Son Dakika
|
Almanya'da "muharebeye hazır asker sayısını 460 bine çıkarma" hedefi
Merkez Bankası faizi değiştirmedi, yüzde 37’de sabit bıraktı
İstanbul için kuvvetli yağış uyarısı
Kan donduran torun dehşetine rekor ceza
İzmir’de taksi şoförü cinayetinin iddianamesi kabul edildi
Avcılar kıyılarında tedirgin eden görüntü
Diyarbakır’da yolcu otobüsü devrildi: 1 ölü, 13 yaralı
Adalet Bakanı Gürlek: "Takipsizlik verilen tüm dosyalar incelenecek"
Bahçeli: "Okullarımızdaki saldırılar çok yönlü ele alınmalıdır''
Romanya'da enerji santralinde patlama
Abone
Gündem
Politika
Ekonomi
Dünya
Asayiş
Spor
Video
Yerel
Belgesel
Daha
Fotogaleri
Aktüel
Sağlık
Çevre
Magazin
Kültür Sanat
Eğitim
Teknoloji
Hava Durumu
Tüm Haberler
Tüm Manşetler
RSS
Abone
Gündem
Politika
Ekonomi
Dünya
Asayiş
Spor
Video
Yerel
Belgesel
Daha
Fotogaleri
Aktüel
Sağlık
Çevre
Magazin
Kültür Sanat
Eğitim
Teknoloji
Hava Durumu
Tüm Haberler
Tüm Manşetler
RSS
Whatsapp
İHA Kurumsal
EN
Inside the Success of Sialkot’s Thriving Leather Hub in Pakistan
ABD'nin Ankara Büyükelçisi Barrack: "S-400 krizi aylar içinde çözülebilir"
Suriye Devlet Başkanı Eş-Şara, BAE'de
Pezeşkiyan’dan ABD’ye: "Dünya ikiyüzlü söylemlerinizi görüyor"
Aziz Yıldırım: "Fenerbahçe Başkanı’nı belirlemek gibi bir isteğim ya da misyonum olamaz"
Bakan Kurum, Almanya Başbakanı Merz ile bir araya geldi
Trump: "İran'da idam edilmesi beklenen 8 kadının cezaları geri çekildi"
İran’dan "bölünme" iddialarına yalanlama: "Düşmanların propaganda oyunu"
SAĞLIK
Göynücek devlet hastanesine diyaliz ünitesi kuruluyor
22 Nisan 2026 Çarşamba - 21:35:03
Amasya’nın Göynücek ilçesinde hastaneye diyaliz ünitesi kuruluyor. Ön izin alınan ünitenin kurulmasıyla hastaların ilçe dışına gitmeden tedavi alabilmeleri sağlanacak. Sağlık Bakanlığı’nın "Sağlıklı Türkiye Yüzyılı" vizyonu doğrultusunda planlanan ünite için Amasya İl Sağlık Müdürlüğü Destek Hizmetleri Başkanı Mehmet Köse ve Göynücek Devlet Hastanesi Başhekimi Dr. Kağan Cem Ottan ile teknik ekibin katılımıyla diyaliz ünitesinin kurulacağı alanda keşif ve incelemeler gerçekleştirildi. Amasya İl Sağlık Müdürlüğü’nden yapılan açıklamada, "Bu önemli yatırım ile birlikte hastalarımızın ilçe dışına gitmeden tedavi alabilmeleri sağlanacak, sağlık hizmetlerine erişim daha da güçlenecektir" ifadelerine yer verildi.
22 Nisan 2026 Çarşamba - 17:40
SANKO Üniversitesinde "Ameliyathanede güvenli cerrahi" konferansı düzenlendi
SANKO Üniversitesi Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu (SHMYO) Ameliyathane Hizmetleri Programı tarafından "Ameliyathanede Güvenli Cerrahi" konulu konferans düzenlendi. Sağlık alanında eğitim gören öğrenciler ile akademisyenleri bir araya getiren etkinlikte, cerrahi süreçlerde hasta güvenliğinin önemi ve enfeksiyon kontrolüne yönelik güncel yaklaşımlar ele alındı. SANKO Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Güner Dağlı konferansta yaptığı konuşmada, "Serviste veya yoğun bakımda yatan hastalarda, hatta poliklinik hastalarında dahi asepsi ve antisepsi kurallarına hem hastalarımızın sağlığı hem de kendi sağlığımız için mutlaka riayet etmemiz gerekmektedir" dedi. Hastane enfeksiyonlarının önlenmesinde alınması gereken önlemler ve sağlık çalışanlarının bu konudaki sorumluluklarını dadetaylı şekilde değerlendiren Prof. Dr. Dağlı, konferansın düzenlenmesinde emeği geçenlere teşekkür etti. SANKO Üniversitesi Rektör Yardımcısı ve SHMYO Müdürü Prof. Dr. M.Metin Bayram ise cerrahi alan enfeksiyonlarının sağlık sistemi üzerindeki etkilerine dikkat çekti. Prof. Dr. Bayram, "Elimizdeki bilimsel veriler, cerrahi alan enfeksiyonlarının hasta güvenliği, morbidite ve mortalite oranları ile sağlık hizmetlerinin maliyeti üzerinde ciddi ve çok yönlü bir etkiye sahip olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Bu kapsamda, ameliyathane giriş çıkışları dahil olmak üzere tüm cerrahi süreçlerin, Enfeksiyon Kontrol Komiteleri tarafından belirlenen standartlara titizlikle uygun şekilde yürütülmesi büyük önem arz etmektedir" ifadelerini kullandı. Ameliyathanede güvenli cerrahi SANKO Üniversitesi Tıp FakültesiEnfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Ana Bilim Dalı BaşkanıDoç. Dr. Mustafa Tanrıverdi de konferansa konuşmacı olarak katılarak "Asepsi ve Antisepsi İlkeleri" başlıklı sunum yaptı. Doç. Dr. Tanrıverdi, sağlık bakımı ile ilişkili enfeksiyonların önlenmesinde temel ilkelerin önemine vurgu yaptı. Asepsi ve antisepsi ilkelerinin önemine değinenDoç. Dr. Tanrıverdi,bu kurallara uyulduğu takdirde hastalık ve ölüm oranlarında belirgin bir azalma sağlanabileceğini söyledi. SANKO Üniversitesi SHMYO Ameliyathane Hizmetleri Program Başkanı Dr. Öğr. Üyesi Mehmet Ali Melik ise "Cerrahi Alan Enfeksiyonları" başlıklı sunumu ile cerrahi alan enfeksiyonlarının hasta üzerindeki etkilerine dikkat çekerek, "Cerrahi alan enfeksiyonları, ameliyat sonrası dönemde hasta güvenliğini ciddi şekilde tehdit eden ve hastanede yatış süresini uzatan önemli komplikasyonlar arasında yer almaktadır" diye konuştu. Ayrıca, bu enfeksiyonların gelişim mekanizmaları ve risk faktörlerinin doğru anlaşılmasının önemine değinen Dr. Öğr. Üyesi Melik, ameliyathane ve anestezi teknikerlerinin sorumluluklarına dikkat çekti. Dr. Öğr. Üyesi Melik, öğrencilerde farkındalık oluşturmanın gerekliliğini dile getirerek, güvenli cerrahi uygulamalarının temel ilkelerinin eğitim sürecinde etkin şekilde aktarılması gerektiğini belirtti. SANKO Üniversitesi Hastanesi Sorumlu Uzm. Hemşiresi Songül Karakuzulu da "Ameliyathane Giriş-Çıkış Kuralları" başlıklı sunum ileameliyathane kurallarına uyumun hayati önem taşıdığını anlattı. Karakuzulu, "Güvenli cerrahinin sağlanmasında ameliyathane giriş ve çıkış kurallarına eksiksiz uyum büyük önem taşımaktadır. Enfeksiyon riskinin azaltılması, ancak bu kuralların tüm ekip tarafından bilinçle ve titizlikle uygulanmasıyla mümkün olacaktır" şeklinde konuştu.
