SAĞLIK
16 Nisan 2024 Salı - 13:25 Mevsimsel polen alerjisine dikkat ANKA Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. İlker Özsararaç, mevsimsel alerjilerin en yaygınlarından birisi olan polen alerjisine dikkat çekti. Alerjik bünyeli kişiler için bahar aylarının sıkıntıları beraberinde getirdiğini söyleyen Dr. Özsaraç, “Polen türü alerjen yapısı bulunan maddeler vücuda girdiği anda bağışıklık sistemi bu maddeleri tehdit olarak algılar ve alerjiniz varsa vücut kimyasallar salarak semptomlara neden olur. Bunların yanında vücut polene karşı konjonktivit (göz nezlesi), nezle, ürtiker ve astım geliştirebilir. Hastalarda, özellikle sabah kalktıklarında ortaya çıkan hapşırma, burunda ve boğazda kaşıntı, burun tıkanıklığı ile burun akıntısı şikayetlerine rastlanıyor. Burunda, kaşıntı, akıntı, tıkanıklık, hapşırık, gözlerde kaşıntı, sulanma kızarıklık, şişlik görülebilir. Astımlı hastalarda atak başlayabilir, öksürük, hırıltı, nefes darlığı gibi sorunlar ortaya çıkabilir. Ciltte kaşıntı olabilir. Hastalığın tamamen yok edilmesi mümkün olmasa da, hastaların şikayetlerinin ortadan kaldırılmasına yönelik bir takım tedaviler uygulanabilmektedir. Alerjenleri tespit edebilmek için kandan bazı tetkikler yapılabilmektedir veya bazı cilt, deri testleri yapılabilmektedir. Hekim tarafından yapılan fizik muayene ve tetkikler neticesinde en uygun tedavi protokolü hastalara uygulanacaktır” dedi. Polen alerjenlerinden korunmanın en önemli yolunun doğrudan oluşabilecek polen maruziyetini azaltmak olacağını belirten Dr. Özsaraç, bu konuda önerilerde bulunarak, “Polenler genellikle sabah saatlerinde havada uçuştuğu için mümkünse kapalı alanlarda kalınız. Çim biçmekten, polen mevsiminde parkta oturmaktan kaçınınız, ev ve arabada pencereleriniz kapalı tutunuz, gözleri korumak için güneş gözlüğünden yararlanınız, polenden arınmak için sık sık duş alıp, dışarı çıktığınızda maske takınız. Eğer hava sıcakken polen mevsiminde dışarıda çok vakit geçirmişsek akşam eve gidince hemen kıyafetleri çıkaralım, ayakkabıları da kapının dışında bırakalım, çünkü polenler bütün her yere yapışmaktadır ve duş almamız gerekiyor ki, polenler bütün vücudumuzdan çıksın” diye konuştu.
Hemofilide gen tedavisi
16 Nisan 2024 Salı - 09:36 Hemofilide gen tedavisi Türkiye Hemofili Derneği Başkanı Prof. Dr. Bülent Zülfikar, hemofili de güncel tedavi yöntemleri hakkında bilgi verdi. Zülfikar, ‘‘Hemofilide teşhis ne kadar erken koyulursa tedavi o kadar erken başlar. Gen tedavisi 2010 yılından beri başarılı sonuçlar elde edilen bir tedavi yöntemi. Türkiye’de klinik çalışmalar kapsamında gen tedavisi uygulananların sayısı 40 civarındadır” dedi. 17 Nisan Dünya Hemofili Günü nedeniyle hemofili hastalığı hakkında kamuoyunda farkındalık oluşturmak amacıyla başlayan etkinlikler sürüyor. Yine bu kapsamda alanında uzman hekimler de farkındalık çalışmalarını destekleyen, hastalığı gündeme taşıyan açıklamalarda bulunuyor. Halk arasında kanın pıhtılaşmaması olarak bilinen hemofili, hastaların yaşam kalitesini olumsuz olarak etkiliyor. Genetik geçişli kalıtsal kanama bozukluğu olan hemofili için güncel tedavi yöntemler arasına giren gen tedavisi hastalara umut oluyor. Bu kapsamda güncel tedavi yöntemleriyle ilgili açıklamalarda bulunan Türkiye Hemofili Derneği Başkanı Prof. Dr. Bülent Zülfikar, gen tedavisiyle ilgili çalışmaların uzun süredir yapıldığını, 2010 yılında beri de başarılı sonuçlar elde edildiğini, ülkemizde de farklı merkezlerde klinik çalışmalar kapsamında 40 kadar hastanın bu tedaviden faydalandığını söyledi. Hemofilinin genetik bir hastalık olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Zülfikar, “Hemofili ve benzeri genetik hastalıklarda şifaya ulaşmayı sağlayacak olan tedavilerden biri olan gen tedavisi eksik olan geni aracı bir virüs kullanarak vücuda vermek ile başlamaktadır. Virüsün karaciğere yerleşerek buradaki hücrelerde sürekli olarak vücutta eksik olan faktörü (protein tabiatında madde) kodlamasıyla plazmada sürekli olarak yeterli düzeyde faktör bulunabilmektedir. Öte yandan tüm kalıtsal kanama bozukluklarında teşhis ne kadar erken koyulursa tedavi o kadar erken başlar ve hastalar hastalığın verebileceği hasarlardan korunmuş olurlar. Bunu sağlamak için de yeni tedavi yöntemlerinin geliştirilmesi için büyük çabalar var” dedi. Prof. Dr. Zülfikar, sözlerine şöyle devam etti: ‘‘Vücudumuzda kanamayı önleyen sistemlerimiz vardır. Kanda pıhtılaşmayı sağlayan maddelerden birinin eksikliği sonucu kanamaların tekrarlaması sorunlarından biri de Hemofili hastalığıdır. Olguların yaklaşık