Son Dakika
|
Trump, Hürmüz Boğazı’nı açması için İran’a 48 saat süre verdi
Ordu’da kıyıya insansız deniz aracı vurdu
MHP ve DEM Parti bayramlaştı: "Terörsüz Türkiye" süreci öne çıktı
Arakçi: "Hürmüz Boğazı açık, temas halinde güvenli geçiş sağlamaya hazırız"
Bağcılar TEM’de yolcu otobüsü alevlere teslim oldu
ABD, İran petrolünün satışına 30 gün süreyle izin verdi
Bayram günü mahalle savaş alanına döndü: 3 ölü, 22 yaralı
Otomobilin çarptığı motosikletli tıp fakültesi öğrencisi hayatını kaybetti
Erzurum’da şüpheli ölüm!
İran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan’dan dünyaya uyarı
Abone
Gündem
Politika
Ekonomi
Dünya
Asayiş
Spor
Video
Yerel
Belgesel
Daha
Fotogaleri
Aktüel
Sağlık
Çevre
Magazin
Kültür Sanat
Eğitim
Teknoloji
Hava Durumu
Tüm Haberler
Tüm Manşetler
RSS
Abone
Gündem
Politika
Ekonomi
Dünya
Asayiş
Spor
Video
Yerel
Belgesel
Daha
Fotogaleri
Aktüel
Sağlık
Çevre
Magazin
Kültür Sanat
Eğitim
Teknoloji
Hava Durumu
Tüm Haberler
Tüm Manşetler
RSS
Whatsapp
İHA Kurumsal
EN
A Genocide Survivor Searching the Ruins of Sabra in Gaza
Gaziantep Üniversitesi’nde korkutan yangın: Milyonlarca liralık zarar!
Hizbullah, İsrail’i vurdu: 1 ölü
İsrail’den İran’ın başkenti Tahran’a yeni saldırı dalgası
Bağdat ve Erbil’de havalimanı yakınlarında İHA saldırısı düzenlendi
U20 Grekoromen Güreş Milli Takımı şampiyon oldu
Almanya'da bayram coşkusu: Çocuklar kapı kapı gezip şeker topladı
Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan Nevruz mesajı
SAĞLIK
Dünyada şu ana kadar 60 kişide olan bu vakanın sonuncusu Diyarbakır’da görüldü
22 Mart 2026 Pazar - 11:35:25
Diyarbakır’da yaşayan 38 yaşındaki hasta, kolon kanseri tedavisi görürken, ileri evre sonucu penisinde oluşan kitle nedeni ile uzuv kaybı yaşadı. Literatürde dünyada şu ana kadar hastalığın bu aşamasında 60 kişide uzuv kaybıyla sonuçlanırken, bunun 10’u Türkiye’de yaşandı. Diyarbakır’da yaşayan 38 yaşındaki hastaya, 3 yıl önce kolon kanseri teşhisi konuldu. Hasta, ileri evre kanser olduğu için kemoterapi almaya başladı. Kolon ameliyatı olan hasta, daha sonra radyoterapi ve kemoterapi almaya devam etti. Tedavi sürecinde hastanın penisinde kitle tespit edilip tedaviler bu yönde devam etti. 10 ay kesintisiz 2 saat uyuyamayacak hale gelen hasta, doktorlarla yapılan istişare sonucu penisin alınması kararı alındı. Tıp literatüründe dünyada şu ana kadar 60 vaka kayıtlara geçerken, bunun 10’u Türkiye’de ve en sonuncusu Diyarbakır’da yaşandı. Memorial Diyarbakır Hastanesi Üroloji Uzmanı Doç. Dr. Muhammet Fatih Kılınç, İHA muhabirine, vakanın dünyada çok nadir olan, literatürde şu ana kadar bildirilmiş 60. vaka olduğunu açıkladı. Bunlardan birinin de hastanelerinde karşılarına çıktığını belirten Doç. Dr. Kılınç, 38 yaşında bir erkek hastasının peniste ağrı, peniste ele gelen kitle ile kendilerine başvurduğunu ifade etti. "Ağrıları yatarak uyumasını önlüyor, ağrı kesiciler fayda etmiyordu" Doç. Dr. Kılınç, hastaya baktıklarında yaklaşık 3 yıl önce kolon kanseri tespit edildiğini kaydederek, "Bu hastamızda biraz ileri evre olduğu için hastamız ilk önce kemoterapi alıyor. Daha sonra hastaya kolon ameliyatı yapılıyor. Ameliyattan sonra hasta radyoterapi ve kemoterapiye devam ediyor. Ama ilerleyen süreçlerde hastanın penisinde ele gelen bir kitle tespit ediliyor. Daha sonra hastanın aldığı kemoterapi rejimleri bu kitleyi yok etmek için yapılıyor. Buna rağmen kitle büyümeye devam ediyor" dedi. "Hastada penisinde ağrı başlıyor ve hasta ilerleyen süreçte idrar yapamamaya kadar bir duruma geliyor" diyen Doç Dr. Kılınç, konuşmasına şöyle devam etti: "Biz, bu hastanın tedavi değişikliğine gitmemizi ilk başta organ korumaya yönünde bir stratejimiz oldu. Daha sonra hastada kemoterapi değişikliği yapılsa da bir çare bulunamıyor. Hastanın yaklaşık 10 aydır şiddetli ağrıları devam ediyor ve idrar yapamamaya başlıyor. Belirli aralıklarla hastaya sonda takılsa da kitle büyümeye devam ediyor. Hasta bize geldiğinde psikolojisi bozulmuştu. 10 aydır yatarak uyuyamıyordu. Kesintisiz 2 saat uyku uyuyamadığını ifade ediyordu. Ne kadar ağrı kesici alsa da ağrıları devam ediyordu. Aile hayatı bozulmuştu, iş hayatı bozulmuştu, çocuklara ilgilenemiyordu." "Hasta, uzuv kaybı yaşamış olmasına rağmen hayat kalitesi yükseldi" Artık yaptıkları bütün tedavilerin fayda etmediğini tespit ettiklerini aktaran Doç. Dr. Kılınç, "Hastayla ortak bir karar verip hastanın penisini alma yoluna gittik. Yani şu an hastanın bir organ kaybı, uzuv kaybı yaşamış olmasına rağmen hayat kalitesi yükseldi. ’Hocam artık uyuyabiliyorum, uzanabiliyorum, psikolojim daha da iyi oldu’ dedi. Uzuv kaybı yaşamasına rağmen hayat kalitesi yükseldi. Bizim burada değinmek istediğimiz şey kolan kanserinin farkındalığı. Kolon kanseri artık genç yaşlarda görülmeye başladı. Erken tanı bizim için önemli. Erken tanı olmazsa bu hastalığın nerelere gittiğini, ne gibi sonuçlar olduğunu ve organ kaybı, uzuv kaybına kadar gidebileceğini gördük. Bizim değinmek istediğimiz, kolan kanserinin farkındalığı, erken yaşta, erken tedavi, erken tanı bizim için önemli olduğunu, halkı bilinçlendirme yoluna gitmek istedik" diye konuştu. "10’u Türkiye’de tüm dünyada 60 hasta var" Vakaların 10 tanesinin Türkiye’de olduğuna değinen Doç. Dr. Kılınç, "Diğer kesimi tüm dünyada. Yaklaşık 50 tanesi dünya literatüründe bildirilmiş. Yeme alışkanlığımız özellikle bizim ülkemizde fazla. Çünkü bizde daha çok et tüketimi, yanmış ve kızartılmış et tüketimi olduğu için, yani işlenmiş et tüketimi fazla olduğu için özellikle Güneydoğu Anadolu Bölgesinde kolan kanseri çok fazla görünmeye başladı. Yeme alışkanlığımız ve sağlıklı beslenme alışkanlığımızla dikkat etmemiz gerektiğini gösteren bir durum. Korkulması gereken bir durum. Uzuv kaybına kadar gidebiliyor. Halkın bilinçlenmesi için önemli olduğunu düşünüyoruz. Özellikle yaşadığımız coğrafyada çok sık görüldüğünü ifade ettik. Bu coğrafyada insanlar için eğer aile öykümüz var ve 40 yaşını geçmişse mutlaka yılda bir sefer kolan kanseri tarama testine girmemiz gerekiyor. İlk önce bu dahiliye bölümleri ve gastroenteroloji bölümlerimize başvurmamız gerekiyor. Tarama yapılması çok önemli, özellikle aile öykümüz varsa" ifadelerini kullandı.
