SAĞLIK
Çocuklarda dövme ve piercing tehlikesi: Uzmanından ailelere önemli uyarı
12 Ekim 2025 Pazar - 10:51 Çocuklarda dövme ve piercing tehlikesi: Uzmanından ailelere önemli uyarı SAMSUN (İHA) – Ünlü estetikçi Prof. Dr. Hayati Akbaş, son yıllarda çocuklar arasında dövme ve piercing uygulamalarında artış yaşandığını belirterek, bu durumun hem psikolojik hem de fiziksel açıdan ciddi riskler taşıdığına dikkat çekti. Prof. Dr. Akbaş, aileleri bu konuda daha dikkatli ve bilinçli olmaya davet etti. Çocukların henüz gelişim döneminde olduklarını ve karakterlerinin tam anlamıyla oturmadığını vurgulayan FBM Tıp Merkezi’nden Estetik Plastik Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Hayati Akbaş,"Çocuklarda dövme yaptırma giderek artıyor. Aynı şekilde dil, burun gibi bölgelere piercing uygulamaları da yaygınlaşıyor. Bu çok önemli ve tehlikeli bir durum. Ailelerin bu konuda son derece dikkatli olması gerekiyor" dedi. "Psikolojik etkiler, rol modeller ve özenme duygusu etkili oluyor" Çocukların dövme yaptırma taleplerinin arkasında çoğu zaman psikolojik sebeplerin, rol modellere özenmenin ve arkadaş etkisinin yattığını ifade eden Prof. Dr. Akbaş, "Çocukların dövme yaptırma eğilimi; psikolojik stabilitelerinin henüz oluşmaması, rol model aldıkları kişilerin vücutlarındaki dövmeleri taklit etme arzusu gibi nedenlerle ortaya çıkabiliyor. Ne yazık ki bu eğilim, kalıcı ve zararlı sonuçlar doğurabiliyor" diye konuştu. "Polis, asker olmak isteyen ama dövmesi nedeniyle pişman olan çok çocuk var" Prof. Dr. Akbaş, çocuk yaşta yapılan dövmelerin ileriki yaşamda geri dönüşü olmayan sorunlara yol açabileceğini belirterek şunları söyledi: "Bana gelen çok sayıda çocuk, ağlayarak ‘Dövmelerimi sildirmek istiyorum. Asker, polis olmak istiyorum ama dövmem nedeniyle başvuru yapamıyorum. Lütfen beni bunlardan kurtarın’ diye yardım istiyor. Bu çok acı bir tablo. Uapılan bu tür uygulamalar son derece sakıncalıdır." "Piercingler enfeksiyon ve uzuv kaybına yol açabilir" Piercing uygulamalarının da ciddi sağlık sorunlarına neden olabileceğini belirten Akbaş, "Piercingler, özellikle dil ve burun gibi bölgelerde ileri derecede enfeksiyonlara, iltihaplara, kalıcı deformitelere ve hatta uzuv kayıplarına neden olabilir. Tedavisi mümkün olmayan fiziksel kusurlar meydana gelebilir. Bu nedenle çocukluk döneminde bu tür yaklaşımların mutlaka önlenmesi gerekir" dedi. "Aileler uyanık olmalı" Son olarak ailelere önemli uyarılarda bulunan Prof. Dr. Hayati Akbaş, "Aileler çok uyanık olmalıdır. Çocuklarının bu tür taleplerini fark edip önlem almalıdırlar. Bu uygulamalar, çocukların gelecekteki meslek seçimlerini, eğitim ve sosyal hayatlarını olumsuz etkileyebilir. Ailelere burada çok büyük görev düşmektedir" ifadelerini kullandı.
Uzmanı uyardı: "Sağlığınızı yapay zekâya emanet etmek ne kadar güvenli"
12 Ekim 2025 Pazar - 09:18 Uzmanı uyardı: "Sağlığınızı yapay zekâya emanet etmek ne kadar güvenli" Uzman Diş Hekimi ve Ağız Diş Çene Cerrahı Prof. Dr. Birkan Taha Özkan, diş ve çene ağrısı çekenlerin sosyal medya ve yapay zekâ platformlarında kendi kendine teşhis arayışına girmesinin ciddi riskler taşıdığını vurguladı. Özkan, "Yanlış yönlendirmeler, tedavi sürecini geciktirerek geri dönülmez sorunlara yol açabilir" uyarısında bulundu. Özkan, yaptığı açıklamada, "Günümüzde, özellikle genç yetişkinler arasında, diş ve çene ağrısı gibi sağlık sorunları yaşayan kişilerin, bir doktora başvurmak yerine sosyal medya platformlarında veya yapay zekâ uygulamalarında çözüm arama eğilimi giderek artıyor. Bu durum, uzmanlar tarafından endişeyle karşılanıyor" dedi. "Diş ağrısı sadece dişten kaynaklanmayabilir" Özkan, diş ağrısının sadece diş problemlerinden kaynaklanmadığını belirterek, şöyle devam etti: "Birçok hasta, yaşadığı ağrıyla ilgili internette arama yaparak, sosyal medyada gördüğü videolara veya yapay zekâ platformlarından aldığı yanıtlara güvenerek kendi kendine teşhis koymaya çalışıyor. Ancak diş ağrısı, çene eklemi rahatsızlıkları, sinirsel ağrılar, hatta kalp kaynaklı ağrılar bile birbirine benzer semptomlar gösterebilir. Bu nedenle, doğru teşhisin konulmaması veya yanlış bir yönlendirme, tedavi sürecinin gecikmesine ve kalıcı doku kayıplarına kadar varabilecek ciddi sağlık sorunlarına yol açabilir." "Yapay zekâ uygulamaları ve riskler" Özkan, son dönemde yapay zekâ platformlarında "Çene eklemim mi kaydı?", "Sinir sıkışması mı var?" gibi soruların sıkça sorulduğunu ifade ederek, "Yapay zekâ uygulamaları potansiyel faydalarına rağmen, klinik muayene olmaksızın doğru teşhis koymak mümkün olmaz. Yapay zekâ uygulamaları, genel bilgi sağlamak ve farkındalık oluşturmak için faydalı olabilir. Ancak, ağrıya neden olan faktörün belirlenmesi için mutlaka uzman bir hekimin fiziksel muayenesi, radyolojik incelemeleri ve hastanın tıbbi geçmişinin değerlendirilmesi