SAĞLIK
Alışılmış öfke normalleşiyor 22 Mart 2026 Pazar - 10:24:22 Uzman Psikolog Arzu Hamurcu, toplumda görülen şiddete maruziyetin beyinde normalleştiğini söyleyerek, "Maruz kaldıkça beyin buna alışıyor, alıştıkça eşik düşüyor, eşik düştükçe de şiddet sıralanmış bir hale geliyor" dedi. İnsanların öfkesini dönüştüremediği zaman bir başkasına yönelttiğini söyleyen Uzman Psikolog Arzu Hamurcu, "Son dönemde artan şiddet olaylarını konuşurken sadece bireysel öfkeye bakmak yeterli olmaz. Çünkü şu anda yoğun bir duygu yönetememe krizi yaşıyoruz. Artık insanlar üzülmeyi de reddedilmeyi de hayal kırıklığı yaşamayı da kaybetmeyi de tolere edemiyorlar. Her şey çok hızlı her şey çok anlık her şey çok tepkisel bir halde ve bu yüzden de aslında artık bu hız kültüründe duygular işlenemiyor. Duygular bastırılıyor ve her bastırılan duygu ne yazık ki bir yerde patlak veriyor. Bir diğer mesele de artık şiddete çok fazla maruz kalıyoruz. Televizyonlar, diziler, haberler, sosyal medyadaki bütün içerikler. Biz maruz kaldıkça beyin buna alışıyor, alıştıkça eşik düşüyor, eşik düştükçe de şiddet sıralanmış bir hale geliyor. Oysaki şiddet çoğu zaman güç göstergesi değil, regüle olamayan yani sakinleşemeyen bir sinir sisteminin çığlığı olarak gördüğümüz tablolar var. Duygusunu yönetemeyen insan davranışını da yönetemiyor ve bu noktada artık öfke tek başına bir problem değil, öfkeyle kişinin ne yaptığı problem haline geliyor. Bu aşamadan sonra artık bizim bakmamız gereken sadece çözüm olarak cezaları konuşmak değil. Şiddet bir anda ortaya çıkmıyor. Yıllarca bastırılmış duyguların, yönetilemeyen öfkenin ve düşen bir tahammül eşiğinin sonucu olarak ortaya çıkıyor. Bu tepki de bu doğal hızda artık toplumda İnsanlar hayal kırıklığı ile baş etmeyi öğrenmez ise reddedilmeyi taşıyamazsa, öfkesini dönüştüremez ise artık o öfkeyi bir başkasına yöneliyor halde görüyoruz" dedi. Hamurcu, bireylere çocuk yaşta öfkeyle başa çıkmanın öğretilmesi gerektiğini söyleyerek, "Şimdi burada çözümü sadece tabi ki de cezaları konuşmak olarak göremeyiz. Aynı zamanda duygusal dayanıklılığı arttırmakla başlayabiliriz. Yani çocuklara küçük yaşta duygusal regülasyonu öğretmek, hayır ifadesi ile baş etmeyi öğretmek, reddedilmeyi kişisel bir yıkım olarak algılamamayı öğretmek, burada ebeveynlere ve topluma çok ciddi bir görev olarak düşüyor. Gerektiğinde de terapiyi zayıflık değil bir güç alanı olarak göstermek burada bizlere düşen en önemli görevlerden birisidir. Çünkü şunu çok iyi biliyoruz ki güçlü insan bağıran insan değil öfkesini yönetebilir insandır. Yani alışılmış sıralanmış öfke artık birçok kişi için bir tehdit haline gelmiyor ve ‘ben de öfkemi bu şekilde gösterebilirim’ diye bir kelebek etkisi ile öfkenin yayıldığını artık toplumda da görmüş oluyoruz" ifadelerini kullandı.
22 Mart 2026 Pazar - 09:32 Bayram sonrası sıvı tüketimine dikkat Su tüketimine dikkat çeken ve oruç sonrası beslenme ilgili önemli hatırlatmalar yapan Diyetisyen Gamze Söylemez, "Metabolizmanın çalışabilmesi adına günlük 6-8 bardak, bayram sonrası için de günlük 12 bardağa kadar sıvı tüketimi bireylerin metabolizmasını, bağırsak sisteminin çalışmasına yardımcı olacaktı" dedi. Ramazan Bayramı’nda yavaşlamış olan metabolizmanın hızlandırması için öncelikle dikkat edilmesi gereken belli başlı hususların olduğunu belirten Diyetisyen Gamze Söylemez, "Bunlardan birincisi Ramazan Bayramı’nda mutlaka iki ana öğün, iki ara öğün şeklinde beslenmeniz gerekmektedir. Burada özellikle her öğün arasında 2-3 saat kadar fark olursa bu da yavaşlamış olan metabolizmanızın hızlanmasına yardımcı olacaktır. Bununla birlikte Ramazan Bayramı’nın kahvaltısında özellikle daha protein ağırlıklı ancak daha bitkisel proteinler tercih edilmeli. Özellikle koyu yeşil yapraklı sebzelerin çok yoğunlukta olduğu yine yavaşlayan metabolizmaları hızlandırması adına; yumurta, peynir, zeytinin olduğu güzel bir kahvaltı tabağı bizim için yeterli olacaktır." dedi. "Günlük 12 bardağa kadar sıvı tüketimi" Özellikle doğu kültüründe daha çok et ağırlıklı besinler tüketildiği için sabah kahvaltısında kırmızı et tüketiminin özellikle durdurulmasında fayda olacağını vurgulayan Söylemez, "Daha protein artı sağlıklı besinler tüketilebilir. Yine yavaşlamış olan metabolizmanızı hızlandırmanızın diğer avantajı da spor aktivite durumu. Özellikle Ramazanda metabolizma yavaşladığı için kabızlık şikayetini çok faza duyuyoruz. Kabızlık şikâyetinin önüne geçebilmek için öncelikle düzenli beslenme, ardından doğru bir sıvı tüketimi ve mutlaka egzersiz rutini gerekmektedir. Kişilerin günde 20-30 dakika kadar spor yapması hem kilo vermeleri açısından hem de yavaşlamış olan metabolizmalarını hızlandırmaları açısından önemlidir. Sıvı tüketimi ayrıca çok önemli. Yine metabolizmanın çalışabilmesi adına günlük 6-8 bardak, bayram sonrası için de günlük 12 bardağa kadar sıvı tüketimi bireylerin metabolizmasını, bağırsak sisteminin çalışmasına yardımcı olacaktır." şeklinde konuştu.