üçte birinde (1/3) anne karnındaki bebekte mutasyon olmasıyla da kalıtsal pıhtılaşma bozukluğu görülebiliyor. Hastalık genetik olarak geçtiği için şikayetler doğuştan itibaren başlıyor. Nitekim doğum sonrası kesilen göbek bağındaki kanamanın durmaması, tarama testleri için bebeklerden kan alınan yerlerde kanamanın devam etmesi, kol ve bacaklarda görülen morluklar gibi belirtiler hemofili habercisidir.” “Hemofili hastalığı da taşıyıcılığı da ömür boyunca varlığını korumaktadır” Hemofilinin çok yaygın bir hastalık olmadığını aktaran Prof. Dr. Zülfikar, “Hemofili ve tüm kalıtsal kanama bozukluklarını nadir hastalık olarak tanımlıyoruz. Türkiye’de taşıyıcılar ile birlikte toplam sayı 80 bin civarındadır. Kayıtlı Hemofili A ve Hemofili B hastası 10 bin kişi kadardır. Maalesef başta hafif tipler olmak üzere henüz tanısı koyulmamış olanlar da vardır. Bunları kliniklere getirmemiz, sağlık ve sosyo-psikolojik sorunlarını çözmemiz lazımdır. Bunun içinde 17 Nisan Dünya Hemofili Günü gibi farkındalık çalışmaları çok önemlidir. Bu çabalar sadece tanı koyulmayan hastaların kliniklere getirilmesine öncülük etmekle kalmaz, bilinen hastalarında daha iyi tedavi olanaklarına ulaşmasını sağlayabilir” şeklinde konuştu. “Hastalığı iyi tanımak üstesinden gelmek için avantaj sağlar” Hemofilinin sosyal ve psikolojik olarak da yaşam kalitesini olumsuz etkilediğini belirten Prof. Dr. Zülfikar, “Bu kişilerde ömür boyunca kanama korkusu olmakta, bu da onların hayat kalitelerini düşürmektedir. Çok şükür tedavi için kullanılacak ilaçlar var. Yüksek teknoloji ürünü olan bu ilaçların maliyeti yüksekçedir. Kişinin, ailesinin hastalıkla uğraşırken bu maliyetleri karşılayamama durumu olabilir ve bunun psikolojik etkisi hastaya ciddi rahatsızlıklar verebilmektedir. Kanamalar esnasında hayati riskin yanı sıra yaşanan ağrılar da yaşam kalitesini olumsuz olarak etkileyebilir. Şüphesiz hastalığı iyi tanımak, üstesinden gelmek için avantaj sağlar” diye konuştu. Prof. Dr. Zülfikar sözlerini şöyle sonlandırdı: “Hastalığın tedavisi ülkemizde ve dünyanın büyük çoğunluğunda damardan eksik olan maddenin hastaya verilmesiyle yapılıyor. Kanama olduğunda en az 2-3 gün 8-12 saat arayla sürekli damardan iğne tedavisi ile mevcut ilaçların yapılması gerekiyor. Arzu edilen ve doğru olan bu kişilerde hiç kanama olmamasıdır. Bunun içinde koruma amaçlı haftada 2 kere iğne yapılaması gerekir. Senede 104 kere iğneyi yapabilmek, hele damarları belirgin olmayan çocuklara bunu yapabilmek hiç de kolay değil. Nitekim bu sorunları aşmak için yeni geliştirilen ve daha uzun aralıklarla derialtına uygulanan tedavilerin (ilaçların) sosyal güvenlik şemsiyesi altında hızla kullanıma girmesi, gen tedavi olanaklarına kavuşulması yıllardır hastalarımızla beraber yaşayan Türkiye Hemofili Derneğinin de öncelikle hedeflerindendir.”
Kolay morarma hemofili habercisi olabilir
16 Nisan 2024 Salı - 08:47 Kolay morarma hemofili habercisi olabilir Hemofilinin ömür boyu takip edilmesi gereken kronik bir hastalık olduğunu belirten Doç. Dr. Işık Odaman Al, “Hemofili kanda pıhtılaşma proteini olarak görev yapan faktör VIII ve faktör IX’un eksikliğidir. Kızlar taşıyıcı, erkekler ise hastadır. Hastaların üçte biri sünnet sonrası uzamış kanama şikayeti ile başvurup tanı alır. Vücutta kolay morarma, kas içi ve eklem içi kanamalar, kan alınan yerden sızıntı şeklinde uzun süren kanama, uzamış adet kanamaları, kafa içi kanaması olan hastalarda hemofili akla gelmelidir” dedi. Medipol Mega Üniversite Hastanesi Çocuk Hematoloji ve Onkoloji Uzmanı Doç. Dr. Işık Odaman Al, 17 Nisan Dünya Hemofili Günü kapsamında önemli açıklamalarda bulundu. Doç. Dr. Işık Odaman Al, hemofilinin kanda pıhtılaşma proteini olarak görev yapan faktör VIII ve faktör IX’un eksikliği olduğunu belirterek “Hemofili A ve hemofili B olarak iki tipi vardır. Hemofili A’da eksik olan, faktör VIII’dir. Tüm hemofili hastalarının yüzde 85’ini oluşturur. Hemofili B’de ise faktör IX eksikliği mevcuttur ve hastaların yüzde 15’ini oluşturur. Hemofili kalıtsal (doğumsal) bir hastalıktır. X’e bağlı çekinik olarak kalıtılır. Yani kızlar taşıyıcı, erkekler ise hastadır. Öte yandan sonradan kazanılmış mutasyonlar da hemofili hastalığına neden olabilmektedir. Toplumdaki sıklığı hemofili A için 5 bin erkek çocukta 1 iken hemofili B için 30 bin erkek çocukta 1’dir” şeklinde konuştu. Sünnet sonrası uzayan kanamaya dikkat Hemofili A ve B’de klinik bulguların benzer olduğuna işaret eden Doç. Dr. Işık Odaman Al, şöyle devam etti: “Eklem ve kas içi kanamalar en sık görülen bulgulardır. Hastaların