22 Mart 2026 Pazar - 11:01
Çocuğunuzu bahar alerjisinden korumanın yolları
Bahar ayları çocuklar için özgürce doğanın keyfini çıkartmak anlamına gelse de, hapşırma krizleri, burun akıntısı ve kaşıntısına yol açan "alerjik nezle (rinit)" ya da bilinen diğer adıyla "saman nezlesi" oldukça rahatsız edici bir sağlık sorunu olarak yaşanabiliyor. Alerjik nezlenin 2 gruba ayrıldığını belirten Medicana Bursa Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü’nden Uzm. Dr. Mesut Arslan, "Bahar nezlesi, çimen, ağaç ve ot polenlerine bağlı gelişmekte iken, perennial alerjik nezle ise ev tozu akarı, hamamböceği, küf ve evcil hayvanlara bağlı gelişmektedir. Özellikle bahar aylarında burun akıntısı, burun tıkanıklığı sorunu yaşayan hastaların yaklaşık yarısı bahar nezlesidir. Bahar nezlesi yıl boyu sürer ya da mevsimseldir" dedi. Uzm. Dr. Mesut Arslan, alerji belirtilerini şöyle sıraladı: "Sık tekrarlayan burun akıntısı, burun tıkanıklığı ve aksırık nöbetleri ile kendini gösterir. Aksırıklar arka arkaya 10-20 atak halinde, burun akıntısı ise su gibi olup çok bol miktarda ve devamlıdır. Akıntı olmadığı durumlarda çocuk burun tıkanıklığından şikâyet edebilir. Burun tıkanıklığı burun içini kaplayan mukozanın şişmesinden olur. Alerjik nezle, göz sulanması ve kaşıntısı gibi göz alerjileri ile birlikte de görülebilir. Bazen damakta ve genizde akıntı veya kaşıntı hissedilebilir." "Alerjik nezle genellikle soğuk algınlığıyla karıştırılabilen bir hastalıktır" diyen Uzm. Dr. Mesut Arslan, "Eğer nezle, ilkbahar ve yaz aylarında başlayıp, üç haftadan uzun sürüyorsa ve iyileşme eğilimi göstermiyorsa, alerjik nezle şüphesi kuvvetli hale gelir. Böyle durumlarda mutlaka doktora danışılması gerekir. Bahar alerjisi çocuklukta 2 yaşından önce nadir görülür. Özellikle okul çağında sık görülür. Alerjik nezlesi olan çocuklarda astım da görülmesi sık karşılaşılan bir durumdur. Bu nedenle aileler çocukta öksürük ve hırıltı belirtilerine karşı dikkatli olmalıdır. Çocukluk yaşlarında ilk belirtilerini veren hastalık yetişkin döneminde de devam edebilir" şeklinde konuştu. Çocukta alerjik nezleden şüphelenildiği durumlarda, alerjiye neden olan maddeyi tespit etmek için cilt veya kan testleri yapılabileceğine değinen Uzm. Dr. Mesut Arslan, "Testlerin sonucunda, çocuğun belli bir alerjene karşı duyarlı olduğu tespit edildiği takdirde, buna karşı tedbirler alınabilir ya da bu alerjiye yönelik tedaviye başlanabilir. Alerjik nezle tedavisinin ilk adımı alerjiye sebep olan alerjenlerden kaçınmaktır. Eğer çocuktaki alerjik nezle polenlere karşı gelişiyorsa, tozlaşmanın sıkça görüldüğü aylarda, çocuğu yeşil alanlardan mümkün olduğunca uzak tutmak gerekebilir ya da temas kaçınılmazsa tedavi altında tutulması sağlanmalıdır" dedi. Çevresel korunma yöntemlerinin yetersiz kaldığı durumlarda, ilaç tedavisinin etkili bir yöntem olacağına değinen Uzm. Dr. Mesut Arslan, "Bu ilaçlar sadece belirtilerin görüldüğü günlerde kullanıldıklarında bile, çocuğun şikâyetlerini gidermeye yardımcı olabilir. İlaç tedavisi de yetersiz kaldığında çocuklarda aşı tedavisi, "immünoterapi" uygulanmaktadır. Çocuğun duyarlı olduğu alerjenlerin artan dozlarda çocuğa verilmesiyle bağışıklık sistemini düzenlemeyi amaçlayan aşı tedavisi, bir süre sonra vücudun bu alerjenleri doğal karşılayabilmesini sağlamaktadır" ifadelerini kullandı.
22 Mart 2026 Pazar - 10:56
Bayburt’ta vatandaşlar koruyucu sağlık hizmetleri konusunda bilgilendirildi
Bayburt İl Sağlık Müdürlüğünce Cumhuriyet Caddesi’ndeki Muhsin Yazıcıoğlu Parkı önünde kurulan sağlık standında vatandaşlara yönelik bilgilendirme ve uygulamalı eğitim çalışması gerçekleştirildi. Program kapsamında vatandaşlara sağlık okuryazarlığı, ilk yardım, kanser taramaları, sağlıklı beslenme ve kronik hastalıklar başta olmak üzere çeşitli konularda bilgi verildi. Sağlık personeli, standı ziyaret eden vatandaşların sorularını da yanıtladı. Etkinlik alanında yer alan afiş ve bilgilendirme materyallerinde koruyucu sağlık hizmetleri, tedaviye erişim ve acil sağlık hizmetlerine ilişkin başlıklara yer verildi. Vatandaşlara, erken tanı ve düzenli kontrollerin önemi anlatılırken, sağlıklı yaşam alışkanlıklarının korunmasına yönelik uyarılarda bulunuldu.