21 Mart 2026 Cumartesi - 11:52 Uzmanı açıkladı: "Bayramda kurulan ilişkiler ruh sağlığını güçlendiriyor" Sivas Medicana Hastanesi Uzman Psikolog Kerime Begüm Özkaya, bayram sonrası işe dönüşte yaşanan isteksizliklerin oldukça normal olduğunu söyleyerek, "Psikolojik olarak en sağlıklı bayram, kişinin kendini zorlamadan ama mümkün olduğunca bağ kurduğu, paylaştığı ve anlam bulduğu bayramlardır" dedi. Bayramlarda insanlar günlük hayatın yoğun temposundan uzaklaşarak daha çok sosyal ilişkilerine yöneliyor. Aile ziyaretleri, akraba buluşmaları ve toplu kutlamalar bu dönemlerde artış gösteriyor. İnsanlar bayram süresince paylaşma, yardımlaşma ve birlikte vakit geçirme gibi davranışlara daha fazla önem veriyor. Yeni kıyafetler, hazırlanan ikramlar ve yapılan ziyaretler bayram coşkusunu artırıyor. Bayramlar, toplumda birlik ve beraberlik duygusunun güçlendiği özel zamanlar olarak dikkat çekiyor. Bayramların bireylerin psikolojisi üzerinde genellikle olumlu etkiler oluştururken, bu dönemlerde artan sosyal etkileşim, kişilerin kendilerini bir gruba ait hissetmelerini sağlarken yalnızlık duygusunu azaltıyor. Aynı zamanda paylaşma ve empati gibi duyguların güçlenmesi, bireylerin kendilerini daha anlamlı ve değerli hissetmesine katkı sunuyor. Konuya ilişkin açıklamalarda bulunan Medicana Sivas Hastanesi’nde görevli Uzman Psikolog Kerime Begüm Özkaya, bayram sonrası uyum sürecine dikkat çekerek, "Bu süreçte bireyin kendini birkaç gün uyum süresi tanıması iş yükünü parçalar haline bölmesi ve günlük rutinini yeniden oluşturmayı adaptasyonu kişide kolaylaştırır. Bu yüzden bu yaşadığımız olumsuzluklarda bayram sonrasında gayet normaldir" dedi. "Pozitif duyguları artırır" Kerime Begüm Özkaya, bayramlarda kişinin aidiyet duygusunun arttığını belirterek, "Bayramlarda insanlar günlük hayatın yoğun temposundan uzaklaşarak daha çok sosyal ilişkilerine yöneliyor. Aile ziyaretleri, akraba buluşmaları ve toplu kutlamalar bu dönemlerde artış gösteriyor. İnsanlar bayram süresince paylaşma, yardımlaşma ve birlikte vakit geçirme gibi davranışlara daha fazla önem veriyor. Yeni kıyafetler, hazırlanan ikramlar ve yapılan ziyaretler bayram coşkusunu artırıyor. Bu süreçte bireyler hem duygusal hem de sosyal açıdan daha yoğun bir dönemden geçiyor. Bayramlar, toplumda birlik ve beraberlik duygusunun güçlendiği özel zamanlar olarak dikkat çekiyor. Bayramlar, ruh sağlığını güçlendiren sosyal köprülerdir. Bayramlar sadece kültürel ve dini günler değil aynı zamanda insanların duygusal dünyasını güçlü şekilde etkileyen sosyal dönemlerdir. Bayramlar insanların psikolojisi üzerine genellikle olumlu ve güçlendirici etkileri oluşturur. Bayram psikolojisi bireylerin aidiyet, paylaşma, mutluluk, özlem ve hüzün gibi yoğun duygularını aynı anda yaşayabildiği bir süreçtir. Psikolojik açıdan değerlendirecek olursak, bayramlar kişilere aidiyet ve bağlılık duygusunu arttırır. Bayramlarda aile ziyaretleri, akraba buluşmaları ve toplu kutlamalar olur. Bu durum kişi de bir yere ait olduğunu ve yalnız değilim duygusunu güçlendirir. Sosyal bağların güçlenmesi psikolojik dayanıklılığı ve pozitif duyguları arttırır" dedi. "Kısa sürelide olsa iş stersiden uzaklaştırır" Özkaya, bayramda insanların geçmişi ile bağ kurduğunu söyleyerek, "Bayramlar günlük hayatın rutininden çıkmayı sağlar. Yeni kıyafetler, ikramlar, ziyaretler ve hediyeler gibi gelenekler dopamin ve serotonin gibi mutluluk hormonlarının artmasına yardımcı olur. Stres ve yorgunluğu azaltır. Bayram tatilleri ve sosyal ortamlar insanların iş ve hayat stresinden kısa süreli de olsa uzaklaşmanızı sağlar. Ruhsal rahatlama ve yenilenme hissini oluşturur. Paylaşma ve empatiyi güçlendirir. Bayramda ihtiyaç sahiplerine yardım etmek, büyükleri ziyaret etmek gibi davranışlar işin empati ve merhamet duygusunu arttırır. Yardım etmek kişinin kendini daha değerli ve anlamlı hissetmesini sağlar. Kişide geçmişi ve hatırlarla bağ kurmayı sağlar. Bayramlar çoğu insanlar için çocukluğunu hatırlatan zamanlardır. Bu da kişide nostaljik ve sıcak duyguların yaşanmasını sağlar. Bayramlar bazı insanlar için de zorlayıcı olabilir. Her zaman herkes için aynı derecede mutlu geçmeyebilir. Yalnız yaşayan kişiler, yakınını kaybetmiş olanlar, aile ilişkileri zor olan kişiler, bayramlarda yalnızlık veya hüzün hissedebilir. Bu da gayet normaldir. Bu nedenle bayramlarda çevremizdeki insanları hatırlamak, bir telefon etmek ya da kısa bir ziyaret gerçekleştirmek bile kişinin kendini daha iyi hissetmesine yardımcı olabilir" diye konuştu. "Bayram dönüşü işte yaşanan isteksizlik normaldir" Bayram sonrası adaptasyon sürecinden bahseden Özkaya, "Psikolojik olarak en sağlıklı bayram kişinin kendini zorlamadan ama mümkün olduğunca bağ kurduğu, paylaştığı ve anlam bulduğu bayramlardır. Ayrıca bahsetmek gerekirse bayram sonrası işe dönüşü yaşama isteksizlik oldukça normaldir. İnsan zihnin dinlenme ve sosyal bağların yoğun olduğu bir dönemden tekrar sorumlulukların olduğu bir ortama geçer. Bu da tabi ki zorlayıcıdır. Bu süreçte bireyin kendini birkaç gün uyum süresi tanıması iş yükünü parçalar haline bölmesi ve günlük rutinini yeniden oluşturmayı adaptasyonu kişide kolaylaştırır. Bu yüzden bu yaşadığımız olumsuzluklarda bayram sonrasında gayet normaldir. Herkese huzurlu, sağlıklı ve mutlu bayramlar diliyorum" şeklinde konuştu.