üçte biri sünnet sonrası uzamış kanama şikayeti ile başvurup tanı alır. Hastalık faktör düzeyinin kandaki seviyesine göre ağır (faktör düzeyi < yüzde 1), orta (yüzde 1-5) ve hafif (yüzde 5-40) olarak sınıflandırılır. Klinik bulgular ise hastanın yaşına, faktör düzeyine göre değişir. Ağır hemofilide bulgular daha ciddi olup yenidoğan döneminde ve erken çocukluk döneminde ortaya çıkar. Hastalar emeklemeye ve yürümeye başlama döneminde eklem içi kanamalar ile başvurur. Hafif hemofilide ise bulgular daha ileri yaşlarda, ağır bir travma ya da cerrahi işlem sonrası kanama şeklinde ortaya çıkar. Hastalığın tanısı şüphelenilen kişilerde kan faktör seviyesine bakılarak konulur. Vücutta kolay morarma, kas içi ve eklem içi kanamalar, kan alınan yerden sızma şeklinde uzun süren kanama, sünnet sonrası beklenmedik kanama, uzamış adet kanamaları, kafa içi kanaması olan hastalarda hemofili akla gelmelidir. Tanı konulmasında aile öyküsü mutlaka sorgulanmalıdır. Erken tanı konulması özellikle ağır hemofili hastalarında hayat kurtarıcıdır.” Ciddi kanama olmadan koruyucu tedavi şart Doç. Dr. Işık Odaman Al, tedavinin esasını eksik olan faktörlerin yerine konulması olduğunu belirterek şu bilgileri verdi: “Günümüzde plazma kaynaklı ve rekombinant olarak üretilen faktör konsantreleri mevcuttur. Ağır hemofili hastalarında ciddi kanamalar gelişmeden koruyucu tedaviye başlanmalıdır. Koruyucu tedavi hemofilinin tipine, hastanın kilosuna, kanama sıklığına ve şiddetine ve faktör düzeyine göre bireyselleştirilir. Genellikle haftada 1 olarak başlanıp, haftada 3’e kadar arttırılır. Bu tedavide amaç hastanın kan faktör seviyesini yüzde 1’in üzerinde tutmak ve ciddi kanamaların önüne geçmektir. Diğer tedavi şekli ise ‘kanadıkça’ olarak isimlendirilen hastanın kanaması olması durumunda uygulanan faktör yerine koyma tedavisidir. Faktör konsantreleri hastalara damar içi infüzyon yolu ile uygulanmaktadır. Hemofili ömür boyu takip edilmesi gereken kronik bir hastalıktır. Bu süreçte hasta ve ailesinin bilgilendirilmesi ve tedaviye uyumu çok önemlidir. Hastalar hematoloji, fizik tedavi, ortopedi hekimi, fizyoterapist, psikolog gibi bir çok disiplinden profesyonel uzmanlarca takip edilmelidir. Hastalar hastalığın ismi, ağırlık derecesi, kullandığı faktör konsantresi, takip eden merkez ve hekimin bilgilerini içeren kimlik kartları taşımalıdır. Tedavide amaç hayatı tehdit eden, ani gelişen kas içi, beyin içi kanamaların önüne geçmek olduğu kadar, uzun vadede hastaların bebeklikten, erken çocukluk, okul dönemi, ergenlik ve erişkin dönemlerine geçişte karşılaşabileceği kronik sorunları da tespit edip çözmektir. Tekrarlayan eklem içi kanamalar kısa ve uzun vadede hastaların hayat kalitesini önemli düzeyde etkilemektedir.” Uzun dönemde sakatlığa ve psikolojik sorunlara yol açabilir Tekrarlayan kanamalarda uzun dönemde sakatlığa yol açabileceğine dikkati çeken Doç. Dr. Işık Odaman Al, “Tekrarlayan kanamalar sonucu eklem içinde inflamasyon (yangı) oluşmakta ve kısa dönemde ağrı, şişlik, hareket kısıtlılığına; uzun dönemde ise eklem hareket yeteneğinin kaybına yani sakatlığa neden olmaktadır. Bu tür sakatlıklar ise hastalarda fiziksel aktivitede azalmaya ve osteoporoz, obezite, sosyolojik ve psikolojik sorunlara da neden olur. Fiziksel aktivite her yaş grubunda oldukça önemlidir ve desteklenmelidir. Böylece sinir ve kas gelişimi desteklenir ve eklem hareket açıklığı artar. En çok önerilen sportif aktiviteler yürüyüş ve yüzmedir. Erken çocukluk döneminde hastaların aşıları aşı takvimine uygun olarak yapılır. Ancak kas içi yerine cilt altı uygulama tercih edilmelidir. Eğer kas içi uygulama zorunlu ise koruyucu olarak uygulanan faktör tedavisi ile aynı güne denk getirilmeli ve aşı sonrası aşı uygulanan bölgeye baskı uygulanmalıdır. Okul dönemindeki hastalar için ise okul yönetimi ve öğretmenleri hastalığın tedavisi ve acil durumlar hakkında bilgilendirilmelidir. Aile ve öğretmen iş birliği içinde olmalı ve çocuk bu dönemde psikososyal olarak desteklenmelidir. Ergenlik dönemi ise tedaviye uyumun en çok bozulduğu dönemdir. Hastalar kronik sürecin vermiş olduğu bıkkınlık, kanama ataklarının eskisi kadar sık olmaması, bağımsız olma arzusu gibi nedenler ile tedavilerini aksatabilmektedir. Son yıllarda klasik faktör uygulamalarının yanı sıra uzun yarı ömürlü faktörler, faktör VIII’ e benzer etki gösteren bisipesifik antikor (Emicizumab) ve faktör dışı tedaviler geliştirilmiştir. Emicizumab henüz ülkemizde kullanım onayı almamıştır. Gen tedavisi çalışmaları ise devam etmektedir” değerlendirmesi yaptı.