22 Nisan 2026 Çarşamba - 16:33
Cizre’de gıda denetimleri hız kesmiyor: Ekipler sahada teyakkuzda
ŞIRNAK (İHA) – Şırnak’ın Cizre ilçesinde vatandaşların güvenilir gıdaya ulaşmasını sağlamak amacıyla yürütülen denetim faaliyetleri aralıksız devam ediyor. İlçe Tarım ve Orman Müdürlüğü ekipleri, 5996 sayılı kanun kapsamında ilçedeki işletmeleri mercek altına aldı. Cizre İlçe Tarım ve Orman Müdürlüğü, halk sağlığını korumak ve gıda güvenliğini en üst seviyede tutmak amacıyla denetimlerini sıkılaştırdı. Teknik personeller tarafından yürütülen faaliyetler kapsamında, marketler, fırınlar, kasaplar ve üretim tesisleri mevzuat hükümlerine uygunluk yönünden tek tek inceleniyor. 5996 sayılı "Veteriner Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda ve Yem Kanunu" çerçevesinde gerçekleştirilen denetimlerde, işletmelerin hijyen koşulları, ürünlerin son kullanma tarihleri, saklama koşulları ve resmi belgeleri kontrol edildi. Yapılan açıklamada, denetimlerin planlı ve düzenli bir takvim doğrultusunda yürütüldüğü belirtildi. Konuyla ilgili yapılan bilgilendirmede, saha faaliyetlerinin sadece belirli dönemlerle sınırlı kalmadığı vurgulanarak "İlçe Müdürlüğü teknik personelleri tarafından yürütülen denetim faaliyetleri, ilgili mevzuat hükümleri doğrultusunda planlı ve düzenli bir şekilde aralıksız olarak sürdürülmektedir. Vatandaşlarımızın sağlıklı ve güvenilir gıdaya ulaşması önceliğimizdir’’ denildi. Mevzuata aykırı hareket eden işletmelere yönelik idari yaptırımların uygulanacağı belirtilirken, denetimlerin kararlılıkla devam edeceği kaydedildi.
22 Nisan 2026 Çarşamba - 16:11
Bingöl UMKE uluslararası arenaya açılıyor
Bingöl UMKE Lojistik, Eğitim ve Operasyon Merkezi, dünyada ilk kez üç farklı EMT verifikasyonunun aynı anda gerçekleştirildiği merkez olarak uluslararası arenaya açılıyor. Kuzey Anadolu ile Doğu Anadolu fay hatlarının kesişim noktasında yer alan Bingöl’de UMKE, son yıllarda gösterdiği gelişimle birlikte uluslararası standartlara ulaşarak önemli bir başarıya imza attı. Yıllar önce sınırlı imkanlarla küçük bir depoda hizmet veren UMKE, yaklaşık 1,5 yıllık süreçte büyütülerek özellikle son 6 ayda önemli bir kapasite artışı sağladı. Eski Kadın, Doğum ve Çocuk Hastalıkları Hastanesinin bulunduğu alana UMKE Lojistik, Eğitim ve Operasyon Merkezi kuruldu. Ayrıca merkezin kapasitesi ilerleyen zamanlarda 105 bin metrekareye yükseltilirken, helikopter pisti, sahra hastaneleri, aşevi üniteleri, mobil haberleşme aracı, sağlık tırı gibi birçok yeni ekipmanlar eklendi. Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) hem merkez hem de Türkiye teşkilatından değerlendirme ekipleri Bingöl’de incelemelerde bulunurken, kardeş ülke Azerbaycan’dan gelen ekipler de süreci yerinde takip ediyor. EMT verifikasyonları kapsamında Bingöl UMKE alanında hem EMT Tip-1’in sabit ve mobil yapıları hem de EMT Tip-2 verifikasyonu aynı anda gerçekleştiriliyor. Bu durum, dünyada ilk kez Bingöl’de hayata geçirilerek merkezin uluslararası alandaki önemini ortaya koyuyor. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Avrupa Bölge Ofisi Sağlık Acil Durumları Programı Sorumlusu Oleg Storozhenko, "Bugün UMKE’nin doğrulama görevi için Türkiye’de, Bingöl’de bulunmak gerçekten büyük bir keyif ve ayrıcalık. UMKE, sadece DSÖ Avrupa bölgemizin değil, küresel ölçekteki en büyük ekiplerden biri. UMKE ekibini uzun zamandır tanıma ayrıcalığına sahibim. Onların doğrulama görevinde ilk kez 2020 yılında ’EMT Tip 2’ (Acil Tıbbi Ekip) olarak yer almıştım ve o zamandan beri kapasitelerini sürekli geliştirdiklerini ve güçlendirdiklerini görüyorum. Sadece Türkiye düzeyinde değil, diğer ülkeler düzeyinde ve küresel ölçekte de çalışabiliyorlar. Bölgemizde ve dünyanın her yerinde UMKE’nin başarılı operasyonlarını görüyoruz. Şunu da belirtmeliyim ki UMKE, ulusal kapasiteleri güçlendirerek ve EMT çalışmalarını ulusal sağlık sistemlerine entegre ederek tüm dünya Acil Tıbbi Ekipleri (EMT) için yeni bir standart belirledi. Artık dünyanın dört bir yanındaki tüm ekipler UMKE tecrübesini örnek alıyor ve biz de bunu daha ileriye yaymaya hazırız" dedi. Azerbaycan Cumhuriyeti Olağanüstü Haller Bakanlığı çalışanı Revan İsmayilov ise, "Biz kardeş Türk devletinin çağrısı ve Dünya Sağlık Örgütü’nün desteğiyle burada bulunuyoruz. Buradaki görüşmelerimiz kapsamında, Türkiye Devleti’nin EMT Tip 1, Tip 2 ve Sabit-Mobil grup ekibinin doğrulama sürecine katıldık. Her şey çok güzeldi. Burada, kendimize özel olarak örnek olsun diye Türkiye Devleti’nden bilgiler topladık. İnşallah gelecekte kendi EMT ekiplerimizin kurulmasında da büyük bir katılım sağlayacağız" ifadelerini kullandı.
Çok Okunan Kategori Haberleri
1
22 Nisan 2026 Çarşamba- 10:19
’Romatolojik hastalıklar, kas ve eklemlerde kalıcı hasar bırakabilir’
2
21 Nisan 2026 Salı- 16:20
Aile hekimliğinde yönetmelik ve maaş kesintisi tepkisi
3
22 Nisan 2026 Çarşamba- 09:53
İstanbul İl Sağlık Müdürü Doç. Dr. Güner’den ‘kızamık’ açıklaması: "Problemimiz yok, takipteyiz"
4
22 Nisan 2026 Çarşamba- 09:47
İstanbul İl Sağlık Müdürü Doç. Dr. Güner’den ‘Kızamık’ açıklaması: "Problemimiz yok, takipteyiz"
5
22 Nisan 2026 Çarşamba- 10:39
Prof. Dr. Yüksel Çiçek: "Kalp krizinde ilk 1 dakika hayat kurtarıyor"
16 Nisan 2026 Perşembe - 18:15
Marmaris Devlet Hastanesi’nden anne ve bebek odaklı hizmet
Marmaris Devlet Hastanesi, "Anne Dostu" ve "Bebek Dostu" unvanlarıyla gebelikten doğum sonrasına kadar sunduğu kapsamlı hizmetlerle anne ve bebek sağlığını güvence altına alıyor. Muğla’nın Marmaris ilçesinde hizmet veren Marmaris Devlet Hastanesi, sahip olduğu "Anne Dostu" ve "Bebek Dostu Hastane" unvanlarıyla bölgedeki ailelere güven vermeye devam ediyor. Sağlıkta kalite standartlarını yükselten hastane, anne ve bebek sağlığını merkeze alan uygulamalarıyla dikkat çekiyor. Hastanede görevli uzman ekipler, gebelik takibi, güvenli doğum ortamı ve doğum sonrası emzirme danışmanlığı gibi kritik alanlarda kapsamlı hizmet sunuyor. Anne ve bebek uyumunu destekleyen uygulamalarla, bebeklerin hayata sağlıklı bir başlangıç yapması hedeflenirken, hastaneye gelen gebeler ve anneler aldıkları hizmetten memnuniyet duyduklarını dile getiriyorlar. Hastane yönetimi tarafından yapılan açıklamada, anne ve bebeğin sağlığını merkeze alan bir anlayışla hizmet verildiği vurgulanarak, "Sağlıklı bir gelecek ancak güçlü anneler ve sağlıklı bebeklerle mümkündür. Güvenli doğum ortamımız ve emzirme danışmanlığımızla bu süreci desteklemeye devam ediyoruz" ifadelerine yer verildi. Marmaris Devlet Hastanesi, anne-bebek odaklı çalışmalarıyla bölgedeki sağlık hizmetlerinin niteliğini artırmayı sürdüreceklerini belirterek, ayrıca erken teşhis, tanı ve tedavi alanlarında ki öncü çalışmalarına da vurgu yaptı.