gereklidir. Ağrıya neden olan faktör; çürük, sinir iltihabı, diş eti çekilmesi, çene eklemi disfonksiyonu veya stres kaynaklı kas sıkışması gibi çeşitli nedenlere bağlı olabilir. Bu durumun tespiti, sadece bir uygulama aracılığıyla değil, hekimin bizzat klinik muayene ve ayrıntılı radyolojik inceleme değerlendirmesiyle mümkün olabilir" diye konuştu. "Dijital bilgi rehber olmalı, karar verici değil" Özkan, özellikle genç nesillerin sosyal medya platformları ve yapay zekâ araçları aracılığıyla tıbbi bilgiye ulaşmaya çalıştığına dikkat çekerek şunları kaydetti: "Ancak bu bilgilerin çoğu kişisel deneyimlere dayanıyor. Bilimsel geçerliliği yok. Teknoloji, sağlık konusunda bilgi edinmek için bir araç olabilir, ancak teşhis koyacak veya tedavi önerecek yetkinliğe sahip değildir. Hastalar, interneti bilgi edinmek ve farklı görüşleri öğrenmek için kullanabilirler. Ancak, asla kendi kendilerine tanı koyup ilaç veya tedavi yöntemleri denememelidirler. Biz diş hekimleri ve çene cerrahları olarak, dijital çağda hastalarımızı bilinçlendirmek ve doğru yönlendirmekle sorumluyuz. Unutulmamalıdır ki, doğru bilgi hayat kurtarır." "Uzmanlardan dijital çağ uyarısı ve öneriler" Son olarak, Özkan, diş ve çene ağrısı yaşayan bireylerin, doğru teşhis ve tedavi için sadece muayenehanelere, diş hastanelerine veya üniversite kliniklerine başvurmalarının önemini vurgulayarak, "Unutmayın, bir video veya algoritma sizi tanıyamaz. Ancak, bir hekim sizi dinler, klinik muayene ve ayrıntılı radyolojik inceleme ve, gerekli tıbbi görüntülemeleri yapar ve kişisel geçmişinizi değerlendirerek size özel bir tedavi planı oluşturur. Bu nedenle, yapay zekâ uygulamalarının veya sosyal medya platformlarındaki tavsiyelerin yönlendirmesiyle değil, uzman hekimlerin rehberliğiyle hareket etmeniz, sağlığınız için en doğru adım olacaktır" dedi.
Ardı ardına aldığı ağrı kesiciyle hastanelik oldu, karaciğer nakliyle hayata tutundu
12 Ekim 2025 Pazar - 09:12 Ardı ardına aldığı ağrı kesiciyle hastanelik oldu, karaciğer nakliyle hayata tutundu Esenyurt’ta yaşayan 20 yaşındaki Kübra Yılmaz, karnında hissettiği ağrı sonrası iddiaya göre kısa süre aralıkla 2 ağrı kesici alınca fenalaşarak hastaneye başvurdu, karaciğer değerleri hızla kötüleşen genç kız, kadavradan yapılan karaciğer nakliyle hayata tutundu. Yaşadıklarını şaşkınlıkla karşıladığını söyleyen Yılmaz, "Ağrıyı kessin diye 2 tane aldım. Herhangi bir ilaç, ağrı kesiciyle bu duruma düşmek insanı çok şaşırtıyor, şok oldum. Her şey doktor kontrolünde yapılmalı, kesinlikle herkes organ bağışı yapmalı" dedi. Esenyurt’ta yaşayan 20 yaşındaki Kübra Yılmaz, karnında hissettiği ağrı sonrası iddiaya göre önce bir ağrı kesici aldı sonra kısa süre içinde bir tane daha alınca fenalaşarak Çam ve Sakura Şehir Hastanesi’ne götürüldü. Acilde yapılan tetkiklerin ardından karaciğer değerleriyle ilgili sorun olduğu öğrenilince hemen Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Erdem Kınacı ve ekibiyle görüşüldü. Kınacı ve ekibi değerleri hızla kötüleşen Yılmaz’ı yoğun bakıma aldı. Karaciğer nakli gerekliliği oluşan genç kız için Ulusal Organ ve Doku Nakli Koordinasyon Sistemi’ne acil kodlu istemde bulunuldu. 6’ncı günün sonunda ise vefat eden bir kişinin organlarının bağışlandığı haberi sonrası ekip gece saatlerinde yola çıktı. Bu süreçte Yılmaz da ameliyata hazırlanırken ekibin gelmesiyle 29 Temmuz günü hemen operasyona girildi. Başarılı geçen ameliyat ise hem aileyi hem sağlık ekibini mutlu etti. Prof. Dr. Kınacı, hastasının durumu ve tedavisine ilişkin bilgi verirken vatandaşlara önemli uyarılarda bulundu. Kübra Yılmaz ve annesi Arzu Yılmaz ise yaşadıkları zorlu süreci anlattı, organ bağışında bulunmak istediklerini de ifade etti. "Herhangi bir ilaç, ağrı kesiciyle bu duruma düşmek insanı çok şaşırtıyor" Yaşadıklarına kendisinin de çok şaşırdığını söyleyen 20 yaşındaki Kübra Yılmaz, "Bir dönem mide rahatsızlığım vardı, o gün de bundan kaynaklı ağrı çekiyordum. Ağrı kesici içtim, kısa süreli ağrıyı kessin diye bir nevi dozunu biraz fazla içtim, 2 tane aldım. Öyle olunca da yan etki yaptı, sonrasını hatırlamıyorum zaten ailem beni direkt hastaneye kaldırmış, ayıldığımda hastanedeydim. Hiç kimsenin aklına böyle bir şey gelmez. Herhangi bir ilaç, ağrı kesiciyle bu duruma düşmek tabi ki de insanı çok şaşırtıyor, şok oldum. Hiç beklemediğim bir şey yaşadım ve bu süre zarfında kadavranın çıkması benim için çok önemliydi. Başıma gelmez diye düşünmemek gerekiyor, bir anda her şey olabilir ve hayatımı kadavraya borçluyum. 