‘Liposuction nedir, kimler yaptırabilir, nasıl uygulanır’
15 Nisan 2024 Pazartesi - 16:22 ‘Liposuction nedir, kimler yaptırabilir, nasıl uygulanır’ Plastik Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Uzmanı Opr. Dr. Kamil Yıldırım, liposuction ameliyatının aslında bir kilo verme yöntemi olarak değil, estetik olarak vücuda şekil verme amacı taşıdığını söyledi. Büyük Anadolu Hastaneleri Plastik Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Uzmanı Opr. Dr. Kamil Yıldırım, ‘yağ emme’ ya da ‘yağ alma operasyonu’ olarak bilinen ‘liposuction’ hakkında bilgilendirmelerde bulundu. Opr. Dr. Kamil Yıldırım, günümüzde özellikle sosyal medyada hakkında çok fazla bilgi kirliliğinin olduğu ameliyatlardan biri olan ameliyatının aslında bir kilo verme yöntemi olarak değil, estetik olarak vücuda şekil verme amacını taşıdığını, erişkin yaş grubundaki erkek ve kadın tüm hastalara uygulanabilen bir ameliyat olduğunu aktardı. Yıldırım, “Sosyal medya kullanımının artması aynı zamanda liposuction gibi ekipmanların gelişmesi talebi arttırmaktadır. Fakat bu işlemi sosyal medya üzerinden görerek karar verilmesi doğru değildir. Hasta mutlaka uzman hekim tarafından muayene edilip, uygun olup olmadığına bakılarak ortak karar verilip ameliyat yapılması gerekmektedir. Hastanın vücudunun herhangi bir yerindeki aşırı yağ depolaması veya buna benzer problemi varsa bununla ilişkili liposuction ameliyatlarını kullanmaktayız. Tek başına liposuction yapılabileceği gibi başka ameliyatlar ile kombine şeklinde liposuction yapılabilir. Örneğin; bir karın germe veya estetik anlamda memeye yapılan bir operasyonun yanında liposuction yapılabilir. Ameliyat sonrası hasta hastanede bir gün kalır, bir hafta içinde sosyalleşmeye başlar ve bu süreçte 1 ila 1,5 ay korseler giymesi gerekebilmektedir. 1 ay sonrasında ise ağır sporlar bile yapabilir duruma gelebilir” dedi. Yapılan bu işlemin doğrudan zayıflama ya da kilo verme aracı olarak görülmemesi gerektiğine dikkat çeken Opr. Dr. Kamil Yıldırım, “Hem sağlığınız hem de fazla kilolardan kurtulmak için sağlıklı bir beslenme düzenine sahip olmanız çok önemlidir” diye konuştu.
Çocukların büyümemesi hastalık habercisi olabilir
15 Nisan 2024 Pazartesi - 14:29 Çocukların büyümemesi hastalık habercisi olabilir Acıbadem Kayseri Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Başak Tanır, çocuklarda anne karnından ergenliği kadar büyüme ve gelişmenin takip edilmesi gerektiğini söyleyerek, “Pek çok hastalığın ilk belirtisi büyüme ve gelişmenin duraklamasıdır. Bebeklerin sağlığını korumak için ise aşı takvimine uymak gerekir” dedi. Acıbadem Kayseri Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Başak Tanır, çocuğun sağlık durumunu anlamanın en iyi yolunun büyümesini ölçmek olduğunu vurguladı. Büyüme ve gelişmenin genellikle bir arada kullanılan kelimeler olduğunu belirten Dr. Tanır büyümenin, vücut hacmi ve kütlesinin artması anlamını taşıdığını ve boy, ağırlık, baş çevresi gibi vücut ölçümleriyle belirlendiğini söyledi. Bu ölçümlerin, sağlıklı çocukların ölçülmesiyle hazırlanan standart büyüme eğrileri ile karşılaştırıldığını anlatan Dr. Tanır sapmaların erken tespit edilerek gerekli önlemlerin alınmasını sağladığını ifade etti. “Anne karnından ergenliğe kadar devam eder” Gelişmenin ise hücre ve dokuların yapı ve bileşimindeki değişiklikler sonucunda meydana gelen olgunlaşma, hücrelerin ve dokuların işlevsellik kazanması ile mental, motor fonksiyon olarak dil gelişimi ve sosyal bilgiler artışı olduğunu dile getiren Dr. Tanır büyüme ve gelişmenin anne karnında başladığını ve ergenlik dönemi sonuna kadar devam ettiğini belirtti. Büyümenin izlenmesinin, çocuğun hastalık durumunun erken tanı almasında, beslenmenin değerlendirilmesinde, büyümede meydana gelen duraksama ya da yavaşlamaların erken dönemde tespit edilmesinde önemli bir yere sahip olduğunun altını çizen Dr. Tanır, “Genetik faktörler, hormonlar, cinsiyet, beslenme, metabolik ve kronik hastalıklar, çeşitli enfeksiyonlar ve psikososyal sorunlar büyüme ve gelişmeyi etkilemektedir. Pek çok hastalığın ilk belirtisi büyüme ve gelişmenin duraklamasıdır. Bu nedenle Sağlık Bakanlığı ‘Erken Çocukluk Gelişimi ve Büyümenin İzlenmesi Programı’ yürütmektedir. Büyümenin İzlenmesi Programı’nın amacı sağlam, hasta çocuk ayrımı yapmadan tüm çocukların hangi ortamlarda, nasıl bir beslenme uygulanarak büyüdüklerini, kilolarını, boylarını ölçerek sağlıklı bir gelişim gösterip