16 Nisan 2026 Perşembe - 17:16
Çocuklarda şiddet eğilimine karşı doktorlardan çağrı: "Şiddeti doğuran her türlü ortam kaldırılmalı"
Çocuk doktorları, Kahramanmaraş’taki okul saldırısı başta olmak üzere yaşanan şiddet olaylarına dikkat çekti. Prof. Dr. Özgür Kasapçopur, "Çocuklar ellerinde silahla değil kitapla dolaşmalı. Mafyanın kutsandığı dizilerin, mafyatik ilişkilerin ön plana çıktığı bütün ortamların, her tür şiddeti doğuran ortamın ortadan kaldırılmasını istiyoruz. Her yıl ülkemizdeki çocuklar arasındaki şiddetin yüzde 10 oranında arttığını vurgulamak istiyorum, alarm zilleri olarak karşımıza geliyor" dedi. Türkiye’nin dört bir yanından hekimlerin katıldığı, uluslararası konuşmacıların yer aldığı Türk Pediatri Kurumu Derneği tarafından "Umudun adı: Çocuk" çağrısıyla düzenlenen 61. Türk Pediatri Kongresi Antalya’da başladı. 15-19 Nisan tarihleri arasında gerçekleşecek kongre çerçevesinde yapılan basın toplantısına Türk Pediatri Kurumu Başkanı Prof. Dr. Özgür Kasapçopur, Kongre Başkanı Prof. Dr. Bülent Karadağ, Prof. Dr. Haluk Çokuğraş, Prof. Dr. Fügen Çullu Çokuğraş, Prof. Dr. Ömer Faruk Beşer, Prof. Dr. Nur Canpolat, Prof. Dr. Kenan Barut, Prof. Dr. Ertuğrul Kıykım, Prof. Dr. Ayşe Çiğdem Aktuğlu Zeybek, Doç. Dr. Esra Özek Yücel ve Prof. Dr. Metin Aydoğan, Prof. Dr. Burak Doğangün katıldı. Toplantıya Kahramanmaraş’ta yaşanan okul saldırısından duydukları üzüntüyü ifade ederken başlayan hekimler, şiddetin sonlanması için yapılması gerekenleri sıraladı. Çocuk sağlığı ve hastalıklarına ilişkin açıklamalarda bulunan uzmanlar, topluma önemli uyarılarda bulundu. "Her tür şiddeti doğuran ortamın ortadan kaldırılmasını istiyoruz" ‘Yüreğimiz yandı’ diyerek sözlerine başlayan Çocuk Romatoloji Uzmanı Prof. Dr. Özgür Kasapçopur, "Kahramanmaraş’ta yaşanan olaylar bizleri iyice üzen noktalara geldi. Bu şiddetin nereden çıktığını ortaya koymamız gerekiyor. Çocuklar ellerinde silahla değil kitapla dolaşmalı. Bunların özendirilmesi çocuklarda ciddi olarak şiddeti körükleyen bir unsur olarak karşımıza çıkmakta. Mafyanın kutsandığı dizilerin, mafyatik ilişkilerin ön plana çıktığı bütün ortamların gözden geçirilmesi, yaşam dışına çıkartılması gerektiğini söylüyoruz. Çocuklarımız için iyi bir geleceği kurmak için siber zorbalığın da mutlaka önlenmesi gerektiğini düşünüyor, bunlarla birlikte ortadan kaldırılmasını istiyoruz. Eğer yapmaz isek bizleri gerçekten çok kötü bir senaryo bekliyor. Her tür şiddeti doğuran ortamın ortadan kaldırılmasını istiyoruz. Her yıl ülkemizdeki çocuklar arasındaki şiddetin yüzde 10 oranında arttığını vurgulamak istiyorum, alarm zilleri olarak karşımıza geliyor" dedi. "Mutlaka çözümler üretmek gerekiyor" Yaşananların kabul edilemez olduğunu ifade eden ve şiddet eğilimine karşı toplumun bir bütün olarak hareket etmesi gerektiğini aktaran Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Burak Doğangün, "Hepimiz şoktayız, biz yetişkinler de çocuk masumiyetiyle örtüşmeyen eylemler gördüğümüzde şok oluyoruz. Çok faktöre bağlı olduğunu söyleyebiliriz. Kısa, orta, uzun vadede yapılacaklar var. Unutmamamız gerekiyor, orta ve uzun vadede mutlaka çözümler üretmek gerekiyor. Hepimiz tırnak içinde; suçluyuz, hepimiz risk altındayız. Kendi çocuklarımız da hem zorbalık yapabilir hem zorbalığa maruz kalabilir. ‘Sorunu, problemi böyle çözebilirim’ şiddeti böyle görüyor, öğreniyor. Bu da bir kısır döngüye sebep oluyor. Tabi çocuk erkil aile içinde de belli bir dönem sonra annenin ve babanın fonksiyonu da düşüyor yani; çocuk karar veriyor" diye konuştu. "Ekranlardan üzerimize şiddet akıyor" ‘Ekranlardan üzerimize şiddet boca oluyor’ diyen Prof. Dr. Haluk Çokuğraş, "Gerçekten akıyor çünkü dünya başka bir yere evrildi. Bir Trump var, Netanyahu var, çocukların sürekli öldürüldüğü, insanların öldürüldüğü, kıyıma uğradığı bir süreç yaşıyoruz. Bunları çocuklar hem televizyonlardan hem sosyal medyadan görüyorlar. O televizyonlarda gösterilen şiddet sahnelerin herhalde çok azaltılması lazım. Belki bu oyunların ki bunlar bize özgü değil, global bir şey herhalde kısıtlanması gerekecek. Günümüzde 100 binden fazla aile çocuğuna aşı yaptırmıyor maalesef ve maalesef uzun süre görmediğimiz, eski hastalıklar hortluyor. Kızamık hortluyor, suçiçeği az da olsa vardı, boğmaca vakaları zaman zaman artıyor. Dolayısıyla daha önce neredeyse yok etmeye yaklaştığımız hastalıklar tekrardan hortlayacaktır. En korktuğumuz şey; mesela polio" ifadelerimi kullandı. "Boyun fıtığı olan 8 yaşındaki çocukları görmeye başladık, çok çok acı" Öte yandan toplantıda konuşan Prof. Dr. Kenan Barut, dijital bağımlılık sebebiyle çocuklarda çok küçük yaşlarda gördükleri hastalıklara ilişkin, "Bir çocuk romatoloji uzmanı olarak boyun fıtığı olan 8 yaşındaki çocukları görmeye başladık, çok çok acı. Normalde 40-50 yaş gibi yaşlarda gözükecekken 8-9 yaş gibi görmeye başladık" dedi. Çocuk Beslenme ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Ertuğrul Kıykım ise bilinçsiz takviye kullanımının yanlışlığına dikkat çekti, hekim önerisi olmadan ürünlerin kullanılmaması gerektiğini aktardı.
16 Nisan 2026 Perşembe - 16:46
Zonguldak’ta atık ilaçlar için protokol imzalandı
Zonguldak Belediyesi ile Eczacı Odası arasında atık ilaçların toplanması ve çevreye zarar vermeden bertaraf edilmesine yönelik önemli bir iş birliği protokolü imzalandı. İmzalanan protokol kapsamında atık ilaçların toplanması ve çevreye zarar vermeden bertaraf edilmesi sağlanacak. Zonguldak Belediye Başkanı Tahsin Erdem yaptığı açıklamada, "Bu protokol ile hem halk sağlığını korumayı hem de çevresel riskleri en aza indirmeyi hedefliyoruz. Daha temiz, daha sağlıklı ve sürdürülebilir bir Zonguldak için çalışmalarımıza kararlılıkla devam ediyoruz" ifadelerini kullandı.
