SAĞLIK
Sağlıkta stratejik iş birliği: Bakan Yardımcısı Birinci’den Atatürk Üniversitesine ziyaret 04 Mayıs 2026 Pazartesi - 17:43:16 Sağlık Bakan Yardımcısı Doç. Dr. Şuayıp Birinci, Atatürk Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ahmet Hacımüftüoğlu’nu ziyaret ederek üniversitenin sağlık alanındaki mevcut çalışmaları ile geleceğe yönelik projelerini yerinde inceledi. Gerçekleştirilen ziyaret kapsamında, özellikle ilaç, aşı ve biyoteknoloji alanında yürütülen çalışmalar ele alınırken, kurumlar arası iş birliğinin geliştirilmesine yönelik değerlendirmelerde bulunuldu. Ziyaretten duyduğu memnuniyeti dile getiren Atatürk Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ahmet Hacımüftüoğlu, üniversitenin bilimsel altyapısı ve yürütülen projeler hakkında kapsamlı bilgiler paylaştı. Üniversite bünyesinde kurulan İlaç, Aşı ve Biyoteknoloji Enstitüsü ile İlaç Hammadde Üretim Merkezinin stratejik önemine dikkat çeken Hacımüftüoğlu, şu ifadeleri kullandı: "Üniversitemizin organik kimya, moleküler biyoloji ve farmakoloji alanlarında Türkiye’nin en güçlü akademik altyapılarından birine sahip olduğunu gururla ifade ediyorum. İlaç, Aşı ve Biyoteknoloji Enstitümüz ile Doğu Anadolu Yüksek Teknoloji Uygulama ve Araştırma Merkezimizin (DAYTAM) dijital altyapısının kesiştiği nokta, ilaç üretiminde ülkemizdeki önemli merkezlerinden biri olma hedefimizi ortaya koymaktadır. Bu doğrultuda, yerli ve millî üretim kapasitesini artıracak projeler geliştirmeye devam ediyoruz." Bakan Yardımcısı Birinci: "Bilimsel altyapı etkileyici ve umut verici" Sağlık Bakan Yardımcısı Doç. Dr. Şuayıp Birinci ise Atatürk Üniversitesinin sağlık alanındaki bilimsel birikimi ve teknolojik altyapısından duyduğu memnuniyeti ifade etti. Üniversitenin özellikle ilaç ve biyoteknoloji alanındaki çalışmalarının Türkiye’nin sağlık vizyonuna önemli katkılar sunduğunu belirten Birinci, şunları kaydetti: "Atatürk Üniversitesinde yürütülen çalışmaların hem kapsamı hem de niteliği oldukça etkileyici. Özellikle yapay zekâ destekli ilaç geliştirme süreçlerine yönelik çalışmalar, ülkemizin bu alandaki rekabet gücünü artıracak niteliktedir. Bakanlık olarak bu tür bilimsel girişimleri desteklemeye ve üniversitelerimizle iş birliği içinde çalışmaya büyük önem veriyoruz." DAYTAM’da incelemelerde bulunuldu Ziyaret kapsamında Bakan Yardımcısı Birinci, Doğu Anadolu Yüksek Teknoloji Uygulama ve Araştırma Merkezini de (DAYTAM) ziyaret ederek burada yürütülen çalışmalar hakkında Merkez Müdürü Prof. Dr. Bilal Nişancı’dan bilgi aldı. Merkezin sahip olduğu ileri düzey teknolojik altyapı ve disiplinler arası araştırma kapasitesi hakkında detaylı sunum gerçekleştirilirken, özellikle dijitalleşme ve yapay zekâ temelli projeler ön plana çıktı. Gerçekleştirilen ziyaret, Atatürk Üniversitesi ile Sağlık Bakanlığı arasında sağlık teknolojileri alanında geliştirilecek iş birliklerinin güçlendirilmesi açısından önemli bir adım olarak değerlendirildi. Taraflar, özellikle ilaç geliştirme, aşı üretimi ve biyoteknoloji alanlarında yürütülecek ortak projelerle Türkiye’nin küresel ölçekte rekabet gücünü artırmayı hedeflediklerini ifade etti.
04 Mayıs 2026 Pazartesi - 16:22 ERÜ Hastaneleri’nde "5 Mayıs Dünya El Hijyeni Günü" etkinliği düzenlendi Erciyes Üniversitesi (ERÜ) Tıp Fakültesi Hastanelerinde "5 Mayıs Dünya El Hijyeni Günü" dolaysıyla bir dizi etkinlik düzenlendi. Gevher Nesibe Hastanesi Başhekimlik Toplantı Salonu’nda düzenlenen etkinliğe Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. İsmail Dursun, Tıp Fakültesi Dekan Yardımcısı Prof. Dr. Zeynep Baykan, Hastaneler Başhekim Yardımcısı Prof. Dr. Serap Doğan, Enfeksiyon Kontrol Kurulu Başkanı Doç. Dr. Gamze Kalın Ünüvar, Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Orhan Yıldız, Öğretim Üyesi Prof. Dr. Bilgehan Aygen, Hastaneler Başmüdürü Özcan Özyurt, Hastane Müdürü Şerife Gürcan, Başhemşire Fatma Yeşil, Hastane Müdür Yardımcısı Necla Güngör Camuscu, öğretim üyeleri, hekimler, başhemşire yardımcıları, Hastane Enfeksiyon Kontrol Kurulu Hemşireleri ve diğer sağlık çalışanları katıldı. Programa Sağlık Bakanlığı Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü’nden Doç. Dr. Can Hüseyin Hekimoğlu, Esen Batır ve Dilek Altun’ un el hijyeni sunumları ile Enfeksiyon Kontrol Kurulu Başkanı Doç. Dr. Gamze Kalın Ünüvar’ın el hijyeni sunumuyla devam edildi. El hijyeni kokusundaki farkındalığı artırmak açısından her yıl olduğu gibi bu yılda "El Hijyeni Şampiyonu" seçilen; Doç. Dr. Alper Özcan, Dr. Öğretim Üyesi Gülşah Akyol, Hemşire Esme Ulutürk, Temizlik Personeli Süheyla Cerit ve ve Süleyman Elbir’e ödülleri takdim edildi. Etkinlikler devam edecek Tıp Fakültesi öğrencilerine yönelik olarak Enfeksiyon Kontrol Kurulu Başkanı Doç. Dr. Gamze Kalın Ünüvar’ın el hijyeni sunumu ve açılacak olan stant ile etkinliklere devam edilecek. Ayrıca hastane bekleme salonlarında bulunan bilgilendirme ekranlarında el hijyeni videolarının gösterimi gerçekleştirilecek. Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastaneleri, 2019 yılında Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından düzenlenen Avrupa Bölgesi El Hijyeni Mükemmeliyeti Yarışmasında birinci olarak bu ödülü ülkeye ilk defa kazandıran hastane olma özelliği de bulunuyor.