21 Mart 2026 Cumartesi - 10:58 Hemşirelikten bağışçılığa: Bu kez kendi hücreleriyle hayat kurtardı Tunceli Ovacık Devlet Hastanesi’nde görev yapan hemşire Mavi Altay, yıllar önce verdiği kök hücre örneğinin eşleşmesiyle bu kez kendi hücrelerini bağışlayarak bir hastaya umut oldu. Ovacık Devlet Hastanesi’nde görev yapan hemşire Mavi Altay, 6 yıl önce verdiği kök hücre örneğinin bir hastayla eşleşmesi üzerine bağış sürecine dahil oldu. Sağlık çalışanı olarak mesleği gereği her gün hastaların tedavisine katkı sunan Altay, bu kez farklı bir sorumluluk üstlenerek doğrudan bağışçı oldu. Yapılan tetkik ve hazırlıkların ardından süreci tamamlayan Altay, kendi hücrelerini bağışlayarak bir hastanın yaşam mücadelesine destek verdi. "Vereceğimiz bir miktar kanla bir kişinin hayatına dokunabiliriz" Bağış sürecinde ve sonrasında yaşadıklarını anlatan Mavi Altay, bir hemşire olarak hastaların hayatına dokunduğunu ancak kendi canından bir parça vererek hayat kurtarmış olmanın çok daha güzel bir duygu olduğunu ifade etti. Altay, "Kızılay’a 6 sene önce kök hücre için örnek vermiştim. Aralık ayında geri dönüş oldu. Örnekler bir hastayla uyuşmuş. Açıkçası bu beni biraz heyecanlandırdı, tedirgin etti, süreçle ilgili bilmediklerim vardı. Sonra Kızılay’daki arkadaşlarla görüştüm. Sağ olsunlar sorularımın hepsini sağlıklı bir şekilde cevapladılar. Sonraki süreçte ilk önce chek up yapıldı. İstanbul’daki chek up sürecinden sonra dokular hastayla uyuştuğu için yaklaşık 15 gün sonra kök hücre tüp toplama işlemi olacaktı. Onun öncesinde bir ilaç verip kanımdaki kök hücreyi artırdılar. İlaç 5 gün sürdü. Hafif kemik ağrısı, grip gibi hafif semptomları oldu. Onun dışında bir sıkıntı yaşamadım. Bu işlemlerden sonra kök hücre toplama işlemine geçtik. Bu süreçte arkadaşlar yine yardımcı oldular. Yaklaşık 3 saat sedyede uzanmak zorundaydım. Bu işlemler esnasında hareket edemiyordum. Ama gayet uyumlu, hoş sohbet insanlarla tatlı bir iletişim halinde olduk. Çekindiğim, korktuğum yerlerde benimle ilgilendiler. İşlem gayet güzel geçti. Sonraki süreçte öğrenebildiğim kadarıyla kök hücre bağışında bulunduğum arkadaşın da iyileşmiş olduğunu duydum. Gayet mutluyum. Bir hemşire olarak zaten insanların hayatına dokunuyorduk ama özellikle kan bağışı yaptıktan sonra kendimden bir parça verdikten sonra birinin hayatını kurtarmış olmak çok güzel. Söyleyebileceğim en önemli şey, bunu sadece bir hastanın hayatını kurtarmak olarak görmesinler. Hastanın yakınları, çevresindeki insanlar, hastayla birlikte her gün hastaneye giden, hasta için uğraşan insanlar için de yapsınlar. Hepimizin başına gelebilecek bir hastalık, hepimizin yaşayabileceği bir sorun. Vereceğimiz bir miktar kanla bir kişinin hayatına dokunabiliriz" diye konuştu. "Yaptığım şeyden dolayı kendimle gurur duyuyorum" Altay, "Etrafımdaki insanlardan çok olumlu tepkiler aldım. Herkes yaptığımın ne kadar gururlu, güzel bir şey olduğundan bahsetti. Ben de çok mutlu oldum. Sonrasında unu çok düşündüm; eğer o bağışı yapmasaydım ne kadar üzüleceğimi, bir insanın hayatına dokunamayacağımı ya da o kişinin bu hastalıktan iyileşemeyeceğini düşündüm ve gerçekten yaptığım şeyden dolayı kendimle gurur duyuyorum. Herkesin canı gönülden yapabileceği bir şeyi yaptım belki ama bence çok önemli bir şey, herkesin de yapması lazım. Buradan söyleyebileceğim en önemli şey herkesin kemik iliği örneği vermesi ve hastalara ulaşması. Bir çocuk, belki bir yetişkin, belki bir anne, belki dede, hala. Yani birine yardım edebiliriz. Onların hayatlarını güzelleştirebiliriz. Bu süreç benim için sadece 20 günden ibaretti. Yani 20 gün içerisinde sadece 5 gün ilaç aldım ama diğer tarafta o hasta belki bir sene daha benim kök hücremi alacak. İyileşecek olsa bile 1 sene hastanede kalacak. Onun için daha yıpratıcı, daha uzun bir süreç" dedi.
Bakan Memişoğlu: "Türkiye’yi sağlıkta dünyaya yön veren ülke haline getireceğiz"
28 Kasım 2025 Cuma - 14:32 Bakan Memişoğlu: "Türkiye’yi sağlıkta dünyaya yön veren ülke haline getireceğiz" Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu, Türkiye’nin artık sadece sağlık hizmeti sunan değil, aynı zamanda bunun bilimini ve teknolojisini de üreten bir ülke olma yolunda olduğunu belirterek, "Türkiye’yi sağlıkta teknoloji ve bilim anlamında dünyaya yön veren, insanlara sağlıkla ilgili ulaşımını sağlayan bir ülke haline getireceğiz" dedi. Bir dizi ziyaret ve temaslarda bulunmak üzere Mersin’e gelen Bakan Memişoğlu, kent programına valilik ziyaretiyle başladı. Vali Atilla Toros, vali yardımcıları, kaymakamlar ve birim müdürleri tarafından karşılanan Memişoğlu’na öğrenciler çiçek takdim etti. Valilik şeref defterini imzalayan Bakan, daha sonra basına kapalı gerçekleştirilen görüşmede Vali Toros’tan kentteki sağlık yatırımlarına ilişkin brifing aldı. Brifingin ardından beraberinde basın mensuplarına açıklamalarda bulunan Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu, ’Sağlıklı Türkiye Yüzyılı’ kapsamında 63. il ziyareti olan Mersin’de sağlık yatırımlarını değerlendirdi. Mersin’in sağlık altyapısının güçlü olduğunu ve gelişmiş bir şehir olduğunu vurgulayan Bakan Memişoğlu, "Çünkü burada bir Şehir Hastanemiz ve bir üniversite hastanemiz ile beraber toplam özel hastaneler dahil 25 hastanemiz ile sağlık hizmeti veriyoruz. Sağlık hayat merkezlerimiz ve aile hekimliklerimizle birlikte burada Türkiye’ye örnek bir sağlık hizmeti veriyoruz ama yetmez, daha iyisini yapacağız" diye konuştu. "Mezitli’deki hastane 2026 yılı başında hizmete açılacak" Memişoğlu, 2002 yılından itibaren Mersin’de şehir hastanesiyle birlikte toplam 16 hastanenin hizmete açıldığı bilgisini vererek, açılan yeni hastanelerle yatak kapasitesinin 2500’den 5500’e çıkarıldığını söyledi. Mersin’in bu konuda daha da yatak kapasitesi ilave etmeye ihtiyacı olan bir şehir olduğunu kaydeden Bakan Memişoğlu, bu yöndeki çalışmaların devam ettiğini ifade etti. Mezitli ilçesindeki hastanenin 2026 başında hizmete açılacağı bilgisini de paylaşan Bakan Memişoğlu, 150 yataklı hastanenin yüzde 95’nin bitmiş durumda olduğunu belirterek, Mersin’de daha çok hastane planlamasının olacağını söyledi. "Öncelikli amacımız hastalanmadan insanlarımızı kontrol etmek ve takip etmek" diyen Bakan Memişoğlu, şöyle devam etti; "Onun için de aile hekimlikleriyle beraber tarama programlarımızı yapıyoruz. Toplumumuzdan şunu istiyoruz, hastalanmadan bedenlerine bakacak, aile hekimliklerine ve sağlık hayat merkezlerinde olacak olan arkadaşlarımıza ulaşmalarını istiyoruz. Biliyorsunuz sağlık hayat merkezlerinden de toplumumuz direk artık MHRS üzerinden randevu alabilirler. Ne randevuları bunlar? Diyetlisiysen, psikolog, fizyoterapist, çocuk gelişimi, diş hekimi gibi bir çok branşta sağlık hayat merkezlerimiz toplumumuzu bekliyor. Orada aile danışmanlığından, sağlıklı hayat danışmanlığına kadar her türlü hizmeti verebiliyoruz. Çoğu insan bilmiyor ama fizyoterapist eşliğinde plates salonlarında bile hareketi öğretiyoruz. Bu konuda toplumumuzu kötü beslenmeden ve hareketsizlikten uzak durmalarını sağlıyoruz." Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile TÜSEB’in Türk Tıp Kurultayı’nda beraber olduklarını hatırlatan Bakan Memişoğlu, "Gerçekten çok başarılı bir süreç oldu. Türkiye artık sadece sağlık hizmeti sunan değil, aynı zamanda bunun bilimini ve teknolojisini de üreten bir ülke olma yolunda. Bu konuda çaba harcayan herkese teşekkür ediyorum. Biz, Cumhurbaşkanımızın dediği gibi çalışacağız, üreteceğiz, irademizi ortaya koyacağız, çalışkanlıklarımızı ortaya koyacağız, bilgimizi ortaya koyacağız ve Türkiye’yi sağlıkta teknoloji ve bilim anlamında dünyaya yön veren, insanlara sağlıkla ilgili ulaşımını sağlayan bir ülke haline getireceğiz. Bizler gece gündüz insanlık için, insanlar için, iyilik için çalışmaya devam edeceğiz" ifadelerini kullandı. Bakan Memişoğlu’nu Mersin programında önceki dönem Hazine ve Maliye Bakanı, Mersin Milletvekili Nureddin Nebati ile AK Parti Mersin Milletvekili Ali Kıratlı da eşlik etti.