16 Nisan 2026 Perşembe - 15:47
Malatya’da sıkı gıda denetimi
Malatya’da Malatya Tarım ve Orman İl Müdürlüğü ekiplerince süt ve süt ürünlerine yönelik denetim gerçekleştirildi. Kent genelinde yurtlar, okul ve hastane kantinleri ile süt ve süt ürünleri satışı yapılan şarküteri reyonlarında gerçekleştirilen denetimlerde, ilgili mevzuat kapsamında kontrol amacıyla numuneler alındı. Yetkililer, tüketicilerin güvenilir gıdaya gönül rahatlığıyla ulaşabilmesi için denetimlerin 7 gün 24 saat esasına göre sürdürüldüğünü belirtti. Gıda güvenliğiyle ilgili ihbar ve şikayetler için vatandaşların 174 Alo Gıda Hattı ile 0501 174 01 74 numaralı telefonu arayabilecekleri ifade edildi. Malatya genelinde gıda denetimlerinin aralıksız devam ettiği bildirildi.
16 Nisan 2026 Perşembe - 15:16
Tuzdan zengin gıdalarla beslenmek taş hastalığının riskini artıran en önemli faktör
Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Mustafa Suat Bolat, beslenme alışkanlıkları, proteinin fazla tüketilmesi ve tuzdan zengin gıdalarla beslenmenin taş hastalığı riskini artıran en önemli faktörler olduğunu söyledi. Medicana International Samsun Hastanesi doktorlarından Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Mustafa Suat Bolat, taş hastalığı hakkında bilgilendirmede bulundu. Genetik yatkınlığın yanı sıra beslenme alışkanlıklarının da taş hastalığında etkili olduğunu belirten Prof. Dr. Mustafa Suat Bolat, "Üriner sistem taş hastalığı ya da böbrek taşı olarak bilinen hastalık, toplumda ve dünyada oldukça sık karşılaşılan bir tablodur. Ortalama görülme oranı dünyada yüzde 11-15 civarındadır. Türkiye’de de benzer oranlara ulaşılmıştır. Sıklıkla Orta Anadolu Bölgesi gibi kurak geçen bölgelerde daha fazla görülmektedir. Çünkü kişinin sıvı alımı az, sıvı kaybı fazla olabilir. Beslenme alışkanlıklarına bağlı olarak üriner sistem taş hastalığı sıklıkla karşımıza gelir. Birçok sebebi vardır üriner sistem taş hastalığının. Başta genetik sebepler gelir. Anne, baba ya da akrabalarında taş hastalığı olan bir kişide bu hastalığın görülme ihtimali yüksektir. Bir kişi taş hastalığına yakalanmışsa, 5 yıl içerisinde yüzde 30 ila 50 oranında tekrar yakalanma ihtimali vardır. Beslenme alışkanlıkları, proteinin fazla tüketilmesi ve tuzdan zengin gıdalarla beslenme taş hastalığının riskini artıran en önemli faktörlerdir" dedi. "Taş hastalığı çok sık karşılaşılan ve önemsenmesi geren bir hastalıktır" Taş hastalığının enfeksiyonlarla birlikte seyredebileceğini vurgulayan Prof. Dr. Bolat, "Taş, önce küçük kristaller şeklinde üriner sistemin herhangi bir yerine yerleşir. Burada birikir ve giderek üzerine küçük kristaller eklenerek önce kum parçası haline gelir, sonra bir çekirdek oluşturur ve bunun üzerine yine kristallerin çökmesiyle taş halini alır. Bu taş bazen kaz yumurtası büyüklüğüne kadar ulaşabilir, hatta böbreğin neredeyse tamamını doldurabilir. Böbrek taşı, kanalı tıkamadığı sürece ağrı yapmaz. Genellikle hiçbir semptom vermez. Ancak kanalı tıkarsa, idrar yolu tıkandığı için geriye doğru basınç artar ve böbrek kapsülünün gerilmesine bağlı olarak şiddetli ağrı, bulantı, kusma ve eğer kapalı idrar yolu enfeksiyonu da buna eklenirse hayati riskli septik durumlara da yol açar. Dolayısıyla çok ciddi bir hastalıktır ve önemsenmesi gereken bir durumdur. Çünkü böbrekteki fonksiyon kaybı geri döndürülemez ve kaybedilen fonksiyon tekrar kazanılamaz. Bu nedenle zamanında teşhis ve tedavi son derece önemlidir" diye konuştu. "Böbrek taşının en önemli semptomu ağrı" Böbrek taşının en önemli semptomunun ağrı olduğunu ifade eden Prof. Dr. Bolat, "Böbrek taşının en önemli avantajı, yakalandığı zaman günümüzdeki teknolojik imkanlarla hastayı neredeyse yüzde 100’e yakın oranda hastalıktan kurtarabilmemizdir. Hastalığın seyri kişiden kişiye farklılık gösterir. Taş; böbreğin çıkışında, böbrek içerisinde, böbrekle mesane arasındaki kanalda ya da mesanede bulunabilir. Bazı hastalarda ise idrar yolunun en uç kısmında bulunarak idrar akımının kesilmesine neden olabilir. Hastayı en sık doktora getiren belirti ağrıdır. Bunun dışında idrarda kanama, yüksek ateş, şiddetli ağrıya eşlik eden bulantı ve kusma da görülebilir. Eğer hasta tek böbreğe sahipse ve bu böbreğin kanalı tıkanmışsa, en önemli klinik bulgu idrarın aniden kesilmesidir. Bu durum ürolojik bir acildir ve hastanın hızla bir sağlık kuruluşuna başvurması gerektirir" şeklinde konuştu. "Taş, günümüzde minimal invazif tedavi yöntemi ile yüzde 100’e yakın bir başarı oranı ile tedavi edilebiliyor" Yeni tedavi yöntemlerinin hastalığın giderilmesinde büyük öneme sahip olduğuna değinen Bolat, "Kliniğimizde de dünyadaki birçok merkezde olduğu gibi taş hastalıklarını minimal invazif yöntemlerle tedavi ediyoruz. Bu yöntemlerle başarı oranı neredeyse yüzde 100’e yakındır. Hastaları genellikle bir gün hastanede yatırıyor ve ertesi gün taburcu ediyoruz. Ancak taşın alınmış olması tek başına yeterli değildir. Tekrar oluşumunu engellemek için hastanın yaşam tarzını düzenlemesi gerekir. Hastanın susuz kalmaması çok önemlidir. Özellikle proteinden zengin gıdalar tüketilirken dengeli beslenilmeli, tuz tüketimi azaltılmalı ve susuzluktan kaçınılmalıdır. Bunlar değiştirilebilir faktörlerdir ancak genetik yatkınlık değiştirilemez. Aile öyküsü olan kişilerin düzenli kontrollerini yaptırmaları gerekir. Susuz kalmamak, hareketsiz kalmamak, idrar yolu enfeksiyonlarından korunmak ve tuz tüketimini sınırlamak son derece önemlidir" ifadelerini kullandı.