göstermediklerinin tespit edilmesi ve erken tanı konularak girişimlerde bulunulmasıdır” diye konuştu. “Anne sütü almayan bebekler daha dikkatle izlenmeli” Bebeklerde hastalıktan korunmanın en güvenilir yolunun aşı takvimine uymak olduğunu vurgulayan Dr. Tanır çocukların boy ve ağırlık ölçümlerinin, büyüme ve gelişmenin, beslenme durumunun belirlenmesinde önemli birer ölçüm olduğunu; özellikle anne sütü almayan, düşük doğum ağırlıklı, ikiz eşi ya da ailenin çok sayıda çocuğundan biri olan, doğumdan sonraki ilk bir yıl içinde kardeş ölümü bulunan bebekler gibi bazı risk etmenlerini taşıyan çocukların çok dikkatle izlenmesi gerektiğini söyledi. Doğumdan sonra ilk günlerden itibaren bebek ile ilgili dikkat edilmesi gereken hususlar olduğunun altını çizen Dr. Tanır, “Halk arasında bilinen ismiyle topuk kadın, işitme, görme, kalça displazisi gibi doğumdan sonra tarama ve aşılar mutlaka yaptırılmalıdır. Bebeklerde sık görülen bazı hastalıklardan korunmanın en güvenilir, en kolay yolu onları düzenli aralıklarla ve aşı takvimine uygun aşılatmaktır. Bebeğin beslenmesi ilk 6 ay anne sütü, 2 yaşına kadar uygun ek gıdalar ile anne sütüne devam edilerek yapılması, bir sorun yaşandığında aile hekimine müracaat edilmesi gerekir. Bebek ölçüm, izlemleri düzenli olarak yaptırılmalıdır” ifadelerini kullandı. “İlk 6 ay su bile vermeden emzirin” Ebeveynlerin büyüme gelişmeyi takip ederek hekime yardımcı olmasının problemlerin çözülmesine de yardımcı olacağını söyleyen Dr. Tanır, “Anne ve babaların bilinçli olarak çocuklarının büyüme ve gelişmelerini yakından takip etmesi ve aile hekimi ile işbirliği içinde olması, oluşabilecek problemlerin önüne geçilmesinde yardımcı olacaktır. Bebeğin tüm biyolojik ihtiyaçları için en iyi ve eksiksiz besin anne sütüdür. Bebeğin sağlıklı gelişmesini ve büyümesini ve hastalıklardan korunmasını sağlar. Doğumdan sonraki ilk günler bebeğiniz, günün büyük bölümünü uyuyarak geçirir. Emme ve yutma reflekslerine sahiptir. Lohusalık döneminin ilk yarım saatinde bebekle annenin bedensel teması sağlanarak, mutlaka ilk ağız sütü verilmelidir. Bebeğe 6. ayın bitimine kadar anne sütünden başka hiçbir gıda, su dâhil verilmeden emzirme 2 yaşına kadar sürdürülmelidir. Çocuğunuzun büyüme ve gelişmesi 0-4 yaş arası oldukça hızlıdır” dedi. Dr. Tanır, çocuğun 1 yaşına girdiğinde kendi başına yemek yiyebilmesi gerektiğini, kendi eliyle yemesinin, nörolojik gelişimi ve küçük motor hareketlerinin hızlı gelişebilmesi için önem arz ettiğini dile getirdi.
Kastamonu’da prostat büyümesi için endoskopik rezum ameliyatı
15 Nisan 2024 Pazartesi - 13:37 Kastamonu’da prostat büyümesi için endoskopik rezum ameliyatı Kastamonu’da prostat büyümesi olup kullandığı ilaçlardan fayda göremeyen hastalar için endoskopik rezum ameliyatı yapılmaya başlandı. Kastamonu’da prostat büyümesi sebebiyle kullandığı ilaçlardan fayda göremeyen hastalar kapalı ameliyat olabilecek. Özel Kastamonu Anadolu Hastanesinde prostat büyümesi olup kullandığı ilaçtan fayda görmeyen hastalar için endoskopik (kapalı) rezum ameliyatı yapılıyor. Rezum yöntemi hakkında bilgilendirmede bulunan Özel Kastamonu Anadolu Hastanesi Üroloji Uzmanı Doç. Dr. Sadi Turkan, “Rezum, prostat içine endoskopik cihazla sıcak su buharı vererek prostatın küçültülmesidir. Radyofrekans enerjisi ile oluşturulmuş özel su buharı enerjisi kullanılarak büyümüş prostat dokusunun küçültülmesidir. Prostat kanseri olmayan, prostat büyümesi olan ancak ilaçlardan fayda görmeyen 80 gramdan daha büyük olmayan prostatı olan hastalara Rezum uygulanır. Rezum tekniğinin en önemli avantajlarından biri anestezi yönünden riskli hastalara spinal (belden aşağısının uyuşturulması) veya lokal (bölgesel anestezi) ile yapılabilmesidir. Prostatın büyüklüğüne göre süre değişmekte olup, ortalama 15 dakika sürmektedir” diye konuştu. Ortalama 1 gün yatış gerektiren ameliyatın ardından 3 ay içerisinde prostatın küçülmeye başladığını belirten Turkan, “Hastalar ameliyat sonrası yaklaşık 3-10 gün arası sondalı kalırlar. Prostatın küçülmesi ameliyattan sonra 3 ay süre ile devam eder. Rezum yönteminin sağladığı avantajlar ise lokal veya spinal anestezi ile uygulanabilir. Cinsel fonksiyonlar zarar görmez. Kanama olmaz ve hastanede yatış süresi çok kısadır, ortalama 1 gündür. Prostat kanseri olan hastalar, prostat iltihabı olan hastalar, penil protezi olan hastalar ve yapay sfinkteri olan hastalara rezum ameliyatı yapılabilir” ifadelerini kullandı.
