SAĞLIK
KBB uzmanından burun estetiğinde kişiye özel tasarım vurgusu 04 Mayıs 2026 Pazartesi - 15:05:49 Kulak Burun Boğaz (KBB) Hastalıkları Uzm. Opr. Dr. Erdoğan Maral, burun estetiğinde (rinoplasti) sıkça gündeme gelen "herkese aynı burun yapılır mı?" sorusuna net bir yanıt verdi. Modern estetik anlayışında artık standart kalıpların değil, kişiye özel tasarımın esas olduğunu vurgulayan Dr. Maral, rinoplastinin bir cerrahiden öte, yüz estetiğinin bütüncül bir sanatı olduğunu ifade etti. Son yıllarda sosyal medya etkisiyle benzer burun taleplerinin arttığını belirten Kocaeli Darıca Büyük Anadolu Hastanesi’nde görevli Opr. Dr. Erdoğan Maral, bu yaklaşımın doğru sonuçlar vermediğine dikkat çekti. Her yüzün kemik yapısı, cilt kalitesi ve mimik dengesi farklı olduğuna dikkat çeken Opr. Dr. Erdoğan Maral, "Bu nedenle başka bir yüz için tasarlanmış bir burnu kopyalamak, çoğu zaman doğallıktan uzak ve yapay sonuçlara neden olur. Bizim yaklaşımımızda hedef, bir modeli taklit etmek değil; o yüze ait en doğru burnu ameliyat öncesi hasta ile yapılan detaylı ön görüşme ve muayene ile tasarlamaktır" dedi. Doğal görünümün üst segment rinoplastinin en önemli kriteri olduğunu belirten Dr. Maral, "Başarılı bir rinoplasti dışarıdan bakıldığında anlaşılmaz. İnsanlar değişimi hisseder ama neyin değiştiğini tam olarak tanımlayamaz. İşte bu, estetik cerrahinin en üst seviyesidir" diye konuştu. "Her hastaya aynı teknikle yaklaşmak mümkün değildir" Fonksiyonel mükemmelliğin de vazgeçilmez olduğunu vurgulayan Dr. Maral estetik ile birlikte nefes kalitesinin de optimize edilmesi gerektiğini belirtti.Maral, "İyi bir rinoplasti yalnızca görünümü değil, yaşam kalitesini de iyileştirir. Nefes alma problemlerinin aynı operasyon içinde çözülmesi, modern cerrahinin standartlarından biridir.. Her hastaya aynı teknikle yaklaşmak mümkün değildir. Detaylı yüz analizi, ileri cerrahi teknikler ve tecrübenin birleşimiyle hem estetik hem fonksiyonel açıdan üst düzey sonuçlar elde edilir. Önemli olan, hastaya en çok yakışan ve yıllar içinde doğallığını koruyacak burunu tasarlamaktır" şeklinde konuştu.
04 Mayıs 2026 Pazartesi - 14:27 Cilt kanserinde 5 işaret: ABCDE kuralı ile erken tanı Cilt kanserinin en sık görülen kanser türlerinden biri olduğuna dikkat çeken Radyasyon Onkolojisi Uzmanı Prof. Dr. Evrim Metcalfe, erken fark edilen cilt lezyonlarının büyük oranda tedavi edilebildiğini belirterek özellikle benlerdeki değişimlerin yakından takip edilmesi gerektiğini söyledi. Mayıs ayı, ‘Cilt Kanseri Farkındalık Ayı’ kapsamında güneşin zararlı etkilerine dikkat çekmek ve erken tanının önemini vurgulamak amacıyla dünya genelinde çeşitli bilgilendirme çalışmalarıyla öne çıkıyor. Cilt kanserinin çoğu zaman yeni oluşan lekeler, büyüyen ya da kanayan benler ve iyileşmeyen yaralarla kendini gösterebildiğini belirten Medicana International İstanbul Hastanesi Radyasyon Onkolojisi Uzmanı Prof. Dr. Evrim Metcalfe, asimetrik görünüm, düzensiz sınırlar ve renk değişimlerinin önemli uyarı işaretleri arasında yer aldığını ifade etti. Bu tür değişikliklerin fark edilmesi halinde zaman kaybetmeden bir uzmana başvurulmasının hayati önem taşıdığını vurguladı. Güneşten korunmak en etkili yöntem Cilt kanserinden korunmanın en temel yolunun güneşin zararlı ultraviyole (UV) ışınlarından korunmak olduğunu belirten Prof. Dr. Evrim Metcalfe, "Yalnızca yaz aylarında değil yıl boyunca güneş koruyucu kullanılması gerekiyor. En az SPF 30 içeren güneş kremlerinin düzenli olarak uygulanması gerekiyor, özellikle 10.00–16.00 saatleri arasında doğrudan güneşe maruz kalmaktan kaçınılmalıdır" dedi. Şapka, güneş gözlüğü ve koruyucu giysilerin de ek koruma sağladığını belirten Metcalfe, solaryum gibi yapay UV kaynaklarından uzak durulmasının da riskin azaltılmasında önemli rol oynadığını söyledi. Çocukluk dönemi yanıkları riski artırıyor Çocukluk ve gençlik döneminde geçirilen şiddetli güneş yanıklarının ilerleyen yaşlarda cilt kanseri riskini artırabileceğini belirten Prof. Dr. Evrim Metcalfe, "UV ışınları bulutlu havalarda da etkisini sürdürüyor ve bu nedenle kapalı havalarda dahi güneş koruyucu kullanımı ihmal edilmemelidir. Kişilerin ayda bir kez kendi ciltlerini düzenli olarak kontrol etmeleri erken tanı açısından büyük önem taşıyor. Saç dipleri, ayak tabanları ve tırnak yatakları gibi zor görülen bölgeler de mutlaka incelenmelidir" şeklinde konuştu. "ABCDE kuralı" erken tanıda yol gösteriyor Ciltteki benlerin değerlendirilmesinde "ABCDE kuralı"nın önemli bir rehber olduğunu belirten Prof. Dr. Evrim Metcalfe, benin asimetrik olması (A), sınırlarının düzensiz olması (B), birden fazla renk içermesi (C), çapının 6 mm’den büyük olması (D) ve zamanla değişim göstermesi (E) durumlarında mutlaka hekime başvurulması gerektiğini ifade etti. Bu kriterlerin erken dönemde riskli lezyonların fark edilmesini kolaylaştırdığını söyledi. Tedavi planı hastaya özel belirleniyor Cilt kanserinin tedavisinin tümörün türüne, evresine ve hastanın genel durumuna göre planlandığını belirten Prof. Dr. Evrim Metcalfe, "Cerrahi, radyoterapi ve sistemik tedaviler günümüzde etkin şekilde kullanılıyor. Özellikle erken evrede yakalanan cilt kanserlerinde tedavi başarısı oldukça yüksektir. Radyoterapi bazı hastalar için önemli bir tedavi seçeneğidir. Özellikle cerrahiye uygun olmayan hastalarda veya yüz, burun ucu, kulak ve göz kapağı gibi hassas bölgelerde alternatif bir yöntem olarak tercih ediliyor. Ayrıca ameliyat sonrası mikroskobik hastalık kalma riskinin bulunduğu durumlarda ve lenf bezlerine yayılım söz konusu olduğunda radyoterapinin nüks riskini azaltmada önemli rol oynuyor" dedi. Malign melanom en tehlikeli türlerden biri Cilt kanserleri arasında daha nadir görülmesine rağmen en agresif türlerden biri olan malign melanom hakkında da bilgi veren Prof. Dr. Evrim Metcalfe, "Bu hastalık hızlı yayılma eğilimi nedeniyle cilt kanserine bağlı ölümlerin büyük bölümünden sorumludur. Genellikle sırt, bacak, kol ve yüz gibi güneşe maruz kalan bölgelerde koyu renkli leke şeklinde ortaya çıkan bu türün erken fark edilmesi hayati önem taşıyor. Cilt kanseri büyük ölçüde önlenebilir ve erken tanı ile başarılı şekilde tedavi edilebilir bir hastalıktır. Düzenli cilt kontrolleri ve güneşten korunma alışkanlıklarının bu süreçte en güçlü koruyucu adımlar" şeklinde konuştu.