Akciğer kanseri sigara içmeyenlerde de görülüyor
28 Kasım 2025 Cuma - 13:58 Akciğer kanseri sigara içmeyenlerde de görülüyor Akciğer kanserinin en sık görülen kanser türü olduğunu belirten Acıbadem Kayseri Hastanesi Göğüs Cerrahisi Uzmanı Dr. Fatih Gürler, "Maalesef akciğer kanseri artık sigara içmeyenlerde ve özellikle kadınlarda da görülme sıklığı artmaya başladı" dedi. Türkiye’de de dünyada da en sık görülen kanser hastalıkları arasında üst sıralarda yer alan kanser türünün akciğer kanseri olduğuna dikkat çeken Acıbadem Kayseri Hastanesi Göğüs Cerrahisi Uzmanı Dr. Fatih Gürler "Kanser, vücudumuzdaki sürekli yenilenmenin bir aşamada sekteye uğraması ve kontrolsüz hücre çoğalmasıyla nitelendirdiğimiz bir hastalıktır. Hangi organda bu çoğalma meydana gelirse, o organın kanseri olur. Akciğer kanserinin şöyle bir durumu var, tüm yaş gruplarını baz aldığımızda en sık görülen kanser türü akciğer kanseridir" diye konuştu. Tüm dünyada her yıl neredeyse 2 milyondan fazla yeni akciğer kanseri teşhisi konulduğunu ve yine her yıl 2 milyona yakın insanın bu hastalık nedeniyle hayatını kaybettiğini aktaran Dr. Gürler, bu durum sebebiyle akciğer kanserinin diğer kanser türlerinden ayrıştığını ve daha çok dikkat edilmesi gerektiğini söyledi. "Sigara akciğer kanseri riskini 20 kat arttırıyor" Sigaranın, akciğer kanserinde çok önemli bir risk faktörü olduğunun altını çizen Dr. Gürler, sigara içildiği zaman sigara dumanının geçtiği tüm yolların doğrudan akciğer kanserinin geliştiği yollar olduğunu ifade etti. Sigaranın akciğer kanseri riskini 20 kata kadar artıran bir özelliği bulunduğuna dikkat çeken Dr. Gürler, "Ancak sigara tek başına büyük etken değildir; bütün kanserlerde olduğu gibi çevresel etkenler de çok önemlidir. Stres, kötü hava şartları, asbest maruziyeti gibi unsurların her biri farklı risk faktörleridir. Günümüzde sadece sigara içenlerin akciğer kanseri olacağı düşünülmemelidir. Maalesef gün geçtikçe artan akciğer kanseri vakalarında sigara içmeyenlerde ve özellikle kadınlarda da akciğer kanserinin arttığını görüyoruz" dedi. "Hastaların yüzde 50’den fazlasına ileri evre tanısı konuluyor" Akciğer kanserinin sinsi bir hastalık olduğuna işaret eden Dr. Gürler, hastaların yüzde 50’den fazlasına ileri evre tanısı konulduğunu belirtti. Üç haftadan fazla süren bir öksürük, kilo kaybı, halsizlik, tükürmekle ve öksürmekle kan gelmesi gibi durumların hastalığın belirtileri olarak sayıldığını dile getirdi. Tanı konulurken basit bir tomografi ile hastalığın tespit edilebileceğini söyleyen Dr. Gürler, öncelikle akciğerdeki anormal olan yapıyı tespit etmek ve buradan biyopsi almak; sonrasında hastalığın evresini ortaya çıkarmak için diğer yöntemlere başvurmak gerektiğini anlattı. "50 yaşın üzerinde olup sigara içenlere tomografi öneriyoruz" Dr. Gürler hastalığın tedavisi için erken evrelerde ameliyat önerdiklerini, ileri evrelerde ise kemoterapi ve radyoterapinin devreye girdiğini ifade etti. Bağışıklık sistemini güçlendirmeye yönelik uygulanan immünoterapi yönteminin de artık ön plana çıktığına değinen Dr. Gürler sözlerini şöyle tamamladı: "Tarama programı şu an dünyada sınırlı ülkelerde vardır. Ülkemizde bir tarama programı yok. Fakat 50 yaşın üzerinde olan, sigara içen veya ailesinde kanser öyküsü bulunan kişilerin düşük dozlu tomografi çektirmesi, akciğerdeki erken evredeki lekelerin ve şüpheli lezyonların tespit edilmesine imkân sağlayacaktır. Bu bir devlet politikası değildir ama biz bu hastalara öneriyoruz."
Besin zehirlenmelerinde en kritik 72 saat için hayati uyarılar
28 Kasım 2025 Cuma - 13:53 Besin zehirlenmelerinde en kritik 72 saat için hayati uyarılar Besin zehirlenmelerinde hastalık belirtilerinin 30 dakika ile 72 saat arasında ortaya çıkabildiğini söyleyen Acil Tıp Uzmanı Dr. Ayşegül İşlek Yüksel, "Eğer gastrointestinal sistem semptomlarının yanı sıra bilinç bulanıklığı, çift görme, baş ağrısı, nöbet gibi nörolojik semptomlar varsa; ishal ve kusmanın yanı sıra nefes darlığı veya solunum güçlüğü çekiliyorsa; kanlı ishal varsa, ishal ile birlikte boyun sertliği ve ateş görülüyorsa, ölümcül konserve zehirlenmesi belirtileri varsa veya zehirlenme belirtileri 2 günden fazla devam ediyorsa vakit kaybetmeden acil servise başvurulmalıdır" dedi. Son dönemde acil servis başvurularında "besin zehirlenmesi" vakalarında belirgin bir artış gözlemleniyor. Çoğu zaman hafif seyirli olsa da bazı bakteri türlerinin ölümcül sonuçlara yol açabildiğini belirten VM Medical Park Mersin Hastanesi Acil Tıp Uzmanı Dr. Ayşegül İşlek Yüksel, "Hangi besin, hangi bakteriyi taşır?" ve "Vücudumuz bu toksinlere nasıl tepki verir?" sorularını yanıtlayarak hayati uyarılarda bulundu. "Bebekler, çocuklar, gebeler ve yaşlılarda risk daha fazla" Besin zehirlenmesinin herhangi bir yiyecek ya da içeceğin tüketimi sonucu meydana gelen enfeksiyon veya intoksikasyon durumuna verilen genel bir isim olduğunu ifade eden Uzm. Dr. Yüksel, "Özellikle halk sağlığını yakından ilgilendiren ve yaz aylarında artan bu yaygın hastalık grubu, çoğu zaman hafif seyirli ve kısa sürelidir. Ancak kış aylarında da zehirlenmeye yol açan besinler ve kişilerle ilişkili faktörlere bağlı olarak zaman zaman ağır seyredebilir, hatta ölümcül olabilir. Besin kaynaklı hastalıklara herkes yakalanabilir ancak bebekler, çocuklar, gebeler, yaşlılar ve bağışıklık sistemi zayıf olan kişiler bu duruma karşı çok daha duyarlıdır" ifadelerine yer verdi. "Kusma ve ishal, vücudun savunma mekanizması" Besin