04 Mayıs 2026 Pazartesi - 15:59 Dünyada 350 milyon astım hastası var DÜZCE(İHA) – Prof. Dr. Ege Güleç Balbay Dünya Astım Günü’nde yaptığı açıklamada astım hastalığının kontrol atına alınabildiğini belirterek Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre dünyada 350 milyon astım hastası olduğu söyledi. Düzce Üniversitesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Türk Toraks Derneği Batı Karadeniz Şube Başkanı Prof. Dr. Ege Güleç Balbay, "Dünya Astım Günü" dolayısıyla önemli açıklamalarda bulundu. Astımın kontrol altına alınabilir bir hastalık olduğunu belirterek konuşmasına başlayan Ege Güleç Balbay, doğru tanı, düzenli tedavi ve inhaler ilaçların doğru kullanımının hayati önem taşıdığını vurguladı. Astımın akciğer içindeki hava yollarında mikrobik olmayan iltihaplanma sonucu gelişen ve hava yolu daralmasıyla seyreden kronik bir hastalık olduğunu belirten Balbay, "En sık görülen belirtiler; tekrarlayan nefes darlığı, hırıltı, göğüste baskı hissi ve öksürüktür. Doğru tanı için yalnızca şikâyetlerin değerlendirilmesi değil, solunum fonksiyon testleriyle hava yolu daralmasının gösterilmesi büyük önem taşır" dedi. "Küresel bir hastalık" Astımın küresel ölçekte ciddi bir halk sağlığı sorunu olduğuna dikkat çeken Balbay, Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre yaklaşık 350 milyon astım hastası bulunduğunu ve her yıl 400 binden fazla kişinin hayatını kaybettiğini söyledi. Türkiye’de ise her 10 çocuktan birinde astım görüldüğünü belirten Balbay, "2024 yılında bin 300’den fazla ölüm astıma bağlı nedenlerle gerçekleşti. Bu nedenle farkındalık büyük önem taşıyor" şeklinde konuştu. "Tedavide anahtar: kortizon içeren inhalerler" Astım tedavisinde temel hedefin şikayetleri kontrol altına almak ve atakları önlemek olduğunu vurgulayan Balbay, "Yalnızca ilaç başlamak yeterli değildir. İlaçların doğru teknikle ve düzenli kullanılması gerekir" dedi. Güncel rehberlere değinen Balbay, özellikle 12 yaş ve üzerindeki hastalarda yalnızca kısa etkili rahatlatıcı ilaçların tek başına kullanılmasının önerilmediğini belirterek, "Bu ilaçlar geçici rahatlama sağlar ancak hastalığın temelindeki iltihabı tedavi etmez. Bu nedenle tedavinin temelini kortizon içeren inhaler ilaçlar oluşturur" ifadelerini kullandı. "Yanlış kullanım tedaviyi etkisiz hale getiriyor" İnhaler ilaçların doğru kullanımının tedavide kritik rol oynadığını söyleyen Balbay, "İlaçlar doğrudan hava yollarına ulaştığı için daha düşük dozlarla etkili olur. Ancak yanlış teknikle kullanıldığında yeterli fayda sağlanamaz" dedi. Hastaların inhaler kullanım tekniklerinin düzenli olarak kontrol edilmesi gerektiğini belirten Balbay, kortizon içeren ilaçların kullanımından sonra ağız ve boğazın su ile çalkalanmasının da önemli olduğunu vurguladı. "Astım kontrolü yaşam kalitesini belirler" Astım kontrolünün; gündüz ve gece şikayetlerinin olmaması, kurtarıcı ilaç ihtiyacının azalması ve atak yaşanmaması anlamına geldiğini ifade eden Balbay, kontrolü bozan faktörleri şöyle sıraladı: "Düzensiz ilaç kullanımı, yanlış inhaler tekniği, enfeksiyonlar, alerjenler ve sigara dumanı." Balbay, "Sigaradan uzak durmak, düzenli egzersiz yapmak, sağlıklı beslenmek ve temiz hava ortamı sağlamak astım kontrolünü destekler" dedi. Astım yönetiminde eğitimin en az ilaç tedavisi kadar önemli olduğunu vurgulayan Balbay, hastaların hastalıklarını tanımalarının ve doğru müdahale yöntemlerini bilmelerinin hayati olduğunu belirtti.