1-2 kişi, benden ne olacak diyoruz, önemsemiyoruz ama kesinlikle organ bağışı çok önemli. Kısa süreli dönemde ağrıyı kessin diye kesinlikle vücudumuza, organlarımıza uzun süreli zararlar bırakmamalıyız. Bir doktor kontrolünde her şey yapılmalı. Beklenmedik bir anda hayat farklı şeyler sunuyor, yakınlarımızın bile organları uyuşmayabilir, bu durumlarda bizi uçurumun kenarından alıyor, o organ bağışı o yüzden kesinlikle herkes yapmalı" dedi. "Karın ağrısı şikayetiyle birkaç ilacı yakın aralıklarla kullanmıştı" "Bizim gibi referans merkezlerin rastlayabildiği bir vaka" diyerek sözlerine başlayan ve hastasının durumuna ilişkin bilgi veren Prof. Dr. Erdem Kınacı, "Normalde masum olan bazı ilaçlar, antibiyotikler çok miktarda ya da birlikte alındığında ciddi karaciğer yetmezliğine sebep olabiliyor, buna karaciğer intoksikasyonu diyoruz. Böyle bir vaka ile karşılaştık, kendisi çok da görülen bir karın ağrısı şikayetiyle birkaç ilacı yakın aralıklarla kullanmıştı. Daha sonra tam anlayamadığı bir şekilde ciddi rahatsızlanarak acile başvurmuştu. Tetkiklerinde karaciğer yetmezliğine dair bulgular oluşması üzerine karaciğer nakli ekibi olarak bize haber verildi. Karaciğer yetmezliği hızlı ilerleyebiliyor, yoğun bakım desteği gerekecek kadar bir ciddi tablo gelişmişti. Çam ve Sakura Şehir Hastanemizde karaciğer, organ nakline ait bir yoğun bakımımız var, oraya aldık, bu özel bir bölüm, çok tecrübeli hocalarımız var. Yoğun bakım altında, özel cihazlarla karaciğerin fonksiyonlarının yerine getirmediği işleri tamamladık. Hayatta kalmasını sağlayarak ülkemizin Ulusal Organ Bilgi Sistemi’ne acil olarak karaciğer isteminde bulunduk. 6’ncı gün duyarlı bir vatandaşımızın duyarlı ailesinin fedakarlığıyla beyin ölümü gerçekleşmiş bir hastamızdan karaciğer organ bağışı yapıldı, ekibimizi uçakla göndererek ki; yaklaşık bin kilometre bir mesafe, organı gece aldılar. Sabah saatlerinde getirdiler, o sırada hastamızı hazırlamıştık. Hasta olan organı çıkarıp yeni karaciğeri yerleştirdik. Şu anda hastamız sağlıklı, mutluyuz" dedi. "Çok fazla ağrı kesici kullanımına meyil var" Karaciğer yetmezliğine ilişkin bilgi veren Prof. Dr. Kınacı, "Akut karaciğer yetmezliği; böyle ani özellikle ilaçlara bağlı olanlar, zaten daha önce herhangi bir şikayeti olmayan hastalarda oluyor. Bu sadece ilaç kullanımı değil, akut Hepatit B’nin C’nin kapılmasıyla da olabilir. Bazen piyasada zayıflama ilaçları olarak bilinen ilaçlar, mantar sezonu yaklaşıyor; uyarmış olayım, bunlar neden olabiliyor. Tamamen sağlıklı bireylerin saatler içerisinde yoğun bakımlık hale gelmesi, komaya girmesine kadar giden bir süreç çünkü karaciğer çalışmayınca beyne hasar veriyor, ölümle sonuçlanabilecek bir süreç. Bir anda sabah normal güne başlayıp ertesi gün ’size bir karaciğer lazım’ denmesi çok insanların hayal edebileceği bir şey değil. Güzel bir sistemimiz var, ülkemizde organ nakliyle ilgili çok ciddi çalışmalar yapıldı. Organ bağışında eksikliğimiz var; daha çok organ nakillerini canlı vericiden yapıyoruz. Beyin ölümü gerçekleşen insanların organ bağışlamış olması çok önemli. Bilinçsiz ilaç kullanımı, antibiyotik de ağrı kesici de dahil ülkemizde çok fazla ağrı kesici kullanımına meyil var" ifadelerini kullandı. "Çoklu organ bağışı yaptığınızda, 5-6 kişinin hayata tutunmasına sebep oluyor" Karaciğer sağlığının korunmasına yönelik tavsiyelerde bulunan Prof. Dr. Kınacı, sözlerine mantar tüketimiyle devam ederek, ’ben mantardan çok iyi anlarım’ diyenler genelde zehirleniyor, çok iyi anlanmıyor. Doğadaki bulduğunuz mantardan zehirlenme riskinin çok yüksek, ölümüne bir riske girdiğini insanımızın bilmesi lazım. Çoklu organ bağışı yaptığınızda, kaybettiğiniz yakınınız 5-6 kişinin hayata tutunmasına sebep oluyor, bu sonucu görmek çok güzel, vatandaşlarımızın görmek isteyeceğini düşünüyorum. Kendimizin doktoru olmanın dışında bir de internetten bilgiye ulaşım kolaylığı var, ulaşım dışında yorumlayabilmek lazım, o da hekim işi. Hekimlerimize yorumlatarak hayatımıza uygulamamız lazım, yoksa karaciğer nakline kadar giden bir sürece girebilirsiniz. Yüksek kalori alıp düşük kalori harcama olduğu zaman o kalori karaciğerde toplanan yağ şeklinde size geri dönüşü oluyor. Günümüzde alkolden çok karaciğer yağlanmasına bağlı siroz görüyoruz. Karaciğer yağlanması olması için obez olmanız şart değil, eğer iyi beslenmiyorsanız yüksek kalori tüketiyorsanız, özellikle bunu şekerli içeceklerle yapıyorsanız sonra da yeteri kadar egzersiz yapmıyorsanız karaciğeriniz risk altındadır" dedi. "Organlarımı bağışlamak istiyorum" Kızının yaşadıkları sonrası ailecek çok korktuklarını söyleyen 42 yaşındaki anne Arzu Yılmaz, "Bir anda olduğu için anne olarak kötü şeyler hissettim. Allah hiçbir kimsenin, annenin başına getirmesin, çok zor bir süreçti. Çaresizliğimize çare oldular, mümkünatı olmayan bir yerdeydik. Minnet doluyum, Rabbim kızımı bana bağışladı. Ben de organlarımı bağışlamak istiyorum. Birebir yaşadığın için daha duyarlı oluyorsun, can kurtarmak gerçekten de çok önemliymiş. Ağrısı geçer, geçici bir şeydir demiştim, ilacı alması, bünyesinin zayıf olması, gerçekten bizim için de korkunç bir şeydi" diye konuştu.