22 Mart 2026 Pazar - 10:24
Alışılmış öfke normalleşiyor
Uzman Psikolog Arzu Hamurcu, toplumda görülen şiddete maruziyetin beyinde normalleştiğini söyleyerek, "Maruz kaldıkça beyin buna alışıyor, alıştıkça eşik düşüyor, eşik düştükçe de şiddet sıralanmış bir hale geliyor" dedi. İnsanların öfkesini dönüştüremediği zaman bir başkasına yönelttiğini söyleyen Uzman Psikolog Arzu Hamurcu, "Son dönemde artan şiddet olaylarını konuşurken sadece bireysel öfkeye bakmak yeterli olmaz. Çünkü şu anda yoğun bir duygu yönetememe krizi yaşıyoruz. Artık insanlar üzülmeyi de reddedilmeyi de hayal kırıklığı yaşamayı da kaybetmeyi de tolere edemiyorlar. Her şey çok hızlı her şey çok anlık her şey çok tepkisel bir halde ve bu yüzden de aslında artık bu hız kültüründe duygular işlenemiyor. Duygular bastırılıyor ve her bastırılan duygu ne yazık ki bir yerde patlak veriyor. Bir diğer mesele de artık şiddete çok fazla maruz kalıyoruz. Televizyonlar, diziler, haberler, sosyal medyadaki bütün içerikler. Biz maruz kaldıkça beyin buna alışıyor, alıştıkça eşik düşüyor, eşik düştükçe de şiddet sıralanmış bir hale geliyor. Oysaki şiddet çoğu zaman güç göstergesi değil, regüle olamayan yani sakinleşemeyen bir sinir sisteminin çığlığı olarak gördüğümüz tablolar var. Duygusunu yönetemeyen insan davranışını da yönetemiyor ve bu noktada artık öfke tek başına bir problem değil, öfkeyle kişinin ne yaptığı problem haline geliyor. Bu aşamadan sonra artık bizim bakmamız gereken sadece çözüm olarak cezaları konuşmak değil. Şiddet bir anda ortaya çıkmıyor. Yıllarca bastırılmış duyguların, yönetilemeyen öfkenin ve düşen bir tahammül eşiğinin sonucu olarak ortaya çıkıyor. Bu tepki de bu doğal hızda artık toplumda İnsanlar hayal kırıklığı ile baş etmeyi öğrenmez ise reddedilmeyi taşıyamazsa, öfkesini dönüştüremez ise artık o öfkeyi bir başkasına yöneliyor halde görüyoruz" dedi. Hamurcu, bireylere çocuk yaşta öfkeyle başa çıkmanın öğretilmesi gerektiğini söyleyerek, "Şimdi burada çözümü sadece tabi ki de cezaları konuşmak olarak göremeyiz. Aynı zamanda duygusal dayanıklılığı arttırmakla başlayabiliriz. Yani çocuklara küçük yaşta duygusal regülasyonu öğretmek, hayır ifadesi ile baş etmeyi öğretmek, reddedilmeyi kişisel bir yıkım olarak algılamamayı öğretmek, burada ebeveynlere ve topluma çok ciddi bir görev olarak düşüyor. Gerektiğinde de terapiyi zayıflık değil bir güç alanı olarak göstermek burada bizlere düşen en önemli görevlerden birisidir. Çünkü şunu çok iyi biliyoruz ki güçlü insan bağıran insan değil öfkesini yönetebilir insandır. Yani alışılmış sıralanmış öfke artık birçok kişi için bir tehdit haline gelmiyor ve ‘ben de öfkemi bu şekilde gösterebilirim’ diye bir kelebek etkisi ile öfkenin yayıldığını artık toplumda da görmüş oluyoruz" ifadelerini kullandı.
Çok Okunan Kategori Haberleri
1
21 Mart 2026 Cumartesi- 10:58
Hemşirelikten bağışçılığa: Bu kez kendi hücreleriyle hayat kurtardı
2
21 Mart 2026 Cumartesi- 11:52
Uzmanı açıkladı: "Bayramda kurulan ilişkiler ruh sağlığını güçlendiriyor"
3
21 Mart 2026 Cumartesi- 09:29
Bayramda çocukları şekerden uzak tutun
4
20 Mart 2026 Cuma- 11:04
Diyetisyen Ünal: "Bayramda günlük ortalama 3 ana, 3 ara öğün olarak beslenme planlanabilir"
5
10 Ağustos 2007 Cuma- 16:04
Cinsel gücü arttıran 'Kudret Narı'
28 Kasım 2025 Cuma - 11:57
Dermatoloji Uzmanı Dr. Aşkar’dan uyarı: "Kışın düşen D vitamini, cilt hastalıklarını alevlendiriyor"
Medicana Sağlık Grubu Dermatoloji Uzmanı Dr. Ayda Kart Aşkar, kış aylarında güneş ışığına maruziyetin azalmasıyla birlikte D vitamini eksikliğinin arttığını belirterek hem cilt sağlığı hem de genel vücut sağlığı açısından önemli açıklamalarda bulundu. Dr. Aşkar, toplumda D vitamini farkındalığının artırılması gerektiğini vurguladı. Dr. Ayda Kart Aşkar, kış aylarında insanların daha fazla kapalı alanlarda vakit geçirdiğini ve güneş ışığının cilde ulaşmasının zorlaştığını belirterek, D vitamininin sadece kemik sağlığı için değil bağışıklık sistemi, cilt bariyeri ve saç foliküllerinin yenilenmesi için de kritik öneme sahip olduğunu ifade etti. Aşkar, güneşten yeterince yararlanılamadığı için kış aylarında D vitamini seviyelerinde belirgin düşüş görüldüğünü ve bu durumun birçok cilt hastalığında alevlenmelere neden olabileceğini söyledi. D vitamini eksikliğinin özellikle sedef hastalığı, atopik dermatit (egzama), seboreik dermatit ve mevsimsel saç dökülmesi gibi dermatolojik sorunları tetiklediğini belirten Dr. Aşkar, kış aylarında bu hastalıkların semptomlarının daha belirgin hale geldiğini aktardı. Cilt hastalıklarının yanı sıra sistemik etkilerin de görülebildiğini ifade eden Dr. Aşkar, D vitamini eksikliğinin kemik yoğunluğunun azalması, kas güçsüzlüğü, ruh hâlinde dalgalanmalar, bağışıklık zayıflığına bağlı enfeksiyon artışı ve kalp-damar hastalıklarında risk yükselmesi gibi sonuçlara yol açabileceğini bildirdi. Kış aylarında D vitamini seviyelerini korumak için kontrollü güneşlenmenin ve doğru beslenmenin önemine değinen Dr. Aşkar, haftada 3-4 gün 15-20 dakikalık güneş maruziyetinin faydalı olacağını, somon, sardalye, yumurta sarısı, karaciğer ve D vitamini ile zenginleştirilmiş süt ürünlerinin beslenmede yer alması gerektiğini belirtti. Takviyelerin ise mutlaka kan düzeyi ölçümü sonrasında hekim kontrolünde kullanılmasının altını çizdi. Dr. Ayda Kart Aşkar, kış aylarının D vitamini düşüklüğü açısından riskli bir dönem olduğunu vurgulayarak, vatandaşlara D vitamini seviyelerini düzenli olarak kontrol ettirmeleri yönünde çağrıda bulundu.