16 Nisan 2026 Perşembe - 15:01
Okullardaki saldırılar sonrası uzmanlardan dikkat çeken analiz: "En kritik eşik, suç aracına ulaşılabilirlik"
Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta okullarda peş peşe yaşanan silahlı saldırılar Türkiye’yi yasa boğarken, uzmanlardan dikkat çeken değerlendirmeler geldi. Psikiyatri Uzmanı Dr. Akif Taşdemir, çocukları şiddete sürükleyen sürecin tek bir nedene indirgenemeyeceğini vurgulayarak, en kritik kırılma noktasının "suç aracına erişim" olduğunu söyledi. Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta okullarda 1 gün arayla meydana gelen silahlı saldırılar sonucu yaşanan can kayıpları ve yaralanmalar toplumda büyük üzüntüye neden oldu. Olayların ardından çocukları bu noktaya getiren etkenler yeniden gündeme gelirken, Samsun’da Büyük Anadolu Hastanesi’nde görev yapan Psikiyatri Uzmanı Dr. Akif Taşdemir, şiddete yönelimin tek bir nedene bağlı olmadığını belirterek, aile yapısından sosyal çevreye kadar birçok faktörün bu süreçte etkili olduğunu söyledi. "Ailenin fazla baskıcı olması veya ilgisiz olması, her ikisi de benzer sonuçlar doğurabilir" Psikiyatri Uzmanı Dr. Akif Taşdemir, "Çocukları bu noktaya getiren risk faktörleri tek bir nedene bağlı değildir. Birkaç nedenin bir araya gelmesi böyle bir sonucu doğurabilir. Bu olayların başlıca nedeni çocuğun duygusal ve psikolojik durumudur. Uzun süreli öfke, dışlanmışlık ve depresyon, böyle bir şiddete yönelmeyi tetikleyebilir. Öncesinde çocuğun aile içinde gördüğü davranışlar ve tutumlar, bu konuya maalesef katkı sağlayabilir. Ailenin fazla baskıcı olması veya ilgisiz olması, her ikisi de benzer sonuçlar doğurabilir. Ailede şiddetin normalleştirilmesi, şiddete sık sık maruz kalmak veya buna şahit olmak, bu tür durumların tetikleyici ya da destekleyici unsurları olarak yorumlanabilir" dedi. "En önemli kilit etken, suç aracına ulaşabilmek" Çocuğun sosyal çevredeki konumunun da kritik olduğuna işaret eden Dr. Taşdemir, özellikle dışlanmanın yoğun öfke ve kin duygusunu besleyebileceğini dile getirdi. Ancak bu duyguların davranışa dönüşmesinde belirleyici olanın farklı bir eşik olduğunu vurgulayan Taşdemir, "Düşünceden eyleme geçişte en önemli kilit etken, suç aracına ulaşabilmektir. Bu tür düşünceler çoğu zaman zihinde kalır fakat silah ya da kesici aletlere kolay erişim, olayların yaşanma ihtimalini ciddi şekilde artırır" diye konuştu. "Dijital oyunlar da etkenlerden biridir; ancak diğerlerine göre daha belirleyici değildir" Taşdemir, şöyle devam etti: "Önemli etkenlerden biri de sosyal medyada görünür olma motivasyonudur. Hiç beklenmeyen anlarda, hiç beklenmeyen davranışlar görülebilmektedir; sırf görünür olmak, konuşulmak adına. Dijital oyunlar da etkenlerden biridir ancak diğerlerine göre daha belirleyici değildir. Bu tür içerikteki oyunları oynayan çocukların çok büyük bir kısmı bu tür davranışlara yönelmez. Bu noktada oyunların içeriğinden ziyade, çocuğun bunlara ne derece maruz kaldığı ve hayatında ne kadar yer tuttuğu daha önemlidir. Çocuk bu tür dijital içeriklerle çok fazla vakit geçiriyorsa, sosyal izolasyonu artıracak derecede bu oyunlarla meşgulse ve oyunlarda yoğun rekabetçi tutumlara maruz kalıyorsa, bu tür durumlar ortaya çıkabilir." Aileler bu belirtilere dikkat Ailelerde en uyarıcı olması gereken etken, çocuklardaki değişiklikler olduğuna dikkat çeken Taşdemir, "Hiç beklenmeyen tutumlar gözlenmeye başlandıysa, daha önce kendi hâlinde olan çocuk öfke patlamaları yaşamaya başladıysa, sosyal medyada garip içerikli mesajlar paylaşmaya başladıysa veya birilerini tehdit etmeye başladıysa, aileler mutlaka durumu sorgulamalıdır. Önemli uyarıcılardan biri de çocuğun sosyal izolasyonudur. Bir çocuk içine kapandıysa ve odasından çok fazla çıkmıyorsa, bu da aileler için önemli bir uyarı işareti olarak değerlendirilmelidir" ifadelerini kullandı.
16 Nisan 2026 Perşembe - 14:53
Bahar yorgunluğu ile başa çıkma yöntemleri
İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Yunus Coşkun, bahar yorgunluğunun mevsim geçişine bağlı olarak ortaya çıkan geçici bir durum olduğunu belirterek, "Yorgunluk, baş ağrısı, uykusuzluk, motivasyon kaybı ve konsantrasyon güçlüğü gibi şikayetlere neden olarak iş ve yaşam kalitesini olumsuz etkiler" dedi. Bahar yorgunluğu, mevsim geçişlerinde vücudun değişen sıcaklık, nem oranı ve gün ışığı süresine uyum sağlama sürecinde ortaya çıkıyor. Vücudun biyolojik ritmi bu dönemde yeniden düzenlenirken bazı kişilerde enerji düşüklüğünün daha fazla hissedildiğini ifade eden Medline Adana Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Yunus Coşkun, bu dönemi daha konforlu geçirmek için yapılabilecekleri anlattı. Yaşam kalitesini düşürüyor İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Yunus Coşkun, bahar yorgunluğunun genellikle mevsim geçişine bağlı olarak ortaya çıkan geçici bir durum olduğunu belirterek, "Ancak yorgunluk, baş ağrısı, uykusuzluk, motivasyon kaybı ve konsantrasyon güçlüğü gibi şikayetlere neden olarak iş ve yaşam kalitesini olumsuz etkiler. Özellikle kapalı ortamlarda uzun süre çalışan kişilerde bu belirtiler daha sık görülebilir. Bahar yorgunluğunun etkilerini azaltmak için günlük rutine eklenecek basit ama etkili alışkanlıklar faydalı olacaktır. Düzenli uyku, dengeli beslenme, yeterli su tüketimi ve her gün yapılan hafif egzersizler vücudun bu sürece daha kolay uyum sağlamasına yardımcı olur. Ayrıca sabah saatlerinde güneş ışığından faydalanmak ve açık havada vakit geçirmek de enerji seviyesini artırabilir. Stres yönetimi de bu süreçte büyük önem taşır. Nefes egzersizleri, açık havada yapılan tempolu yürüyüşler ve kişiyi rahatlatan aktiviteler hem zihinsel hem de fiziksel açıdan denge sağlar. Meditasyon, hafif esneme hareketleri veya doğayla temas gibi aktiviteler de sinir sistemini sakinleştirerek genel iyilik halini destekler. Bu tür yaklaşımlar, bahar yorgunluğunun etkilerini hafifletirken kişinin günlük yaşam kalitesini de artırır" dedi. Uzayan şikayetler gözden kaçırılmamalı Bahar yorgunluğunun genellikle birkaç hafta içinde kendiliğinden düzeldiğini kaydeden Dr. Coşkun, "Ancak her yorgunluk tablosunu da bahar yorgunluğu şeklinde tanımlamamak gerekir. Kansızlık, tiroid hastalıkları, enfeksiyonlar, uyku bozuklukları ve depresyon gibi farklı sağlık sorunlarının da benzer şikayetlere yol açabileceği unutulmamalıdır. Belirtilerin uzun sürdüğü ve yaşam kalitesini belirgin şekilde etkilediği durumlarda ise bir sağlık kuruluşuna başvurulması önerilir" diye konuştu. Günlük yaşamda yapılacak küçük düzenlemelerin bahar yorgunluğunun etkilerini azaltmaya yardımcı olurken mevsim geçişini daha konforlu hale getirebildiğini söyleyen Coşkun, "Güne başlarken ılık duş almak, kan dolaşımını hızlandırarak vücudun daha dinç hissetmesine katkı sağlar. Gün içinde rutinlere kısa molalar vermek de zihinsel yorgunluğu azaltacaktır. Beslenme düzenini korumak, yeterli su içmek ve her gün düzenli olarak açık havada yürüyüş yapmak enerji seviyesini destekler. Sebze ve meyve ağırlıklı beslenme vücudun vitamin ve mineral dengesine katkı sunarak metabolizmayı destekler. Uyku saatlerini düzenli hale getirmek oldukça önemlidir. Her gün benzer saatlerde uyuyup uyanmak, kaliteli uyku alışkanlığı kazanmayı kolaylaştırır. Fazla kafein ve şeker tüketiminden uzak durmak da gün içi enerji dalgalanmalarını azaltır. Mümkünse kısa süreli şehir dışı bir mola vermek ya da bulunduğunuz ortamdan uzaklaşmak zihinsel yenilenme sağlayarak enerji düzeyini yükseltebilir. Gün ışığından daha fazla yararlanmak ve mümkün olduğunca sabah saatlerinde dışarı çıkmak, vücudun biyolojik ritmini düzenleyerek daha enerjik hissetmeye yardımcı olur" dedi.