zehirlenmelerinin en klasik belirtilerinin mide bulantısı, kusma ve ishal olduğunu belirten Uzm. Dr. Yüksel, "Aslında bu semptomlar korkulacak düşmanlar değil, vücudun zehri dışarı atma yöntemleridir. İnsan vücudu kötü olan her şeyi atma üzerine kurulmuştur. Zehirli bir besin tükettiğimizde vücudumuzdan atmak için midemiz bulanır, kusarız, bağırsaklar aktifleşir, ishal olur ve toksin vücuttan uzaklaştığı için genelde bir ile üç gün arasında tam iyileşme sağlanır. Bu yüzden hastaların kesinlikle bulantı ve ishali önleyici ilaçları bilinçsizce kullanmamaları gerekir. İshali durdurucu ilaçlar, gıda zehirlenmesine yol açan etkenin dışarı atılmasını geciktirebilir ve bakterinin bağırsakta çoğalarak daha ciddi sorunların ortaya çıkmasına yol açabilir. Ayrıca, ‘ishal ve kusmayı artıracak’ düşüncesiyle hiçbir şey yememek de yanlış bir davranıştır" şeklinde konuştu. Hangi bakteri hangi besinden bulaşır Uzm. Dr. Yüksel, besin zehirlenmesine yol açan bakterileri, kaynaklarını ve vücutta oluşturduğu etkileri şu şekilde açıkladı: "Çiğ besinlerdeki tehlike salmonella: Salmonella türleri, kuşlar dâhil birçok çiftlik ve kümes hayvanlarının bağırsaklarında bulunur. Bu nedenle çiğ veya iyi pişmemiş tavuk, et, yumurta, balık ve pastörize edilmemiş sütler salmonella türlerinin üremesi için iyi birer kaynaktır. Özellikle sokak sütleri, pastörize edilmedikleri için salmonella açısından büyük risk taşır. Yumurtanın sadece kullanılmadan hemen önce yıkanması gerekirken; kırık, çatlak ve dışkı ile kirlenmiş yumurtalar asla satın alınmamalıdır. Ölümcül konserve zehri clostridium botulinum: En ciddi ve ölümcül olan besin zehirlenmesi, "clostridium botulinum" adlı bakterinin yol açtığı zehirlenmedir. Bu bakteri, bakteriler içinde en öldürücü ve etkili zehre (botulinum toksini) sahip olandır. Toprakta, kaynak sularında ve deniz suyunda bulunan bu bakteri, oksijensiz ortamda çoğalabildiğinden özellikle evde yapılan ve doğru hazırlanmamış konserve yiyecekler en önemli zehirlenme kaynaklarıdır. Etkisi 2-3 güne kadar ortaya çıkabilir. Sinir sisteminde felç yaparak solunumu engeller ve ölüme neden olur. Konservelerde alt ve üst kapakların şişkin, bombe yapmış olması içerisinde bu bakterilerin ürediğinin en önemli göstergesidir. Kıyma ve kirli sulardan gelen e.coli: Escherichia coli (E.coli), insan ve hayvan bağırsaklarında yaygın olarak bulunan bir bakteridir. Hayvansal yiyeceklerle insanlara bulaşan bu bakterinin hızla ürediği besinler; çiğ ve iyi pişmemiş kıyma, pastörize edilmemiş sütler, dışkı ile kontamine olmuş kaynak suları ve kirli sularla sulanmış, iyi yıkanmamış sebze ve meyvelerdir. Hijyen eksikliği bakterisi staphlylococcus aureus: Bu bakteri doğal olarak insanların burnunda, boğazında ve derisinde bulunur. Ayrıca deri üzerindeki çıban, sivilce, iltihaplanmış yaralar ve kesiklerde de mevcuttur. Temel bulaşma kaynağı, besinle uğraşan kişilerdir. Özellikle süt ürünleri, salatalar, kremalı pastalar, diğer tatlılar, çiğ et ve kümes hayvanı etlerinde kolayca ürer. Önemli bir nokta şudur ki; staphylococcus aureus tarafından üretilen toksinler normal pişirme ile yok edilemez. Pirinç ve makarnadaki gizli tehlike bacillus cereus: Sıklıkla toprak ve birçok bitkide bulunan bu bakteri, özellikle pirinç, makarna, kremalar ve sütlü pudinglerde hızla üreyebilir. Zehirlenmenin temel kaynağı genellikle pişmiş pirinç içeren yiyeceklerin uygun olmayan şekilde soğutulup tekrar ısıtılmasıdır. Soğuğa dayanıklı bakteri listeria monocytogenes: Çevrede yaygın bulunan bu bakteri oldukça dayanıklıdır ve donma derecesine yakın sıcaklıklarda bile üreyebilir. Büyük kısmı çiğ et, tavuk, dondurulmuş besinler, peynir ve krema kaynaklıdır. Deniz ürünleri ve vibrio türleri: Genellikle deniz suyunda bulunan vibrio parahaemolyticus, deniz suyunun ısındığı yaz aylarında artış gösterir. Gastroenterit çoğu zaman, özellikle kabuklu deniz ürünleri olmak üzere az pişmiş deniz ürünlerinin tüketilmesinden sonra ortaya çıkar. Ayrıca özellikle kirli sularda yaşayan midyelerin içinde vibrio, salmonella, E. coli gibi bakteriler bulunabilir." "Belirtiler 30 dakika ile 72 saat arasında çıkabilir" Besin zehirlenmelerinin genellikle aniden başladığını ve kontamine olmuş besinler tüketildikten sonra hastalık belirtilerinin 30 dakika ile 72 saat arasında ortaya çıkabildiğini dile getiren Uzm. Dr. Yüksel, "Hastalıklı dönem genellikle 1-3 gün sürer ancak bir haftaya kadar uzayabilir. Genellikle hastaların yüzde 90’ı basit gastrointestinal sistem semptomları ile gelir" diye konuştu. Ne zaman acil servise başvurulmalı Uzm. Dr. Yüksel, vakit kaybetmeden acil servise başvurulması gereken durumları ise şöyle sıraladı: Nörolojik belirtiler: Eğer gastrointestinal sistem semptomlarının yanı sıra, bilinç bulanıklığı, çift görme, baş ağrısı, nöbet gibi nörolojik semptomlar varsa. Solunum sıkıntısı: İshal ve kusmanın yanı sıra nefes darlığı veya solunum güçlüğü çekiliyorsa. Bu durum toksinin mide-bağırsak sisteminden çıkıp diğer sistemleri de etkilediğini gösterir. Süre ve şiddet: Kanlı ishal varsa, ishal ile birlikte boyun sertliği ve ateş görülüyorsa veya zehirlenme belirtileri iki günden fazla devam ediyorsa. Botulizm şüphesi: Konserve tüketimi sonrası gelişen, ilerleyici kas güçsüzlüğü ve nörolojik semptomlarda mutlaka hekime konserve ürün tüketildiği söylenmelidir. Ayrıca bu belirtiler bazen zirai ilaç zehirlenmesi ile karışabilir; herhangi bir zirai ilaç ile temas öyküsü varsa mutlaka hekime bildirilmelidir."
