SAĞLIK
Bursa’da diyabetli öğrencilere sensör desteği 03 Nisan 2026 Cuma - 14:45:25 Bursa Büyükşehir Belediyesi, sosyal güvencesi bulunmayan Tip 1 diyabet hastası üniversite öğrencilerine yönelik, ‘Şeker Sensörü Desteği’ başlatıyor. Bursa’da gençlerin daha iyi bir eğitim alabilmesi ve gelecek kaygısı yaşamaması için çalışmalarını sürdüren Büyükşehir Belediyesi, Türkiye’ye örnek olacak bir projeyi daha hayata geçiriyor. Sağlık İşleri Dairesi Başkanlığı koordinesinde hayata geçirilen ‘Sürekli Glikoz Ölçüm Sensörü’ desteğiyle, üniversitelerin örgün eğitim programlarında öğrenim gören 18 yaş üzerindeki Tip 1 diyabetli gençlerin, kan şekeri seviyelerini gün içerisinde anlık olarak takip edebilmesi amaçlanıyor. Türkiye’de Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından söz konusu sensörler yalnızca 2-18 yaş aralığındaki hastalar için karşılanırken, Bursa Büyükşehir Belediyesi tarafından başlatılan destek programıyla önemli bir sorun daha çözüme kavuşturulmuş olacak. Projeye, 15 Nisan-15 Mayıs tarihleri arasında başvurular alınacak. Projeden yararlanmak isteyen öğrencilerin Bursa’da ikamet etmesi, 18 yaşını doldurmuş olması, Tip 1 diyabet tanısına sahip bulunması ve üniversitelerin örgün eğitim programlarında aktif olarak öğrenim görmesi gerekiyor. Değerlendirme sürecinin ardından uygun bulunan öğrencilere sensör desteği sağlanacak. Başvurular için https://www.bursa.bel.tr/form/?form_id=b8b53cd277 adresi ziyaret edilebilir.
03 Nisan 2026 Cuma - 14:44 Yüksek tansiyonda "dil altı ilaç" her zaman doğru çözüm değil Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Oğuzhan Yücel, halk arasında "dil altı tansiyon ilacı" olarak bilinen yaklaşımın, her yüksek tansiyon durumunda doğru ve güvenli bir çözüm olmadığını belirterek, mutlaka tıbbi değerlendirme gerektiğini vurguladı. Halk arasında ani tansiyon yükselmelerinde "hayat kurtarıcı" olarak görülen dil altı ilaç kullanımı, sanılanın aksine her zaman güvenli değil. Kontrolsüz ve hızlı şekilde düşürülen tansiyon; beyin, kalp ve böbreklerde kalıcı hasara yol açabiliyor. Büyük Anadolu Samsun Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Oğuzhan Yücel, dil altı tansiyon ilaçları hakkında bilgiler vererek uyarılarda bulundu. Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Oğuzhan Yücel, "Halk arasında ’dil altı tansiyon ilacı’ diye bilinen bazı ilaçlar, yıllardır ani tansiyon yükselmelerinde hızlı bir çözüm gibi görülüyor. Oysa bugün daha net biliyoruz: Her yüksek tansiyon tablosunda bu yaklaşım doğru değildir. Üstelik tansiyonu hızlı ve kontrolsüz biçimde düşürmeye çalışmak, bazı hastalarda faydadan çok zarar verebilir. Hipertansiyon toplumda çok yaygın olduğu için, bu alışkanlığın ne kadar geniş bir kesimi etkileyebileceğini görmek zor değildir. Bu nedenle mesele yalnızca bireysel bir tercih değil, aynı zamanda önemli bir halk sağlığı konusudur. Önce temel noktayı netleştirelim. Toplumda "dil altı tansiyon ilacı" diye anılan bazı ilaçlar, resmi ürün bilgilerine göre aslında ağızdan kullanılan tabletlerdir. Yani halk arasında yerleşen ifade ile resmi kullanım tanımı aynı şey değildir. Bir uygulamanın yıllardır biliniyor olması, onun herkes için doğru ve güvenli olduğu anlamına gelmez" dedi. Asıl soru sayı değil, tablo Dr. Yücel, "Tansiyon yükseldiğinde çoğu kişinin aklına önce şu soru gelir: ‘Kaç çıktı?’ Elbette sayı önemlidir. Ancak hekimlik açısından daha önemli soru çoğu zaman şudur: Bu yükselmeye eşlik eden tehlikeli bir belirti var mı? Çünkü her yüksek tansiyon aynı değildir. Bazen kişi sakinleştiğinde, birkaç dakika dinlendikten sonra ve doğru teknikle yeniden ölçüm yapıldığında değerler düşebilir. Ağrı, korku, panik, uykusuzluk, yoğun stres, merdiven çıkmak, yeni sigara içmiş olmak ya da kafein almak bile ölçümü geçici olarak yükseltebilir. Bu nedenle tek bir ölçüme bakarak kesin hüküm vermek her zaman doğru değildir. Öte yandan bazen asıl tehlike yalnızca rakam değildir; göğüs ağrısı, nefes darlığı, konuşma bozukluğu, yüzde kayma, kol ya da bacakta güçsüzlük, görme kaybı, bilinç bulanıklığı, bayılma ya da çok şiddetli alışılmadık baş ağrısı gibi belirtilerdir. Hekimlerin dikkat ettiği nokta tam da budur: Yalnızca tansiyonun kaç çıktığı değil, bu yüksekliğin vücutta neyle birlikte görüldüğü. Bu yüzden konu, "Tansiyonum yükseldi, bir hap alayım" kadar basit değildir. Bazı hastalarda asıl ihtiyaç evde kendi kendine ilaç almak değil, gecikmeden acil tıbbi değerlendirme yapılmasıdır" diye konuştu. "Her yüksek tansiyon acil değildir ama bazıları gerçekten acildir" "Her yüksek tansiyon acil değildir ama bazıları gerçekten acildir" diyen Dr. Yücel, "Toplumda sık yapılan hatalardan biri, her yüksek tansiyon değerini aynı kefeye koymaktır. Oysa güncel tıbbi yaklaşım iki farklı tabloyu birbirinden ayırır. Birincisi, tansiyon yüksek olsa da ciddi yakınması olmayan ve hedef organ hasarı düşündüren belirti taşımayan durumdur. Bu kişilerde amaç çoğu zaman tansiyonu dakikalar içinde sert biçimde düşürmek değildir. Önce ölçüm doğrulanır, hasta dinlendirilir, ilacını düzenli alıp almadığı sorgulanır ve tedavi gerekiyorsa hekim kontrolünde düzenlenir. İkincisi ise gerçekten tehlikeli olan tablodur. Yüksek tansiyona göğüs ağrısı, nefes darlığı, ani nörolojik belirti, bilinç değişikliği, görme kaybı ya da konuşma bozukluğu eşlik ediyorsa durum acil olabilir. Böyle bir tabloda evde çözüm aramak yerine acil yardım zincirine başvurmak gerekir. Toplumda yaygın bir inanış vardır: ‘Tansiyon ne kadar yüksekse, o kadar hızlı düşürmek gerekir.’ Oysa bu düşünce her zaman doğru değildir. Özellikle ileri yaşta ve uzun süredir hipertansiyonu olan kişilerde vücut belirli kan basıncı düzeylerine zaman içinde uyum sağlayabilir. Bu nedenle tansiyonun ani biçimde düşürülmesi, bazı hastalarda beyin, kalp ve böbrek gibi organlara giden kan akımını olumsuz etkileyebilir. Kısacası yalnızca rakamı görmek yetmez; o rakamın hangi bağlamda ortaya çıktığını da bilmek gerekir. Panikle yapılan ve kontrolsüz müdahaleler baş dönmesi, halsizlik, bayılma, düşme ve bazı durumlarda organ kanlanmasında bozulma gibi sorunlara yol açabilir. Özellikle yaşlı hastalarda bu risk daha da önemlidir. Bu nedenle güncel yaklaşım, belirti ve organ hasarı olmayan durumlarda "hemen ve sert biçimde düşürelim" anlayışından uzaklaşmıştır. Esas olan güvenli, kontrollü ve doğru değerlendirilmiş bir yaklaşımdır" şeklinde konuştu. Evde ne yapılmalı, ne yapılmamalı? Doç. Dr. Oğuzhan Yücel, şöyle devam etti: "Öncelikle kişi çok yüksek bir ölçüm gördüğünde panik yapmamalıdır. Ölçüm doğru teknikle mi yapıldı, manşon uygun muydu, kişi birkaç dakika dinlenmiş miydi, kısa süre önce kahve, sigara, efor ya da yoğun stres olmuş muydu; bunların hepsi önemlidir. Uygun koşullarda birkaç dakika dinlenip ölçüm tekrarlanmalıdır. Evde doğru ölçüm için de birkaç basit kurala dikkat etmek gerekir: Ölçümden önce kısa bir dinlenme süresi olmalı, kişi konuşmadan oturmalı, sırtı desteklenmeli, kol kalp seviyesinde tutulmalı ve ölçüm mümkünse art arda birkaç