28 Kasım 2025 Cuma - 11:36
AYTO üyelerine temel ilk yardım eğitimi
AYTO, üyelerinin acil durumlarda doğru ve hızlı müdahale edebilmesi için Temel İlk Yardım Eğitimi düzenledi. Aydın Ticaret Odası (AYTO), üyelerinin acil durumlara karşı daha bilinçli ve hazırlıklı olmalarını sağlamak amacıyla Temel İlk Yardım Eğitimi düzenledi. Eğitim programında katılımcılar, kalp krizi, boğulma, kanama gibi hayati öneme sahip durumlarda doğru müdahale yöntemlerini hem teorik hem de uygulamalı olarak öğrenme imkanı buldu. Sağlık personelleri tarafından verilen eğitimde, olay anında soğukkanlılığın korunması ve doğru adımların bilinmesinin hayat kurtarıcı rolü vurgulandı. Katılımcılar, maketler üzerinde uygulamalı çalışmalar yaparak kritik anlarda nasıl hareket edilmesi gerektiğini deneyimledi. Eğitimin sonunda konuşan AYTO Genel Sekreteri İlknur Kahraman, ilk yardım bilgisinin yalnızca bireyin kendisi için değil, toplum sağlığı açısından da büyük bir sorumluluk taşıdığını belirtti. Kahraman, AYTO olarak bu tür eğitimleri düzenli aralıklarla sürdürerek üyelerin bilinç ve donanımını artırmayı amaçladıklarını ifade etti.
28 Kasım 2025 Cuma - 11:21
Uzman Dr. Mümine Türksoylu: "Tuvalet eğitimi her çocukta farklı gelişir"
Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Mümine Türksoylu, tuvalet eğitiminin her çocuk için farklı bir gelişim süreci olduğunu belirterek ailelere, "Hazır olmayı bekleyin; her çocuk farklı gelişir. Pozitif bir dil kullanın, denemeleri kutlayın. Zorlamayın, yönlendirin. Lazımlığı oyun ve hikâyelerle tanıtın. Kolay çıkarılabilir kıyafetler tercih edin. Sabırlı olun, kıyaslama yapmayın. Günlük rutin oluşturun. Kazaları büyütmeyin, olumsuz tepki vermeyin" uyarısında bulundu. Tuvalet eğitimi, ebeveynlik sürecinin en önemli aşamalarından biri olarak biliniyor. Uzmanlar, bu dönemin bir öğretim süreci değil, çocuğun bedensel ve duygusal farkındalığının gelişmesine eşlik etme dönemi olduğuna dikkat çekiyor. Memorial Sağlık Grubu Medstar Topçular Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü’nden Uzm. Dr. Mümine Türksoylu, tuvalet eğitimine başlamak için çocuğun hazır olmasının büyük önem taşıdığını ifade etti. Dr. Türksoylu, tuvalet eğitimine başlama yaşının genellikle 18–36 ay arasında değiştiğini, ancak bunun her çocuk için farklılık gösterebileceğini vurguladı. Erken başlanmasının hızlı öğrenme anlamına gelmediğini belirten Türksoylu, ebeveynlerin süreci baskı kurmadan, sabırla yürütmesi gerektiğini söyledi. "Tuvalet eğitimi çocuğun bağımsızlaşma sürecinin bir parçasıdır" Çocukların tuvalet alışkanlığı kazanırken kendilerini ve bedenlerini tanıdığını belirten Türksoylu, "Bu süreç çocuğun ‘ben yapabiliyorum’ duygusunu güçlendirerek özgüvenini artırır. Ancak bazı çocuklar için tuvalet veya lazımlık korkutucu olabilir. Bu nedenle ailelerin yargılamadan, destekleyici bir tutum sergilemesi çok önemlidir" dedi. Fizyolojik olgunluğun her çocukta farklı yaşta gerçekleştiğini ifade eden Türksoylu, bu sebeple tuvalet eğitiminin gelişimsel bir süreç olarak görülmesi gerektiğini dile getirdi. "Aileler sabırlı olmalı, cezadan uzak durmalı" Tuvalet eğitimi sürecinde dikkat edilmesi gereken noktaları sıralayan Uzm. Dr. Mümine Türksoylu, ebeveynlere, "Tuvalet eğitimi sırasında sabır, güven ve pozitif yaklaşım çok önemlidir. Çocuğu motive etmek için cezadan kaçınılmalı, başarıları mutlaka övülmelidir. İlk günlerde kazaların olması çok normaldir; bu durum farkındalığı artırır. Gece kontrolü gündüze göre daha geç gelişir, bu nedenle bez bırakma süreci kademeli ilerletilmelidir. Kaka alışkanlığı idrara göre daha geç gelişebilir; kabızlık durumlarında hekim desteği alınmalıdır. Büyük değişiklikler yaşanan dönemlerde eğitime ara vermek daha sağlıklı olabilir" dedi. Ailelere 8 altın öneri Türksoylu, tuvalet eğitimi sürecinde ailelere önerilerde bulunarak, "Hazır olmayı bekleyin; her çocuk farklı gelişir. Pozitif bir dil kullanın, denemeleri kutlayın. Zorlamayın, yönlendirin. Lazımlığı oyun ve hikâyelerle tanıtın. Kolay çıkarılabilir kıyafetler tercih edin. Sabırlı olun, kıyaslama yapmayın. Günlük rutin oluşturun. Kazaları büyütmeyin, olumsuz tepki vermeyin" dedi.
28 Kasım 2025 Cuma - 11:00
"Skolyoz ergenlikte hızla ilerleyebiliyor"
Skolyozun özellikle ergenlik döneminde hızla ilerleyebildiğine dikkati çeken Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Uzmanı Doç. Dr. Mehtap Bozkurt, "Erken tanı konulmayan skolyoz, hem duruş bozukluklarına hem de gelecekte ciddi omurga sorunlarına yol açabiliyor. Ebeveynler çocuklarını özellikle ergenlik döneminde düzenli olarak kontrol etmeli, şüpheli bir durumda uzmana başvurmalıdır" dedi. Medical Park Kocaeli Hastanesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Uzmanı Doç. Dr. Mehtap Bozkurt, çocuklarda ve ergenlerde sık görülen skolyozun erken tanı ile kontrol altına alınabileceğini söyledi. Skolyozun omurganın yana doğru eğriliğiyle karakterize edilen yapısal bir hastalık olduğunu belirten Doç. Dr. Bozkurt, "Skolyoz çoğunlukla çocukluk ve ergenlik döneminde fark edilir. Omuz, bel veya kalçada asimetri fark edildiğinde mutlaka bir uzmana başvurulmalıdır. Skolyoz yalnızca bir duruş bozukluğu değildir. Omurgada ’S’ veya ’C’ şeklinde eğrilik görülebilir. Bazen dönerek kamburluğa da yol açabilir. Erken tanı eğriliğin ilerlemesini önlemek için kritik öneme sahiptir" dedi. "Duruş bozukluğu şikayetiyle gelen çocuk sayısı arttı" Son yıllarda duruş bozukluğu nedeniyle polikliniğe başvuran çocuk ve ergen sayısında belirgin artış olduğunu söyleyen Bozkurt, "Bunun en önemli nedeni tablet, telefon ve bilgisayar kullanımıyla uzun süre kötü postürde kalınmasıdır. Ayrıca ailelerin skolyoz hakkında daha bilinçli olması da erken başvuruyu artırıyor" ifadelerini kullandı. "Risk altında olan bireyler" Doç. Dr. Bozkurt, skolyoz açısından risk taşıyan grupların da, "Ailede skolyoz öyküsü olan çocuklar. Hızlı boy uzatan ve uzun boylu çocuklar. Omuz veya kalça asimetrisi olanlar" olduğunu açıkladı. "Cobb açısı tedaviyi belirler" Skolyoz tanısının mutlaka bir uzman tarafından konulması gerektiğini belirten Bozkurt, "Önce fizik muayene yapılır, ardından skolyoz grafisi ile eğrilik derecesi ölçülür. Cobb açısı tedavi planının belirlenmesinde en önemli rehberdir" dedi. Bozkurt, tedavi süreçlerini şu şekilde paylaştı: "20 derece altı: Kişiye özel egzersiz ve postür eğitimi yeterli olur. 20-40 derece: Egzersizle birlikte skolyoz korsesi önerilir. 40-50 derece: "Gri alan" olarak kabul edilir, hastanın yaşına göre cerrahi kararı verilir. 50 derece üzeri: Genellikle cerrahi tedavi gerekir." "Skolyoz sadece estetik bir sorun değildir" Skolyozun ilerlemesi halinde solunum güçlüğü, denge bozukluğu ve kas fonksiyonlarında kayıplar olabileceğini vurgulayan Doç. Dr. Bozkurt, "Ebeveynler çocuklarını özellikle ergenlik döneminde düzenli olarak kontrol etmeli, şüpheli bir durumda uzmana başvurmalıdır. Erişkinlerde ise uzun süren sırt ve bel ağrıları ihmal edilmemelidir. Erken tanı, skolyozun ilerlemesini durdurmanın en etkili yoludur" ifadelerini kullandı.