Hava kirliliği sigara kadar tehlikeli
28 Kasım 2025 Cuma - 13:40 Hava kirliliği sigara kadar tehlikeli Akciğer kanserinin bir numaralı nedeni sigara kullanımıyken günümüzde dünya genelinde sigara kullanmayan kişilerde akciğer kanserinin görülme oranının artığını belirten Medicana Sağlık Grubu Göğüs Hastalıkları Bölümü’nden Uzm. Dr. Merda Erdemir Işık, "Sigara içmeyen kişilerde akciğer kanseri görülme oranlarındaki belirgin artış, son yılların en dikkat çekici halk sağlığı sorunlarından biri hâline geldi. Hava kirliliği, radon maruziyeti, kapalı alanlardaki kirleticiler ve genetik mutasyonlar gibi sigara dışı risk faktörlerinin önem kazandığı bu dönemde sigara içmeyen bireylerin de kanser riski açısından göz ardı edilmemesi gerekiyor" diye konuştu. Sigara, başta akciğer kanseri olmak üzere birçok kanser türünün bir numaralı nedeni olarak biliniyor. Ancak artık sigara kullanmayan kişilerde de akciğer kanserine yakalanma oranlarında ciddi bir artış görüldüğünü belirten Medicana International İzmir Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Uzm. Dr. Merda Erdemir Işık, sigara dışında artan hava kirliliğinin de kanseri tetiklediğini söyledi. Uzm. Dr. Merda Erdemir ışık, "Dünya genelinde akciğer kanseri, hem erkeklerde hem de kadınlarda kansere bağlı ölümlerin başında geliyor. Ancak son yıllardaki istatistikler, özellikle kadınlarda ve genç yaş gruplarında hastalığın beklenenden daha fazla görüldüğünü ortaya koyuyor. Sigara içmeyen kişilerde akciğer kanseri görülme oranlarındaki belirgin artış, son yılların en dikkat çekici halk sağlığı sorunlarından biri hâline geldi. Hava kirliliği, radon maruziyeti, kapalı alanlardaki kirleticiler ve genetik mutasyonlar gibi sigara dışı risk faktörlerinin önem kazandığı bu dönemde sigara içmeyen bireylerin de kanser riski açısından göz ardı edilmemesi gerekiyor" dedi. Yüzde 20’si hiç sigara içmeyenlerden oluşuyor Dünya genelinde akciğer kanseri vakalarının yüzde 15-20’sinin hayatı boyunca sigara içmemiş kişilerden oluştuğunu aktaran Uzm. Dr. Merda Erdemir Işık, "Akciğer kanseri sadece sigara içenlerin hastalığıdır algısı artık geçerliliğini yitiriyor. Artışın en büyük nedenleri arasında hava kirliliği (PM2.5), radon gazı, pasif içicilik, genetik yatkınlık ve kapalı ortam toksinleri yer alıyor. Özellikle İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyük şehirlerde hava kalitesinin Dünya Sağlık Örgütü sınır değerlerinin üzerinde seyretmesi, sigara içmeyen bireylerde bile akciğer kanseri riskini artırıyor" ifadelerini kullandı. Vaka analizine bakıldığında özellikle sigara içmeyen kadınlarda akciğer kanserinin görüldüğünü söyleyen Uzm. Dr. Merda Erdemir Işık, "Özellikle adenokarsinom alt tipinin kadınlarda daha sık görüldüğü gözlemlenmiş. Bu durum, hem hormonal faktörlerle hem de kadın akciğer dokusunun çevresel toksinlere karşı daha duyarlı olabileceğine dair tespitler ilişkilendiriliyor. Ayrıca büyük şehirlerde yaşayan kadınların günlük yaşamda daha yüksek düzeyde hava kirliliğine maruz kalması da risk artışında önemli rol oynadığı düşünülüyor" açıklamasını yaptı. Belirtiler çoğu zaman gözden kaçıyor Sigara içmeyen kişilerde hastalığın çoğu zaman sessiz ilerlediğini dile getiren Uzm. Dr. Merda Erdemir Işık, geçmeyen öksürük, nefes darlığı, tekrarlayan enfeksiyonlar, göğüs ağrısı, ses kısıklığı ve açıklanamayan kilo kaybının ciddiye alınması gerektiğini vurguladı. "Sigara içmeyen kişilerde kanser riskinin daha düşük olduğunun düşünülmesi, tanıda gecikmelere neden olabiliyor" diyen Uzm. Dr. Merda Erdemir Işık, "Hava kirliliğinden korunmak için HEPA filtreli hava temizleyicileri kullanabilirsiniz, yoğun trafik saatlerinde dış hava aktivitelerini azaltın, evinizi mutlaka havalandırın, mutfak aspiratörlerinin aktif kullanın ve de radon ölçümünü yaptırın" diye konuştu.
Halk Sağlığı Uzmanı Dr. Koçoğlu doğada yetişen mantarlara dikkati çekti
28 Kasım 2025 Cuma - 12:38 Halk Sağlığı Uzmanı Dr. Koçoğlu doğada yetişen mantarlara dikkati çekti Bilecik İl Sağlık Müdürlüğü’nde görevli Halk Sağlığı Uzmanı Dr. Hacer Koçoğlu, doğada yetişen mantarların zehirli olabileceğine dikkati çekerek, "Mantar zehirlenmelerinden korunmak için doğal ortamlarda yetişen mantarlar yerine bandrollü kültür mantarları tercih edilmelidir" dedi. Koçoğlu, Türkiye’de ilkbahar ve sonbahar mevsimlerinde özellikle yağışların artmasıyla doğada üreyen mantarların artmasında ve bu mantarların tüketimine bağlı olarak mantar zehirlenmesi vakalarında artışlar görülmekte olduğunu söyledi. Doğal ortamlarda yetişen ve yapısında zehir bulunan mantarların taze, kurutulmuş veya konserve şeklinde çiğ ya da pişirilmiş olarak tüketilmesi ölümle sonuçlanabilen ciddi zehirlenmelere sebep olabileceğini anlatan Bilecik İl Sağlık Müdürlüğü’nde görevli Halk Sağlığı Uzmanı Dr. Hacer Koçoğlu, sözlerine şöyle devam etti: "Zehirlenme belirtileri mantarın içinde bulunan zehrin niteliğine göre 2 ile 6 saat arasında ortaya çıkabilmektedir. Sersemlik, uyku hali, baş dönmesi, tansiyon düşüklüğü, yüzde ve boyunda kızarıklık, bulantı, kusma, terleme gibi bulgular görülebilmektedir. Bazı mantar türlerinin yenmesinden 6 saat sonra ise bulantı, kusma, ishal, terleme, karın ağrısı, böbrek ve karaciğer fonksiyon bozukluğu ve ölümle sonuçlanabilen ciddi zehirlenme bulgularına yol açabilmektedir. Vatandaşlarımız doğada yetişen mantarların ölümcül sonuçlar doğurabileceğini bilmeli ve kesinlikle tüketmemelidir. Ancak tüketilmesi halinde bu zehirlenme belirtilerinin görülmesi halinde derhal en yakın sağlık kuruluşuna başvurmaları gerekmektedir. Ayrıca Ulusal Zehir Danışma Merkezi 7/24 kesintisiz hizmet sunmaktadır. İhtiyaç halinde bilgi almak isteyen vatandaşlar 114 numaralı Ulusal Zehir Danışma Merkezi’ni arayabilirler. Mantar zehirlenmelerinden korunmak için doğal ortamlarda yetişen mantarlar yerine bandrollü kültür mantarları tercih edilmelidir."