Elazığ Ruh Sağlığı Hastanesi 100. yılını kutladı
11 Ekim 2025 Cumartesi - 16:32 Elazığ Ruh Sağlığı Hastanesi 100. yılını kutladı Elazığ Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi’nin kuruluşunun 100. yılı çeşitli etkinliklerle kutlandı. Elazığ Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi’nin 100. kuruluş yılı dolayısıyla "100. Yıl Şenliği" adlı program düzenlendi. Programa Elazığ Valisi Numan Hatipoğlu başta olmak üzere, İl Sağlık Müdürü Dr. Emrah Gecekuşu, kurum yöneticileri, sağlık çalışanları ve davetliler katıldı. Etkinlikte Çayda Çıra Halk Oyunu gösterisi sergilenirken, "Sessiz Çığlık" adlı tiyatro oyunu sahnelendi. Programda ayrıca şiir dinletisi gerçekleştirildi ve Elazığlı ses sanatçısı Ömer Çapar, sevilen eserleri seslendirdi. Törende konuşan Elazığ Valisi Numan Hatipoğlu, Cumhuriyetin ilk yıllarında kurulan Elazığ Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi’nin ülkede akıl ve ruh sağlığı alanında önemli bir yere sahip olduğunu belirtti. Hatipoğlu açıklamasının devamında, " 12 Ocak 1925 tarihinde ülkemizde iki hastane kuruldu. Doğu’da Elazığ’da, diğeri de Manisa’da. Bu iki hastane çok uzun yıllar ülkemizde akıl ve ruh sağlığı alanında, İstanbul’dan sonra Anadolu’da kurulmuş iki ihtisas hastanesi olarak hizmet veriyor. Ben de 30 yıllık idarecilik hayatım boyunca daima Gölbaşı’nda, Çüngüş’te, Yavuzeli’nde çalışırken, daha sonra da Adana’ya ekleniyor. Sürekli olarak bir şekilde kronik rahatsızlığı olan vatandaşlarımızı gönderirdik. Aynı zamanda Cumhuriyeti kuran iradenin, başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere 1923 yılının, Cumhuriyetin ilanının iki yıl sonrası bu iki hastaneyi kuruyor olmaları, ve benzeri hastaneler de var, 100. yılını kutlayan, ne kadar uzak ve ileri görüşlü insanlar olduğunu da bize gösteriyor. İstiklal Savaşı’nı yapmış, yeni Cumhuriyeti ilan etmiş olan bir kadro, akıl ve ruh sağlığı alanında iki önemli hastaneyi Anadolu’da birbirinden çok farklı coğrafyalarda kurma iradesini ortaya koyuyorlar. Bu onların aynı zamanda gerçekten ne kadar uzak görüşlü, geleceği okuyan liderler olduğunu bize bir kez daha gösteriyor. Kendilerini de bu vesileyle, rahmetle, minnetle yad ediyorum" dedi. Program, plaket takdimleri ile son buldu.
