların gerçekleştirdiği seminerlere katılırken diğer yandan etkinlik alanında kurulan deneyim alanlarını keşfetme fırsatı buldu. Etkinlik kapsamında oluşturulan deneyim alanlarında katılımcılar; bütünleştirilmiş vücut analizi, cilt analizi, saç analizi, profesyonel cilt bakımı ve yüz jimnastiği uygulamalarını deneyimledi. Uzmanlar eşliğinde gerçekleştirilen analizlerle katılımcılar kendi sağlık ve bakım ihtiyaçlarına dair kişisel değerlendirmeler aldı. "Cilt sağlığı yalnızca estetik bir konu değil, genel sağlığın da önemli bir parçasıdır" Güven Çayyolu Tıp Merkezi’nden Dermatoloji Bölümünden Uzm. Dr. Sera Kayhan ise konuşmasında cilt yenilemede kullanılan ileri teknolojilere ve ameliyatsız gençleşme yöntemlerine değinerek, "Cilt sağlığı yalnızca estetik bir konu değil, genel sağlığın da önemli bir parçasıdır. Günümüzde gelişen teknolojiler sayesinde cilt kalitesini artırmak ve yaşlanma etkilerini azaltmak mümkün. Ancak en önemli nokta doğru değerlendirme ve kişiye özel planlamadır" diye konuştu. "Farklı uygulamaların dahil olduğu güzel bir etkinlik alanı oluşturuldu" Güven Hastanesi Medikal Estetik Hekimi ve Fonksiyonel Tıp Hekimi Mert Yiğitbaşı ise 8 Mart kadınlar günü için güzel bir deneyim alanı oluşturduklarını belirterek, "Hem kadınların sağlığı açısından hem de güzellik işlemleri açısından danışanlarımızın ve misafirlerimizin deneyimleyebileceği cilt analizleri, saç analizi, cilt bakımları ve farklı uygulamaların dahil olduğu güzel bir etkinlik alanı oluşturuldu. Bu da hem sağlık hem doğal hem de kalıcı bir şekilde iyi yaşlanma işlemleri için danışanlarımıza güzel hizmetler verdiğimizi düşünüyoruz. Herkesin 8 Mart kadınlar günü kutlu olsun" ifadelerini kullandı. "Sağlıklı yaşamın temelinde dengeli ve sürdürülebilir beslenme alışkanlıkları yer alır" Uzm. Dyt. Melis Bengisu Demirci ise sağlıklı beslenmenin yaşam kalitesi üzerindeki etkilerine dikkati çekerek, "Sağlıklı yaşamın temelinde dengeli ve sürdürülebilir beslenme alışkanlıkları yer alır. Bedenimizi doğru beslemek yalnızca kilo kontrolü için değil, bağışıklık sisteminin güçlenmesi ve genel sağlığın korunması için de büyük önem taşır" dedi. Ayrıca Demirci, tüm kadınların 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü kutladı. Etkinliğin seminerler bölümünde ise kadın sağlığı, estetik, dermatoloji ve yaşam deneyimlerine uzanan geniş bir perspektifte uzman isimler katılımcılarla buluştu.
Koklear İmplant ile bebekler de yaşlılar da duyabiliyor
07 Mart 2026 Cumartesi - 12:46 Koklear İmplant ile bebekler de yaşlılar da duyabiliyor Prof. Dr. Mehmet Ziya Özüer, işitme kaybının erken teşhis ve doğru tedaviyle büyük ölçüde çözülebildiğini söyledi. Özüer, koklear implantın hem doğuştan işitme kaybı yaşayan bebeklerde hem de ileri yaşta ortaya çıkan işitme kayıplarında başarıyla uygulanabildiğini belirtti. Prof. Dr. Özüer anne babalara seslenerek "Bebek yüksek sese tepki vermiyorsa, ismi söylendiğinde dönüp bakmıyorsa ya da iki yaşına geldiği halde konuşmuyorsa mutlaka bir uzmana başvurulmalı. Günümüzde işitme kaybını bir yaşından önce belirlemek mümkün." dedi. Acıbadem Kent Hastanesi Kulak Burun Boğaz (KBB) Uzmanı Prof. Dr. Mehmet Ziya Özüer, yaptığı açıklamada her bin bebekten 1-3’ünün işitme kaybıyla dünyaya geldiğine dikkat çekti. Özüer, Türkiye’de 2008 yılından bu yana tüm yeni doğanlara işitme taraması yapıldığını, doğumdan hemen sonra yapılan taramalar sayesinde işitme kaybının erken dönemde belirlenebildiğini söyledi. Tarama sonucu işitme kaybı tespit edilen bebeklerin öncelikle işitme cihazı ile desteklendiğini belirten Özüer, cihazdan yeterli fayda sağlanamayan ileri derecede işitme kayıplarında ise koklear implant ameliyatının devreye girdiğini ifade etti. İç kulaktaki hücreleri Bypas ederek siniri uyarıyor Koklear implantın çalışma prensibi konusunda bilgi veren Prof. Dr. Özüer, şöyle konuştu: "Koklear implant, ses enerjisini alıp bir işlemciden geçirerek elektrik enerjisine dönüştüren bir yöntemdir. İç kulakta işitmeden sorumlu tüylü hücreler hasarlı olduğunda bu hücreleri baypas ederek doğrudan işitme sinirini uyarır. Böylece ses sinyalleri doğrudan beyne iletilir. Bu yöntem sayesinde ileri derecede işitme kaybı olan çocuklar yaşıtları gibi konuşabilir, okula gidebilir ve sosyal hayata katılabilir, topluma kazandırılır. Her ne kadar ülke genelinde tarama yapılsa da bazı durumlarda işitme kaybı daha geç fark edilebiliyor. O nedenle aileler uyanık olmalı. Erken teşhis çocukların dil gelişimi ve eğitim hayatı açısından büyük önem taşıyor. Bebek yüksek sese tepki vermiyorsa, ismi söylendiğinde dönüp bakmıyorsa ya da iki yaşına geldiği halde konuşmuyorsa mutlaka bir uzmana başvurulmalı. Günümüzde işitme kaybını bir yaşından önce tespit etmek mümkün." Yetişkin ve yaşlılarda da uygulanıyor Öte yandan, koklear implantın sadece çocuklara yönelik bir uygulama olmadığını belirten Prof. Dr. Özüer, erişkin ve ileri yaş hastalarda da ameliyatın başarıyla yapıldığını söyledi. Özüer, "Ani işitme kaybı, otoskleroz, Meniere hastalığı ya da kronik orta kulak iltihabı gibi nedenlerle gelişen ileri derecede işitme kayıplarında da koklear implant uygulanabiliyor. İşitme cihazından fayda görmeyen yetişkin ve yaşlı hastalarımız da bu yöntemle yeniden duyabiliyor. Gelişen teknoloji sayesinde artık hem bebekler hem de ileri yaştaki bireyler işitme kaybı nedeniyle sosyal hayattan kopmak zorunda kalmıyor" dedi.