04 Mayıs 2026 Pazartesi - 14:03 Muğla Büyükşehir sosyal hizmetler için sahaya iniyor Muğla Büyükşehir Belediyesi Sağlık ve Sosyal Hizmetler Dairesi Başkanlığı "Mahallemde Sosyal Hizmet Var" projesi ile ihtiyaç sahibi vatandaşlara yönelik sosyal destek hizmetlerini doğrudan mahallelerde anlatacak. Proje kapsamında sosyal yardımlar, sağlık destekleri, eğitim ve ayni yardımlar gibi birçok hizmet tek çatı altında vatandaşlara ulaştırılırken; özellikle bu yardımlardan yararlanmak isteyen bireylerin sosyal hizmetler hakkında bilinçlendirilmesine katkı sunulacak. Hedef yıl sonuna kadar 574 mahalleye ulaşmak Özellikle kırsal mahallelerde yaşayan ve mevcut desteklerden haberdar olmayan vatandaşların bilgilendirilmesi projenin en önemli hedeflerinden biri. Mahalle mahalle yürütülecek çalışmalarla, vatandaşların hak ettiği desteklere ulaşmasının önündeki bilgi eksikliği ortadan kaldırılacak. Büyükşehir Belediyesi ekipleri "Mahallemde Sosyal Hizmet Var" projesi ile 2026 yılı sonuna kadar Muğla’nın 13 ilçesi 574 mahallesindeki vatandaşların tamamına ulaşmayı hedefliyor. Sosyal belediyecilik anlayışıyla ‘kimseyi geride bırakmamak’ ilkesini temel alan Büyükşehir Belediyesi, bu proje ile yalnızca destek sunmayı değil; aynı zamanda vatandaşla birebir temas kurarak onların ihtiyaçlarını yerinde tespit etmeyi de amaçlıyor. Proje sayesinde vatandaşlar, hangi desteklerden nasıl yararlanabileceklerini öğrenirken, belediye de ihtiyaçlara daha hızlı ve etkin çözümler üretebilecek.
04 Mayıs 2026 Pazartesi - 14:01 Uzmanından uyarı: "Düzenli kontrollerle yumurtalık kanserini erken teşhis etmek mümkün" Kadınlarda yumurtalık kanserinin sık görüldüğünü belirten Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Opr. Dr. Hilal Mürüvvet Bulut Aydemir, "Yumurtalık kanseri, diğer jinekolojik kanserlere kıyasla erken evrede belirti vermediği için tanısı genellikle geç konur. Bu da tedavi sürecini olumsuz etkileyebilir. Oysa erken evrede tanı konan hastalarda sağ kalım oranları belirgin şekilde daha yüksektir. Bu yüzden düzenli jinekolojik muayene ve ultrasonografi ile takip, erken tanı açısından büyük önem taşır ve asla ihmal edilmemelidir" dedi. Liv Hospital Samsun Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Opr. Dr. Hilal Mürüvvet Bulut Aydemir, yumurtalık (over) kanseri hakkında açıklamalarda bulundu. Yumurtalık kanserinin ne olduğundan bahseden Dr. Aydemir, "Over kanseri, halk arasında yumurtalık kanseri olarak bilinen ve kadın üreme sisteminde yer alan rahmin her iki yanında bulunan, yumurta üretimi ile östrojen ve progesteron hormonlarının salgılanmasından sorumlu yumurtalıklar ya da fallop tüplerinde ortaya çıkan bir kanser türüdür. Bu kanser, söz konusu bölgelerdeki hücrelerin kontrolsüz şekilde büyüyüp çoğalmasıyla gelişir" diye konuştu. "Jinekolojik kanserlerde en fazla ölüme yol açan kanser türü" Over kanserinin kadınlarda yaygın görüldüğüne dikkat çeken Op. Dr. Aydemir, "Türkiye’de yumurtalık kanseri, kadınlarda rahim kanserinden sonra en fazla görülen ikinci jinekolojik kanserdir ve endometrium (rahim) kanserinin ardından gelir. Jinekolojik kanserler arasında ise en fazla ölüme yol açan kanser türüdür" şeklinde konuştu. "Sık idrara çıkma görülebilir" Yumurtalık kanserinin belirtilerinin genellikle hastalığın ilerlemiş evrelerinde görüldüğünü ve bu durumun erken teşhis koymayı zorlaştırabileceğine değinen Dr. Aydemir, "Karın ağrısı, karında şişkinlik, sıvı birikmesi (asit), karında ele gelen kitle, kabızlık, sık idrara çıkma, bulantı, kusma, menopoz sonrası kanama ve önemli bir kilo kaybı, bu hastalığın yaygın belirtilerindendir" ifadelerini kullandı. "Hastaların yaklaşık yüzde 20’si erken evrede teşhis edilebiliyor" Yumurtalık kanseri hastalarının yaklaşık yüzde 20’sinin erken evrede teşhis edilebildiğini söyleyen Dr. Aydemir, "Çoğu hasta hastalığının ileri aşamasında tanı aldığı için tedavi süreci daha güçlü ve karmaşık hale gelmektedir. Ayrıca, günümüzde bu kanseri erken evrede tespit etmeye yönelik kesin ve güvenilir bir tarama yöntemi henüz mevcut değildir. Bu yüzden kadınların, herhangi bir belirti olmasa bile belirtilere karşı duyarlı olması ve yılda en az bir kez jinekolojik muayeneden geçmesi büyük önem taşır. Özellikle risk faktörlerine sahip bireylerin daha sık ve yakından izlenmesi gerekmektedir. Bu risk faktörleri arasında ailede yumurtalık veya meme kanseri öyküsünün bulunması, ailede kalıtsal kanser öyküsü, genetik yatkınlık, aşırı kilo, hiç çocuk sahibi olmamış olmak ve menopozun erken yaşta başlaması gibi durumlar risk faktörleri arasında yer alır" açıklamasında bulundu. "Teşhis süreci" Tanı konma sürecinden bahseden Aydemir şunları söyledi: "Jinekolojik muayeneler sırasında yumurtalıklarda kitle olup olmadığı değerlendirilirken sıklıkla kistler tespit edilebilir. Ancak her yumurtalık kisti kanser anlamına gelmez. Özellikle üreme çağındaki kadınlarda görülen kistlerin büyük çoğunluğu basit ve zararsızdır, zaman içinde kendiliğinden kaybolabilir. Tespit edilen bir kistin kötü huylu olup olmadığını belirlemek için doktor muayenesi, özellikle ultrasonografi ile kistin boyutu, şekli ve karın içinde sıvı (asit) varlığı değerlendirilir. Ayrıca bazı kan testleri de tanıya yardımcı olabilir ve gerektiğinde manyetik rezonans görüntüleme (MR) uygulanarak ayrıntılı analiz yapılabilir. Kistin izlenip izlenmeyeceği, cerrahi ile çıkarılıp çıkarılmayacağı ise uzman hekimin değerlendirmesiyle belirlenir. Yumurtalık kanseri, diğer jinekolojik kanserlere kıyasla erken evrede belirti vermediği için tanısı genellikle geç konur. Bu da tedavi sürecini olumsuz etkileyebilir. Oysa erken evrede tanı konan hastalarda sağ kalım oranları belirgin şekilde daha yüksektir. Bu yüzden düzenli jinekolojik muayene ve ultrasonografi ile takip, erken tanı açısından büyük önem taşır ve asla ihmal edilmemelidir."