Uzman doktor: "Palyatif bakım sadece bir tedavi değil, bir yaşam felsefesi"
11 Ekim 2025 Cumartesi - 14:34 Uzman doktor: "Palyatif bakım sadece bir tedavi değil, bir yaşam felsefesi" Ümraniye Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde görevli Uzm. Dr. Serhat Mert Tiril, palyatif bakımın sadece hastayı değil, hasta yakınlarını da kapsayan bütüncül bir süreç olduğunu söyledi. Her yıl 11 Ekim, yaşamın son döneminde olan hastalara destek olan sağlık çalışanlarına dikkat çekmek ve bu alandaki farkındalığı artırmak amacıyla "Dünya Palyatif Bakım Günü" olarak anılıyor. Ümraniye Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde görev yapan Uzm. Dr. Serhat Mert Tiril, bu özel gün kapsamında palyatif bakımın önemine ve Türkiye’deki gelişimine dair değerlendirmelerde bulundu. Dr. Tiril, palyatif bakımın yalnızca bir tıbbi yaklaşım değil, aynı zamanda bir yaşam felsefesi olduğunu belirterek, "Palyatif bakımın amacı, hastalığın son döneminde olan hastalara sadece tedavi değil; yaşam kalitesini yüksek tutmak, ağrılarını ve kaygılarını azaltmayı hedeflemektir. Kısacası hastayı tedavi edemediğimiz noktada bile ona iyi gelebilmenin en insani yoludur" dedi. Dr. Tiril, palyatif bakımın yalnızca hastayı değil, hasta yakınlarını da içine alan bir süreç olduğunu vurgulayarak, "Çünkü ağır hastalık yalnızca bedeni değil, aynı zamanda aile ilişkilerini, duyguları ve sosyal hayatı da etkileyen bir süreç. Bu nedenle palyatif bakım sürecinde doktor, hemşire, psikolog, sosyal bakım uzmanı, beslenme uzmanı gibi birçok profesyonel birlikte çalışmakta. Böylelikle hastaya hem tıbbi hem de psikososyal anlamda bütüncül bir yaklaşım sağlamayı hedefliyoruz" şeklinde konuştu. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre her yıl milyonlarca insanın palyatif bakıma ihtiyaç duyduğunu, ancak bu hizmete erişimin hâlâ zor olduğunu belirten Tiril, Türkiye’de ise Sağlık Bakanlığı öncülüğünde bu alanda önemli gelişmeler yaşandığını söyleyerek, "Ülkemizde palyatif bakım merkezlerinin sayısı giderek artmakta. Böylece hem hastaların yaşam kalitesini korumayı hem de ailelerin yükünü azaltmayı hedefliyoruz. Biz sağlık çalışanları olarak palyatif bakımı bir hastaya dokunmanın en iyi insani yolu olarak görüyoruz" ifadelerini kullandı. Tiril, yaşamın son döneminde bile olsa hastalara gösterilen tutumun önemine dikkat çekerek, şunları kaydetti: "Toplumun da bu konuda bilinçlenmesi çok önemli. Yaşamın son döneminde dahi olsa, hastaya onurlu, şefkatli ve saygılı bir yaklaşım sergilenmesi gerekiyor. Bu süreçlerde görev alan tüm sağlık çalışanlarına, hasta yakınlarına ve gönüllülere özverili çalışmalarından dolayı teşekkür ediyoruz." Palyatif bakım sürecinin sadece kanser hastaları değil, yatağa bağımlı hale gelmiş bakıma muhtaç tüm hastaları kapsadığını belirten Tiril, Sağlık Bakanlığı’nın bu alandaki desteğinin önemine değinerek, "Genel olarak yaşamının son döneminde olan hastalar, bizim palyatif bakım hastalarımızı oluşturuyor. Hastanelerdeki palyatif bakım merkezlerinin sayısı artarken, bu hizmete ihtiyaç duyan hastaların tespitiyle birlikte ekipler oluşturuluyor. Sağlık Bakanlığı da bu konuda bize destek olmaya devam ediyor" dedi.
Uzmanından kritik uyarı: "Sonbaharda mantar zehirlenmelerine dikkat"
11 Ekim 2025 Cumartesi - 14:25 Uzmanından kritik uyarı: "Sonbaharda mantar zehirlenmelerine dikkat" Şile Devlet Hastanesi İç Hastalıkları Uzm. Dr. Serap Türk, sonbaharda yağışlı havala ile birlikte artan mantarların tüketiminde dikkatli olunması gerektiğini belirterek, "Bazı mantar zehirlenmelerinde belirtiler bazen bir hafta sonra bile ortaya çıkar. Erken fark edilmezse kalıcı böbrek yetmezliği gelişebilir" uyarısında bulundu. Sonbahar aylarının gelmesiyle birlikte doğada kendiliğinden yetişen mantarlar da çoğalıyor. Pek çok kişi için bu mantarlar, doğadan gelen doğal ve sağlıklı bir besin kaynağı olarak görülürken, özellikle bazı mantarlar ciddi sağlık riskleri barındıran tehlikeli toksinler içerebiliyor. Özellikle ormanlık alanlarda ya da nemli bölgelerde toplanan yabani mantarlar, görünüm, renk veya koku bakımından yenilebilir türlerle neredeyse birebir benzerlik gösterdiği için ayırt etmek zorlaşabiliyor. Bu nedenle Türkiye’de her yıl onlarca kişi, ’doğal ve organik’ olduğunu düşündüğü mantarları tükettikten sonra zehirlenme belirtileriyle hastanelere başvuruyor. Öte yandan özellikle eylül ve ekim aylarında yağmur sonrası doğadan toplanan mantarların çoğu zaman pazarlarda satılması nedeniyle risk yalnızca toplayan kişiyle sınırlı kalmayıp dışarıya da yayılabiliyor. Bu sebeple mantar zehirlenmeleri sadece bireysel bir sağlık sorunu değil, aynı zamanda toplum sağlığını ilgilendiren ciddi bir halk sağlığı problemi haline geliyor. "Bazı mantarlar yalnızca bulantı, kusma