16 Nisan 2026 Perşembe - 13:50
Bilecik’te ilk defa yeni nesil kalp pili uygulaması yapıldı
Bilecik Eğitim ve Araştırma Hastanesinde yeni nesil kalp pili uygulaması ilk kez başarıyla hayata geçirildi. Bilecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kardiyoloji Kliniği’nde büyük şehirlerdeki sayılı merkezlerde uygulanabilen ileri düzey bir kalp pili yöntemi ilk kez hayata geçirildi. Kalbinde ciddi ritim bozukluğu bulunan 75 ve 80 yaşlarındaki iki hastaya, ‘İleti Sistemi Pacing’ adı verilen yeni nesil kalp pili uygulandı. Uygulanan yöntem sayesinde hastaların kalbi daha doğal ve sağlıklı bir ritimle çalışmaya başladı. Daha önce benzer ileri tedaviler için hastaların farklı illere sevk edilmesi gerekirken, gerçekleştirilen bu uygulama ile birlikte Bilecik’te de modern tedavi imkanları sunulmaya başlandı. Operasyonu gerçekleştiren ekipte yer alan Dr. Öğretim Üyesi Enes Çelik ile Uzman Dr. Neryan Özgül Özden, yöntemin klasik kalp pili uygulamalarından farklı olduğunu ifade etti. Doktorlar, bu teknikte kalbin kendi doğal iletim sisteminin kullanıldığını, bu sayede daha fizyolojik bir çalışma sağlandığını ve ilerleyen süreçte oluşabilecek kalp yetmezliği riskinin azaltılmasının hedeflendiğini kaydetti. Gerçekleştirilen operasyonlara Eskişehir Şehir Hastanesi’nden destek amacıyla Doç. Dr. Mehmet Özgeyik’in de katkı sundu.
16 Nisan 2026 Perşembe - 12:54
Vanlı iki çocuk için ambulans uçak havalandı
Van Eğitim ve Araştırma Hastanesinde tedavi gören iki çocuk hasta, Sağlık Bakanlığına ait ambulans uçakla eş zamanlı olarak Ankara’ya sevk edildi. Van Eğitim ve Araştırma Hastanesinde çeşitli tanılarla tedavi altında olan iki çocuk hastanın, ileri tetkik ve tedavileri için Ankara’ya nakledilmesine karar verildi. Hastanede Dilate Kardiyomiyopati tanısıyla izlenen ve ECMO (Yapay Kalp-Akciğer Cihazı) desteğine ihtiyaç duyduğu belirlenen 3 yaşındaki E.D. ile Hemolitik Üremik Sendrom (HÜS) tanısıyla tedavi gören 6 yaşındaki E.K.’nin Ankara’daki hastanelere sevki için Sağlık Bakanlığından ambulans uçak talebinde bulunuldu. Talebin uygun görülmesi üzerine Ankara’dan havalanan ambulans uçak, Van Ferit Melen Havalimanı’na iniş yaptı. Hastaneden ambulanslarla havalimanına getirilen hastalar, uçaktaki sağlık ekipleri tarafından teslim alındı. Aynı uçakla nakli gerçekleştirilen hastalardan 3 yaşındaki E.D.’nin Ankara Bilkent Şehir Hastanesine, 6 yaşındaki E.K.’nin ise Ankara Gazi Üniversitesi Hastanesine sevk edildi.
16 Nisan 2026 Perşembe - 12:51
Bodrum’daki hastaneye "anne dostu" unvanı
Sağlık hizmetlerinde kalite ve hasta memnuniyetini ön planda tutan hastane, "Anne Dostu Hastane" unvanını alarak önemli bir başarıya imza attı. Anne ve bebek sağlığını merkeze alan uygulamaların değerlendirilmesi sonucunda verilen unvan, sağlık çalışanları ve anne adayları için gurur kaynağı oldu. Hastanede; gebelik sürecinden doğuma, doğum sonrasından emzirme danışmanlığına kadar tüm aşamalarda bilimsel ve güvenli hizmet sunulduğu belirtildi. Anne adaylarının kendilerini güvende ve desteklenmiş hissetmeleri amacıyla oluşturulan doğum ortamının, ekip çalışmasıyla hayata geçirildiği vurgulandı. Yetkililer, alınan unvanın doğum hizmetlerinin niteliğini ortaya koyduğunu belirterek; anne mahremiyetine verilen önem, normal doğumu teşvik eden uygulamalar ve anne-bebek bağını güçlendiren yaklaşımların bu başarıda etkili olduğunu ifade etti. Açıklamada, sürece katkı sağlayan tüm sağlık çalışanlarına teşekkür edilerek anne adaylarının en özel yolculuklarında yanlarında olmaya devam edileceği bildirildi. Hastane yönetimi, "Anne Dostu Hastane" unvanının büyük bir gurur kaynağı olduğunu belirterek her sağlıklı anne ve bebeğin en büyük ödül olduğunu kaydetti.
16 Nisan 2026 Perşembe - 12:44
Hemofili hayat boyu sürüyor, erken farkındalık hayat kurtarıyor
Manisa Şehir Hastanesi Hematoloji Hekimi Uzm. Dr. Abdullah Katgı, 17 Nisan Dünya Hemofili Günü dolayısıyla yaptığı açıklamada hemofilinin erken tanı ve doğru yönetimle kontrol altına alınabileceğini belirterek toplumda farkındalığın artırılması gerektiğini vurguladı. Her yıl 17 Nisan’ın "Dünya Hemofili Günü" olarak kabul edildiğini hatırlatan Uzm. Dr. Abdullah Katgı, bu özel gün kapsamında hastalığın tanıtılması, farkındalık oluşturulması ve hastaların yaşadığı sorunlara dikkat çekmek amacıyla çeşitli etkinlikler düzenlendiğini ifade etti. Hemofilinin pıhtılaşma faktörlerinin doğuştan eksikliği ya da yokluğu sonucu ortaya çıkan, ömür boyu süren nadir bir kanama bozukluğu olduğunu belirten Katgı, hastalığın genellikle taşıyıcı annelerden erkek çocuklara geçtiğini söyledi. Uzun süren kanamalar en önemli belirti Hastalığın belirtilerine değinen Katgı, "Hemofili hastalarında kolay morarma, eklem içi ve kas içi kanamalar sık görülür. Ayrıca ameliyat, diş çekimi veya sünnet gibi durumlarda beklenenden uzun süren kanamalar hastalığın en önemli işaretlerindendir" dedi. Hemofilinin iki ana tipi bulunduğunu ifade eden Katgı, "Faktör 8 eksikliğine bağlı olan Hemofili A, Faktör 9 eksikliğine bağlı olan ise Hemofili B olarak adlandırılır. Tanı ise pıhtılaşma testleri ile konulmaktadır" diye konuştu. Doğru yaşam tarzı ile kontrol mümkün Hastalığın tamamen ortadan kaldırılmasının mümkün olmadığını ancak doğru yaklaşımlarla kontrol altına alınabildiğini belirten Katgı, "Hastaların kendi durumlarının farkında olması, yaşam tarzlarını buna göre düzenlemesi, uygun fiziksel aktiviteler yapması ve düzenli doktor kontrollerini ihmal etmemesi kanama sıklığını azaltır" ifadelerini kullandı. Genetik geçişli bir hastalık olan hemofilide bilinçli yaklaşımın önemine dikkat çeken Katgı, doğru uygulamalar ve genetik danışmanlık sayesinde hastalığın gelecek nesillere aktarımının önlenebileceğini belirterek, toplumun bu konuda bilinçlenmesinin büyük önem taşıdığını sözlerine ekledi.