Eskişehir’de düzey III Tüberküloz Laboratuvarı açılıyor
05 Mart 2026 Perşembe - 14:06 Eskişehir’de düzey III Tüberküloz Laboratuvarı açılıyor Eskişehir Halk Sağlığı Laboratuvarı, Türkiye’de Düzey III Tüberküloz Laboratuvarı’na sahip 6’ncı merkez oluyor. Eskişehir’de tüberküloz tanı ve tedavi süreçlerinde önemli bir eşik aşılıyor. Eskişehir Halk Sağlığı Laboratuvarı bünyesinde hizmet veren Tüberküloz Laboratuvarı, gerçekleştirilen kapsamlı altyapı ve teknik kapasite çalışmaları sonucunda Düzey III standartlarında hizmet verecek seviyeye ulaştı. Bu gelişmeyle birlikte Eskişehir Halk Sağlığı Laboratuvarı, Türkiye’de halk sağlığı laboratuvarları bünyesinde Düzey III Tüberküloz Laboratuvarı’na sahip 6’ncı merkez olacak. Böylece daha önce ileri inceleme için farklı illere gönderilen birçok tetkik artık Eskişehir’de gerçekleştirilebilecek. Tanı süreleri kısalacak Tüberküloz Laboratuvarı, ’Tüberküloz Laboratuvarlarının Çalışma Usul ve Esaslarına Dair Tebliğ kapsamında bugüne kadar Düzey II Tıbbi Laboratuvarı olarak hizmet veriyordu. Bu süreçte klinik örnekler klasik katı besiyeri tabanlı yöntemlerle inceleniyor, ön tanı sonuçlarının ardından Mikobakterium tür tayini ve 1. İlaç Direnç Düzeyi (antibiyogram) çalışmaları için örnekler Ulusal Tüberküloz Referans Laboratuvarı’na sevk ediliyordu. Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü ve Eskişehir İl Sağlık Müdürlüğü koordinasyonunda yürütülen çalışmalar sonucunda laboratuvar Tüberküloz Düzey III standartlarına uygun hale getirildi. Katı besiyeri tabanlı kültür çalışmalarına ek olarak; PCR tabanlı moleküler tanı yöntemleri, sıvı otomatize besiyeri ile kültür sistemleri, hızlı direnç testleri, seçenek ilaç direnç düzeyi (antibiyogram) ve mikobakterium tür tayini artık Eskişehir’de gerçekleştirilebilecek. Tanı süreçlerinin hızlanmasıyla birlikte tedavi planlamasına daha erken başlanabilecek ve hasta mağduriyetlerinin önüne geçilebilecek. "Tedavi süreçlerinde zaman kaybı yaşanmaması için çalışmalarımızı sürdürüyoruz" Eskişehir İl Sağlık Müdürümüz Doç. Dr. Yaşar Bildirici, konuyla ilgili yaptığı değerlendirmede, "İlimizde Tüberküloz Düzey III laboratuvar şartlarının oluşturulmasıyla birlikte daha önce sevk edilerek sonuçlandırılan ileri tetkikleri artık kendi laboratuvarımızda çalışabileceğiz. Bu gelişme tanı süreçlerini ciddi şekilde hızlandıracak ve tedavi planlamasına daha erken başlanmasını sağlayacaktır. Vatandaşlarımızın tanı ve tedavi süreçlerinde zaman kaybı yaşamaması için çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Eskişehir’imize ve sağlık camiamıza hayırlı olmasını diliyorum" ifadelerini kullandı. Bölgesel hizmet kapasitesi Hayata geçirilen bu önemli altyapı ile birlikte laboratuvar, yalnızca Eskişehir’e değil çevre illere de hizmet verebilecek bölgesel bir kapasiteye ulaşacak. Düzey III kapasiteye ulaşan Tüberküloz Laboratuvarı ile birlikte Eskişehir, bölgesinde referans olabilecek güçlü bir halk sağlığı laboratuvar altyapısına kavuşacak. Yerinde ve hızlı tanı imkânı sayesinde hem hastaların tedavi süreçleri daha etkin yönetilecek hem de bulaşıcı hastalıkların kontrolünde daha güçlü bir izleme ve müdahale süreci yürütülecek. Eskişehir Halk Sağlığı Düzey III Tüberküloz Laboratuvarı, 24 Mart 2026 tarihinde düzenlenecek törenle resmi olarak hizmete açılacak.