04 Mayıs 2026 Pazartesi - 15:05 KBB uzmanından burun estetiğinde kişiye özel tasarım vurgusu Kulak Burun Boğaz (KBB) Hastalıkları Uzm. Opr. Dr. Erdoğan Maral, burun estetiğinde (rinoplasti) sıkça gündeme gelen "herkese aynı burun yapılır mı?" sorusuna net bir yanıt verdi. Modern estetik anlayışında artık standart kalıpların değil, kişiye özel tasarımın esas olduğunu vurgulayan Dr. Maral, rinoplastinin bir cerrahiden öte, yüz estetiğinin bütüncül bir sanatı olduğunu ifade etti. Son yıllarda sosyal medya etkisiyle benzer burun taleplerinin arttığını belirten Kocaeli Darıca Büyük Anadolu Hastanesi’nde görevli Opr. Dr. Erdoğan Maral, bu yaklaşımın doğru sonuçlar vermediğine dikkat çekti. Her yüzün kemik yapısı, cilt kalitesi ve mimik dengesi farklı olduğuna dikkat çeken Opr. Dr. Erdoğan Maral, "Bu nedenle başka bir yüz için tasarlanmış bir burnu kopyalamak, çoğu zaman doğallıktan uzak ve yapay sonuçlara neden olur. Bizim yaklaşımımızda hedef, bir modeli taklit etmek değil; o yüze ait en doğru burnu ameliyat öncesi hasta ile yapılan detaylı ön görüşme ve muayene ile tasarlamaktır" dedi. Doğal görünümün üst segment rinoplastinin en önemli kriteri olduğunu belirten Dr. Maral, "Başarılı bir rinoplasti dışarıdan bakıldığında anlaşılmaz. İnsanlar değişimi hisseder ama neyin değiştiğini tam olarak tanımlayamaz. İşte bu, estetik cerrahinin en üst seviyesidir" diye konuştu. "Her hastaya aynı teknikle yaklaşmak mümkün değildir" Fonksiyonel mükemmelliğin de vazgeçilmez olduğunu vurgulayan Dr. Maral estetik ile birlikte nefes kalitesinin de optimize edilmesi gerektiğini belirtti.Maral, "İyi bir rinoplasti yalnızca görünümü değil, yaşam kalitesini de iyileştirir. Nefes alma problemlerinin aynı operasyon içinde çözülmesi, modern cerrahinin standartlarından biridir.. Her hastaya aynı teknikle yaklaşmak mümkün değildir. Detaylı yüz analizi, ileri cerrahi teknikler ve tecrübenin birleşimiyle hem estetik hem fonksiyonel açıdan üst düzey sonuçlar elde edilir. Önemli olan, hastaya en çok yakışan ve yıllar içinde doğallığını koruyacak burunu tasarlamaktır" şeklinde konuştu.
"Obezite, kalp ve diyabet riskini artırıyor"
04 Mart 2026 Çarşamba - 11:51 "Obezite, kalp ve diyabet riskini artırıyor" Obezitenin dünyada hızla arttığına dikkat çeken Genel Cerrahi Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Burak Kankaya, "Yetişkin nüfusun önemli bir bölümü fazla kilolu ya da obezdir. Obezite, kalp-damar hastalıklarının görülme sıklığını artırır, tip 2 diyabet gelişimini hızlandırır, yaşam kalitesini düşürür ve sağlık sistemleri üzerinde ciddi bir ekonomik yük oluşturur. Kişiye özel beslenme planı, düzenli fiziksel aktivite, davranış değişikliği ve uzun vadeli takip tedavinin temelini oluşturur" dedi. İstinye Üniversitesi Liv Hospital Topkapı Genel Cerrahi Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Burak Kankaya, obezitenin yalnızca estetik bir sorun olmadığını, ciddi sağlık riskleri taşıyan kronik ve ilerleyici bir hastalık olduğunu vurguladı. 4 Mart Dünya Obezite Günü kapsamında açıklamalarda bulunan Dr. Öğr. Üyesi Burak Kankaya, obezitenin vücutta sağlığı olumsuz etkileyecek düzeyde aşırı yağ birikimiyle ortaya çıkan kronik bir hastalık olduğunu söyledi. Tanıda en sık kullanılan ölçütün Beden Kitle İndeksi (BKİ) olduğunu belirten Dr. Öğr. Üyesi Kankaya, "BKİ’nin 25-29,9 arası fazla kilolu, 30 ve üzeri obez, 40 ve üzeri ise morbid obezite olarak tanımlanır. Bel çevresi ölçümü de özellikle karın içi yağlanma ve kalp-damar riski açısından önemlidir" diye konuştu. "Küresel bir halk sağlığı sorunu" Obezitenin dünyada hızla arttığını ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Kankaya, "Yetişkin nüfusun önemli bir bölümü fazla kilolu ya da obezdir. Obezite, kalp-damar hastalıklarının görülme sıklığını artırır, tip 2 diyabet gelişimini hızlandırır, yaşam kalitesini düşürür ve sağlık sistemleri üzerinde ciddi bir ekonomik yük oluşturur" şeklinde konuştu. "Yaşam tarzı belirleyici" Obezitenin çok faktörlü bir hastalık olduğunu vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Kankaya, başlıca nedenleri hareketsiz yaşam tarzı, yüksek kalorili ve işlenmiş gıda tüketimi, genetik yatkınlık, uyku düzensizliği, kronik stres, hormonal ve metabolik bozukluklar ile bazı ilaçların uzun süreli kullanımı olarak sıraladı. Dr. Öğr. Üyesi Kankaya, "Temel mekanizma, alınan enerji ile harcanan enerji arasındaki dengesizliktir" ifadelerini kullandı. "Fiziksel aktivitesi düşük bireyler risk altında" Obezite açısından risk grubunda olan bireylere de değinen Dr. Öğr. Üyesi Kankaya, "Ailesinde obezite öyküsü bulunanlar, fiziksel aktivitesi düşük olanlar, masa başı çalışanlar, metabolik sendromu veya insülin direnci olan kişiler ile uyku bozukluğu yaşayan bireyler daha yüksek risk altındadır" dedi. "Pek çok hastalığa zemin hazırlıyor" Obezitenin birçok hastalığın gelişimini kolaylaştırdığını belirten Dr. Öğr. Üyesi Kankaya, "Koroner arter hastalığı, hipertansiyon, tip 2 diyabet, inme, dislipidemi, karaciğer yağlanması, uyku apnesi, eklem hastalıkları ve bazı kanser türleri obeziteyle yakından ilişkilidir" açıklamasında