Bayramda hastanede yoğun mesai: 18 bin 324 kişiye hizmet verildi
15 Nisan 2024 Pazartesi - 12:36 Bayramda hastanede yoğun mesai: 18 bin 324 kişiye hizmet verildi Sivas Numune Hastanesi, 9 günlük bayram tatili süresince hastaneye başvuran 18 bin 324 vatandaşa sağlık hizmeti verdi. Ramazan Bayramı tatili boyunca Sivas Numune Hastanesi’nde yoğun mesai geçirildi. 9 günlük tatil sürecinde toplamda 18 bin 324 kişi hastaneye çeşitli nedenlerle başvururken, 341 ameliyat başarı ile gerçekleştirildi. Konuya ilişkin açıklamalarda bulunan Sivas Numune Hastanesi Başhekimi Uzm. Dr. Mehmet Fidan, "9 günlük tatil sürecinde toplamda 18 bin 324 kişi hastanemize başvurdu. Bu başvuruların 12 bin 778’i Genel Acil, 5 bin 383’ü Çocuk Acil ve 663’ü Kadın-Doğum Acil bölümlerine yapıldı. Ameliyat ihtiyacı olan hastalarımızın tedavileri için 9 gün boyunca 341 ameliyat gerçekleştirildi. Ayrıca, bayram tatili süresince hastanemizde 65 bebek dünyaya geldi" dedi. Günlük 450’den fazla personelin hizmet sunduğunu ifade eden Başhekim Fidan, "Hastanemizdeki personel ise büyük bir özveriyle hizmet sundu. Günlük 29 hekim, 140 ebe/hemşire, 37 sağlık memuru/teknisyeni, 120 temizlik personeli, 32 klinik destek personeli, 37 veri giriş personeli, 80 güvenlik görevlisi ve 3 şoför, hastalarımıza kesintisiz hizmet sunmak için çalıştı. Tatil boyunca hastanemize başvuran hastalara hızlı ve etkili bir şekilde müdahale edilmesini sağlayan tüm personelimize teşekkür ediyorum. Vatandaşlarımızın sağlık hizmetlerine ulaşımında herhangi bir aksaklık yaşanmaması için çalışmalarımıza büyük bir özveriyle devam edeceğiz" ifadelerine yer verdi.
’Varikosel, erkeklerde kısırlık riskini artırıyor’
15 Nisan 2024 Pazartesi - 10:54 ’Varikosel, erkeklerde kısırlık riskini artırıyor’ Varikoselin testis toplardamarlarının bacaklarda varis benzeri genişlemesine verilen klinik bir isim olduğunu belirten Dr. Öğr. Üyesi Abdullah Açıkgöz, “Erkek kısırlığının en yaygın nedenlerinden varikosel, düzeltilebilir bir durumdur. Genel nüfusta erişkin yaşta yaklaşık yüzde 15-20 oranında görülürken, kısırlık nedeniyle araştırılan erkeklerin yüzde 25-40’ında varikosel tespit edilir” dedi. VM Medical Park Samsun Hastanesi Üroloji Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Abdullah Açıkgöz, varikosel hakkında bilgilendirmede bulundu. Çocuk sahibi olan ve tekrar çocuk isteyen erkeklerin yüzde 60’ında varikosel görülebildiğini söyleyen Dr. Öğr. Üyesi Açıkgöz, “Varikosel, sperm kalitesini bozabilir, testosteron üretimini olumsuz etkileyebilir, ayrıca testiste ağrı ve dolgunluk hissi oluşturabilir. Anormal sperm analizi bulunan ve kısırlık şikâyeti olan erkeklerin yüzde 25’inde varikosel tespit edilmiştir. Klinik olarak varikosel, en sık sol tarafta (yüzde 75-95 oranında) görülür” diye konuştu. “Fiziksel aktivitelerden sonra testislerde ağrı, varikosel işareti olabilir” Varikoselin belirtilerinden bahseden Dr. Öğr. Üyesi Açıkgöz, “Testis üzerinde şişlik, kabarıklık, testiste ağrı görülebilir. Damarlardaki genişleme zamanla dışarıdan görülecek kadar belirgin hale gelebilir ve bacaklarda varislere benzer bir görünüm alabilir. Varikosel belirtileri arasında testislerdeki şişliğin yanı sıra, terleme ve sıcaklık hissi de yer alır. Nadir durumlarda testislerde küçülme meydana gelebilir” şeklinde konuştu. “Dikkatli kişilerce anlaşılabilir” Varikoselin kendisini muayene eden dikkatli kişiler tarafından testis üzerindeki düzensizlik, şişlik veya ağrı nedeniyle fark edilebileceğini belirten Dr. Öğr. Üyesi Açıkgöz, “Varikosel genellikle kısırlık şikâyetiyle doktora başvuranlarda muayene sırasında teşhis edilir. Uzun süre ayakta durma, spor veya cinsel aktivite gibi efor gerektiren durumların ardından ağrılar oluşuyorsa bu da varikosel işaretleri olabilir” ifadelerini kullandı. Tanı ve değerlendirme süreci Varikoselin teşhisi için en önemli yöntemin, deneyimli bir üroloji uzmanının yapacağı muayene olduğunu vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Açıkgöz, “Muayene genellikle ayakta yapılır. Fizik muayene en değerli yöntemdir. Muayene sonucunda teşhis edilen varikoselin üç dereceye ayrılıyor. Derece 1: En hafif derecedir. Ayakta muayene sırasında ancak öksürme veya ıkınma gibi manevralarla damarlar hissedilebilir. Derece 2: Orta derecelidir. Ayakta muayene sırasında karın içi basıncını artırmaya gerek kalmaksızın el ile hissedilebilen genişlemiş damarlar bulunur. Derece 3: En şiddetli derecedir. Varisli damarlar ayakta gözle görülebilir haldedir. El ile hissedilebilirler, özellikle karın içi basıncını artıran durumlardadır. Bu tetkikle etkilenen damarların çapı, kanın geri dönüp dönmediği ve testis hacmi gibi faktörler belirlenebilir. Subklinik varikosel, fizik muayenede tespit edilemeyen ancak radyolojik yöntemlerle teşhis edilen varikosel durumuna verilen isimdir. Subklinik varikoselin tedavisinin, sperm parametreleri ve gebelik oranları üzerindeki etkisi kesin olarak kanıtlanmamıştır” açıklamasında bulundu. "Varikosel tedavi yöntemleri" Varikoselin hangi durumlarda tedavi edilmesi gerektiğini altını çizen Dr. Öğr. Üyesi Açıkgöz şunları söyledi: "Elle muayene edilebilir varikosel olması, çiftin bilinen kısırlık yakınmasının bulunması, kadın partnerin fertilitesinin normal olması veya potansiyel olarak düzeltilebilecek bir kısırlık nedeninin bulunması, Erkek partnerin bir veya daha fazla anormal sperm parametreleri (sperm sayı, motilite veya morfolojide bozulma) veya sperm fonksiyon testlerine sahip olmasıdır. . Varikosel hastalığının ameliyat ile düzeltilmesine karar verilen hastalar için dünyada en çok kabul gören tedavi yöntemi mikrocerrahi (mikroskopik) varikosel ameliyatıdır. Operasyon mikroskopu kullanılarak 15 kata varan büyütmeler ile damarsal yapılar daha iyi görülür ve bozulmuş kan akışı nedeniyle ortadan kaldırılması gereken venöz yapılar temizlenir. Testise kan getiren atardamarlar, lenf damarları ve sperm kanalı korunur. Bu yöntemle varikosel tekrarlaması, atardamar yaralanması ve ameliyat sonrası hidrosel oluşumu (testis içinde sıvı toplanması) gibi komplikasyon oranları en düşük ve ameliyat sonrası sperm parametrelerinde iyileşme ve gebelik oranları diğer yöntemlerden daha yüksektir. Varikoselektomi ameliyatı sonrası evde 1 günlük dinlenmeden sonra günlük işler yapılabilir. 1-2 hafta sonra cinsel aktivasyona, 2-4 hafta sonra ağır iş yaşamına ve spor faaliyetlerine izin verilir.”