Van’da obeziteyle mücadele meyvelerini veriyor: 9 bin kişi zayıfladı
05 Mart 2026 Perşembe - 14:01 Van’da obeziteyle mücadele meyvelerini veriyor: 9 bin kişi zayıfladı Van İl Sağlık Müdürlüğü bünyesindeki Sağlıklı Hayat Merkezlerine (SHM) son bir yıl içerisinde başvuran 9 bin vatandaş, uzman diyetisyenler eşliğinde toplam 28 bin kilo verdi. Van’da fazla kiloya bağlı sağlık sorunları yaşayan vatandaşlar, Sağlıklı Hayat Merkezlerine başvurarak sağlıklı yaşama adım atıyor. İl Sağlık Müdürlüğü koordinesinde hizmet veren merkezlerde, vatandaşlar diyetisyen kontrolünde kişiye özel hazırlanan programlarla fazla kilolarından kurtuluyor. Uzmanlar eşliğinde yürütülen süreç sayesinde bir yıl içinde başvuru yapan 9 bin kişi, toplamda 28 bin kilo vererek daha sağlıklı bir hayata kavuştu. Merkezlerde sunulan ücretsiz danışmanlık hizmetinden faydalanan vatandaşlar, aldıkları profesyonel destekle hem fiziksel hem de ruhsal olarak iyileşme kaydederken, merkezlerden memnuniyetle ayrılıyor. Konuya ilişkin konuşan Tuşba Sağlıklı Hayat Merkezi Diyetisyeni Aysu İlhan, danışanlarının aile hekimliğinden ya da hastaneden yönlendirildiğini belirtti. Danışanlarının analizlerini alıp uygun diyet programlarıyla süreci yürüttüklerini ifade eden Diyetisyen İlhan, "Kişiye özel olarak; eğer zayıflamak için geldiyse zayıflamaya yönelik; kolesterolü yüksekse ve kilosu fazlaysa hem kolesterol düşürücü hem de zayıflamaya yönelik; şekeri veya tansiyonu varsa da bunlara yönelik programlarla süreci ilerletiyoruz. Danışan potansiyelimizde genellikle obez bireylerin başvurusu daha fazla ancak son dönemde aile hekimlerinin de desteğiyle birlikte kronik hastalıkları olan danışanlarımızın sayısı da oldukça arttı. Gelen kişilerin uyumu gayet güzel; başladığımız süreci başarılı bir şekilde sürdürüyoruz. Üst katımızda bir fiziksel aktivite salonumuz var. Fizyoterapist arkadaşlarla süreci koordineli olarak yürüttüğümüzde çok daha iyi sonuçlar alıyoruz" dedi. "Her 100 danışandan yaklaşık 70’i obezite şikayetiyle geliyor" Van’da bulunan Sağlıklı Hayat Merkezlerine bir yıl içinde yaklaşık 9 bin başvurunun yapıldığını hatırlatan İlhan, "Danışanlarımızla toplamda 28 bin kilo vermiş bulunuyoruz. Başvuran her 100 danışandan yaklaşık 70’i obezite şikayetiyle geliyor. Herkesi Sağlıklı Hayat Merkezlerimize bekliyoruz; burası tamamen ücretsiz bir sağlık merkezi. Danışanlarımız diyetisyen, fizyoterapi ve psikolog hizmetlerinden faydalanabilirler. Biz buradayız, onları bekliyoruz; yardım almaktan çekinmesinler" diye konuştu. "1,5 ayda 11 kilo vermeyi başardım" Bir buçuk ay önce SHM’ye başvuran 5 çocuk annesi 29 yaşındaki Dilek Tuncer ise spor yaparak ve diyet programına uyarak süreçte 11 kilo verdiğini ifade etti. Kilo ve kolesterol sorunun olduğunu dile getiren Tuncer, "Diyetisyen hocamızın desteğiyle beraber sürece başladık ve gayet iyi ilerledik. 1,5 ayda tam 11 kilo verdim. Egzersizlerimi aksatmadan yapıyorum; haftanın iki günü, salı ve perşembe günleri gelip sporumu da yapıyorum. Her hafta ya da on günde bir gelerek diyet listemi güncelliyor ve harfiyen uyguluyorum. Bol bol su içerek, yeşillik ve salatalık gibi gıdalar tüketerek 1,5 ayda 11 kilo vermeyi başardım. Bu süreçte hiçbir şekilde zorlanmadım; çünkü beni zorlayacak bir kısıtlama yoktu. Günlük yaşamımda tükettiğim gıdaları sadece porsiyon olarak azaltmam gerekiyordu. Süreç boyunca ağzıma ekmek sürmedim ve şekerli hiçbir gıda tüketmedim. Canım tatlı çektiği zamanlarda bir adet hurma yiyordum. Keten tohumunu sürekli suyla birlikte tükettiğim için tatlı ihtiyacı da duymuyordum" şeklinde konuştu. "Kilo verdikten sonra topuk dikeni sorunum kalmadı" 6 ay önce SHM’ye başvuran 4 çocuk annesi Ayten Züngür (34) de bu süreçte 13 kilo verdiğini belirterek, sözlerini şöyle sürdürdü: "Düzenli ilaç kullanan bir tansiyon hastasıyım. Doktorlarımın tavsiyesi üzerine Sağlıklı Hayat Merkezine başvurdum. Burada diyetisyenlerin yönlendirmesiyle kilo verdim. 80 kiloya yakındım, şu an 67 kiloya düşmüş durumdayım. Benim topuk dikeni sorunum ve buna bağlı yürüme problemlerim vardı. Çarşıya, pazara veya markete gittiğimde yürüyemiyor; gidip gelirken nefes nefese kalıyordum. Kilo verdikten sonra topuk dikeni sorunum da kalmadı. Çok şükür şu an çok iyiyim ve çok sağlıklıyım; hiçbir sorunum kalmadı."
Türkiye’de 4 merkezde var: Sanal anjiyografi yapabilen yapay zekalı tomografi Samsun’da
05 Mart 2026 Perşembe - 13:45 Türkiye’de 4 merkezde var: Sanal anjiyografi yapabilen yapay zekalı tomografi Samsun’da Samsun Şehir Hastanesi, Türkiye’de yalnızca dört merkezde bulunan 640 kesit teknolojisine sahip yeni nesil tomografi cihazını hizmete aldı. Yapay zekâ destekli sistem, daha düşük radyasyon dozu ile yüksek çözünürlüklü görüntüler sağlarken; kalp damarlarının kateter kullanılmadan görüntülenebildiği sanal anjiyografi başta olmak üzere birçok hastalığın hızlı ve güvenilir şekilde değerlendirilmesine imkan tanıyor. Samsun Şehir Hastanesi, ileri teknoloji görüntüleme altyapısını güçlendirmeye devam ediyor. Türkiye’de sadece dört merkezde bulunan, 320 dedektörlü ve 640 kesit teknolojisine sahip yapay zekâ destekli yeni nesil tomografi cihazı hastanede hizmete girdi. Yüksek kesit kapasitesi sayesinde çok kısa sürede geniş bir alanı tarayabilen cihaz, özellikle kalp ve damar hastalıklarının tanısında önemli avantajlar sunarken; daha düşük radyasyon dozu ile yüksek çözünürlüklü görüntüler elde edilmesine imkan sağlıyor. Yeni teknoloji ile birlikte Samsun Şehir Hastanesi’nde koroner BT anjiyografi başta olmak üzere birçok ileri görüntüleme işlemi hızlı ve konforlu şekilde gerçekleştirilebilecek. "Sanal anjiyografi yapabiliyor" Hizmete giren cihazla ilgili bilgi veren Samsun Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mesut Öztürk, "Tomografi cihazları vücudumuzun içini çok ince dilimler halinde görüntüler. Bu dilimlerin sayısı ne kadar fazla olursa, aynı anda taranan alan o kadar genişler. Daha geniş bir alanı çok daha kısa sürede tarayabilmek de özellikle kalp gibi sürekli hareket eden organların görüntülenmesinde büyük bir avantaj sağlıyor. Cihazımız en önemli kullanım alanlarından biri koroner BT anjiyografi çekimleridir. Bu yöntemle kalp damarlarını klasik anjiyografide olduğu gibi kasıktan ya da el bileğinden damara girerek değil, tamamen dışarıdan görüntüleyebiliyoruz. Yani hastaya kateter yerleştirmeden, ameliyathane ortamına ihtiyaç duymadan ’sanal anjiyografi’ yapabiliyoruz. 