bulundu. "Kalp ve diyabetle doğrudan ilişkili" Obezitenin insülin direncini artırarak tip 2 diyabet gelişimini hızlandırdığını kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Kankaya, "Aynı zamanda kan basıncını yükseltir, damar sertliğini artırır ve kalp krizi riskini belirgin şekilde yükseltir. Bu nedenle obezite, kalp-damar hastalıklarının en önemli önlenebilir risk faktörlerinden biridir" dedi. "Tedavide ilk adım yaşam tarzı değişikliği" Tedavide ilk basamağın yaşam tarzı değişikliği olduğunu dile getiren Dr. Öğr. Üyesi Kankaya, "Kişiye özel beslenme planı, düzenli fiziksel aktivite, davranış değişikliği ve uzun vadeli takip tedavinin temelini oluşturur. Amaç yalnızca kilo vermek değil, verilen kilonun korunmasını sağlamaktır" diye konuştu. "İlaç veya cerrahi gerektiren durumlar" Her hastanın tedaviye verdiği yanıtın farklı olabileceğini belirten Dr. Öğr. Üyesi Kankaya, "BKİ 30’un üzerinde olup yaşam tarzı değişikliğiyle kilo veremeyen hastalarda ilaç tedavisi düşünülebilir. BKİ 40 ve üzeri olanlarda ya da BKİ 35’in üzerinde olup diyabet, hipertansiyon ve uyku apnesi gibi ek hastalıkları bulunanlarda bariyatrik cerrahi gündeme gelebilir. Cerrahi kararı mutlaka multidisipliner değerlendirme ile verilmelidir" dedi. "Obeziteden korunmak mümkün" Obeziteden korunmak için günlük yaşamda alınabilecek önlemlere de değinen Dr. Öğr. Üyesi Kankaya, "Günlük fiziksel aktivite artırılmalı, porsiyon kontrolüne dikkat edilmeli, şekerli içeceklerden ve işlenmiş gıdalardan kaçınılmalı, düzenli uyku alışkanlığı kazanılmalı ve periyodik sağlık kontrolleri ihmal edilmemelidir" dedi.
Kolon kanserinde erken tanı hayat kurtarıyor
04 Mart 2026 Çarşamba - 11:50 Kolon kanserinde erken tanı hayat kurtarıyor Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Mustafa Kaplan, kolon kanserinin belirtilerine değinerek erken tanının en büyük tedavi olduğunu söyledi. Memorial Kayseri Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Mustafa Kaplan, kalın bağırsak kanserinin belirtilerine ve tedavi süreçlerine değindi. Kolon kanserinde hiçbir belirti olmasa dahi ailesinde kolon kanseri geçmişi varsa mutlaka 45 yaşında gelindiğinde kanser taraması yapılması gerektiğini söyleyen Kaplan, erken tanı ile kalın bağırsak kanserinden nerdeyse tamamen şifaya kavuşulacağını belirterek, "Kalın bağırsak kanseri dünyada en sık görülen 3. kanser türüdür. Çoğu zaman önlenebilir bir kanserdir ve bu nedenle önem arz etmektedir. Öncesinde yapılan testlerle kolon kanserini erken tanımak, bağırsaklarda polip benzeri oluşumları görüp kolon kanserini tamamen önlemek mümkündür. Kolon kanserine yakalanan hastalar bizlere popodan kanama, kilo kaybı, ishal, kabızlık veya bağırsak hareketlerindeki düzensizliklerle gelir. Ciddi kansızlık ve ciddi kilo kaybı bazı hastalarda görülmektedir. Bu hastalarda acilen ve beklemeden kolonoskopi işlemi yapılmalıdır. Hiçbir belirti olmasa bile belli bir yaşın üstündeki bireylerin kanser taraması amacıyla, özellikle 45 yaşın üzerinde ve ailede kanser hikayesi varsa, kalın bağırsak taraması yapılması önerilir. Ülkemizde Sağlık Bakanlığı bu durum için dışkıda gizli kan testi yapmaktadır. Sağlık ocaklarında ve KETEM’lerde dışkıda gizli kan testi yapılmakta ve bunun sonucunda dışkıda kan tespit edilirse hastalar bize yönlendirilmektedir ve biz bu hastalara kolonoskopi yapmaktayız" şeklinde konuştu. "Sigara, alkol kullanımı ve obezite kolon kanseriyle yakından ilişkili" Sigara ve alkol kullanımının kolon kanseri riskini arttırdığını dile getiren Prof. Dr. Mustafa Kaplan, ailede kolon kanseri geçmişi varsa kesinlikle kolonoskopi yapılması gerektiğini söyleyerek, "Dışkıda gizli kan testi genelde tarama amaçlıdır, tam bir tanı koymaz. Eğer bu durumlardan şüpheleniyorsak mutlaka bu hastalara kolonoskopi yapılması gereklidir. Ailede kalın bağırsak kanseri hikayesi olan varsa bu konuda daha dikkatli olunması gerekmektedir. Kolon kanserinin en sık belirtisi rektal kanama, dışkı renginde siyahlaşma, ciddi kilo kaybı, ishal ve kabızlık ile karın ağrısıdır. Kolon kanserinin en önemli sebeplerinden biri ailede kolon kanseri hikayesinin bulunmasıdır. Günümüzde sigara ve alkol kullanımı ile obezitenin kolon kanseriyle çok yakından ilişkili olduğu belirtilmiştir. İşlenmiş gıdaların tüketiminin artmasıyla da kolon kanseri görülmektedir. İnflamatuar bağırsak hastalığı, ülseratif kolit veya daha önce kalın bağırsağında polip görülen hastalar kolon kanseri açısından yüksek derecede riske sahiptir. Kolon kanseri erken tanı alırsa neredeyse tamamen hastalıktan kurtulmak mümkündür. Erken dönemde bir hastanın bağırsağında küçük bir polip gördüğümüz zaman bunu kolonoskopi ile çıkardığımızda hasta tamamen bundan kurtulabilmektedir. Ancak aynı polipi biz 5-6 yıl sonra gördüğümüzde kalın bağırsakta kalmayıp karaciğere ve diğer organlara sıçrayabilmekte ve daha sonra tedavisi çok zor olabilmektedir. Burada en önemli şey hastalara erkenden kolonoskopi yapılmasıdır. Mümkünse şüpheli kitlelerin çıkartılması gerekir. Eğer şüpheli bir durum varsa kesinlikle kolonoskopi yaptırılmasını öneriyorum" ifadelerini kullandı.