28 Kasım 2025 Cuma - 11:00
"Kış aylarında KOAH riskine dikkat"
KOAH’lı hastalar için kış aylarının ciddi riskler taşıdığını belirten Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Gülhan Çakır, "Soğuk hava ve artan hava kirliliği KOAH hastalarının akciğer fonksiyonlarını hızla bozuyor. Basit bir nezle bile kısa sürede ölümcül bir tabloya dönüşebilir" dedi. VM Medical Park Gebze Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Gülhan Çakır, KOAH hakkında açıklamalarda bulundu. Kış aylarında soğuk hava ve hava kirliliğinin KOAH’lı bireyleri daha ağır etkilediğini aktaran Uzm. Dr. Gülhan Çakır, "Soğuk hava, hava yollarını daraltır, mukus artışına yol açar ve nefes darlığı şikayetlerini belirgin şekilde artırır. Kirli hava ise iltihabı tetikleyerek enfeksiyon riskini yükseltir" diye konuştu. Soğuk hava neden enfeksiyona davetiye çıkarıyor Soğuk havanın solunum yollarının doğal savunmasını zayıflattığını vurgulayan Çakır, "Düşük sıcaklık, mukus ve silya hareketini yavaşlatır. Bu da mikropların kolayca tutunmasına neden olur. Soğuk ve kuru hava mukoza yapısını bozduğu için hava yolları enfeksiyona daha açık hale gelir" dedi. "KOAH alevlenmesi ani bir kötüleşme dönemidir" Alevlenmeyi KOAH’ın en tehlikeli dönemi olarak tanımlayan Uzm. Dr. Çakır, şunları söyledi: "KOAH alevlenmesi, nefes darlığı, öksürük ve balgam artışının kısa sürede kötüleşmesiyle ortaya çıkar. Bu durum çoğu zaman tedavi değişikliği veya acil müdahale gerektirir. Alevlenmeler hastalığın ilerlemesini hızlandırdığı için son derece tehlikelidir." KOAH’lı bireylerin sıradan bir nezleyi bile ağır geçirebildiğini belirten Çakır, "Basit bir grip bile hava yollarını daraltarak oksijen seviyesini düşürür. Bu durum hızla solunum yetmezliğine, hatta zatürreye yol açabilir. Kalp yükü artar ve tablo ölümcül hale gelebilir" şeklinde konuştu. "Küçük değişimlere dikkat edilmeli" KOAH hastalarının küçük değişimleri bile dikkate alması gerektiğini söyleyen Gülhan Çakır, "Balgam miktarı ve renginde değişiklik, öksürük ve nefes darlığının artması, ateş ve titreme enfeksiyonun en önemli belirtileridir. Semptomlar olağandan farklı seyrediyorsa mutlaka bir uzmana başvurulmalıdır" ifadelerini kullandı. "Aşılar KOAH hastaları için hayati öneme sahiptir" Zatürre ve grip aşılarının KOAH hastalarında mutlak gereklilik olduğunu dikkati çeken Uzm. Dr. Çakır, "Grip ve zatürre KOAH alevlenmelerinin en ölümcül nedenleridir. Aşılar, bu enfeksiyonların görülme sıklığını ve şiddetini belirgin şekilde azaltır. Hastaneye yatış ve ölüm riskini düşürür. Kısacası aşılar KOAH’ta hayat kurtarır" dedi. "Ev içi hava kalitesine dikkat" Kış aylarında kapalı alanlarda geçirilen sürenin artmasının KOAH’lılarda ek risk oluşturduğunu anlatan Uzm. Dr. Çakır, şu bilgileri paylaştı: "Soba dumanı, yetersiz havalandırma ve kuru hava, bronşlarda iltihabı artırır. Bu da atak riskini yükseltir. Kaloriferin kuruttuğu hava öksürüğü artırır, enfeksiyonlar kolay yayılır." "Evde hava kalitesini artırmak için öneriler" Çakır, ev içi hava kalitesi ve soğuk havalarda dışarı çıkarken nelere dikkat edilmesi gerektiği konusunda şu önerilerde bulundu: "Günde 2-3 kez kısa süreli havalandırma yapılmalı. Nem oranı yüzde 40-50 arasında tutulmalı. Filtreler düzenli temizlenmeli. Ortam kalabalıklaştırılmamalı ve hijyen kurallarına dikkat edilmeli. Hasta dışarı çıkmak zorundaysa mutlaka ağız ve burunu atkı, şal veya maske ile kapatmalı. Burundan nefes almak havanın daha iyi ısınmasını sağlar. Rüzgârdan korunmak ve soğuğa yavaş geçiş yapmak önemlidir." "Soğuk hava akciğerlerde ’yanma’ etkisi yapabilir" Soğuk ve kuru havanın akciğerlerde adeta yanma etkisi oluşturabildiğini belirten Uzm. Dr. Çakır, "KOAH hastalarının zaten hassas olan hava yolları soğukla daha da daralır. Bu durum şiddetli nefes darlığına ve atağa neden olabilir" dedi. KOAH tamamen iyileşir mi KOAH’ın geri dönüşsüz bir hastalık olduğunu da hatırlatan Çakır, "KOAH tamamen iyileştirilemez ancak uygun tedaviyle kontrol altına alınabilir. Tedavi sayesinde semptomlar hafifler, ataklar azalır ve hastalığın ilerleyişi yavaşlatılır" diye konuştu.