640 kesit teknolojisi sayesinde kalp damarlarını tek kalp atımı içinde görüntülemek mümkün olduğu için görüntü kalitesi artıyor, hareketten kaynaklanan bozulmalar azalıyor ve tanı süreci hızlanıyor. Koroner damarlardaki darlıklar, plaklar ve muhtemel tıkanıklıklar yüksek çözünürlükle değerlendirilebiliyor; ayrıca işlem sonrası yatış gerektirmemesi ve hastanın çekimden hemen sonra günlük yaşamına hızlı dönebilmesi önemli bir konfor sunuyor. Özellikle düşük ve orta riskli hastalarda göğüs ağrısının nedenini hızlıca aydınlatmak ve ciddi damar hastalığını güvenilir şekilde dışlamak açısından sanal anjiografi son derece değerli bir yöntemdir" dedi. "Birçok hastalıkta hızlı ve yüksek çözünürlük görüntümeler sağlıyor" Cihazın birçok hastalıkta hızlı ve yüksek çözünürlük görüntümeler sağladığını belirten Doç. Dr. Mesut Öztürk, "Bu teknoloji sadece kalp hastalıklarında değil, büyük damar hastalıkları, travma hastaları ve onkolojik değerlendirmelerde de hızlı ve yüksek çözünürlüklü görüntüleme imkanı sunuyor. Bu kapasiteye sahip bir cihazın Samsun’da hizmet vermesi bizim için de büyük bir gurur. Amacımız erken tanıyı güçlendirmek, hastalarımıza en doğru ve en hızlı teşhisi koymak ve ileri teknolojiye herkesin erişebilmesini sağlamaktır. Samsun Şehir Hastanesi Radyoloji Kliniği olarak bölgemizde ileri teknoloji sağlık hizmetini en üst seviyede sunmaya devam edeceğiz. Bu cihazımızdan Türkiye’de 4 merkezde var. Bu 4 merkezin bir tanesi de Samsun Şehir Hastanesi’dir. Cihazımın yüksek dedektör ve kesit sayısına sahip. Yapay zeka ile donatılmış bir cihaz. Yapay zeka sayesinde daha az radyasyon dozu ile daha yüksek çözünürlüklü daha yüksek kalitede görüntüler bizlere sunuyor. Karadeniz Bölgesi’nde ve çevre illerde Rize’den Ankara’ya kadar bu kadar yüksek dedektör ve kesit sayısına sahip bir cihazımız yok. Bu neden bu cihaz bölgede en yüksek dedektörlü, kesit sayısına sahip olma özelliğini taşıyor" diye konuştu.
105 kiloya ulaşınca sağlık sorunları başlayan kadın 9 ayda 30 kilo verdi
05 Mart 2026 Perşembe - 13:38 105 kiloya ulaşınca sağlık sorunları başlayan kadın 9 ayda 30 kilo verdi Denizli’de fazla kiloları nedeniyle yaşam kalitesi düşen ve çeşitli sağlık sorunlarıyla mücadele eden 46 yaşındaki Ayşe Bıçaklı 105 kiloya kadar ulaştıktan sonra Merkezefendi Sağlıklı Hayat Merkezi’ne başvurdu. Diyetisyen kontrolünde uygulanan programla 9 ayda 30 kilo veren Bıçaklı, sağlıklı yaşama merhaba dedi. Sağlıksız beslenme hareketsiz yaşam gibi nedenlerden dolayı kilo alıp vermeye başlayan ve 105 kiloya kadar çıkan Ayşe Bıçaklı kalıcı bir çözüm bulmak için Merkezefendi Sağlıklı Hayat Merkezi’ne başvurdu. Gerekli tetkikleri yapıldıktan sonra Diyetisyen Betül Arslanoğlu eşliğinde kişiye özel bir programa alındı. Düzenli beslenme planı, fiziksel aktivite önerileri ve periyodik kontroller sayesinde 9 ay boyunca diyet programına sadık kalan Bıçaklı 30 kilo verdi. "9 ayda 30 kilo verdim" Ayşe Bıçaklı 9 aylık süreci şu şekilde anlattı; " Kilo alımıyla birlikte sağlık problemlerim artmaya başladı. Rahat nefes alamıyordum, karaciğer yağlanmasına bağlı kan değerlerimin kötü olduğunu öğrendim. Sağlığıma kavuşmak için zayıflamaya karar verdim. Merkezefendi Sağlıklı Hayat Merkezine başvurdum. 9 ayda 30 kilo verdim. Diyetisyenimin verdiği program dışına çıkmadım. Sağlığım yerine geldiği için çok mutluyum. Evde tek başınıza kilo vermeyi denemeyin. Ben çok denedim ama hep kilo aldım. O yüzden diyetisyene başvurun. Hayatımdan tuz gibi, şeker gibi, un gibi bazı yiyecekleri minimum seviyeye çektim. Diyetisyenimin verdiği sağlıklı beslenme listesiyle aç kalmadan günde 3 öğen beslenerek güzel bir süreç yaşadım. Diyetisyenimin verdiği destek ve motivasyon işimi kolaylaştırdı. Her zaman pozitif ve güler yüzle bu süreci yönetti" diye konuştu. "Unutmayın sağlıklı yaşam sürdürülebilir alışkanlıklarla başlar" Diyetisyen Betül Arslanoğlu da danışanlarının hem kilo verdiğini hem de sağlıklı yaşam alışkanlıklarını kazandığını görmenin kendisini mutlu ettiğini belirterek; "Her başarı hikayesinin arkasında multidisipliner bir ekip çalışması danışan - diyetisyen uyumu ile küçük ama kararlı adımlar yer almaktadır. Obezite yalnızca bireysel bir sorun olmaktan çıkarak ülkemizde mücadele ettiğimiz toplumsal bir problem haline geldi. O yüzden kilo vermek sağlıklı beslenmek çok önemlidir. Danışanım Ayşe Bıçıklı ile yürüttüğümüz sağlıklı beslenme danışmanlığı süresince 9 ayda 30 kilo vererek büyük bir başarı elde ettik. 26 cm bel çevresinden incelme meydana geldi bu aynı zamanda 3-4 beden incelmeye tekabül ediyor. Yine danışanımın kan tahlillerinin öncesi ve sonrasına baktığımızda kan değerlerinin olumlu yönde değiştiğini görüyoruz. Sağlıklı Hayat Merkezinde amacımız kişilere ömür boyu sürdürebilecekleri sağlıklı yaşam alışkanlıkları kazandırmak. Unutmayın sağlıklı yaşam sürdürülebilir alışkanlıklarla başlar" dedi.