Maraş otu kullananlar dikkat: Günde 8 paket sigaraya bedel
04 Mart 2026 Çarşamba - 11:19 Maraş otu kullananlar dikkat: Günde 8 paket sigaraya bedel Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. İdris Altun, halk arasında "Maraş otu" olarak bilinen ürünün sinir sistemi üzerinde ciddi tahribata yol açabileceğini söyleyerek, "Yüksek nikotin içeriği nedeniyle kullanan kişide günde 8 paket sigara içmiş kadar etki görülür" dedi. Kahramanmaraş’ta halk arasında "Maraş otu" olarak bilinen ürünün sağlığa zararları dikkat çekiyor. HG Hospital Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. İdris Altun, Kahramanmaraş’ta yaygın olarak kullanılan "Maraş otu"na ilişkin önemli uyarılarda bulundu. Nikotinin vücuda doğrudan alındığını belirten Altun, bu nedenle söz konusu ürünün etkilerinin sigaradan çok farklı olmadığını söyledi. Nikotin nedeniyle sigaranın yol açtığı zararlara benzer, bazı durumlarda ise daha ağır sağlık sorunlarının ortaya çıkabileceğini ifade eden Altun, "Akciğerlerde kirlenmeler, damarlanmalarda yapısında bozulma ve solunum yollarında daralma gibi durumlar olabilir. Özellikle çene sinir duyusunu etkileyerek duyunun azalmasına yol açabilir. Dudağın altına yerleştirildiğinden bu durum çene bölgesindeki sinirleri etkileyebilir ve his kaybına yol açabilir. Uygulama bölgesinde enfeksiyon ve tümör oluşumları da görülebilir" dedi. Prof. Dr. Altun, "Bağımlılık potansiyeli oldukça yüksektir. Sigara gibi etkileri vardır. İnsanda ciddi sağlık sorunlarına neden olmaktadır. Sigaradan ayıran en büyük özelliği ise dudak kanseri, dil kanseri gibi sorunlara neden olmaktadır" diye konuştu. "8 paket sigara içmiş kadar etki görülebilir" "Maraş otu" ya da "deli tütünü" olarak bilinen ürünün genellikle kavak ağacının külü ile hazırlandığını aktaran Altun, bu nedenle nikotin oranının oldukça yüksek olduğunu söyleyerek, "Yüksek nikotin içeriği nedeniyle kullanan kişide günde 8 paket sigara içmiş kadar etki görülür" dedi. Prof. Dr. Altun, otun iskelet sistemi üzerindeki etkilerine de değinerek, özellikle bel ve omurga bölgesinde, omurlar arasındaki disk yapılarında hasara yol açabileceğini, bunun da ciddi bel ağrıları, eklem problemleri ile diz ve dirsek rahatsızlıklarına neden olabileceğini kaydetti.
6 ayda fazla kilolarından kurtularak hem bedenini hem de ruhunu iyileştirdi
04 Mart 2026 Çarşamba - 10:55 6 ayda fazla kilolarından kurtularak hem bedenini hem de ruhunu iyileştirdi Fazla kiloları sebebiyle obezite merkezine başvuran Hüseyin Berk Uzun, 24 buçuk kilo vererek hem bedenini hem de ruhunu iyileştirdi. Türkiye’de en önemli sağlık problemlerinden biri olarak görülen obezite, insan hayatını olumsuz etkiliyor. Günlük yaşamda hareket kısıtlılıkları, düzensiz uyku, çabuk yorulma gibi etkileri de beraberinde getiren obezite, psikolojik olarak da stres bozukluğu, özgüven kaybı gibi sonuçları beraberinde getiriyor. Uzmanlar, obezitenin çevresel, genetik ve psikolojik bir durum olduğunu anlatıyor. Bu kapsamda obezite merkezlerinde ise başvuranlar, hem diyetisyen hem de psikolog eşliğinde fazla kilolarından sağlıklı bir şekilde kurtulabiliyor. Son birkaç yıldır kilo aldığını ve aldığı kiloların günlük yaşamını etkilediğini anlatan 34 yaşındaki Hüseyin Berk Uzun, Ankara Bilkent Şehir Hastanesi’ne başvurdu. Uzun, "Çevremdeki insanların da tavsiyesiyle endokrin bölümüne başvurdum. Endokrin bölümü de obezite merkezimize yönlendirdi beni. Burada hemşire hanım, diyetisyen, fizyoterapist ile beraber son 6 aydır diyet uyguluyorum" ifadelerini kullandı. 6 ayda büyük bir değişim yaşadığını dile getiren Uzun, "6 ayda 133,5 kilodan 109 kilo düşerek yaklaşık 24 buçuk kilo verdim. Son 6 ayda böyle bir değişim, bu şekilde kilo verdiğim için, obezite merkezi tarafından, beni yönlendirdiği için bu konuda çalışmalarından memnunum" şeklinde konuştu. Düzensiz beslenmeden dolayı kilo aldığını aktaran Uzun, diyetisyenlerin verdiği programla öncelikle beslenme düzenini oluşturduğunu ifade etti. "Hem diyetisyen hem de psikologla beraber, obezite merkezinde daha kapsamlı bir şekilde destek alabildim" Kilo aldıktan sonra psikolojisinin de olumsuz etkilendiğini belirten Uzun, "Burada sadece beslenme uzmanından değil, aynı zamanda psikolog hanımdan da destek aldım. Bu beslenme, kilo verme konusunda o da beni motive etti. Bu şekilde hem beslenme hem de psikologla beraber, obezite merkezinde daha kapsamlı bir şekilde destek alabildiğim için, daha kolay kilo verdim" açıklamasında bulundu. "Modum, enerjim düşük oluyordu" Uzun, fazla kiloların günlük yaşamını da kötü yönde etkilediğini söyleyerek, "Uyku düzenim daha bozuktu. Sabahları daha yorgun kalkıyordum. Gün içerisinde biraz daha modum, enerjim düşük oluyordu. Bunun dışında daha hareketli aktiviteler beni daha çok yoruyordu" dedi. "90’a inebilirsem benim için çok büyük bir başarı olur" İdeal kilosuna ulaşabilmek için daha da sağlıklı besleneceğini vurgulayan Uzun, "İlk etapta şu an 109 kiloyum. 