kez değerlendirilmelidir. Tek ve aceleyle yapılmış bir ölçüm, özellikle kaygılı anlarda yanıltıcı olabilir. İkinci önemli nokta, başkasının ilacını kullanmamaktır. Komşunun, eşin, dostun ya da akrabanın ‘bana iyi geliyor’ dediği bir ilaç, başka biri için güvenli olmayabilir. Tansiyon ilaçları kişiye özel tedavi planının parçasıdır. Aynı ilaç, farklı hastalarda farklı etki ve riskler doğurabilir. Üçüncü nokta, bu ilaçları "evde dursun, yükselince alırım" mantığıyla genel bir çözüm gibi görmemektir. Böyle bir yaklaşım, altta yatan tehlikeli bir durumu gözden kaçırabilir. Kimi zaman mesele yalnızca tansiyonun yükselmesi değil; kalp, beyin, aort veya böbrekle ilgili ciddi bir sorunun ilk işareti olabilir. Bir başka sık hata da, düzenli kullanılan tansiyon ilaçlarını hekim önerisi olmadan azaltmak, kesmek ya da yalnızca şikâyet olduğunda almak şeklindeki düzensiz kullanımdır. Oysa tansiyon tedavisi çoğu hastada günlük ve planlı bir yaklaşımdır. Kriz anına odaklanıp uzun vadeli tedaviyi ihmal etmek, sorunu çözmek yerine büyütebilir." Hangi durumlarda acile başvurulmalı? Yücel, şu bilgileri verdi: "Yüksek tansiyona şu belirtilerden biri eşlik ediyorsa kişi beklememeli; 112’yi aramalı ya da en yakın acil servise başvurmalıdır: Göğüs ağrısı veya göğüste baskı hissi, nefes darlığı, konuşma bozukluğu, yüzde kayma, kol veya bacakta güçsüzlük, ani görme kaybı veya belirgin görme bozukluğu, bilinç bulanıklığı, sersemlik ya da bayılma, çok şiddetli ve alışılmadık baş ağrısı. Bu belirtiler varken konuyu yalnızca "tansiyon yükseldi" diye görmek yanıltıcı olabilir. Çünkü bazen yüksek tansiyon asıl sorunun nedeni değil, sonucudur; bazen de acil müdahale gerektiren hastalıklarla birlikte görülür. Toplumda bazı uygulamalar yıllar içinde öylesine yerleşir ki, insanlar bunları neredeyse tartışılmaz doğru kabul eder. "Dil altı tansiyon ilacı" anlayışı da büyük ölçüde böyle bir alışkanlığın ürünüdür. Geçmişte bazı ortamlarda bu tür uygulamalar daha sık görülmüş olabilir. Ancak güncel tıbbın bakışı, yüksek tansiyon yönetiminde daha seçici, daha kontrollü ve daha güvenli olma yönündedir. Bugün asıl amaç, tansiyonu gelişigüzel ve hızla düşürmek değil; hangi hastanın gerçekten acil durumda olduğunu ayırt etmek ve tedaviyi buna göre planlamaktır. Bu da bize çok açık bir kamu sağlığı mesajı verir: Her yüksek tansiyon tablosu ‘dil altına bir hap atıp geçsin’ anlayışıyla yönetilmemelidir." Doğru yaklaşım; doğru hastada, doğru değerlendirme Dr. Yücel, açıklamasını şöyle tamamladı: Yüksek tansiyonla yaşayan kişiler için en etkili koruma, yalnızca kriz anında ne yapılacağını bilmek değildir. Düzenli takip, ilaç uyumu, tuz kısıtlaması, kilo kontrolü, egzersiz ve hekim önerilerine bağlı kalmak, ani yükselmelerde panik çözüm aramaktan çok daha değerlidir. Halk arasında ‘dil altı tansiyon ilacı’ diye bilinen ilaçlar, sanıldığı kadar basit bir çözüm değildir. Tansiyonu hızlıca düşürmek her zaman doğru tedavi anlamına gelmez. Doğru yaklaşım; doğru hastada, doğru zamanda ve doğru değerlendirmeyle belirlenir. Akılda tutulması gereken en önemli cümle belki de şudur: Yüksek tansiyon tek başına bir sayı değildir; bazen dikkatle değerlendirilmesi gereken bir uyarıdır. Bu uyarıyı doğru okumak, yanlış bir alışkanlıktan daha değerlidir. Kısa hatırlatma: Her yüksek tansiyon tablosu evde ‘dil altı’ diye bilinen ilaçlarla müdahale gerektirmez. Asıl önemli olan, tehlike işareti olup olmadığını ayırt etmek ve gerektiğinde zaman kaybetmeden tıbbi yardım almaktır."