Samsun Şehir Hastanesi hasta kabulüne başladı
28 Kasım 2025 Cuma - 12:16 Samsun Şehir Hastanesi hasta kabulüne başladı Sağlık Bakanlığı’nın öz kaynaklarıyla yapılan bin 458 yatak kapasiteli Samsun Şehir Hastanesi’nin Göğüs Hastalıkları Kliniği, hasta kabulüne başladı. Yeni hastane için vatandaşların ilk yorumu "Otel konforunda" oldu. Canik ilçesinde bulunan Samsun Şehir Hastanesi’nin Göğüs Hastalıkları Kliniği bugün itibarıyla faaliyete geçti. Kliniğin açılmasıyla birlikte, diğer hastanelerin yoğun bakım ve servislerinde yatan göğüs hastaları yeni hastaneye transfer edildi. Ayrıca hastanede poliklinik hizmeti verilmeye başlandı. Hastaneye gelen vatandaşlar, tesisin büyüklüğü ve konforundan duydukları memnuniyeti dile getirdi. Samsun Büyükşehir Belediye Başkanı Halit Doğan, Samsun İl Sağlık Müdürü Dr. Mustafa Uras ve Samsun Eğitim ve Araştırma Hastanesi Başhekimi Doç. Dr. Mahmut Ulubay, hastanede yatan hastaları ziyaret ederek ’geçmiş olsun’ dileklerini iletti. "Hastaneyi aşama aşama vatandaşlarımızın hizmetine sunacağız" Hastane hakkında bili veren Sağlık Müdürü Dr. Mustafa Uras, "Kamunun öz kaynaklarıyla yapılan bin 458 yatak kapasiteli Samsun Şehir Hastanesi bugün itibarıyla hastalarımıza hizmet vermeye başladı. Şu ana kadar 75 poliklinik hastasına hizmet verildi. Kan alma, akciğer grafisi, tomografi gibi tüm alanlar aktif olarak kullanıldı. Şu ana kadar herhangi bir sorun ile karşılaşmadık. Göğüs hastalıkları hastalarımızın transferini sürdürüyoruz. İşimiz çok hassas olduğu için tüm sistemleri tekrar tekrar kontrol ediyoruz. Kademeli geçişle, hata yapmadan tüm hastaların transferini sağlayacağız. Hastaneyi aşama aşama vatandaşlarımızın hizmetine sunacağız" dedi.
"İklim değişikliği doğrudan insan sağlığını ve su güvenliğini tehdit ediyor"
28 Kasım 2025 Cuma - 12:09 "İklim değişikliği doğrudan insan sağlığını ve su güvenliğini tehdit ediyor" -"İklim değişikliği doğrudan insan sağlığını ve su güvenliğini tehdit ediyor" Yakın Doğu Üniversitesi’nde düzenlenen ‘İklim Değişikliği, Doğa ve İnsan’ semineriyle, iklim krizinin doğa ve insan yaşamına etkileri bilimsel veriler ışığında ele alındı. Prof. Dr. Salih Gücel, iklim değişikliğinin doğrudan insan sağlığını, su güvenliğini ve yaşam kalitesini etkilediğini belirtti. Yakın Doğu Üniversitesi’nde iklim değişikliği, doğa ve insan ilişkisinin çok boyutlu etkilerini ele almak üzere düzenlenen "İklim Değişikliği, Doğa ve İnsan" semineri, Yakın Doğu Üniversitesi Ziraat Fakültesi Peyzaj Mimarlığı Bölümü tarafından gerçekleştirildi. Yakın Doğu Üniversitesi Hastanesi’nde yapılan seminerde, iklim değişikliğinin biyolojik çeşitlilikten, insan yaşamına kadar uzanan etkilerini, bilimsel veriler ışığında değerlendirmek ve bu konuda farkındalık oluşturmak amaçlandı. Etkinlikte, çevre ve ekoloji alanındaki çalışmalarıyla tanınan Ziraat Fakültesi Dekan Yardımcısı ve Peyzaj Mimarlığı Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Salih Gücel konuşmacı olarak yer aldı. Prof. Dr. Salih Gücel’in sunumunda iklim krizinin doğal yaşam üzerindeki baskıları, türlerin değişen şartlara uyum süreci, paleoiklim verilerinin günümüz için taşıdığı anlam ve insan faaliyetlerinin doğaya etkisi ele alındı. Etkinlikte ayrıca artan sıcaklıklar, aşırı hava olayları ve çevresel tahribatın yaşam kalitesi üzerindeki sonuçları da somut örneklerle aktarıldı. Prof. Dr. Özge Özden: "İklim değişikliği ülke gündeminde öncelik olmalı!" Ziraat Fakültesi Dekanı ve Peyzaj Mimarlığı Bölüm Başkanı Prof. Dr. Özge Özden, seminerin açılışında yaptığı konuşmada iklim değişikliğinin artık ertelenemez bir sorun olduğunu vurguladı. Prof. Dr. Özden, "İklim değişikliği yalnızca çevreyi değil, doğayı, toplumsal yaşamı, ekonomiyi ve insan sağlığını tehdit eden çok boyutlu bir krizdir" diyen Prof. Dr. Özden, tehlikenin büyüklüğüne dikkat çekti. Konunun ülke gündeminde hak ettiği yeri bulamadığını belirten Prof. Dr. Özden, "Bu kadar büyük bir tehdide rağmen iklim değişikliği ülke gündeminde en öncelikli sıralarda yer almıyor. Oysa yer almalı, çünkü geciktikçe etkisi derinleşiyor" diye konuştu. Uluslararası çalışmalar ve projelerden elde edilen bilimsel birikimi paylaşmak için bu sunumun hazırlandığını ifade eden Prof. Dr. Özden, "Bilim bize ne yapmamız gerektiğini açıkça söylüyor; geriye kalan bunu uygulama kararlılığıdır" dedi. Prof. Dr. Salih Gücel: "Sürdürülebilir planlama ve ekolojik farkındalık her zamankinden daha kritik hale geldi" Sunumunda iklim değişikliğinin yalnızca meteorolojik bir sorun olmadığını vurgulayan Prof. Dr. Salih Gücel, iklim değişikliğinin doğrudan insan yaşamını ve ekosistemleri etkileyen çok yönlü bir kriz olduğunun altını çizdi. Atmosferdeki sıcaklık, nem, rüzgar ve yağış gibi dinamiklerin yaşam döngüsünün temel belirleyicileri olduğunu hatırlatan Prof. Dr. Gücel, "Geleceğimizi iyi görebilmek için geçmişimizi doğru anlamak zorundayız" diyerek iklim tarihinin incelenmesinin önemine dikkat çekti. Sunumunda bitkilerin iklim değişikliğine verdiği tepkilere de değinen Prof. Dr. Gücel, artan sıcaklıklar ve azalan su kaynaklarının ekosistemler üzerindeki baskısını örneklerle anlattı. Su stresi altındaki bitkilerin stomalarını kapatarak su kaybını azaltmaya çalıştığını belirten Prof. Dr. Gücel, "Bitkiler, enerji ihtiyacını karşılamak için ışık solunumu yapmaya başladığında, bu süreç oksijen zehirlenmesine ve bitkinin ölümüne kadar giden bir zincir oluşturuyor" dedi. Prof. Dr. Gücel, bu durumun özellikle maki bitki örtüsünde, yükseltiye bağlı su ilişkilerinde belirgin biçimde gözlemlendiğini kaydetti. İklim değişikliğinin, insan yaşamını da doğrudan etkilediğini vurgulayan Prof. Dr. Gücel, artan şehirleşme, çölleşme ve vektör kaynaklı hastalıkların gelecekte daha büyük bir tehdit oluşturabileceğini söyledi. "İklim değişikliğinin doğrudan ve dolaylı etkileri var. Biyolojik çeşitlilik kaybından sağlığa, şehirleşmeden su güvenliğine kadar her alanı yeniden şekillendiriyor" ifadelerini kullanan Prof. Dr. Gücel, sürdürülebilir planlamanın ve ekolojik farkındalığın her zamankinden daha kritik hale geldiğini belirtti. Artan sıcaklıkların tarımsal üretimden doğal bitki örtüsüne kadar geniş bir etki alanı olduğunu söyleyen Prof. Dr. Salih Gücel, aşırı hava olaylarının son yıllarda balık ölümleri, denizel istilacı türlerde artış ve çölleşme eğilimi gibi sonuçlar doğurduğunu ifade etti. Prof. Dr. Gücel, "Bu süreç, sadece ekosistemleri değil, doğrudan insan sağlığını, su güvenliğini ve yaşam kalitesini etkiliyor" dedi. Fransa, İtalya ve Almanya’dan farklı üniversiteler ve bilimsel araştırma kuruluşları ile ortak yürütmekte olduğu iklim değişikliği araştırma projelerinden bazı örnekler de veren Prof. Dr. Gücel, Kıbrıs adası için iklim değişikliğinin ne derece önemli olduğuna vurgu yaptı.