Parkinson erken teşhisle kontrol altına alınabilir
15 Nisan 2024 Pazartesi - 10:53 Parkinson erken teşhisle kontrol altına alınabilir Modern yöntemlerle erken dönemde teşhis edilebilen Parkinson’un kontrol altına alınması için birçok tedavi seçeneğinin bulunduğunu belirten Nöroloji Uzmanı Dr. Hikmet Dolu, “Hastalıkla baş edebilmek için öncelikle ilaç tedavisi uygulanmaktadır. Bu tedaviye yanıt alınamaması veya tedaviye zaman içinde direnç gelişmesi halinde cerrahi tedavi tercih edilir” dedi. Liv Hospital Samsun Nöroloji Uzm. Dr. Hikmet Dolu, 11 Nisan Dünya Parkinson Hastalığı Günü dolayısıyla bilgilendirmelerde bulundu. Parkinson’un tanımı yapan Uzm. Dr. Dolu, “Hareketlerde yavaşlama ve titreme ile başlayan, tedavi edilmezse zaman içinde hastayı yatağa bağımlı hale getirebilen Parkinson, hayat kalitesini bozan bir hastalık olarak tanımlanabilir. Modern yöntemlerle erken dönemde teşhis edilebilen Parkinson’un kontrol altına alınması için birçok tedavi seçeneği bulunur. Parkinson, çoğunlukla vücudun bir tarafında hareketlerin ileri derecede yavaşlaması (bradikinezi), genellikle istirahat halindeyken görülen titreme (tremor), kasların düzensiz ve istemsiz kasılması sonucu oluşan vücutta sertlik hissi (rijidite) ve postür (duruş) bozukluklarıyla ortaya çıkar. Hastalıkla baş edebilmek için öncelikle ilaç tedavisi uygulanmaktadır. Bu tedaviye yanıt alınamaması veya tedaviye zaman içinde direnç gelişmesi halinde cerrahi tedavi tercih edilir” diye konuştu. "Hareketlerde azalma görülebilir" Parkinson’un belirtilerinden bahseden Uzm. Dr. Dolu, "Parkinson hastalığı hemen hemen her zaman vücudun bir yarısında (daha sıklıkla sol taraf, hemiparkinsonizm) başlar, yıllar içinde diğer tarafa da geçer. Temel belirtisi, hareketlerde yavaşlama ve/veya titremedir yani tremordur. Sıklıkla tek tarafta, istirahat halinde ortaya çıkan elde veya ayakta titreme ve eklem hareketlerinde katılıkla kendini gösterir. Zamanla yürürken tek veya iki taraflı kol sallanma hareketlerinde azalma veya kayıp, adımlarda küçülme, yürümeye başlamada zorluk, düğme iliklemek ya da açmakta zorlanma, yatakta dönme ya da otururken kalkmada güçlük Parkinson’un belirtileri arasındadır. Maske (donuk yüz) yüz ifadesi, alçak ve kısık ses tonuyla konuşma, el yazısında küçülme, öne doğru eğilme/kamburlaşma olabilir. Parkinson hastalığında beyinden kaynaklanan hareket bulgularından başka hareket haricinde belirti ve şikâyetler de izlenir. Bunlar kabızlık, kan basıncının düşmesi, depresyon, uyku bozuklukları, huzursuz bacak sendromu ve koku duyusunun kaybıdır. Hastalığının orta ve ileri evrelerinde yürüyüş bozuklukları, denge kusurları, harekette donmalar ortaya çıkar, bunu düşmeler izleyebilir. Nadiren de olsa bazı hastalarda bu tabloya bunama (demans) da eklenir" şeklinde konuştu. "İlaç tedavisi uygulanabilir" Parkinson tedavisinde öncelikle ilaçların kullanıldığını söyleyen Uzm. Dr. Dolu, “İlaçlarla beklenen yanıtın alınamadığı hastalarda veya zamanla ilaçların faydasının azaldığı durumlarda cerrahi tedavi uygulanabilir. İlaç tedavisi beyinde azalmış olan dopaminerjik geçişi artırmaya yöneliktir. Yani Parkinson ilacı, dopamini artırmaya yöneliktir. Bu amaçla, beyinde dopamin miktarını artıran ilaçlar tedavide kullanılır. Ancak Parkinson ilaçlarının uzun süre ve/veya yüksek dozlarda kullanımı ile hastalarda kısa süreli aşırı hareketlilik şeklinde dalgalanmalar, tam yanıtsızlık (off periyodu) ya da istemsiz hareketler (diskinezi) görülebilir. Bu ilaçları kullanan hastalarda ortalama yüzde 5-7 arasında ortaya çıkabilen bu durumları geciktirmek için rahatsızlığın başlangıcında hastaya yanıtın alınabildiği en düşük doz verilmelidir. Hasta 65 yaşın altındaysa ve bunama yoksa, tedaviye dopamin etkisini taklit eden ‘dopamin agonisitleri’ ile de başlanabilir veya tedaviye ek olarak kullanılabilir. Titreme, bunama, depresyon, uyku bozukluğu şikâyetleri görülürse bu şikâyetler için başka bir tedavi