03 Nisan 2026 Cuma - 14:02 Sağlık çalışanları bu kez hayat kurtarmak için sevdiklerini aradı Samsun’da "Biri kalbe, diğeri hayata dokunur" mottosuyla yola çıkılan çalışmada sağlık personeli, mesai saatleri içinde yakınlarını arayarak hem sevgilerini dile getirdi hem de kanser taramalarının önemini hatırlattı. "İkisini de söyle" Samsun İl Sağlık Müdürlüğü "Ulusal Kanser Haftası" kapsamında farkındalık oluşturmak amacıyla ezber bozan bir etkinliğe imza attı. Kampanya kapsamında paylaşılan sloganlarda, "Seni çok seviyorum" demenin manevi değeri ile "Kanser taramanı yaptırdın mı" sorusunun hayati önemi birleştirildi. Erken teşhisin kanserle mücadeledeki yüzde 100’e yakın başarı oranına dikkat çekilen çalışmada, sevdiklerimizin sağlığını korumanın da bir sevgi ifadesi olduğu vurgulandı. "Taramalar ücretsiz olarak yapılıyor" Etkinlik hakkında bilgi veren Samsun İl Sağlık Müdürlüğü Halk Sağlığı Hizmetleri Başkan Yardımcısı Uzm. Dr. Duygu Suvacı, "1-7 Nisan Kanser Farkındalık Haftası kapsamında sağlık çalışanlarımızla birlikte sevdiğimiz arkadaşlarımızı aradık ve kanser taramalarını hatırlattık. Kuru kuru sevmeyelim; sevdiklerimizin sağlığı bizim için önemlidir. Kanser taramalarımızı yaptırmalıyız. Erken tanı hayat kurtarır. Dünyada ölüm nedenleri arasında ikinci sırada yer alan kanser, aslında önlenebilir bir hastalıktır. Erken tanı ile hayat kurtarabiliriz. Sevdiklerimizin kanser taramalarını hatırlatalım. Bizler sağlık çalışanları olarak sevdiklerimizi aradık ve kanser taramalarını hatırlattık. Sizler de sevdiklerinizi kanser taramaları için KETEM’lere, sağlıklı hayat merkezlerine, toplum sağlığı ve aile sağlığı merkezlerine yönlendirin. Bugün 1 dakika ayırırsanız, kanser taramalarınız için bu, size belki kocaman bir ömür olarak geri dönecektir. Bizler üç farklı kanser taraması yapmaktayız: 30-65 yaş arası kadınları rahim ağzı kanseri için, 40-69 yaş arası kadınları meme kanseri için 50-70 yaş arası hem kadın hem erkek hastaları kalın bağırsak kanseri taraması için merkezlerimize bekliyoruz" dedi.
03 Nisan 2026 Cuma - 14:00 Gördes Huzurevi’nde hem sağlık taraması hem moral etkinliği Manisa’nın Gördes ilçesinde huzurevi sakinlerine yönelik düzenlenen kapsamlı sağlık taramasında yaşlı bireylerin sağlık durumları kontrol edilirken, program doğum günü kutlamaları ve kültürel etkinliklerle renklendi. Manisa İl Sağlık Müdürlüğü Halk Sağlığı Hizmetleri ile İlçe Sağlık Müdürlüğü iş birliğinde, Gördes Huzurevi sakinlerine yönelik kapsamlı bir sağlık taraması gerçekleştirildi. Program kapsamında huzurevi sakinlerine kanser taramaları, psikolojik danışmanlık hizmetleri ve obezite taramaları yapılarak genel sağlık durumları değerlendirildi. Gördes Huzurevi’nde düzenlenen programa, Manisa İl Sağlık Müdürlüğü Halk Sağlığı Hizmetleri Başkanı Uz. Dr. Metin Gümüş, Başkan Yardımcısı Uzm. Dr. Ümit Atman, İlçe Sağlık Müdürü Emrullah Demirel, Gördes Devlet Hastanesi Başhekimi Nöroloji Uzmanı Bahadır Erdoğan ile sağlık personeli katıldı. Huzurevi Müdürü Hakkı Altunkeyik, "Manisa İl Sağlık Müdürlüğü Halk Sağlığı ekiplerimiz tarafından huzurevi sakinlerimize yönelik anlamlı bir sağlık etkinliği gerçekleştirdik. Amacımız, büyüklerimizin sağlığını korumak ve düzenli kontrollerini aksatmadan sürdürmektir. Bu kapsamda her yıl düzenli olarak kanser ve obezite taramalarını gerçekleştiriyoruz. Bugün bizleri yalnız bırakmayan tüm sağlık yöneticilerimize ve fedakâr sağlık çalışanlarımıza teşekkür ediyorum" dedi. Sağlık taramasının ardından huzurevi sakinlerinin doğum günleri kutlanarak pasta kesildi. Programın devamında ise Gördes Kültür ve Doğa Derneği tarafından yöresel türküler seslendirilip halk oyunları sergilendi. Sağlık hizmetleri ile kültürel etkinliklerin bir araya geldiği program, huzurevi sakinlerine hem sağlık hem de moral açısından destek sağladı.