16 Nisan 2026 Perşembe - 12:38
23. Türkiye Hemofili Kongresi Antalya’da başladı
Antalya’da başlayan 23. Türkiye Hemofili Kongresi’nde hemofilide kanamayı önlemeye yönelik tedavilerde gelinen aşama, son 15 yılda yaşanan gelişmeler ve deri altı uygulamaların hastaların yaşamına etkisi gündeme geldi. Tedavide profilaksi yaklaşımının son yıllarda belirgin şekilde güç kazandığını belirten Prof. Dr. Osman Bülent Zülfikar, "Yaklaşık 30 senedir kanamanın önlenmesi, yani profilaksi dediğimiz olay üzerinde çalışılıyor. Ama geldiğimiz dönemde artık son beş senedir zirveye ulaştı" dedi. Prof. Dr. Yeşim Dargaud, "Son 15 yıl içerisinde hemofili konusunda tedaviler, ürünler olağanın üzerinde gelişme kaydetti" derken, Prof. Dr. Kaan Kavaklı ise, "Deri altı tedaviler hastalarımızın ve ailelerimizin hayat kalitesini oldukça artırdı" ifadelerini kullandı. Türkiye Hemofili Derneği ile Hemofili Dernekleri Federasyonu iş birliğinde düzenlenen 23. Türkiye Hemofili Kongresi, 15-17 Nisan tarihleri arasında Antalya’nın Belek turizm merkezinde gerçekleştiriliyor. Kongre kapsamında düzenlenen basın toplantısında, kalıtsal kanama bozuklukları olan hemofilide farkındalık, yaşam kalitesi ve en güncel tedavi yöntemleri ele alındı. Uzman sağlık profesyonellerinin yanı sıra hasta ve hasta yakınlarının da katıldığı kongrede, hem bilimsel gelişmeler hem de tedaviye erişimde gelinen aşama değerlendirildi. Türkiye, dünyada sürdürülen klinik çalışmalarda yüzde 10’un üzerinde yer alıyor Açılış konuşmasını yapan İstanbul Üniversitesi Rektörü ve Türkiye Hemofili Derneği Genel Başkanı Prof. Dr. Osman Bülent Zülfikar, Türkiye’nin hemofili alanındaki küresel klinik çalışmalarda önemli bir paya sahip olduğunu belirtti. Zülfikar, dünyada halen bin 102 klinik çalışma yürütüldüğünü, Türkiye’nin bunların 121’inde yer aldığını söyleyerek, "Türkiye dünyada yapılan klinik çalışmalarda yüzde 10’undan daha fazla bulunuyor. Burada öncelik hastaların derdine derman olabilmektir. Şifasına vesile olabilmektir" ifadelerini kullandı. Araştırmaların ikinci amacının bilgiyi derinleştirmek ve yeni bilgi üretmek olduğunu belirten Zülfikar, araştırma geliştirme faaliyetlerinin yayına dönüştürülmesinin ve mümkün olduğunda ürünlerin hastaların kullanımına sunulmasının önem taşıdığını ifade etti. "Bugün hastalarımız normal yaşam süreçlerini sürdürüyorlar" Lyon Üniversitesi Hemostaz Merkezi Başkanı Prof. Dr. Yeşim Dargaud ise, hemofili tedavisinde son 15 yıl içinde önemli gelişmeler yaşandığını söyledi. Dargaud, "Son 15 yıl içerisinde hemofili konusunda tedaviler, ürünler olağanın üzerinde gelişme kaydetti. Bunlar hastalar açısından gerçekten ümidimizin üzerinde gelişmeler oldu" dedi. Bu gelişmelerin hastaların geleceği açısından umut verici olduğunu kaydeden Dargaud, hemofili hastalığının tarihi seyrine de değindi. 1900’lü yıllarda hemofili hastalarının yaşam süresinin 12-13 yaş civarında olduğunu belirten Dargaud, bugün ise geliştirilen tedaviler sayesinde hastaların 60-70-80 yaşlarına kadar yaşayabildiğini ifade etti. Dargaud, "Bugün hastalarımız normal yaşam süreçlerini sürdürüyorlar. Sanki hastalığı olmayan insanlar gibi 60-70-80 yaşına kadar devam ediyorlar. Bunlar ürünler ve tedaviler sayesinde oldu" şeklinde konuştu. Çocuklarda beyin kanamalarında büyük düşüş Yeni tedavi yöntemlerinin özellikle çocuk hastalar açısından önemli sonuçlar doğurduğunu belirten Dargaud, geçmişte yalnızca damardan uygulanabilen faktör tedavilerinin yeni doğan ve küçük yaş grubundaki çocuklarda büyük güçlük oluşturduğunu söyledi. Bu nedenle tüm çabalara rağmen beyin kanamaları görülebildiğini ifade eden Dargaud, cilt altı ilaçlarla birlikte bu tabloda önemli bir değişim yaşandığını dile getirdi. Dargaud, "Hemofili hastalarında yeni doğan dönemi ve özellikle yaşamın ilk 4-5 yılı en hassas dönemlerden biri. Bu süreçte bizi en çok korkutan tablo ise beyin kanamaları. Yaklaşık 10 yıl öncesine kadar yalnızca damardan uygulanabilen faktör tedavileri vardı. Ancak yeni doğan çocuklara haftada birkaç kez damar yoluyla enjeksiyon yapmak aileler için son derece zordu. Tedavinin uygulamadaki güçlüğü ve ürünlerin etki sürelerinin sınırlı olması nedeniyle, tüm çabalara rağmen beyin kanamaları görülebiliyordu. Cilt altı ilaçların devreye girmesiyle birlikte bu tabloda önemli bir değişim yaşandı. Bugün Avrupa’da bu ilaçlara neredeyse doğumdan itibaren başlanıyor. Bu sayede çocuklarda beyin kanamalarında çok büyük bir düşüş sağlandı. Nitekim ben, cilt altı ilaçların kullanılmaya başlamasından bu yana Fransa’da son 5 yılda bu tür bir vakaya rastlandığını duymadım" dedi. "Deri altı tedaviler hayat kalitesini oldukça artırdı" Hemofili Dernekleri Federasyonu Genel Başkanı Prof. Dr. Kaan Kavaklı da doğumsal kanama hastalıklarının genetik ve hayat boyu devam eden hastalıklar olduğunu söyledi. Bu nedenle hastaların, ailelerin ve sağlık çalışanlarının uzun süreli bir tedavi sürecinin parçası olduğunu belirten Kavaklı, kongrede doktorlar, hemşireler, hastalar ve dernek yetkililerinin bir araya geldiğini ifade etti. Hastaların geçmişte bebeklikten itibaren haftada 2-3 kez damar yoluyla tedavi almak zorunda kaldığını belirten Kavaklı, "1-2 yaşından başlayarak 10 yaşına, 15 yaşına, 35-40, 50-60 yaşına kadar bu tedaviyi götürmek oldukça zordu. Neyse ki son 5-6 yılda deri altından uygulanan ilaçlar ortaya çıktı. Onlar da Türkiye’ye geldi çok şükür, hastalarımızın ve ailelerimizin hayat kalitesini oldukça artırdı" diye konuştu. Özellikle bebek ve çocuk hastalarda bu ilaçların başarılı sonuçlar verdiğini belirten Kavaklı, diğer yaş gruplarındaki hastaların da bu tedavilerden yararlanmasını istediklerini söyledi. Geri ödeme sisteminde yeni beklenti Kavaklı, Türkiye’de SGK tarafından damar yoluyla kullanılan temel ürünlerin geri ödeme kapsamında karşılandığını, bu ürünlerin hastaların kanamadan ölmesini engellediğini ve ameliyat olmalarını sağladığını kaydetti. Deri altı ürünlerin yeni yeni Türkiye’ye girdiğini belirten Kavaklı, "Deri altı tedavi seçenekleri Türkiye’de henüz yeni uygulanmaya başlandığı için bu alandaki gelişmeleri yakından takip ediyoruz. Daha fazla hastamızın bu tedavilerden yararlanabilmesi, uzun yıllar kullanabilecekleri daha kolay uygulanan yöntemlere geçebilmesi için geri ödeme sisteminde de önemli katkılar bekliyoruz" dedi. "Kanamayı önlemede