Anksiyete ve depresyon sorunları artıyor
05 Mart 2026 Perşembe - 13:23 Anksiyete ve depresyon sorunları artıyor Psikiyatri ve Psikoterapi Uzmanı Dr. Sıdıka Oksay, son yıllarda anksiyete temelli rahatsızlıklarda artış yaşandığını aktardı. Eskişehir Özel Ümit Hastanesi Psikiyatri ve Psikoterapi Uzmanı Uzm. Dr. Sıdıka Oksay, psikiyatri polikliniğinde en sık karşılaşılan başvuruların anksiyete ve depresif yakınmalar olduğunu söyledi. Oksay, özellikle kaygı temelli rahatsızlıkların son yıllarda belirgin şekilde arttığını belirtti. Oksay, "Polikliniğimizde en sık anksiyete ve depresif yakınmalarla, ayrıca insan ilişkilerinde yaşanan sorunlarla karşılaşıyoruz. En sık tedavi ettiğimiz rahatsızlık kaygı bozukluklarıdır diyebiliriz" dedi. Kaygı bozukluğu ve panik atak Kaygı bozukluklarının tek bir hastalık olmadığını vurgulayan Dr. Sıdıka Oksay, panik bozukluk, yaygın kaygı bozukluğu, takıntı-zorlantı bozukluğu (OKB), sosyal fobi ve özgül fobilerin bu başlık altında değerlendirildiğini ifade etti. En sık görülen tabloların ise yaygın kaygı bozukluğu ve panik atak olduğunu söyledi. Kaygının aslında insanın hayatta kalma mekanizmasının bir parçası olduğunu hatırlatan Oksay, "Kaygı tehlikelere karşı bizi tetikte tutan doğal bir duygudur. Ancak ortada gerçek bir tehdit yokken alarm sistemi sürekli devredeyse, bu durum hastalık halini alır" diye konuştu. Belirtiler neler? Anksiyete bozukluklarında sık görülen belirtileri ise Dr. Sıdıka Oksay şöyle sıraladı: "Sürekli ve kontrol edilemeyen endişe, çarpıntı, nefes darlığı, göğüs sıkışması, terleme ve titreme, uyku bozuklukları, dikkat ve konsantrasyon güçlüğü" Oksay, kaygının günlük yaşamı, iş hayatını ve sosyal ilişkileri belirgin şekilde etkilemeye başladığı noktada mutlaka uzman desteği alınması gerektiğini vurguladı. Tedavide psikoterapi ve gerekli durumlarda ilaç tedavisinin birlikte planlandığını belirten Oksay, erken başvurunun iyileşme sürecini hızlandırdığını belirtti.
Prof. Dr. İrfan Koca: "Patlamış fıtıklar da ameliyatsız tedavi edilebilir"
05 Mart 2026 Perşembe - 13:06 Prof. Dr. İrfan Koca: "Patlamış fıtıklar da ameliyatsız tedavi edilebilir" Prof. Dr. İrfan Koca, halk arasında "patlamış fıtık" olarak bilinen ileri evre bel fıtıklarının her zaman ameliyat gerektirmediğini belirterek, uygun hasta seçimiyle cerrahi dışı yöntemlerle başarılı sonuçlar alınabildiğini söyledi. Halk arasında "patlamış fıtık" olarak bilinen ileri evre bel fıtıkları, çoğu zaman hastalarda ciddi korkuya yol açıyor. Ancak uzmanlar, her ileri evre bel fıtığının mutlaka ameliyat gerektirmediğine dikkat çekiyor. Konuya ilişkin değerlendirmelerde bulunan Prof. Dr. İrfan Koca, doğru hasta seçimi ve uygun tedaviyle birçok hastada cerrahiye gerek kalmadan iyileşme sağlanabildiğini vurguladı. Bel fıtığında esas belirleyici unsurun sinir dokusunda kalıcı hasar olup olmadığı olduğunu ifade eden Prof. Dr. Koca, "Hastalar şiddetli ağrı yaşadıklarında hemen ameliyat olmaları gerektiğini düşünüyor. Oysa idrar kaçırma, belirgin kas güçsüzlüğü veya ilerleyici felç tablosu yoksa, birçok hastada ameliyat dışı yöntemlerle başarılı sonuçlar alınabiliyor" dedi. "Her patlamış fıtık ameliyatlık değildir" Toplumda ‘patlamış fıtık’ ifadesinin yanlış bir algı oluşturduğunu belirten Prof. Dr. Koca, "Disk dokusunun dışarı taşması her zaman sinire kalıcı zarar verdiği anlamına gelmez. Önemli olan, sinirde kalıcı hasar gelişip gelişmediğidir. Bu nedenle sadece MR görüntüsüne bakarak ameliyat kararı vermek doğru değildir. Klinik muayene ile birlikte değerlendirme yapılmalıdır" şeklinde konuştu. "Ameliyatsız tedavi nasıl yapılır" Ameliyat gerekmeyen hastalarda farklı tedavi yöntemlerinin birlikte ve kişiye özel olarak uygulanabildiğini belirten Prof. Dr. Koca, "Bu hastalarda ağrıyı azaltmak ve sinir üzerindeki baskıyı hafifletmek amacıyla çeşitli tedavi seçeneklerinden yararlanıyoruz. Bunlar arasında; manuel terapi, nöral terapi, proloterapi, nokta atışı enjeksiyon tedavileri ve kişiye özel planlanan fizik tedavi ve egzersiz programları yer alıyor. Amaç, kas spazmını çözmek, sinir üzerindeki basıyı azaltmak ve vücudun kendi iyileşme mekanizmasını desteklemektir. Uygun hastalarda bu yöntemlerle ameliyata gerek kalmadan günlük yaşama dönüş mümkün olabilmektedir" ifadelerine yer verdi. "Ameliyat ne zaman gerekir" Ameliyatın gerekli olduğu durumlara da değinen Prof. Dr. Koca, "İlerleyici kas güçsüzlüğü, idrar ve dışkı kontrolünde bozulma ya da şiddetli sinir basısı emaresi varsa cerrahi kaçınılmazdır. Ancak bu tablo her hastada görülmez. Doğru hasta seçimi yapılırsa birçok kişi ameliyata gerek kalmadan tedavi edilebilir" ifadelerini kullandı. "Erken başvuru önemli" Bel ağrısı şikayeti olan hastaların kulaktan dolma yöntemlerle kendilerini tedavi etmeye çalışmaması gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Koca, "Bilinçsiz yapılan egzersizler ve gecikmiş tedavi, fıtığın ilerlemesine neden olabilir. Erken dönemde hekime başvurulması, ameliyatsız tedavi şansını artırır" diye konuştu.
BURTOM’dan huzurevinde gönül sofrası
05 Mart 2026 Perşembe - 12:54 BURTOM’dan huzurevinde gönül sofrası Burtom Sağlık Grubu, Ramazan ayının birleştirici gücünü ve dayanışma ruhunu huzurevi sakinleriyle paylaştı. Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin "Bir İftar da Sizden Olsun" kampanyasına destek veren Burtom, yaklaşık 150 huzurevi sakiniyle iftar sofrasında buluştu. Bursa’nın sağlık sektöründeki öncü kuruluşlarından Burtom Sağlık Grubu, sosyal sorumluluk projelerine bir yenisini daha ekledi. Bursa Büyükşehir Belediyesi Aktif Yaşam Merkezleri Şube Müdürlüğü iş birliğiyle düzenlenen organizasyonda, huzurevi sakinleri Ramazan’ın manevi atmosferinde iftar sofrasında bir araya geldi. Bursa Büyükşehir Belediyesi tarafından başlatılan "Bir İftar da Sizden Olsun" kampanyası kapsamında düzenlenen iftara, Burtom Sağlık Grubu’nu temsilen Tıp Merkezleri Koordinatörü Dr. Fehmi Türker katıldı. Huzurevi sakinleriyle yakından ilgilenen Dr. Türker, yaşlılarla sohbet ederek Ramazan sevincine ortak oldu. Dr. Fehmi Türker, Burtom Sağlık Grubu olarak sağlığın sadece tıbbi müdahaleden ibaret olmadığını, toplumsal dayanışmanın da bireylerin esenliği için kritik önem taşıdığını vurguladı. Türker, "Büyüklerimizin dualarına ortak olmak ve onlarla aynı sofrayı paylaşmak bizim için büyük bir onur. Bu anlamlı kampanyaya destek vererek bir nebze de olsa yüzleri güldürebildiysek ne mutlu bize" dedi. Bursa Büyükşehir Belediyesi Huzurevleri Vakfı Başkan Yardımcısı Gürkan Kaya ise, anlamlı desteklerinden dolayı Burtom Sağlık Grubu’na teşekkürlerini iletti. Kaya, bu tür dayanışma örneklerinin Bursa’daki yardımseverlik kültürünü güçlendirdiğini ifade etti.