Kanser hastalarına sağlıklı tarifler
26 Ekim 2025 Pazar - 10:23 Kanser hastalarına sağlıklı tarifler Acıbadem Kent Onkoloji Merkezi’nde, "Onkoloji Hasta Yakınları İçin Beslenme ve Besin Zenginleştirme Teknikleri Eğitimi ile Uygulamalı Güçlü Tarifler Atölyesi" düzenlendi. Meme Kanseri Farkındalık Ayı kapsamında gerçekleştirilen etkinlikte, onkoloji hastalarının tedavi sürecinde tıbbi beslenme tedavisinin önemi vurgulandı. İzmir Acıbadem Kent Hastanesi tarafından Onkoloji Merkezi’nde, ‘Onkoloji Hasta Yakınları İçin Beslenme ve Besin Zenginleştirme Teknikleri Eğitimi ile Uygulamalı Güçlü Tarifler Atölyesi’ gerçekleştirildi. Onkoloji Merkezi Koordinatörü Prof. Dr. Bülent Karabulut’un açılış konuşmasıyla başlayan etkinlikte onkoloji diyetisyeni uzman diyetisyen Gamze Gültekin ile uzman psikolog Mehmet Güney Ziyalan hasta yakınlarına önemli öneri ve uyarılarda bulundu. Prof. Dr. Karabulut’un yanı sıra medikal onkologlar Doç. Dr. Gürbüz Görümlü, Doç. Dr. Ahmet Özveren, Uzm. Dr. Osman Bütün de atölye çalışmasına katıldı, hasta yakınlarıyla birlikte diyetisyen Gültekin eşliğinde sağlıklı tarifleri denedi, bol proteinli nohut unlu ekmek ile şeftali topları yaptı. Hasta yakınları ve doktorlar fırından gelen ekmeklerle tarhanalı, mercimekli, nohutlu atıştırmalıkların, avokadolu pudingin, browninin tadına baktı. Etkinlik sonunda hasta yakınlarına yan etkilere karşı beslenme çözümlerini içeren tarif kitapçığı da armağan edildi. "Kanser hastalarına doğru tedavi uygularken beslenmelerine de önem vermek" Beslenmenin doğru olduğu zaman tedavi başarısının yüzde 25 oranında arttığını, komplikasyon riskinin de o oranda azaldığını belirten Prof. Dr. Karabulut, kanser tedavisinde sadece doğru ilacın değil, hastanın beslenme, psikolojik, sosyal ve ekonomik durumunun bir bütün olarak değerlendirilmesi gerektiğini söyledi. Karabulut, tedavide doktor, hasta, hasta yakını ve destek birimlerinden diyetisyen, psikolog, hemşireden oluşan bir "takım" olduğunu ve bu takımın uyum içinde çalışmasının hayati olduğunu ifade etti. Bu üçlüyü, biri eksildiğinde ayakta durmayan bir "üç ayaklı sandalye"ye benzeten Karabulut, "Bugün aslında yapmaya çalıştığımız, kanser hastalarına doğru tedavi uygularken beslenmelerine de önem vermektir. Onlara özel beslenme programları hazırlıyoruz. Ancak evde beslenme konusunda bazen alternatifler üretmek gerekebiliyor. Hastayı sadece bir diyet listesiyle yönlendirdiğimizde, bu programı her zaman uygulayamayabiliyorlar. Bu nedenle, zenginleştirilmiş gıdaları ve diyetleri uygulayamadıklarında nasıl hazırlayacaklarını ailelere öğretiyoruz" dedi. "Beslenmeyi etkilemesi hastalığı daha da güçleştiriyor" Onkoloji Diyetisyeni Gültekin de yetersiz beslenmenin kanser tedavisinde sık görülen ve kas kaybına, enfeksiyon riskinin artmasına, yaşam kalitesinin düşmesine yol açan ciddi bir sorun olduğuna dikkat çekti. Gültekin, kemoterapi ve radyoterapinin iştahsızlık, bulantı, kusma, ağız yaraları, ishal, kabızlık gibi yan etkilerinin besin alımını azalttığını ve bu yan etkilerle başa çıkmak için beslenme stratejileri geliştirmenin önemini vurguladı. Ana çözüm önerisi olarak "besin zenginleştirme"yi öneren Gültekin, "Bu, yemeklerin enerji ve protein değerini, lezzetini veya kıvamını değiştirmeden artırmaktır" diyerek, şunları söyledi: "Hem yönetimi zor hem de tedavinin verdiği yan etkiler nedeniyle beslenmeyi etkilemesi hastalığı daha da güçleştiriyor. Dolayısıyla, hasta yakını olarak insan bazen en sevdiği kişiye en iyisini yapmak isterken çaresizlik hissedebiliyor ya da kaygı duyabiliyor. Bu nedenle, etkinliğin amacını şu şekilde planladık. Hasta yakınlarının hem psikolojik destek almalarını hem de hastalara nasıl davranmaları gerektiğini bir kez daha görmelerini istedik. Ayrıca, besin zenginleştirme teknikleriyle ilgili güzel bir atölye düzenleyerek hem pratik hem de teorik bilgileri birleştirip hastalarına daha faydalı olmalarını amaçladık. Besin zenginleştirme tekniklerini anlatmak ve öğrenmek son derece önemlidir. Çünkü iştahsızlığın görüldüğü durumlarda, küçük hacimlerde yüksek enerji ve protein vermemiz gereken hasta grupları bulunuyor. Biz de etkinlikte bunu anlatmaya çalıştık. Böylece hem bilgilendirici hem de keyifli bir ortam oluştu." "Sadece hastalığa değil, duygulara da odaklanıyoruz" Hastaları için yeni tarifler öğrenmek amacıyla bir araya gelen hasta yakınlarına Acıbadem Kent Onkoloji Merkezi Uzman Klinik Psikolog Mehmet Güney Ziyalan da, beslenmenin yalnızca fiziksel değil, psikolojik boyutu olduğuna da dikkat çekti. Ziyalan, "Hastalarımızın sadece kötü hücrelerine odaklanmıyoruz. Tedavi sürecinde ne hissettikleri ve ne yaşadıklarına da önem veriyoruz. Beslenme; hasta ve yakını arasında en çok çatışma oluşturan konulardan biri" dedi. Atölye çalışmasına katılan hasta yakınlarından Neslihan Doygun, "Eşim rahatsız olduğu için buradayım; hasta yakınıyım. Gamze Hocamızın ve Bülent Hocamızın yaptığı bu organizasyonda hem psikolojik hem de beslenme konusunda çok güzel bilgiler edindik. Ayrıca, ‘Nasıl bir tarif yapabiliriz, nasıl daha verimli olabiliriz?’ diye düşündüğümüz küçük bir etkinlik yaptık. Bu organizasyon için çok teşekkür ediyorum" ifadelerini kullandı. Ayşen Kalpalı ise etkinliğin çok yararlı olduğunu ve besin zenginleştirme konusunda önemli bilgi ve deneyim kazandıklarını söyledi.