28 Kasım 2025 Cuma - 10:48
Novo Nordisk Türkiye ve Ankara Bilkent Şehir Hastanesi’nden iş birliği
Novo Nordisk Türkiye, Ankara Bilkent Şehir Hastanesi ile imzaladığı yeni iş birliği protokolüyle, Türkiye’de klinik araştırma kapasitesini güçlendirecek ve yenilikçi tedavilere erişimi artıracak önemli bir adım daha attı. Geçtiğimiz hafta Adana Şehir Eğitim ve Araştırma Hastanesi ile imzalanan protokolünün ardından Ankara Bilkent Şehir Hastanesi ile yapılan iş birliğiyle şirket, klinik çalışma kapasitesini artırmayı ve daha fazla hastanın yenilikçi tedavilere erişmesini sağlamayı amaçlıyor. Şirketin hasta odaklı yaklaşımı ve bilimsel liderlik vizyonu, Türkiye’nin klinik araştırmalar alanında bölgesel bir merkez haline gelmesine katkı sunmayı hedefliyor. Şirket, hastanenin ihtiyaç ve talepleri doğrultusunda diyabet, obezite, nadir hastalıklar ve kardiyovasküler hastalıklar gibi terapi alanlarında çeşitli eğitim programları düzenleyerek, klinik dünyasındaki uluslararası gelişmeleri aktararak, bilimsel etkinliklerde ortak çalışmaları destekleyerek araştırma süreçlerinin daha etkin, kaliteli ve sürdürülebilir bir yapıya ulaşmasına katkı sunacak. 7 ülkedeki klinik araştırmalar Türkiye’den koordine ediliyor Yapılan açıklamaya göre şirket, Türkiye merkezli bölgesel klinik araştırma merkezinde Türkiye’nin yanında Cezayir, Fas, Lübnan, Mısır, Umman, Suudi Arabistan dahil olmak üzere toplam 7 ülkedeki klinik araştırmaları koordine ediyor. Bölgesel merkez yapısı, Türkiye’deki deneyimli ekiplerin, operasyonel altyapının ve uluslararası araştırmalara uyumlu çalışma düzeninin bir sonucu olarak faaliyet gösteriyor. Merkez, 2025 yılı itibarıyla yürütülen 34 aktif klinik araştırmada 1.200’ün üzerinde hastaya ulaşırken, bu çalışmaların 28’i doğrudan Türkiye’de gerçekleştirildi. Ankara Bilkent Şehir Hastanesi ile son 5 yılda 8 klinik çalışma yürütülürken, yeni protokol kapsamında en az 5 yeni klinik çalışmanın 2026 yılında başlatılması planlanıyor. Şirketin son 5 yılda Türkiye’de klinik araştırmalara yaptığı toplam yatırımın 1 milyar TL’yi aşması ve bu yatırımların her yıl katlanarak artırılmasının hedeflenmesi, Türkiye’nin bu alandaki stratejik yükselişini daha da pekiştiriyor. Uzun vadeli sürdürülebilir değer Açıklamaya göre, Novo Nordisk’in vakıf şirketi yapısından güç alan bu stratejik ortaklık, yalnızca klinik araştırma sayısını artırmakla kalmayıp, aynı zamanda sağlık profesyonellerinin bilgi birikimini zenginleştirmeyi, Türkiye’nin klinik araştırmalardaki rekabet gücünü artırmayı ve hasta yaşam kalitesine kalıcı katkı sağlamayı hedefliyor. Bu iş birliğiyle şirket, klinik araştırmalarda etik standartları, şeffaflığı ve hasta güvenliğini esas alan vizyonuyla, Türkiye’nin bilimsel potansiyelini küresel ölçekte görünür kılmayı amaçlıyor. Ankara Bilkent Şehir Hastanesi Koordinatör Başhekim Prof. Dr.Levent Öztürk, "Şirket ile gerçekleştirdiğimiz bu iş birliği, hem hastalarımız hem de klinik araştırma ekibimiz için büyük bir heyecan kaynağı. Bu protokol, hastalarımızın yenilikçi tedavilere daha erken erişmesini sağlarken, hekimlerimizin bilgi ve deneyimlerini paylaşmasına ve geliştirmesine olanak tanıyor. Bizler, klinik araştırmaların hastalar için açtığı yeni umut pencerelerini görmekten ve bu süreçte aktif rol almaktan büyük mutluluk duyuyoruz. Ülkemizde bilimi destekleyici nitelikte olan bu iş birliğinin uzun soluklu ve sürekli olmasını ve daha birçok ortak projeye ilham vermesini diliyoruz." "Her araştırmada bir yaşamın dönüşümüne tanıklık ediyoruz" Bilimi, insanların yaşamına dokunan bir iyileşme gücüne dönüştürmek için çalıştıklarını vurgulayan Novo Nordisk Türkiye Genel Müdürü Bike Başaklar "Her klinik araştırmanın ardında, umutla bekleyen hasta, yakını, doktoru ve o umudu mümkün kılmak için çalışan bir ekip var. İşte biz bu ortak iyileşme hikâyesinin bir parçası olmaktan büyük bir sorumluluk ve gurur duyuyoruz. Ankara Bilkent Şehir Hastanesi ile imzaladığımız bu yeni stratejik iş birliğiyle, klinik çalışmaların sayısını artırırken her hastanın yenilikçi tedavilere daha erken ulaşmasını hedefliyoruz. Amacımız, endüstri ve hastane iş birliğiyle klinik çalışma süreçlerini optimize ederek, küresel ölçekte daha fazla araştırmaya katılmak ve bölgede lider konuma gelmek. Bu sayede, henüz Türkiye’de piyasada olmayan ilaçları uygun hastalarla daha erken buluşturmayı amaçlıyoruz. Bu adım, Türkiye’nin sağlık alanındaki bilimsel gücünü daha görünür kılacak ve uluslararası düzeyde örnek teşkil edecek bir inisiyatif. Bizim için bu iş birliği, hastalar için de yeni bir umut kapısı anlamına geliyor. Çünkü biz, her araştırmada bir yaşamın dönüşümüne tanıklık ediyoruz. Novo Nordisk’in bir vakıf şirketi olması, hasta odaklı yaklaşımımız ve yüz yılı aşkın bilimsel birikimimiz sayesinde kısa vadeli hedefler yerine sürdürülebilir, uzun vadeli değer oluşturmaya odaklanıyoruz. Türkiye’nin güçlü sağlık altyapısı bilim insanlarının potansiyeliyle birleştiğinde, bu iş birliğinin bölgesel düzeyde ilham verici bir başarı hikâyesine dönüşeceğine inanıyoruz" dedi.