stratejileri planlanabilir. Hastaların üçte biri ilaç tedavisi ile uzun yıllar iyi cevap alınan ve yaşamlarında önemli bir kısıtlama olmadan yaşayabilen kişilerdir. Kalan grubun bir kısmında ilaca cevap kısıtlıdır. Doz arttırıldıkça yan etkiler, zamanla da ilaca cevapsızlık görülebilir” ifadelerini kullandı. "İlaç tedavisine yanıt alınmazsa cerrahi tedavi tercih edilebilir" İlaç tedavisinden fayda görmeyen hastalarda cerrahi tedaviye başvurabileceklerine dikkat çeken Uzm. Dr. Dolu, şunları söyledi: "Özellikle son 15-20 yıldır ilaç tedavisine cevap vermeyen hastalarda, cerrahi seçenek önerilir. Amaç beyinde hareketimizle ilgili merkezlerde azalan elektriksel uyarının cilt altına yerleştirilen bir kaç cm’lik jeneratör aracılığı ile oluşturulmasıdır. Kalp pili benzeri bir mantık ile düşünülebilir. Uygulamanın tıbbı adı, derin beyin stimülasyonudur."
Yirmilik diş çekimi konusunda uzmanlar uyarıyor
15 Nisan 2024 Pazartesi - 10:27 Yirmilik diş çekimi konusunda uzmanlar uyarıyor Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Dekan Yardımcısı Prof. Dr. Ömür Dereci, yirmilik dişlerin çekilmesi zorunluluğunun toplumdaki yanlış bir algı olduğunu belirirken, 25 yaşını geçen kişilerde problem oluşturduğu takdirde çekim yapılabileceğini söyledi. Toplumda birçok kişinin ağız ve diş sağlığı konusunda sorun yaşamasına neden olan yirmilik dişler, gerçekleştirilen cerrahi operasyonlar ile çekilebiliyor. Her yirmilik dişin çekilmesi gerektiği konusunda vatandaşlar arasında yanlış bir algının oluştuğunu belirten Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Dekan Yardımcısı Prof. Dr. Ömür Dereci, yanlış bilinen doğrular hakkında konuştu. Yirmilik dişlerin kist ve patolojik doku gelişimine neden olmadığı, ağrı yapmadığı takdirde çekilmeyebileceğini belirten Dereci, “25 yaşı geçen kişilerde problem oluşturan yirmilik dişlerin çekilmesi gerekir” dedi. “Arka dişler kullanılmadığı için çıkma problemleri oluşuyor” Yirmilik diş olarak tabir edilen dişlerin, insanoğlunun gelişim sürecinde kullanımının azalmasıyla ağızda bir fazlalık haline geldiğini belirten Prof. Dr. Ömür Dereci, “Yirmilik dişler 19 ile 20 yaş civarında insanlar ulaştıkları zaman kendini gösteren dişler oldukları için adı 20 yaş dişi olarak konulmuştur. Ortalama 20 yaşında bu dişlerin çıkmaya başlamış olması gerekiyor. Yediğimiz gıdaların, sert gıdalardan yumuşak gıdalara geçiş olduğu için zaman içerisinde yıllar içerisinde ve öğünlerimiz değiştiği için bize bu arka dişlere ihtiyaç duymuyoruz artık. O yüzden bu dişlerde de çıkma problemleri oluşuyor” dedi. “25 yaşı geçen kişilerde problem oluşturan yirmilik dişlerin çekilmesi gerekir” Her yirmilik dişin çekilmesinin gerekmediğini fakat 25 yaşını geçen bireylerde probleme neden olduğu takdirde çekilebileceğini söyleyen Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Dekan Yardımcısı Prof. Dr. Ömür Dereci, şu ifadeleri kullandı: “Bu dişler çok kullanılmadığı için çıkma problemleri oluşturuyor ve yanlış pozisyonlarda çıkmaya başlıyor. İşte bu dişlerin gömülü kalma nedeni bu. Her 20 yaş dişinin çekilmesi gerekir diye bir bakış açısı doğru bir bakış açısı ne yazık ki değildir. Bazen dijital 20 yaş dişleri. Yanlış çıkmış da olabilir ancak bunlar bazen ağız içerisinde çok problem çıkarmazlar. Etrafında bir kist gelişimi olmadıysa etrafında patolojik bir doku geliştirmedi ise ve ağız içerisinde de ağzın içerisindeki gıda gıdalarla ve ağız ortamına açıklığı bulunmuyorsa bu diş kemik içerisinde gömülü kalabiliyor. Özellikle 25 yaşı geçmiş daha ileri yaş hastalarda özellikle bu işleri takip ederiz. Bir problem olduğu zamanda hemen operasyonu almak üzere 3 aylık veya 6 aylık takiplerde hastalarımızı tutarız. Bir problem oluştuğu zaman da bu dişlere cerrahi olarak çekeriz. Bu 20 yaş dişlerinin kesinlikle çekilmesi gerekir. 20 yaş dişi varsa kesinlikle çektirin gibi bir bakış açısı çok doğru bir bakış açısı değil, çok doğru bir algı değil.”