’Bebek beyni’ kavramının bilimsel temeli ortaya çıktı: "Hamilelikte beyin anneliğe hazırlanıyor"
05 Mart 2026 Perşembe - 11:53 ’Bebek beyni’ kavramının bilimsel temeli ortaya çıktı: "Hamilelikte beyin anneliğe hazırlanıyor" Biruni Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Talip Asil, hamilelikte sıkça dile getirilen ’bebek beyni’ ifadesinin bilimsel karşılığının olabileceğini belirterek, gebelik sırasında beyinde meydana gelen yapısal değişimlerin anneliğe uyum sürecinin parçası olabileceğini söyledi. İspanya’da yürütülen ve sonuçları Nature Communications dergisinde yayımlanan bir araştırma, hamilelik sürecinde kadın beyninde önemli yapısal değişiklikler meydana geldiğini ortaya koydu. Çeşitli üniversitelerin iş birliğinde yürütülen çalışmada, hamile kadınların beyinleri gebelik öncesi, gebelik süreci ve doğum sonrası dönemlerde manyetik rezonans (MR) yöntemiyle incelendi. Prof. Dr. Talip Asil, hamilelik sırasında kadınların unutkanlık yaşadığına dair yaygın bir algı bulunduğunu ancak bilimsel çalışmaların bu durumu farklı bir perspektiften değerlendirdiğini ifade ederek, "Gebelik döneminde beynin bazı bölgelerinde gri madde hacminde azalma görülebiliyor. Bu durum çoğu zaman bir kayıp olarak algılansa da aslında beynin annelik rolüne hazırlanmasıyla ilgili bir yeniden yapılanma sürecini yansıtıyor" dedi. "Beyin ‘yeniden düzenleme’ yaşıyor" Son yıllarda yapılan nörogörüntüleme çalışmalarında hamilelik sürecinde özellikle empati, sosyal algı ve duygusal işlemleme ile ilişkili beyin ağlarında belirgin değişimler tespit edildiğini aktaran Asil, bu değişimlerin anne ile bebek arasındaki bağın güçlenmesine katkı sağlayabileceğini belirtti. Asil, "Beyin bu süreçte adeta bir ‘yeniden düzenleme’ yaşıyor. Sinir ağlarında gerçekleşen bu düzenleme sayesinde annenin bebeğin ihtiyaçlarını daha hızlı fark etmesi ve ona daha duyarlı tepki vermesi mümkün hale geliyor" ifadelerini kullandı. Hamilelik sırasında yaşanan hormonal değişimlerin de beyin yapısını etkilediğini vurgulayan Asil, özellikle östrojen düzeylerindeki artışın sinir ağlarının yeniden şekillenmesinde rol oynayabileceğini söyledi. Beyindeki bu değişimlerin aynı zamanda empati ve sosyal bağlanma ile ilişkili bölgelerde yoğunlaştığını belirten Asil, "Bu durum annelerin bebekleriyle daha güçlü bir bağ kurmasına yardımcı olabilecek biyolojik bir adaptasyon olarak değerlendiriliyor" dedi. "Gebelik vücudun birçok sistemini etkileyen yoğun bir süreçtir" Hamilelik döneminde görülen hafıza problemlerinin ise çoğu zaman uyku düzenindeki değişiklikler, yorgunluk ve artan metabolik yükle ilişkili olabileceğini kaydeden Asil, "Gebelik vücudun birçok sistemini etkileyen yoğun bir süreçtir. Bu nedenle zaman zaman dikkat dağınıklığı ya da unutkanlık hissi yaşanması doğal karşılanabilir" diye konuştu. Bu alandaki araştırmaların henüz sınırlı olduğunu ifade eden Asil, hamilelik sürecinde beyinde meydana gelen değişimlerin daha iyi anlaşılmasının doğum sonrası depresyon gibi durumların erken tanınması ve annelerin daha iyi desteklenmesi açısından önemli olduğunu sözlerine ekledi.
Savaş haberleri çocukları olumsuz etkiliyor
05 Mart 2026 Perşembe - 11:50 Savaş haberleri çocukları olumsuz etkiliyor Psikolog Fulda Karaçiçek, savaş görüntülerinin izlenmesinin çocuklarda yoğun kaygıya neden olabileceğini belirterek, "Patlama sesleri, yaralı insanlar veya ağlayan çocuk görüntüleri oldukça sarsıcıdır. Bu durum bazı çocuklarda uyku problemleri, kabus görme, huzursuzluk, içe kapanma ya da sürekli soru sorma gibi davranış değişikliklerine yol açabilir" dedi. Çocukların kendilerini güvende hissetmeleri ve günlük yaşamlarını normal şekilde sürdürebilmeleri psikolojileri açısından büyük önem taşıyor. Ancak son günlerde tüm gündemi kaplayan savaş haberleri çocukları olumsuz etkiliyor. Televizyon, gazete ve özellikle sosyal medyada karşılaştıkları görüntü ve haberlerin çocukların zihninde korkutucu ve karmaşık bir tablo oluşturabileceğini söyleyen Medline Adana Hastanesi’nden Psikolog Fulda Karaçiçek, onların bu süreçten mümkün olduğunca az etkilenmesi için ebeveynlerin bilinçli davranmaları gerektiğini belirterek önerilerde bulundu. Çocuklar olayları yetişkinler gibi değerlendiremez Psikolog Fulda Karaçiçek, çocukların gördükleri ve duydukları bilgileri yetişkinler gibi analiz edemediğini kaydederek, "Bir haberi izlediklerinde bunun nerede olduğu, kendileri için gerçek bir tehlike oluşturup oluşturmadığı gibi ayrımları yapmakta zorlanabilirler. Özellikle küçük yaş gruplarında ‘savaş her yerde olabilir’ gibi bir algı gelişebilir. Bu da korku, güvensizlik ve kaygı duygularını artırabilir. Bu nedenle çocukların sürekli olarak savaş görüntülerine maruz kalması onların psikolojik dünyasında kalıcı izler bırakabilir. Savaş görüntülerinin tekrar tekrar izlenmesi çocuklarda yoğun kaygıya neden olabilir. Patlama sesleri, yaralı insanlar veya ağlayan çocuk görüntüleri oldukça sarsıcıdır. Bu durum bazı çocuklarda uyku problemleri, kabus görme, huzursuzluk, içe kapanma ya da sürekli soru sorma gibi davranış değişikliklerine yol açabilir. Bu nedenle ebeveynlerin, çocukların haber içeriklerine erişimini sınırlaması ve özellikle görüntü ağırlıklı içeriklerden uzak tutması önemlidir" diye konuştu. Çocukların soruları geçiştirilmemelidir Çocukların duydukları veya gördükleri bir olay hakkında merak ettikleri soruları öncelikle ebeveynlerine yönelttiklerinin altını çizen Karaçiçek, "Bu noktada çocukların sorularını görmezden gelmek ya da ‘sen anlamazsın’ gibi ifadeler kullanmak doğru değildir. Bunun yerine çocuğun yaşına uygun, sade ve sakin bir dille açıklama yapmak gerekir. Gereğinden fazla ayrıntıya girmeden, güven verici bir yaklaşım sergilemek çocuğun kaygısını azaltır. Çocuğun duygularını ifade etmesine izin vermek ve onu dikkatle dinlemek de bu süreçte oldukça önemlidir. Çocuklar çoğu zaman anne-babalarının duygusal tepkilerini gözlemleyerek kendi duygularını şekillendirirler. Eğer ebeveynler sürekli kaygılı, panik halinde veya umutsuz bir dil kullanıyorsa çocuklar da benzer şekilde kaygı yaşayabilir. Aile içindeki sohbetlerin tamamen savaş ve olumsuz haberler etrafında dönmemesi önemlidir. Çocukların en büyük güvencesi aileleridir. Bu nedenle ebeveynlerin mümkün olduğunca sakin, dengeli ve güven verici bir tutum sergilemesi önemlidir. Belirsizlik dönemlerinde çocuklar için en güven verici unsurlardan biri günlük rutinlerin devam etmesidir. Okula gitmek, oyun oynamak, aileyle birlikte vakit geçirmek gibi alışılmış düzenin korunması çocukların kendilerini güvende hissetmelerine yardımcı olur. Çocukların yaşlarına uygun etkinliklerle meşgul olmaları, oyun oynamaları ve sosyal ilişkilerini sürdürmeleri psikolojik açıdan koruyucu bir etki oluşturur" dedi.