100’ün altına inmeye çalışıyorum. Ondan sonra artık ideal kilom 90 kilo olur. 90’a inebilirsem benim için çok büyük bir başarı olur" ifadelerine yer verdi. Ankara Bilkent Şehir Hastanesi Gastroenteroloji cerrahı Prof. Dr. Muhammed Kadri Çolakoğlu ise, hastanın düzensiz kilo ve egzersiz alışkanlıklarını değiştirdiklerini anlatarak, "24 kilo verebilmesine vesile olduk. Şu an vücut kitle indeksi 34’e kadar düştü. 100 kilo civarlarında, hala tedavimiz devam ediyor" diye konuştu. "Çünkü obezite sadece kendisi değil, beraberinde taşıdığı hastalıklarla da ciddi bir risk faktörü" Türkiye nüfusunun yüzde 50’den fazlasının kilo problemi olduğunu belirten Çolakoğlu, sözlerine şöyle devam etti: "Bu artık ciddi bir problem. Çünkü obezite sadece kendisi değil, beraberinde taşıdığı, eklediği hastalıklarla da, tansiyonlar olsun, şeker olsun, eklem rahatsızlıkları olsun, ciddi bir risk faktörü. Fazla kiloya sahip olan hastalar kendilerini ifade etmekte ya da kendilerini açığa çıkartmakta biraz zorlanıyorlar. Yani ben artık bundan kurtulmak istiyorum demekle bir tık problem yaşıyorlar. Bu onları baskılayıcı ve tedavilerde engelleyici bir sebep oluyor. Ama ne zaman ki buraya geldiklerinde ve tedaviye başladıklarında ve kilo vermeye başladıkları gördüklerinde bunu üzerlerinden çok rahat bir şekilde atabiliyorlar." "Obezite psikolojik de bir durum, çevresel de bir durum, genetik de bir durum" Obezitenin psikolojik bir durum olduğuna değinen Çolakoğlu, şu ifadeleri kullandı: "Bunu sadece yemek fazlalığı ya da hasta fazla yemek yiyor ya da az hareket ediyor diye söylemek, aslında bilimsel çerçeveye bir hakaret oluyor. Obezite esasen bir psikolojik de bir durum, çevresel de bir durum, genetik de bir durum. Ailesinde genetik faktörleri fazla olan, obeziteye yatkın olan hastalarda obezite fazla olabiliyor. Çevresel etkiler vardır. Ailenizde fazla yemekle haşır neşir olan ya da sürekli paket gıdalarla beslenen insanlar olduğunda, siz de olur olmadık onlardan etkilenip bunlarla beraber yemek yiyorsunuz. Özellikle stres bozuklukları, depresyon, bunlar obeziteye sebep olduğu gibi obezite de bunlara sebep oluyor. Yani karmal bir ilişki var içerisinde."
Türk Kızılayın kan stokları normal seviyede: Negatif kan gruplarında düşüş var
04 Mart 2026 Çarşamba - 10:47 Türk Kızılayın kan stokları normal seviyede: Negatif kan gruplarında düşüş var Türk Kızılay Genel Sekreteri Yusuf Ramazan Saygılı, kan bağış oranlarının günlük 9-10 bin ünite, stoklarının ise Kızılayda bulunanlar ve hastanelere sevk edilenlerle günlük 90-100 bin ünite düzeyine ulaştığını bildirerek, "Şu anda sıkıntılı bir durumumuz yok ancak negatif kan gruplarında düşüş var, destek bekliyoruz" dedi. On bir ayın sultanı Ramazan ayında kan stoklarında dönemsel olarak yaşanan düşüşe karşı Türk Kızılay, 18 bölge kan merkezi, 68 kan bağış merkezi ve günlük ortalama 350 noktada her gün yaklaşık 9 bin ünite kan bağışı alarak düşüşe karşı seferberlik ilan etti. Hal böyle olunca bu Ramazan ayında kan stoklarında herhangi bir sorun yaşanmadı. Yetkililer, sadece negatif kan gruplarında bir miktar düşüş olduğunu belirterek kan bağış çağrısı yaptı. "Kan bağışı ötelenmemeli" Konuyla ilgili Türk Kızılay Genel Sekreteri Yusuf Ramazan Saygılı, İHA muhabirine açıklamalarda bulundu. Saygılı, "Aldığımız kanları akredite laboratuvarlarımızda tahlil ettikten sonra ülke çapındaki bin 176 kamu ve özel hastaneye 7 gün 24 saat lojistiğini sağlıyoruz. Değerli kan bağışçılarımızdan kan bağışlarını ötelememelerini rica ediyoruz. Çünkü ameliyatlar, doğumlar durmuyor ve insanlar yaralanıyor" ifadelerini kullandı. "Onkoloji hastalarımız beyaz kan bekliyor" Onkoloji hastaları için beyaz kanın önemli olduğuna değinen ve 15-20 günde bir beyaz kan verilebileceğini vurgulayan Saygılı, "Onkoloji hastalarımız beyaz kan bekliyor. Bu konudaki farkındalığı arttırmayı ve insanları 15-20 günde bir beyaz kan vermeye davet ediyoruz. Ramazan ayında negatif kan grubunda düşüş var ve bağışçılarımızdan destek bekliyoruz. Şu anda sıkıntılı bir durumumuz yok, iftar sonrası kan birimlerimiz açık olduğu için bağışlar yapılıyor ancak yine de kanların hazır bulunması lazım" diye konuştu. "Risk olan sayının üzerindeyiz" Ulusal kan stoklarında herhangi bir sorun olmadığını da anlatan Yusuf Ramazan Saygılı, "Günlük 9-10 bin ünite kan alıyoruz. Şu anda ülke genelinde kan stokumuz 90-100 bin arasında. Risk olan sayının üzerindeyiz, şu anda bir sorunumuz yok" ifadelerini kullandı. Kan bağışlamaya gelen vatandaşlardan Beşir Seyhan, "Ramazan ayında kan bağışları düştüğü için kanser hastalarına destek olmak amacıyla kan vermeye geldim" dedi. Ayhan Duru ise, "Daha önce de kan bağışı yaptım. Sık sık kan bağışı yapıyorum, ihtiyacı olanlar faydalansın diye kan bağışı yapıyorum" diye konuştu. Öte yandan Türk Kızılay, Ramazan ayı boyunca kan bağışı yapan her bağışçıya içerisinde soğuk çay, limonata ve şalgamın bulunduğu ikram çantası hediye ediyor.