son 5 yılda zirveye ulaşıldı" Prof. Dr. Osman Bülent Zülfikar, 17 Nisan Dünya Hemofili Günü kapsamında farkındalığı artırmayı amaçladıklarını belirterek, benzer şikayetleri olan kişilerin hekime ve sağlık kuruluşlarına başvurması gerektiğini söyledi. Kalıtsal kanama bozukluğu olanlarda artık yalnızca kanamayı durdurmanın değil, kanamayı önlemenin ön plana çıktığını belirten Zülfikar, "Hastalarımızla konuştuğumuzda bir kanama yaşandığında sık sık ‘Ne kadar şansım var?’ sorusuyla karşılaşıyoruz. Çünkü burada temel mesele kanamayı durdurabilmek. Kanama, hayatın en büyük risklerinden biri; kontrol altına alınamadığında ölümcül sonuçlara yol açabiliyor. Bu nedenle tıp dünyası, kanamanın nasıl durdurulacağı ve nasıl önleneceği üzerine yoğun şekilde çalışıyor. Kalıtsal kanama bozukluğu olan bireylerin ise bu riski hayatın olağan bir parçası olarak her gün hissettiğini unutmamak gerekiyor. Başkaları için savaş ya da cinayet gibi olağanüstü durumlarda akla gelen kanama riski, bu hastalar için günlük yaşamın içinde karşılık bulan bir tehlike. Bu yüzden günümüzde kalıtsal kanama bozukluğu olan hastalarda yalnızca kanamayı durdurmak değil, kanamanın hiç oluşmamasını sağlamak da öncelikli hedef haline geldi. Yaklaşık otuz senedir kanamanın önlenmesi yani profilaksi dediğimiz olay üzerinde çalışılıyor. Ama geldiğimiz dönemde artık son beş senedir zirveye ulaştı. Son 10 senede de tedavi araçlarının, tedavi malzemelerinin daha kolay ulaşılabilir ve daha kolay uygulanabilirliği üzerinde gidiyoruz. Ülkemiz bu ürünlere ulaşımı sağladı, erişilebilir oldu bu ürünler. Ama bu erişilebilir ürünlerden tedaviyi kolaylaştıracak olanlara geçişimiz üzerinde konuşuyoruz" ifadelerini kulandı. Tedavideki ilerlemelerin hastanede kalış sürelerini, cerrahi müdahale maliyetlerini ve faktör ücretlerini azalttığını belirten Zülfikar, yeni yöntemlerin maddi açıdan da önemli sonuçlar doğurduğunu söyledi. Zülfikar, "Hastanede kalma süresi, proteze verilen ücret, ameliyat için harcadığımız faktör ücretleri bir kenara konulduğunda yapılan uygulamalar maddi açıdan da ekonomik tercihlerdir" ifadelerini kullandı. Çocuklarda yeni tablo Prof. Dr. Kaan Kavaklı, son 15 yılda geliştirilen ilaçlarla birlikte çocukların ve gençlerin eğitim ve sosyal yaşamında önemli değişim görüldüğünü söyledi. Daha önce çocukların evde kalmak zorunda olduğunu, bugün ise ilkokulu bitiren, ortaokul ve üniversiteye başlayan, meslek sahibi olan gençlerle karşılaştıklarını belirten Kavaklı, Türkiye’de yaklaşık 1-2 yıldır deri altı ilaçların kullanıldığını ve özellikle küçük çocuklar ile ailelerinin bu tedavilerden memnun olduğunu ifade etti. Kavaklı, "Şu anda ilkokulu bitiren, ortaokul ve üniversiteye başlayan, değişik mesleklere kavuşan gençlerle bir aradayız" dedi. Kadın taşıyıcılar için dikkat çeken uyarı Prof. Dr. Yeşim Dargaud, bugün cilt altı ilaçlarla profilaksi görme şansı bulunan çocuklarda eklemlerin daha iyi korunabildiğini ancak geçmişte yeterli tedavi alamamış erişkin hastalarda eklem içi kanamaların yol açtığı hasarın sürdüğüne işaret etti. Dargaud, "Bugünkü hemofili çocukları bu cilt altı ilaçlarla profilaksi görme şansı olan çocuklar, eklemlerini gayet güzel koruyabildiğimiz hastalar. Onların inşallah gelecekte böyle eklem problemleri olmayacak, proteze falan ihtiyaçları olmayacak. Ama şunu da bilmek lazım ki bu hastalar eklem içinde kanıyorlar ve kanın eklem içindeki neden olduğu tahribat geri çevrilemeyen bir reaksiyon" dedi. Erişkin hastalarda ağrı, artroz ve protez ihtiyacının sürdüğünü belirten Dargaud, "Şimdi erişkin olan hastalar, eklemleri bu şekilde olan hastalar, ilaçlarımız her ne kadar düzgün olsa da maalesef ağrıları var, maalesef artroz problemleri var ve gene de proteze ihtiyaçları var. Bunun da çaresini bulmuş değiliz" diye konuştu. Kadınlarda kanama bozukluğu olanlar mercek altına alınmalı Prof. Dr. Yeşim Dargaud, hemofili genini taşıyan kadınların da uzun yıllar göz ardı edildiğine dikkat çekerken, kadın kanama bozukluğu olanların mercek altına alınması gerektiğini dile getirdi. "Genelde hep hemofiliyi kadınlar veriyor, kendileri hasta değil denirdi. Hayır. Kadınların bir geninde hastalık var, diğerinde yok. Dolayısıyla hafif hemofilik erkek hastalar gibi yaklaşık yüzde 30’u da kanamalı olabilir" dedi. Bu kadınların bulunması ve tedavi edilmesi gerektiğini belirten Dargaud, "Şimdi gidip bu kadınları da bulmak lazım. Çünkü onların da regl olduklarında aşırı kanamaları var, anemileri var. Bunların da tedavisini düzgün yapmamız lazım" ifadelerini kullandı. "Hemofili merkezlerinin sayısı artmalı" Prof. Dr. Kaan Kavaklı ise yeni tedavilerin gelecekte oluşabilecek hasarları önleyebildiğini, ancak geçmişte eklem kanamaları yaşamış erişkin hastalarda ortopedik sorunların sürdüğünü söyledi. Bu nedenle hemofili hastalarına yönelik ameliyatları yapabilecek uzmanlaşmış merkezlerin sayısının artırılması gerektiğini belirten Kavaklı, "Hayat boyu devam eden hastalıkta, daha önceki yıllarda imkanlardan yeteri kadar faydalanmayıp son yıllarda bu gelişmeden faydalanan hastalarda daha önceki eklem problemlerinin bir bölümü devam ediyor. Ve bunların ortopedik ameliyatlara ihtiyacı var. Şu anda yeni tanı koyduğumuz 5-10 yıldakiler çok sağlıklı gidiyor, hiçbir eklem kanamaları olmadan. Ama şu anda yaşı 15-20-30 olanlarda eskiden kaynaklanan eklem problemleri var" dedi. Türkiye’de bu ameliyatların daha çok İstanbul Üniversitesi ve Ege Üniversitesi’nde yapıldığını ifade eden Kavaklı, "Türkiye’nin her yerinden gelen hastaların ameliyatlarını yapmaya çalışıyoruz ama bu tabii 80 milyonluk bir ülkede yetmez. Demek ki daha kapsamlı hemofili merkezlerinin de sayısının artması lazım" ifadelerini kullandı. "Türkiye’de 120 bin kişilik bir topluluğa hitap ediyor" Prof. Dr. Osman Bülent Zülfikar, hemofili hastalığına Türkiye’de 10 binde bir rastlandığını söyledi. Tanı konulamamış hastalar, yurt dışına göç etmiş aileler ve diğer kalıtsal kanama bozuklukları da dikkate alındığında çok daha geniş bir topluluğun söz konusu olduğunu belirten Zülfikar, "Sadece hemofili A değil, B’si, Von Willebrand’ı ve diğerlerini topladığınız zaman bu yaklaşık 120 bin kişilik bir kitleye hitap ediyor" dedi.
Daha Fazla Yükle
GERİ BİLDİRİM
Geliştirme sürecine katkıda bulunmak için lütfen sitede karşılaştığınız hataları bize bildirin.
Gönder