ve ishal yapabilirken bazıları kalıcı böbrek hasarına yol açabilir" Şile Devlet Hastanesi İç Hastalıkları Uzm. Dr. Serap Türk, Türkiye’de pek çok mantar çeşidi yetiştiğine ancak bunların büyük bir kısmının zehirli olduklarına dikkat çekti. Uzm. Dr. Türk, "Her mantar zehirlenmesi aynı şekilde seyretmez. Vakaların bir kısmı hafif mide bulantısı ile sınırlı kalırken; azımsanamayacak bir kısmı ölümle sonuçlanır. Bunun nedeni de farklı mantar türlerinin farklı toksinler içermesidir. Bazı mantar türleri (örneğin Omphalotus, Clitocybe, Inocybe) sindirim sistemini etkiler. Tüketimden kısa süre sonra ise bulantı, kusma ve ishale neden olur. Genellikle hafif seyirlidir ancak sıvı kaybı gelişebileceği için tıbbi destek gerekebilir. Cortinarius türlerinde bulunan ’orellin’ maddesi ise böbrek hasarına yol açar. Belirtiler bazen bir hafta sonra bile ortaya çıkar. Erken fark edilmezse kalıcı böbrek yetmezliği gelişebilir. Amanita muscaria ve benzeri mantarlar sinir sistemini etkileyerek halüsinasyon, bilinç bulanıklığı, kas seğirmesi ve nöbetlere yol açabilir" dedi. "Belirti varsa ’Bekleyelim geçer’ demek yerine hiç vakit kaybetmeden bir sağlık kuruluşuna başvurmak gerekiyor" Uzm. Dr. Serap Türk, türü ve içeriği bilinmeyen mantarların tüketiminden kesinlikle kaçınılması gerektiğinin altını çizerek vatandaşlara, "Herhangi bir mantar tüketimi sonrası belirtilerden biri dahi görülürse, ’Bekleyelim geçer’ demek yerine hiç vakit kaybetmeden bir sağlık kuruluşuna başvurmak gerekiyor. Çünkü erken dönemde yapılan tıbbi müdahaleler, toksinlerin etkisini azaltabilir ve hastanın hayatını kurtarabilir. Hastanın yediği mantarın örneği, mümkünse kalan kısmı veya pişirilmemiş hali mutlaka kapalı bir kapta saklanmalı ve sağlık personeline gösterilmelidir. Sağlık kuruluşuna ulaşana kadar hasta kesinlikle kusturulmaya zorlanmamalı ve ’Zehri alır’ düşüncesiyle yoğurt, süt ya da limon yedirilmemelidir. Herhangi bir ilaç verilmemelidir. Mantar zehirlenmesinden korunmak için vatandaşlarımızın doğadan topladıkları veya kaynağını bilmedikleri mantarları kesinlikle tüketmemeleri, yalnızca kontrollü üretim yapılan kültür mantarlarını tercih etmeleri gerekir. Evde yapılan işlemler; kaynatma, haşlama, sirke veya tuz ekleme toksinleri etkisiz hale getirmez. Bu yanlış inanışlar, zehirlenme riskini ortadan kaldırmak yerine çoğu zaman gecikmeye ve daha ağır sonuçlara neden olur. Unutmayalım, bir tabak mantar, bir ömür sağlığı gölgeleyebilir" şeklinde uyarılarda bulundu.
Alanya Üniversitesi’nde ’Bağımlılıkla başa çıkma’ semineri düzenlendi
11 Ekim 2025 Cumartesi - 12:59 Alanya Üniversitesi’nde ’Bağımlılıkla başa çıkma’ semineri düzenlendi Alanya Üniversitesi, öğrenciler ve akademisyenler için farkındalık oluşturmayı hedefleyen üç günlük "Bağımlılıkla Başa Çıkma" seminerleri düzenledi. Alanya Üniversitesi Şebnem Köseoğlu Konferans Salonu’nda, Halk Sağlığı Anabilim Dalı Doktor Öğretim Üyesi Pelin Uymaz tarafından gerçekleştirilen seminerlerde, bağımlılığın tanımı ve başa çıkma yolları anlatıldı. Dr. Öğretim Üyesi Pelin Uymaz, alışkanlık, tiryakilik ve bağımlılık kavramlarının sıklıkla birbirine karıştırıldığını vurgulayarak şunları söyledi: "Alışkanlık, düzenli olarak tekrarlanan davranış rutinidir ve bu bir bağımlılık biçimi değildir. Alışkanlık, günlük yaşamın bir parçasıdır; ancak bağımlılık, kişinin kontrolünü kaybettiği bir hastalıktır. Bağımlılık; kişinin tüketimini durduramadığı, tüketime ara verdiğinde öfke, huzursuzluk ve mutsuzluk yaşadığı kronik bir beyin hastalığıdır. Bu nedenle bağımlılığı yalnızca bireysel bir tıbbi sorun olarak değil, toplumsal ölçekte ele alınması gereken bir halk sağlığı meselesi olarak değerlendirmeliyiz. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre, her yıl 8 milyondan fazla kişi tütün, 3 milyondan fazla kişi ise alkol bağımlılığı nedeniyle hayatını kaybediyor." "Her bağımlılık önce masum bir deneyimle başlar" Beynin nasıl bağımlı hale geldiğini "Bağımlılık Döngüsü" formülüyle aktaran Uymaz, yaşanan süreci şu ifadelerle aktardı: "Bağımlılık döngüsü, kişinin maddeye ya da belirli bir davranışa karşı giderek artan bir ihtiyaç duymasıyla oluşan tekrarlayıcı bir süreçtir. Bu süreç genellikle masum bir denemeyle başlar. Kişi önce maddeyi ya da davranışı dener ve kısa süreli bir haz, rahatlama veya keyif hissi yaşar. Zamanla bu hisleri elde etmek için daha fazlasına ihtiyaç duymaya başlar. Böylece tolerans gelişir. Madde ya da davranış bırakıldığında ise yoksunluk belirtileri ortaya çıkar. Bu belirtiler genellikle huzursuzluk, öfke, mutsuzluk gibi duygulardan oluşur. Bu rahatsızlık hissi kişiyi yeniden kullanıma yönlendirir ve döngü tekrar eder. Sonuçta kişi, farkında olmadan bu döngünün içinde kalarak bağımlılığın pençesine düşer. Beynimiz, ödül