İşittikleriniz sizi mutlu etsin
04 Mart 2026 Çarşamba - 10:42 İşittikleriniz sizi mutlu etsin Burtom Özlüce Tıp Merkezi Kulak Burun Boğaz Uzmanı Op. Dr. Gülce Ermutlu, 3 Mart’ta kutlanan Dünya Kulak ve İşitme Günü kapsamında yaptığı açıklamada, işitme kalitesinin yaşam standartlarını doğrudan belirlediğini vurguladı. İşitme duyusunun sadece sesleri duymaktan ibaret olmadığını belirten Op. Dr. Ermutlu, "İşitme duyumuzun kalitesi, dış dünyayı ne ölçüde algılayabildiğimizi ve sosyal yaşamın içinde ne kadar var olabildiğimizi belirler. Sağlıklı bir iletişim ve bilmekle fonksiyonların korunması için kulak sağlığı ertelenemez bir ihtiyaçtır" dedi. Op. Dr. Gülce Ermutlu, işitme kaybı riskini minimize etmek ve kulak sağlığını uzun yıllar korumak için şu hayati uyarılarda bulundu: "Rutin Kontrolleri Aksatmayın : Belirli aralıklarla yapılan rutin kulak ölçümleri (odyometrik testler) muhtemel bir kaybın erken teşhisinde anahtar rol oynar. Gürültüden Uzak Durun: Uzun süreli ve yüksek sese maruz kalmak, iç kulaktaki hücrelere geri dönülemez zararlar verebilir. Kulak Çubuğu Kullanımına Dikkat: Kulak çubukları yalnızca kulak kepçesi temizliği için kullanılmalıdır. Dış kulak yolu temizliği asla kişisel objelerle yapılmamalı, yalnızca hekim kontrolünde gerçekleştirilmelidir. Vakit Kaybetmeden Tıbbi Yardım Alın: Kulakta duyum kaybı, çınlama veya dolgunluk hissi gibi şikayetlerde "geçer" diye beklemek yerine bir uzmana başvurulmalıdır. İşitme Cihazından Korkmayın: İleri yaşlarda işitme cihazı kullanımı, sadece duymayı sağlamaz; aynı zamanda demans (bunama) riskini azaltır ve bireyin sosyal etkileşimini artırarak hayata bağlı kalmasını sağlar." "İşittiklerinizin sizi mutlu etmesi dileğiyle" İşitme kaybının sosyal izolasyona ve yaşam kalitesinde ciddi düşüşlere neden olabileceğini hatırlatan Op. Dr. Ermutlu, açıklamasını şu sözlerle noktaladı: "Hayatın içindeki sesleri eksiksiz duyabilmek bir ayrıcalık değil, korunması gereken bir haktır. İşittiklerinizin sizi mutlu etmesi dileğiyle, tüm halkımızı işitme sağlığına özen göstermeye davet ediyorum."
Roza, yüzde kalıcı kızarıklığa neden oluyor
04 Mart 2026 Çarşamba - 10:41 Roza, yüzde kalıcı kızarıklığa neden oluyor Memorial Bodrum Hastanesi Dermatoloji Bölümünden Uzman Dr. Onur Sivaz, roza hastalığının temelinde cilt damarlarının hassaslaşması ve artmış iltihabi yanıtın bulunduğunu belirterek, doğru tanı ve kişisel tedavi planlamasının önemine dikkat çekti. Yüz bölgesinde kalıcı kızarıklık, hassasiyet ve dönemsel alevlenmelerle seyreden roza hastalığı, toplumda gül hastalığı olarak biliniyor. En sık yanaklar, burun, alın ve çenede görülen hastalık; ani yüz kızarmaları, yanma hissi ve zaman zaman sivilce benzeri kabarıklıklarla kendini gösteriyor. Hastalığın ataklar halinde ilerlediğini belirten Uzman Dr. Sivaz, "Bazı dönemlerde şikâyetler hafiflerken bazı dönemlerde belirgin şekilde artabilir. Güneş ışığı, sıcak ortam, stres, alkol ve baharatlı yiyecekler en sık tetikleyiciler arasında yer alıyor" dedi. Roza bulaşıcı değil Roza; cilt damarlarının aşırı duyarlılığı sonucu ortaya çıkan ve özellikle yüzün orta hattını etkileyen kronik bir dermatolojik hastalık olarak tanımlanıyor. Bulaşıcı olmadığı vurgulanan hastalık, tedavi edilmediğinde ilerleyerek cilt hassasiyetini artırabiliyor. Hastalığın her yaş grubunda görülebildiğini ancak daha çok yetişkinlerde ve hassas cilt yapısına sahip bireylerde ortaya çıktığını kaydeden Sivaz, açık tenli kişilerde ve çevresel faktörlerden kolay etkilenen ciltlerde daha sık rastlandığını ifade etti. En sık görülen belirtiler Roza hastalığında en sık görülen belirtiler; yüzde kalıcı kızarıklık, ani kızarma atakları, yanma ve batma hissi, cilt hassasiyeti, sivilce benzeri kabarıklıklar ve yüzeysel damarların belirginleşmesi olarak sıralanıyor. Belirtilerin kişiden kişiye değişebildiği ve dönemsel olarak artıp azalabildiği bildirildi. Tetikleyicilere dikkat Rozanın kesin nedeninin tam olarak bilinmediğini belirten Uzman Dr. Sivaz, güneş ışığına maruz kalma, sıcak hava, ani ısı değişimleri, stres, alkol tüketimi, baharatlı yiyecekler ve cildi tahriş eden kozmetik ürünlerin hastalığı alevlendirebildiğini