Kanser hastalarına sağlıklı tarifler
26 Ekim 2025 Pazar - 10:02 Kanser hastalarına sağlıklı tarifler Acıbadem Kent Onkoloji Merkezi’nde, "Onkoloji Hasta Yakınları İçin Beslenme ve Besin Zenginleştirme Teknikleri Eğitimi ile Uygulamalı Güçlü Tarifler Atölyesi" düzenlendi. Meme Kanseri Farkındalık Ayı kapsamında gerçekleştirilen etkinlikte, onkoloji hastalarının tedavi sürecinde tıbbi beslenme tedavisinin önemi vurgulandı. İzmir Acıbadem Kent Hastanesi tarafından Onkoloji Merkezi’nde, ‘Onkoloji Hasta Yakınları İçin Beslenme ve Besin Zenginleştirme Teknikleri Eğitimi ile Uygulamalı Güçlü Tarifler Atölyesi’ gerçekleştirildi. Acıbadem Kent Onkoloji Merkezi Koordinatörü Prof. Dr. Bülent Karabulut’un açış konuşmasıyla başlayan etkinlikte onkoloji diyetisyeni uzman diyetisyen Gamze Gültekin ile uzman psikolog Mehmet Güney Ziyalan hasta yakınlarına önemli öneri ve uyarılarda bulundu. Prof. Dr. Karabulut’un yanı sıra medikal onkologlar Doç. Dr. Gürbüz Görümlü, Doç. Dr. Ahmet Özveren, Uzm. Dr. Osman Bütün de atölye çalışmasına katıldı, hasta yakınlarıyla birlikte diyetisyen Gültekin eşliğinde sağlıklı tarifleri denedi, bol proteinli nohut unlu ekmek ile şeftali topları yaptı. Hasta yakınları ve doktorlar fırından gelen ekmeklerle tarhanalı, mercimekli, nohutlu atıştırmalıkların, avokadolu pudingin, browninin tadına baktı. Etkinlik sonunda hasta yakınlarına yan etkilere karşı beslenme çözümlerini içeren tarif kitapçığı da armağan edildi. Karabulut: "Kanser hastalarına doğru tedavi uygularken beslenmelerine de önem vermek" Beslenme doğru olduğu zaman tedavi başarısının yüzde 25 oranında arttığını, komplikasyon riskinin de o oranda azaldığını belirten Prof. Dr. Karabulut, kanser tedavisinde sadece doğru ilacın değil, hastanın beslenme, psikolojik, sosyal ve ekonomik durumunun bir bütün olarak değerlendirilmesi gerektiğini söyledi. Karabulut, tedavide doktor, hasta, hasta yakını ve destek birimlerinden diyetisyen, psikolog, hemşireden oluşan bir "takım" olduğunu ve bu takımın uyum içinde çalışmasının hayati olduğunu ifade etti. Bu üçlüyü, biri eksildiğinde ayakta durmayan bir "üç ayaklı sandalye"ye benzeten Karabulut, "Bugün aslında yapmaya çalıştığımız, kanser hastalarına doğru tedavi uygularken beslenmelerine de önem vermektir. Onlara özel beslenme programları hazırlıyoruz. Ancak evde beslenme konusunda bazen alternatifler üretmek gerekebiliyor. Hastayı sadece bir diyet listesiyle yönlendirdiğimizde, bu programı her zaman uygulayamayabiliyorlar. Bu nedenle, zenginleştirilmiş gıdaları ve diyetleri uygulayamadıklarında nasıl hazırlayacaklarını ailelere öğretiyoruz" dedi. Gültekin: "Beslenmeyi etkilemesi hastalığı daha da güçleştiriyor" Onkoloji Diyetisyeni Gültekin de yetersiz beslenmenin kanser tedavisinde sık görülen ve kas kaybına, enfeksiyon riskinin artmasına, yaşam kalitesinin düşmesine yol açan ciddi bir sorun olduğuna dikkat çekti. Gültekin, kemoterapi ve radyoterapinin iştahsızlık, bulantı, kusma, ağız yaraları, ishal, kabızlık gibi yan etkilerinin besin alımını azalttığını ve bu yan etkilerle başa çıkmak için beslenme stratejileri geliştirmenin önemini vurguladı. Ana çözüm önerisi olarak "besin zenginleştirme"yi öneren Gültekin, "Bu, yemeklerin enerji ve protein değerini, lezzetini veya kıvamını değiştirmeden artırmaktır" diyerek, şunları söyledi: "Hem yönetimi zor hem de tedavinin verdiği yan etkiler nedeniyle beslenmeyi etkilemesi hastalığı daha da güçleştiriyor. Dolayısıyla, hasta