28 Kasım 2025 Cuma - 10:40
500 milyon dolarlık ihracata bilimsel kalkan
Türkiye’nin dünya pazarının yüzde 32’sini elinde tutarak pazar lideri olduğu kuru üzüm ihracatında en büyük risk olan ’toksin’ sorunu, Hitit Üniversitesi’nde geliştirilen projeyle tarih oluyor. Mayalardan üretilecek antimikrobiyal maddelerle 500 milyon dolarlık ihracatı tehdit eden risk ortadan kalkacak. Hitit Üniversitesi Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi Gıda Mühendisliği Bölümü, gıda güvenliğini tehdit eden ve insan sağlığı üzerinde ciddi riskler oluşturan küflerle ilgili yürüttüğü projede önemli bir aşamaya geldi. Öğretim elemanı Dr. Tuba Büyüksırıt Bedir’in yürütücülüğünde, Prof. Dr. Bülent Kabak’ın danışmanlığında hazırlanan proje, TÜBİTAK 3501-Kariyer Geliştirme Programı kapsamında 1 milyon TL bütçe ile desteklenmeye hak kazandı. Türk bilim adamları, gıdalarda oluşan kanserojen küfleri kimyasal ilaçlarla değil, doğal olarak elde edilen "antagonistik mayalar" ile yok ederek hem ülke ekonomisine katkı sağlamayı hem de halk sağlığını korumayı hedefliyor. 500 milyon dolarlık ihracattaki risk ortadan kalkacak 2023 verilerine göre dünyadaki 856 bin tonluk kuru üzüm ihracatının 277 bin tonunu tek başına karşılayan ve dünya pazarındaki yüzde 32’lik ihtiyacı karşılayan Türkiye, yaklaşık 500 milyon dolar gelir elde ediyor. Yürütülen projeyle özellikle kuru üzüm ihracatında en büyük risk olan ’toksin’ sorunu tarih olacak. Proje kapsamında sentetik ve kimyasal ilaçlar yerine "antagonistik mayalar" adı verilen mikroorganizmaları kullanan araştırmacılar, özel mayalar sayesinde zararlı küflerin çoğalmasını baskılayıp toksin üretmelerini engelledi. Projeyle kuru üzüm başta olmak üzere çeşitli hububatlarda görülen ve karaciğer-böbrek hasarından kansere kadar birçok hastalığa yol açan zehirli küflere karşı biyolojik bir savaş açılıyor. Akademik literatüre de önemli katkılar sunacak olan çalışma, gıda sanayisinde sentetik koruyucuların yerini doğal biyolojik ajanların alması konusunda öncü bir model olacak. "Toksinleri biyolojik olarak engellemeyi hedefliyoruz" Projeyle ilgili bilgi veren Hitit Üniversitesi Gıda Mühendisliği Öğretim Elemanı Dr. Tuba Büyüksırıt Bedir, "Hazırladığımız TÜBITAK 3501 projemizde zehirli toksinler üreten küflerin engellenmesinde doğal, bütçe dostu, etkili, sürdürülebilir bir yöntemle dünyada yaklaşık 850 bin ton yıllık ihracatı yapılan ve dünyadaki ihtiyacın yüzde 32’lik kısmını Türkiye’nin karşıladığı kuru üzümler üzerine çalışıyoruz. Kuru üzümlerin ihracatında ülkeden gönderildikten sonra sınırda kontroller yapılmakta ve ürünler kabul edilmeden önce belirlenen limit değerlerini aşan ürünler için önlem alınmaktadır. 2020-2025 yılları arasında yapılan rasff (gıda ve yem için hızlı uyarı sistemi) bildirileri ile yaklaşık 64 tane bildirim yayınlanmış ve bu bildirimlerin yaklaşık yüzde 25’lik kısmının Türkiye orijini olduğu bilinmektedir. Bu ülkemiz açısından dünyada ihracatta birinci sırada olduğumuz kuru üzümler için acilen bir önlem almamızı gerektirmektedir. Bu amaçla bizim yaptığımız projede zehirli toksinler üreten küflerin engellenmesi ve baskılanmasını, ayrıca tarlada ve hasattan sonra doğal olarak oluşan uygun olmayan depolama şartlarında saklanan ürünlerde oluşan toksinlerin engellenmesini ve bu kapsamda mayalardan ürettiğimiz antimikrobiyal maddelerle biyolojik olarak engellenmesini hedef almaktayız" dedi. "İhracatta lider olduğumuz kuru üzüm sektörüne ekonomik katkı sağlamayı amaçlıyoruz" Projenin hem sağlık hem de ekonomik açıdan ülkeye önemli katkı sağlayacağını dile getiren Dr. Bedir, "Hem kanserojen etkisi bulunan hem de böbrek hastalıklarına yol açabilen, aynı zamanda bağışıklık sistemini zayıflatan toksinlere karşı bir önlem almayı hedefliyoruz. Bu çalışma kapsamında mikroorganizmalardan doğal yollarla antimikrobiyal maddeler üretilecek. Bu maddeler, paketleme öncesinde kuru üzümlerin yıkama aşamasında belirli yoğunluklarda uygulanacak. Bu uygulama sayesinde toksinler hem bağlanarak etkisiz hale getirilecek hem de azaltılarak sonraki oluşumlarının önüne geçilebilecek. Böylece toksinlerden arındırılmış, sağlıklı ve güvenli gıdayı tüketiciye sunmayı, aynı zamanda ihracatta lider olduğumuz kuru üzüm sektörüne ekonomik katkı sağlamayı amaçlıyoruz" diye konuştu.
28 Kasım 2025 Cuma - 10:36
Uzmanlardan sanal kumar uyarısı
Manisa’da düzenlenen bağımlılıkla mücadele seminerinde uzmanlar, sanal kumarın son yıllarda hızla yayılarak birey ve toplumu derinden etkileyen yıkıcı bir bağımlılığa dönüştüğünü vurguladı. Din görevlileri ve sağlık uzmanları, hem manevi hem tıbbi boyutlarıyla bağımlılıkla mücadele yollarını anlattı. Manisa İl Müftülüğü ile Manisa İl Sağlık Müdürlüğü iş birliğinde, Manisa Dini İhtisas Merkezi Müdürlüğü Konferans Salonu’nda bağımlılıkla mücadele konulu geniş katılımlı bir seminer düzenlendi. Programa, merkez ve ilçe müftülüklerinde görev yapan 250 imam hatip ile müezzin-kayyım katıldı. Kur’an-ı Kerim tilavetiyle başlayan programın açış konuşmasını Manisa İl Müftüsü Şükrü Kabukçu yaptı. Müftü Kabukçu, bağımlılığın hem toplumsal hem de manevi yönleriyle ele alınması gerektiğini belirterek seminerde emeği geçenlere ve katılımcılara teşekkür etti. Açılış konuşmasının ardından alanında uzman isimler sunumlarıyla bağımlılığın farklı boyutlarını ele aldı. Manisa Celal Bayar Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Dr. Ahmet Erdinçli, ayet ve hadisler ışığında bağımlılıkla mücadelede manevi ilkeleri anlattı. Kur’an ve sünnette yer alan bağımlılık türlerinin birey ve toplumu ifsat ettiğini belirten Erdinçli, mücadelede toplumun her kesiminin sorumluluk taşıdığını vurguladı. Din görevlilerinin mahalle ve köylerde üstlenmesi gereken görevleri örneklerle aktaran Erdinçli, özellikle son yıllarda artış gösteren sanal kumara dikkat çekerek, "Elimizdeki telefonlarla bile oynanabilen sanal kumar, kesinlikle masum bir oyun değildir" ifadelerini kullandı. Manisa İl Sağlık Müdürlüğü Uzman Doktor Tuğba Kocabaş, bağımlılığın tıbbi yönüne ilişkin bilgiler verdi. İl Sağlık Müdürlüğü Uzman Psikolog Serkan Bozkurt, bağımlıya yaklaşım ve iletişim yöntemleri üzerine sunum yaptı. YEDAM Sosyal Hizmet Uzmanı Büşra Çiftçi ise bağımlılıkla mücadelede kullanılan YEDAM modelini anlatarak yürütülen destek süreçlerini tanıttı. Katılımcıların yoğun ilgi gösterdiği program, sunumların ardından yapılan teşekkür konuşmalarıyla sona erdi.