Uzmanı uyardı: "Dikkat edilmezse mide kanaması geçirebilirsiniz"
05 Mart 2026 Perşembe - 11:42 Uzmanı uyardı: "Dikkat edilmezse mide kanaması geçirebilirsiniz" Ramazan ayında bilinçsiz ve ani yemek tüketiminin sindirim sistemini zorladığına dikkat çeken Sivas Medicana Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Dr. İbrahim Emre Kurtça, geçmişinde mide rahatsızlığı bulunan kişilerin mide kanaması riskiyle karşı karşıya kalabileceğini belirtti. Ramazan ayında değişen beslenme düzeni, sindirim sistemi üzerinde önemli etkiler oluşturuyor. Gün boyu süren açlığın ardından iftar sofralarında birden ve fazla miktarda yemek tüketilmesi mide ve bağırsak sorunlarını beraberinde getirebiliyor. Özellikle sahurun atlanması durumunda, uzun süre aç kalan mideye bir anda yüklenilmesi ciddi sindirim problemlerine neden olabiliyor. Uzmanlar, işlenmiş ve ağır yağlı gıdaların özellikle iftar sofralarında sınırlandırılması gerektiğini ve bunun yerine sebze ağırlıklı ve hafif beslenmenin sindirim sistemini rahatlattığı aktarıyor. İftar ile sahur arasında su tüketiminin kademeli olarak artırılması da önem taşıyor. Konuya ilişkin açıklamalarda bulunan Sivas Medicana Hastanesi’nde görevli Gastroenteroloji Uzmanı Dr. İbrahim Emre Kurtça eğer oruç tutan hastanın geçmişinde mide rahatsızlıkları varsa iftar zamanı yemek yerken dikkat etmesi gerektiğini söyleyerek, "Eğer hastanın altta bir mide rahatsızlığı varsa özellikle bir reflüsü, mide fıtığı dediğimiz ya da bir ülseri varsa asit salgısı da attığı zaman hem semptomlarımızı arttırır hem de ülsere sebep olup ülserin de bir komplikasyonu olan kanamaya yol açabilir" dedi. "Ciddi sindirim problemleri oluşmaktadır" İftarda yemek yerken hafif gıdalar ile başlanması gerektiğini söyleyen Kurtça, "Şu anda on bir ayın sultanı Ramazan ayının içerisindeyiz. Bu ayda da dikkat etmemiz gereken hususlar var. Çünkü yaşam tarzımız ve beslenme alışkanlıklarımız değişmektedir. Burada da uzun süre aç kalmaktayız. Özellikle sahur yapılmadığı dönemlerde oruç tutan hastalarımızda ciddi sindirim problemleri oluşmaktadır. Bu konuda da dikkatli olmalıyız. Uzun süre aç kalıp daha sonra birden yemek yenildiği zaman midenin de bir sindirim hacmi bulunuyor. Eğer bu hacminin üzerinden fazla bir giriş olursa da sindirim problemleriyle karşılaşmaktayız. Bunu açısından da önce bir ılık bir çorba içilmesi, su içmeyi unutmamak çok önemli. Hafif bir yemekle başlanmalı, ağır bir yağlı yiyecek, kızartmalardan da uzak durmamız gerekiyor. Ön planda kızartma yediğimiz zaman mide olduğundan aşırı bir tepki vermektedir. Bununla beraberde midedeki asit salgısı artmaktadır. Bu da hasta tarafından, oruç tutanlar tarafından aşırı bir yanma, hazımsızlık, şişkinlik rahatsızlık hissi oluşturmaktadır. Özellikle böyle işlenmiş gıdalar, yağlı gıdalar, kızartılmış besinlerden uzak durulması gerekiyor" dedi. "Kanamaya yol açabilir" Bol miktarda su tüketilmesi gerektiğini belirten Kurtça, "Ramazan ayı boyunca sahuru olabildiğince yapmamız gerekiyor. Çünkü en azından iki öğün yemiş oluyoruz. Bununla beraber de bol miktarda su tüketilmeli. Yani bizim iftar zamanımızdan başlayıp sahur zamanımıza kadar kademeli olarak su tüketmemiz gerekiyor. Yeşil gıdalar ile beslenip, hafif şeyler tüketmemiz gerekiyor. Bir de elimizden geldiğince bir hareket katmalıyız. Eğer oruç tutuyoruz diye hiç hareket etmezsek bu sefer kendi vücut metabolizmamız da yavaşlar ve sindirim sistemimiz de yavaşlar. Eğer hastanın altta bir mide rahatsızlığı varsa özellikle bir reflüsü, mide fıtığı dediğimiz ya da bir ülseri varsa asit salgısı da attığı zaman hem semptomlarımızı arttırır hem de ülsere sebep olup ülserin de bir komplikasyonu olan kanamaya yol açabilir. Sahurda da böyle çok hızlı yemek yemeden, suyumuzu tüketerek, sıvı gıdamızı alarak bir kendimize de sindirim zamanı sağlamamız açısından da çok önemli. Bu süre zarfında susuz kalmaktayız. O onun için su alma miktarımız da saatimizi de ne kadar arttırırsak vücudumuzun sindirim sistemine de o kadar yardımcı oluruz" diye konuştu.