yakını olarak insan bazen en sevdiği kişiye en iyisini yapmak isterken çaresizlik hissedebiliyor ya da kaygı duyabiliyor. Bu nedenle, etkinliğin amacını şu şekilde planladık. Hasta yakınlarının hem psikolojik destek almalarını hem de hastalara nasıl davranmaları gerektiğini bir kez daha görmelerini istedik. Ayrıca, besin zenginleştirme teknikleriyle ilgili güzel bir atölye düzenleyerek hem pratik hem de teorik bilgileri birleştirip hastalarına daha faydalı olmalarını amaçladık. Besin zenginleştirme tekniklerini anlatmak ve öğrenmek son derece önemlidir. Çünkü iştahsızlığın görüldüğü durumlarda, küçük hacimlerde yüksek enerji ve protein vermemiz gereken hasta grupları bulunuyor. Biz de etkinlikte bunu anlatmaya çalıştık. Böylece hem bilgilendirici hem de keyifli bir ortam oluştu." Ziyalan: "Sadece hastalığa değil, duygulara da odaklanıyoruz" Hastaları için yeni tarifler öğrenmek amacıyla bir araya gelen hasta yakınlarına Acıbadem Kent Onkoloji Merkezi Uzman Klinik Psikolog Mehmet Güney Ziyalan da, beslenmenin yalnızca fiziksel değil, psikolojik boyutu olduğuna da dikkat çekti. Ziyalan, "Hastalarımızın sadece kötü hücrelerine odaklanmıyoruz. Tedavi sürecinde ne hissettikleri ve ne yaşadıklarına da önem veriyoruz. Beslenme; hasta ve yakını arasında en çok çatışma yaratan konulardan biri" sözlerini söyledi. Atölye çalışmasına katılan hasta yakınlarından Neslihan Doygun, "Eşim rahatsız olduğu için buradayım; hasta yakınıyım. Gamze Hocamızın ve Bülent Hocamızın yaptığı bu organizasyonda hem psikolojik hem de beslenme konusunda çok güzel bilgiler edindik. Ayrıca, ‘Nasıl bir tarif yapabiliriz, nasıl daha verimli olabiliriz?’ diye düşündüğümüz küçük bir etkinlik yaptık. Bu organizasyon için çok teşekkür ediyorum" ifadelerini kullandı. Ayşen Kalpalı ise etkinliğin çok yararlı olduğunu ve besin zenginleştirme konusunda önemli bilgi ve deneyim kazandıklarını söyledi.
Sessiz salgın ekran bağımlılığı tehdidi büyüyor
26 Ekim 2025 Pazar - 09:57 Sessiz salgın ekran bağımlılığı tehdidi büyüyor Özellikle çocuklar ve gençlerde akıllı telefon, sosyal medya ve oyunlarla artan ekran süresinin dikkat eksikliği, depresyon ve kaygı bozukluklarını tetiklediğini belirten uzmanlar, günde 2 saati aşan teknoloji kullanımının ciddi riskler oluşturduğu konusunda uyarıyor. Son yıllarda hızla artan teknoloji bağımlılığının özellikle çocuklar ve gençler üzerinde ciddi psikolojik etkilere sebep olduğunu belirten uzmanlar, akıllı telefon, sosyal medya ve oyun bağımlılığının dikkat eksikliği, depresyon, kaygı bozuklukları ve yeme problemleriyle ilişkilendirildiğini vurguluyor. Uzmanlar, hem çocuklar hem de yetişkinler için günlük ekran süresinin 2 saati geçmemesi ve küçük yaşlarda ekran maruziyetinin minimumda tutulması gerektiğine dikkat çekiyor. "Son zamanlarda teknoloji bağımlılığı konusunda ciddi bir artış görüyoruz" Teknoloji bağımlılığının yakın zamanlarda gündeme gelen konulardan bir tanesi olduğunu ifade eden Necmettin Erbakan Üniversitesi (NEÜ) Tıp Fakültesi Dekan Yardımcısı ve Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ömer Faruk Akça, "Bizim birçok bağımlılık türümüz var. Bunlardan bir tanesi de davranışsal bağımlılıklar olarak tanımlanır. Davranışsal bağımlılıkların içerisinde son zamanlarda teknoloji bağımlılığı, telefon bağımlılığı, sosyal medya bağımlılığı, internet bağımlılığı, oyun bağımlılığı hepsi ayrı ayrı kategoriler altında değerlendirilir. Maalesef son zamanlarda teknoloji