Dermatoloji Uzmanı Dr. Aşkar’dan uyarı: "Kışın düşen D vitamini, cilt hastalıklarını alevlendiriyor"
28 Kasım 2025 Cuma - 11:57 Dermatoloji Uzmanı Dr. Aşkar’dan uyarı: "Kışın düşen D vitamini, cilt hastalıklarını alevlendiriyor" Medicana Sağlık Grubu Dermatoloji Uzmanı Dr. Ayda Kart Aşkar, kış aylarında güneş ışığına maruziyetin azalmasıyla birlikte D vitamini eksikliğinin arttığını belirterek hem cilt sağlığı hem de genel vücut sağlığı açısından önemli açıklamalarda bulundu. Dr. Aşkar, toplumda D vitamini farkındalığının artırılması gerektiğini vurguladı. Dr. Ayda Kart Aşkar, kış aylarında insanların daha fazla kapalı alanlarda vakit geçirdiğini ve güneş ışığının cilde ulaşmasının zorlaştığını belirterek, D vitamininin sadece kemik sağlığı için değil bağışıklık sistemi, cilt bariyeri ve saç foliküllerinin yenilenmesi için de kritik öneme sahip olduğunu ifade etti. Aşkar, güneşten yeterince yararlanılamadığı için kış aylarında D vitamini seviyelerinde belirgin düşüş görüldüğünü ve bu durumun birçok cilt hastalığında alevlenmelere neden olabileceğini söyledi. D vitamini eksikliğinin özellikle sedef hastalığı, atopik dermatit (egzama), seboreik dermatit ve mevsimsel saç dökülmesi gibi dermatolojik sorunları tetiklediğini belirten Dr. Aşkar, kış aylarında bu hastalıkların semptomlarının daha belirgin hale geldiğini aktardı. Cilt hastalıklarının yanı sıra sistemik etkilerin de görülebildiğini ifade eden Dr. Aşkar, D vitamini eksikliğinin kemik yoğunluğunun azalması, kas güçsüzlüğü, ruh hâlinde dalgalanmalar, bağışıklık zayıflığına bağlı enfeksiyon artışı ve kalp-damar hastalıklarında risk yükselmesi gibi sonuçlara yol açabileceğini bildirdi. Kış aylarında D vitamini seviyelerini korumak için kontrollü güneşlenmenin ve doğru beslenmenin önemine değinen Dr. Aşkar, haftada 3-4 gün 15-20 dakikalık güneş maruziyetinin faydalı olacağını, somon, sardalye, yumurta sarısı, karaciğer ve D vitamini ile zenginleştirilmiş süt ürünlerinin beslenmede yer alması gerektiğini belirtti. Takviyelerin ise mutlaka kan düzeyi ölçümü sonrasında hekim kontrolünde kullanılmasının altını çizdi. Dr. Ayda Kart Aşkar, kış aylarının D vitamini düşüklüğü açısından riskli bir dönem olduğunu vurgulayarak, vatandaşlara D vitamini seviyelerini düzenli olarak kontrol ettirmeleri yönünde çağrıda bulundu.
Uzman Dr. Mümine Türksoylu: "Tuvalet eğitimi her çocukta farklı gelişir"
28 Kasım 2025 Cuma - 11:21 Uzman Dr. Mümine Türksoylu: "Tuvalet eğitimi her çocukta farklı gelişir" Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Mümine Türksoylu, tuvalet eğitiminin her çocuk için farklı bir gelişim süreci olduğunu belirterek ailelere, "Hazır olmayı bekleyin; her çocuk farklı gelişir. Pozitif bir dil kullanın, denemeleri kutlayın. Zorlamayın, yönlendirin. Lazımlığı oyun ve hikâyelerle tanıtın. Kolay çıkarılabilir kıyafetler tercih edin. Sabırlı olun, kıyaslama yapmayın. Günlük rutin oluşturun. Kazaları büyütmeyin, olumsuz tepki vermeyin" uyarısında bulundu. Tuvalet eğitimi, ebeveynlik sürecinin en önemli aşamalarından biri olarak biliniyor. Uzmanlar, bu dönemin bir öğretim süreci değil, çocuğun bedensel ve duygusal farkındalığının gelişmesine eşlik etme dönemi olduğuna dikkat çekiyor. Memorial Sağlık Grubu Medstar Topçular Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü’nden Uzm. Dr. Mümine Türksoylu, tuvalet eğitimine başlamak için çocuğun hazır olmasının büyük önem taşıdığını ifade etti. Dr. Türksoylu, tuvalet eğitimine başlama yaşının genellikle 18–36 ay arasında değiştiğini, ancak bunun her çocuk için farklılık gösterebileceğini vurguladı. Erken başlanmasının hızlı öğrenme anlamına gelmediğini belirten Türksoylu, ebeveynlerin süreci baskı kurmadan, sabırla yürütmesi gerektiğini söyledi. "Tuvalet eğitimi çocuğun bağımsızlaşma sürecinin bir parçasıdır" Çocukların tuvalet alışkanlığı kazanırken kendilerini ve bedenlerini tanıdığını belirten Türksoylu, "Bu süreç çocuğun ‘ben yapabiliyorum’ duygusunu güçlendirerek özgüvenini artırır. Ancak bazı çocuklar için tuvalet veya lazımlık korkutucu olabilir. Bu nedenle ailelerin yargılamadan, destekleyici bir tutum sergilemesi çok önemlidir" dedi. Fizyolojik olgunluğun her çocukta farklı yaşta gerçekleştiğini ifade eden Türksoylu, bu sebeple tuvalet eğitiminin gelişimsel bir süreç olarak görülmesi gerektiğini dile getirdi. "Aileler sabırlı olmalı, cezadan uzak durmalı" Tuvalet eğitimi sürecinde dikkat edilmesi gereken noktaları sıralayan Uzm. Dr. Mümine Türksoylu, ebeveynlere, "Tuvalet eğitimi sırasında sabır, güven ve pozitif yaklaşım çok önemlidir. Çocuğu motive etmek için cezadan kaçınılmalı, başarıları mutlaka övülmelidir. İlk günlerde kazaların olması çok normaldir; bu durum farkındalığı artırır. Gece kontrolü gündüze göre daha geç gelişir, bu nedenle bez bırakma süreci kademeli ilerletilmelidir. Kaka alışkanlığı idrara göre daha geç gelişebilir; kabızlık durumlarında hekim desteği alınmalıdır. Büyük değişiklikler yaşanan dönemlerde eğitime ara vermek daha sağlıklı olabilir" dedi. Ailelere 8 altın öneri Türksoylu, tuvalet eğitimi sürecinde ailelere önerilerde bulunarak, "Hazır olmayı bekleyin; her çocuk farklı gelişir. Pozitif bir dil kullanın, denemeleri kutlayın. Zorlamayın, yönlendirin. Lazımlığı oyun ve hikâyelerle tanıtın. Kolay çıkarılabilir kıyafetler tercih edin. Sabırlı olun, kıyaslama yapmayın. Günlük rutin oluşturun. Kazaları büyütmeyin, olumsuz tepki vermeyin" dedi.