ve haz sistemini yöneten dopamin hormonuyla çalışır. Bağımlılık yapan maddeler veya uyaranlar, dopamin salınımını yapay şekilde artırarak beyni kısa süreli hazza alıştırır. Ancak beynimiz, aynı dopamin salınımını doğal yollarla da sağlayabilir. Spor yapmak, müzik dinlemek, sevdiklerimizle vakit geçirmek, üretmek veya bir hedefe ulaşmak da dopaminin sağlıklı biçimde salgılanmasını sağlar. Önemli olan, beynin bu doğal mekanizmalarını canlı tutmaktır." "Tütün kullanımının yol açtığı hastalıkların yıllık tedavi maliyeti yaklaşık 5 milyar dolar Seminerde, üniversite öğrencilerine bağımlılık hakkında çok çarpıcı istatistikler de verildi. Türkiye’de bağımlılık yaşının 15’e kadar düştüğü, Türkiye’de 15 yaş üstü nüfusta sigara içme oranının yüzde 30 civarında olduğu anlatıldı. Bağımlılığın kalp damar hastalıkları, kanserler, kronik solunum yolu hastalıkları gibi ölümcül sonuçları olduğunu da sözlerine ekleyen Uymaz, "Bağımlılık yalnızca bireyi değil; sağlık sistemine getirdiği maliyet, iş gücü kaybı ve toplumsal huzuru zedeleyen etkileriyle tüm toplumu etkiler. Dolayısıyla, bir halk sağlığı yaklaşımı olmadan bu yükün altından kalkmak mümkün değildir. Bağımlılığın sağlık sistemleri ve ekonomiye getirdiği yük oldukça büyüktür. Örneğin, Türkiye’de yalnızca tütün kullanımının yol açtığı hastalıkların yıllık tedavi maliyeti yaklaşık 5 milyar dolar civarındadır. Bu da toplam sağlık harcamalarının yaklaşık yüzde 9’unu oluşturur. Bağımlı bireyler sık sık işe devamsızlık yapar, iş kazalarına daha yatkındır ve verimlilikleri düşer. Ayrıca trafik kazaları, iş kazaları, aile içi şiddet ve adli vakalar da bağımlılığın dolaylı maliyetlerini oluşturur. Dünya Bankası ve Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) verilerine göre, bağımlılıkların toplam ekonomik yükü bir ülkenin gayrisafi yurt içi hasılasının yüzde 1,5 ile yüzde 3’üne denk gelmektedir. Bireylerin bağımlılık yapıcı maddelere ulaşmak için harcadıkları para ise bu rakamlara dâhil değildir. Sosyal hizmetler açısından bakıldığında, bağımlılık aile yapısını, çocukları ve toplumsal huzuru doğrudan etkiler. Boşanma, aile içi şiddet, çocuk ihmali ve istismarını artırır. Madde bağımlılığı aynı zamanda hırsızlık, şiddet ve organize suçlarla bağlantılıdır. Bu nedenle, adalet ve güvenlik sistemine de büyük bir yük getirir. Alkol ve madde bağımlılığı, evsizlik ve işsizlik oranlarını da artırır. Belediyeler ve devlet kurumları bu kişilere barınma, iş bulma ve rehabilitasyon hizmeti sunmak zorunda kalmaktadır" diye konuştu.
Meme kanserinde erken teşhis çok önemli
11 Ekim 2025 Cumartesi - 11:10 Meme kanserinde erken teşhis çok önemli Meme kanserinde erken teşhisin hayat kurtardığını belirten uzmanlar, kadınları düzenli kontrollerini ihmal etmemeleri konusunda uyarıyor. Her yıl Ekim ayında düzenlenen "Meme Kanseri Farkındalık Ayı" dünya çapında 2,3 milyon kadını etkileyen hastalığın taranmasını ve önlenmesini teşvik etmeyi amaçlıyor. Meme kanseri, kadınlarda en sık görülen kanser türü olarak hem dünyada hem de ülkemizde önemli bir halk sağlığı sorunu olmaya devam ediyor. Uzmanlar, her sekiz kadından birinin yaşamı boyunca meme kanserine yakalanma riski bulunduğuna dikkat çekerek, erken tanının hastalığın tedavisinde en kritik unsur olduğunu belirtti. Erken evrede tespit edilen meme kanserinde tedavi başarısının oldukça yüksek olduğuna işaret eden uzmanlar, 20 yaş üzeri kadınlarda düzenli olarak kendi kendine meme muayenesi yapılmasını, 40 yaş üzerindekilerde ise iki yılda bir mamografi kontrolünün ihmal edilmemesi gerektiğini vurguladı. Ayrıca sağlıklı yaşam alışkanlıkları, moral ve motivasyon da meme kanseriyle mücadelede önemli rol oynuyor. Meme kanserinin tüm dünyada en sık görülen kanser türlerinden bir tanesi olduğunu belirten Medicana Konya Hastanesi Nükleer Tıp Bölümü’nden Prof. Dr. Oktay Sarı, "Ülkemizde de yaklaşık her sekiz kadından birinde hayatı boyunca meme kanseri ortaya çıkma ihtimali bulunmaktadır. Bu tabii ki üzücü bir durum. Ama sevindirici olan şu ki erken tanı konulduğu zaman tedavinin başarı şansı oldukça yüksek olmaktadır. Meme kanserinde taramalarda ne yapılıyor; Taramalarda 20 yaş üzeri kadınlarda mutlaka her ay düzenli kendi kendine meme kontrolünün yapılması çok çok önemli. 