28 Kasım 2025 Cuma - 10:26
Uzmanı uyardı: "Dünya çapında 17 milyon kişi katarakt nedeniyle körlük yaşıyor"
Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Refika Hande Karakahya, yapılan araştırmalar sonucu dünya genelinde yaklaşık 18 milyon kişinin katarakt sebebiyle körlük yaşadığını bildirdi. Güven Çayyolu Tıp Merkezi Göz Hastalıkları Bölümü’nden Uzman Doç. Dr. Refika Hande Karakahya, küresel ölçekte yapılan son araştırmalara değinerek, kataraktın halen dünyanın en yaygın önlenebilir körlük nedeni olduğunu belirtti. Aynı zamanda Karakahya, verilere göre dünya genelinde yaklaşık 17 milyon kişinin katarakt kaynaklı körlük yaşadığını belirtti. "17 milyon kişi katarakt kaynaklı körlük yaşıyor" Refika Hande Karakahya, Türkiye’de yapılan son çalışmalarda katarakt rahatsızlığında artış olduğuna dikkati çekerek, bölgesel araştırmalarda sadece 40 ila 49 yaş grubunun bile katarakt oranının yaklaşık yüzde 4’e ulaştığını söyledi. Doç. Dr. Karakahya, "Küresel ölçekte yapılan en son araştırmalarda da kataraktın halen dünyanın en yaygın önlenebilir körlük nedeni olduğunu gösteriyor. Verilere göre dünya genelinde yaklaşık 17 milyon kişi katarakt kaynaklı körlük yaşıyor. Yaşa bağlı gelişen kataraktların ameliyatında yaş sınırı yoktur. Önemli olan, kişinin yaşı değil, genel sağlık durumu ve gözün cerrahiye uygunluğudur. Özellikle ileri yaşta, ameliyatı ertelemek çoğu zaman daha büyük sorunlara yol açar" şeklinde konuştu. "Katarakt tedavisi demansın ilerleme hızını yavaşlatabilir" Kataraktın yalnızca görmeyi değil; özellikle yaşlı bireylerde beynin aldığı görsel uyarıyı azaltarak bilimle alakalı fonksiyonlarda gerilemeye, dikkat ve hafızada yavaşlamaya neden olduğunu da dile getiren Karakahya, "Kişinin hareketi azalır, sosyal temasları kısıtlanır. Katarakt ameliyatı sonrasında ise bilimle alakalı süreçlerde iyileşme görülür. Hatta uzun süreli takiplerde, demans ilerleme hızı yavaşlayabilir. Katarakt ameliyatı bilinçle alakalı fonksiyonları koruma ve demans riskini azaltma potansiyeline sahiptir. Çünkü görmenin düzelmesi, beynin aldığı uyarıyı artırır, kişinin çevresiyle olan etkileşimini güçlendirir. Çünkü net görme, beynin aldığı en güçlü uyarılardan biridir. Ayrıca ileri yaşta düşme ve kırıkların en önemli nedenlerinden biri görme kaybıdır. Ameliyat sonrası kontrast görmenin ve derinlik algısının düzelmesi, hastanın günlük yaşamda çok daha güvenli ve bağımsız hareket etmesini sağlar" diye konuştu. "40 yaş sonrası düzenli göz muayenesi önemli" Doç. Dr. Karakahya, katarakt tedavisinin cerrahi ile başarılı şekilde sonuçlandığını kaydederek sözlerine şöyle devam etti: "Özetle katarakt ameliyatında yaş bir sınırlayıcı faktör değildir. Aksine, ileri yaşta görmenin iyileştirilmesi; bağımsızlık, hareket kabiliyeti, sosyal yaşam ve zihinsel sağlık ile yaşam kalitesini doğrudan destekleyen son derece değerli bir adımdır."
28 Kasım 2025 Cuma - 10:07
Erzurum’da 383 işletme denetlendi
Erzurum; yem, gıda ve gıda ile temas eden madde malzeme üreten işletmelere yönelik denetimler sürüyor. Erzurum’da ekipler 21 Kasım-28 Kasım 2025 tarihleri arasında; 383 denetim yaptı. Denetimlerde olumsuzluk tespit edilen hususlarda işletmelere 3 idari yaptırım kararı uygulandı. Analize dayalı yapılan çalışmalarda 19 adet numune alındı. Tüketicilerin her an ulaşabilecekleri Alo 174 Gıda Hattı ile 7/24 gıda kontrolümüzde olup gelen 21 başvuru değerlendirildi.
28 Kasım 2025 Cuma - 10:04
Batman’da anlamlı etkinlik: ’Okulumda Kan’Panya Var’
Batman’ın Gercüş İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü ve Kızılay işbirliğinde düzenlenen "Okulumda Kan’Panya Var" kan bağışı etkinliği başladı. "Okulumda Kan’Panya Var" etkinliği Gercüş Devlet Hastanesi önünde başladı. İki gün sürecek olan kampanya, vatandaşlara umut olmayı hedefliyor. Kan bağışı etkinliği, iki gün 10.00 ile 17.00 saatleri arasında Gercüş Devlet Hastanesi önünde gerçekleştirilecek. Kampanya, toplumsal dayanışmayı güçlendirmenin yanı sıra öğrencileri de aktif rol almaya teşvik ediyor. Etkinlik kapsamında, veliler ve gönüllüler kan bağışında bulunarak hayat kurtaracak. Öğrencilere ’Kahramanlık madalyası’ verilecek Özellikle dikkat çeken teşvik ise kampanyaya destek amaçlı bağışçı getiren her öğrenciye "Kahramanlık Madalyası" takdim edilecek olması. Bu uygulama ile genç nesillere yardımlaşma ve gönüllülük bilinci aşılanması amaçlanıyor. İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü ve Kızılay yetkilileri, tüm Gercüş halkını bu anlamlı organizasyona destek olmaya ve kan bağışında bulunarak bir hayat kurtarmaya davet etti. Öğrenci Niray Keskin, ’’Babamla birlikte kan vermeye geldim. Babam Kızılaya kan verdi çok mutluyum. Kızılay yetkilileri tarafından bana da kahramanlık madalyası verildi’’ dedi. Edip Şen de ’’Kan vermek bedenen ve insanın sıhhati için faydalıdır. Bütün arkadaşlarımı kan vermeye davet ediyorum’’ diye konuştu.
28 Kasım 2025 Cuma - 09:01
Şap Hastalığı ile ilgili Söke’de bilgilendirme toplantısı
Aydın genelinde son dönemde gündemde olan ve çeşitli tedbirlerin alındığı Şap hastalığıyla ilgili Söke’de kapsamlı bir bilgilendirme toplantısı gerçekleştirildi. Söke İlçe Tarım ve Orman Müdürlüğü tarafından organize edilen toplantı, Söke Ziraat Odası’nın toplantı salonunda yapıldı. Toplantıda, alanında uzman Prof. Dr. Hasan Batmaz hayvan yetiştiricilerine Şap hastalığının belirtileri, bulaşma yolları, korunma ve mücadele yöntemleri hakkında detaylı bir sunum gerçekleştirdi. Batmaz, hastalığın hızlı yayılabilen yapısına dikkat çekerek tedbirlere uygulamasının önemine vurgu yaptı. Eğitim programına Söke İlçe Tarım ve Orman Müdürlüğü’ne bağlı veteriner hekimler ile üreticiler katıldı. Katılımcılar, hem teorik bilgi edindi hem de sahada uygulanabilecek pratik önlemler konusunda bilgilendirildi. Yetkililer, bölgede hayvan sağlığını korumak ve bulaşma risklerini en aza indirmek için çalışmaların devam edeceğini belirtti.
Daha Fazla Yükle
GERİ BİLDİRİM
Geliştirme sürecine katkıda bulunmak için lütfen sitede karşılaştığınız hataları bize bildirin.
Gönder