kaydetti. Tetikleyicilerden kaçınmanın hastalığın kontrolünde önemli rol oynadığını vurguladı. Tedavi kişiye özel planlanıyor Roza tedavisinin dermatolojik değerlendirme sonrası kişisel olarak planlandığını ifade eden Sivaz, tedavinin temelini doğru cilt bakımının oluşturduğunu belirtti. Nazik ve sabunsuz temizleyicilerin tercih edilmesi, cildin düzenli nemlendirilmesi ve her gün en az SPF 30-50 güneş koruyucu kullanılması gerektiğini aktardı. Medikal tedavide ilk basamakta genellikle topikal ürünlerin tercih edildiğini belirten Sivaz, metronidazol, azelaik asit veya ivermektin içeren kremlerin inflamasyonu azaltarak kızarıklık ve sivilce benzeri lezyonların kontrolüne yardımcı olduğunu kaydetti. Dirençli ya da şiddetli olgularda dermatolog kontrolünde ağızdan tedavilerin uygulanabildiğini ifade etti. Kalıcı kızarıklık ve damar belirginliği olan hastalarda ışık temelli uygulamaların da tedavi seçenekleri arasında yer aldığını belirten Sivaz, BroadBandLight uygulamalarının genişlemiş yüzeysel damarları hedef alarak kızarıklığın azalmasına ve cilt tonunun dengelenmesine katkı sağlayabildiğini sözlerine ekledi. Roza hastalığının tamamen ortadan kalkmasa da doğru cilt bakımı, uygun medikal tedavi ve düzenli dermatolojik takip ile uzun süreli kontrol altına alınabildiği bildirildi. Uzmanlar, kontrolsüz ürün kullanımı ve kulaktan dolma bilgilerle yapılan uygulamaların hastalığı alevlendirebileceği uyarısında bulundu.
Diyetisyen Göllü: "Türkiye’de her üç kişiden biri obez"
04 Mart 2026 Çarşamba - 10:35 Diyetisyen Göllü: "Türkiye’de her üç kişiden biri obez" Malatya Battalgazi Sağlıklı Hayat Merkezi Diyetisyeni Reyyan Yüce Göllü obezitenin yalnızca kilo sorunu değil metabolik ve hormonal dengeleri bozan ciddi bir hastalık olduğunu belirterek, Türkiye’de her üç kişiden birinin obez olduğunu söyledi. Diyetisyen Reyyan Yüce Göllü Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre Türkiye’de 18 yaş üstü yetişkinlerde obezite oranının yaklaşık yüzde 32 olduğunu belirterek bu oranın Avrupa’da ilk sırada yer aldığını kaydetti. Obezitenin vücutta sağlığı bozacak ölçüde anormal veya aşırı yağ birikimi olarak tanımlandığını aktaran Göllü, beden kütle indeksinin (BKİ) 30’un üzerinde olmasının obezite olarak sınıflandırıldığını bel çevresinin ise kadınlarda 88 santimetre, erkeklerde 102 santimetrenin üzerinde olmasının risk oluşturduğunu söyledi. Fazla kiloluluk ve obezitenin hipertansiyon tip 2 diyabet, hiperlipidemi, kalp-damar hastalıkları, inme ve bazı kanser türleri için önemli bir risk faktörü olduğunu kaydeden Göllü, obezitenin temel nedeninin tüketilen kalori ile harcanan kalori arasındaki dengesizlik olduğunu ifade etti. Yüksek şekerli ve işlenmiş gıda tüketimi, büyüyen porsiyonlar ve fiziksel aktivite eksikliğinin obeziteyi artırdığını belirten Göllü, toplumda yaygın olan öğün atlama ve gece yeme alışkanlıklarının da kilo artışını tetiklediğini belirtti. Çocukluk çağı obezitesine de dikkat çeken Göllü, "Çocuklukta kazanılan sağlıklı beslenme alışkanlıkları yetişkin obezitesini önlemede kritik rol oynar. Ailelerin bilinçlenmesi çok önemli" dedi. Obezite tedavisinde tıbbi beslenme (diyet) tedavisi, egzersiz, davranış değişikliği, ilaç ve cerrahi yöntemlerin uygulanabildiğini belirten Göllü, diyet tedavisi, artmış fiziksel aktivite ve davranış terapisinin ağırlık kaybının üç temel bileşeni olduğunu kaydetti. Uyku ve stres yönetiminin de başarıda önemli rol oynadığını ifade etti. Diyetlerin kısa süreli değil, sürdürülebilir değişim odaklı olması gerektiğini ifade eden Göllü, pratik önerilerini şöyle sıraladı: "Tabağımızın yarısı sebze, dörtte biri protein ve dörtte biri tam tahıl olsun. Şekerli içecekleri ve hazır gıdaları sınırlayalım. Gece yeme, öğün atlama ve aşırı porsiyonlardan kaçınalım. Küçük ama sürekli değişimler metabolizmayı iyileştirir ve uzun vadede kilo kontrolünü sağlar." Yetişkin bireylerde haftada en az 150-300 dakika orta şiddetli fiziksel aktivite, çocuk ve ergenlerde ise günde en az 60 dakika orta ve yüksek şiddetli fiziksel aktivite önerildiğini hatırlatan Göllü, ilaç ve cerrahi tedavinin ise mutlaka uzman hekim kontrolünde planlanması gerektiğini söyledi.