40 yaş üzeri kadınlarda ise 2 yılda bir düzenli aralıklarla mamografi kontrollerin yapılmasını önermekteyiz. Bunun dışında ultrasonografi de tanıda önemli bir yöntem. Tabii bazen meme kanserinde genetik geçişler de olabilmekte. Ailevi meme kanseri varlığı var ise taramalara daha erken yaşta başlamak gerekir. Ama 40 yaş öncesinde mamografi tavsiye edilmiyor. Ultrasonografi ile tanımların yapılması gerekmekte" dedi. "Meme kanseri ile mücadelede en önemli yöntemlerden birisi moral motivasyon" Nükleer tıpta neler yaptıklarını anlatan Prof. Dr. Oktay Sarı, "Biz PET/BT adını verdiğimiz yöntem ile kanserin vücuttaki yayılımını tespit etmeye, evrelendirilmesine katkıda bulunmaya çalışmaktayız. Bunun yanı sıra tedavinin başarı şansını da PET/BT yöntemi ile değerlendirmekteyiz. Tedavi ve yanıtın en önemli yöntemlerinden biri de PET/BT olarak bilinmektedir. Bunun dışında Sentinel Lenf Nodu Sintigrafisi ile koltuk altı lenf bezlerinin gereksiz yere çıkarılmasının önüne geçmeye çalışmaktayız. Bizim meme kanserinde mücadelede en büyük silahlarımız erken tarama, toplumu bilinçlendirmek ve yakınlarımızı teşvik etmek. Bunlar bizim en önemli silahlarımız. Bunun yanı sıra obezitenin alkol ve sigara kullanımının meme kanserinde önemli risk faktörleri olduğunu da unutmamalıyız. Meme kanseri ile mücadelede en önemli yöntemlerden birisi moral motivasyon. Biz hastalarımızın moral motivasyonunun yüksek olmasına, bu vesileyle bağışıklık sistemlerinin yükselmesine sebep olmaya çalışmaktayız. Moral motivasyonun yanı sıra sağlık ekibi ile hasta arasındaki koordinasyon, etkileşim çok önemli. Ve ayrıca yine moral motivasyonu sağlayan birtakım uğraşlar, fiziksel egzersizler, psikoterapi ya da sanatsal uğraşlar gibi yöntemleri de önermekteyiz. Unutmamalıyız ki erken tanı bir kişinin yaşama bağlanması demektir" ifadelerini kullandı. "Erken teşhis olduğu zaman hem hastanın yaşam kalitesi artıyor hem de sağlıklı yaşam süresi artıyor" Ekim ayının meme kanseri farkındalık ayı olduğunu hatırlatan Medicana Konya Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Ahmet Okuş, "Meme kanseri niye önemli. Çünkü kadınlarda en sık görülen kanser türü. Dünyada her yıl 2.3 milyon kadın yeni meme kanseri tanısı almakta. Yaşamları boyunca her sekiz kadından biri meme kanseri olmakta. Bu da kadınlar için ciddi bir sağlık sorunu anlamına geliyor. Meme kanseri kadınlarda çok önemli. Kadınlarda en sık görülen kanser, yaklaşık yüzde 25-30’u meme kanseri. Onun için ne yapmalı, bazı önleyici tedbirler alınabilir. Ama bunlardan en önemlisi erken teşhis. Erken teşhiste kastımız ne; kanserin belirtilerinin yani kadın tarafından fark edilmeden onun yakalanması, erken evrede yakalanması. Bu da nasıl olur; ancak tarama programlarıyla olması mümkün. Tarama programından kastedilen de hastanın belli yaş aralığında hiçbir şikayet olmadığı dönemde klinik olarak muayene olması, mamografi ve benzeri tetkiklerin, hekimlerin gerekli gördüğü tetkiklerin yapılmasıdır. Böylece hastalar daha erken teşhis olur. Erken teşhis olduğu zaman hem hastanın yaşam kalitesi artıyor hem de sağlıklı yaşam süresi artıyor. Bir de sağlık sektörüne binen yük azalıyor, hastalığın tedavisinin maliyeti azalıyor" şeklinde konuştu. "Kireçlenmeleri fark ettiğimizde hastalarımız için tedavi süreci de kolaylaşıyor" Mamografinin hem tarama programlarında hem de tanısal amaçlı kullanılan bir radyolojik tetkik olduğunu söyleyen Medicana Konya Hastanesi Radyoloji doktorlarından Uzm. Dr. Nesrin Atcı, "Mamografi, memenin röntgenidir aslında. Burada x ışınları evet kullanılıyor ama radyolojideki en düşük radyasyon oranına sahip yumuşak doku dozunda biz x ışını kullanıyoruz. Yani cihazlarımızın alara prensibine göre optimize edildiğini hastalarımızın bilmesini istiyorum ve hastanın alabileceği en düşük radyasyon dozunda bir radyasyona sahip olduğu için tüm dünyada kullanılan bir radyolojik inceleme. Şimdi bu tarama programları bizde ulusal tarama programımızda Sağlık Bakanlığı’nın Kanser Erken Teşhis, Tarama ve Eğitim Merkezi (KETEM) ünitelerinde yapılan 40-69 yaş arası kadınlarımızı 2 yılda bir tarıyoruz ülkemizde. Tabii biz bunun dışında ne yapıyoruz. Bizim gibi hastane ortamlarında kadınlarımızı tarayabiliyoruz. Radyolojik anlamda mamografi ile 40 yaş üstü hastalarımızı tarıyoruz. Ama hastanın şikayeti varsa 40 yaş altında da mamografiyi kullandığımız yerler olabiliyor. Mamografi de ne görüyoruz biz, meme kanserinin erken evresi dediğimiz mikro kalkülasyon aşamasında kireçlenmeleri görüyoruz. Bu kireçlenmeleri fark ettiğimizde hastalarımız için tedavi süreci de kolaylaşıyor. Yani bunların tedavisinde belki ameliyat olmadan sadece bir hormon ilacıyla hastalıktan kurtulmuş oluyorlar. Yani önlenebilir bir kanser türü mü, aslında önlenebilir ne kadar erken teşhis kullanırsak ve bu erken teşhisi mamografi ile sağlıyoruz" diye konuştu. Uzm. Dr. Nesrin Atcı sözlerini şöyle tamamladı: "Adet gören kadınlarımız, 40-50 yaş arası kadınlarımız oluyor genelde bunlar. Adet bitiminde giderlerse mamografi çekimine çok daha konforlu bir şekilde çekim gerçekleştirilmiş olur. Bu bağlamda tabii ki kadın çok önemli. Mutlu kadın, mutlu aile, mutlu toplum diyoruz ve kadınlarımız lütfen sağlıklarını ihmal etmesinler, gerekli kontrollerini yaptırsınlar diyoruz."