bağımlılığı konusunda ciddi bir artış görüyoruz. Özellikle akıllı telefonların yaygınlaşması, akıllı telefonlardan dolayı insanların çok fazla vakit geçirmesi dolayısıyla çok fazla bir bağımlılık sürecinin olduğunu görüyoruz. Teknoloji bağımlılığı sonucunda görebileceğimiz en önemli faktörlerden bir tanesi çocuklarda özellikle dikkat eksikliği gelişiminin önemli bir sorun olduğunu görüyoruz. Teknoloji bağımlılığına bağlı olarak dikkatlerinin çok bozulduğunu görüyoruz. Yine teknoloji bağımlılığına bağlı olarak depresyonu, kaygı bozuklukları, yeme bozuklukları bunlarla ilgili çok ciddi çalışmalar var. Bu çalışmalar bizlere özellikle çocuk ve gençlerde çok ciddi sorunların ortaya çıkabileceğini göstermektedir" dedi. "Hem çocuklar için hem de yetişkinler için günde 2 saatten fazla ekran ciddi risk oluşturmaktadır" Bağımlılığın yapısı itibarıyla kendini içine çeken bir durumu olduğunu belirten Prof. Dr. Ömer Faruk Akça, "Bir kişi bir konuya bağımlı olduğunda o konu giderek daha çok vaktini almaya başlar. Giderek daha çok zamanı almaya başlar ve bağımlı olmaya başladığın zaman içinden çıkmak çok zor hale gelir. O yüzden bütün dünyada artık yeni normlar geliştirilmektedir. Özellikle çocuk ve gençlerle ilgili yeni normlar oluşturulmaktadır. Bunlarla ilgili kanuni düzenlemeler yapılmaktadır. Özellikle çocuklar için, gençler için lise birinci sınıfa kadar akıllı telefon alınmaması konusunda ciddi uyarılar yapılmaktadır. Yine sosyal medya hesabının açılması için en az 16 yaşından sonra olmalıdır uyarısı yapılmaktadır. Yine mümkün olduğunca kısa sürelerde ekrana maruz kalmanın önemli olduğu vurgulanmaktadır. Küçük yaşlarda özellikle ilkokuldan önce mümkün olduğunca az ekran süresinin olması gerektiği önerilmektedir. İlkokuldan sonra ise eğer verilecekse şayet çok kısa sürelerde de kısa zamanlarda verilmesi gerektiği bilgisi bulunmaktadır. Bunun yanında özellikle depresyonun, kaygı bozukluğu anlamında sıkıntı oluşturmaması için özellikle yeme bozuklukları, depresyon, kaygı bozuklukları gibi süreçlerle yapılan araştırmalarda hep şu sonuç vurgulanmaktadır. Hem çocuklar için hem de yetişkinler için günde 2 saatten fazla ekran ciddi risk oluşturmaktadır. O yüzden benim önerim; yetişkinlerin lise çağından sonra gençlerimizin ekran sürelerini mutlaka günlük kontrol etmeleri gerekmektedir. Bugün kaç saat ekrana maruz kaldım, kaç saat vakit geçirdim, bu saat süresi 2 saatten fazla mı az mı çünkü 2 saatten sonraki her bir saatin depresyon, kaygı bozuklukları, dikkatin bozulması, diğer psikopatolojiler anlamında ciddi riskler oluşturduğunu görmekteyiz. Süre ne kadar uzarsa o kadar risk altındayız. Bunu bilmek lazım" şeklinde konuştu. "Ne kadar çok sosyal medyaya maruz kaldıysak, özellikle çocuklar ve gençler için o kadar riskimiz artıyor" Prof. Dr. Ömer Faruk Akça, şöyle devam etti: "Diğer yandan da özellikle uygulama anlamında hangi uygulamalarla daha çok uğraştığımız da, daha çok vakit geçirdiğimiz de çok önemli. Özellikle depresyon, kaygı bozukluğu, yeme bozukluğu ile ilgili araştırmalar hep şunu söylüyor; Ne kadar çok sosyal medyaya maruz kaldıysak, özellikle çocuklar ve gençler için o kadar riskimiz artıyor. Yine çocuk ve gençlerde özellikle oyun da büyük bir risk olarak ortaya çıkıyor ama oyundaki riskler daha çok dikkat dağınıklığı lehine görülüyor. Ama depresyon, kaygı bozukluğu, uyku bozuklukları anlamında sosyal medya bağımlılığının çok önemli olduğunu söyleyebiliriz."
Sessiz salgın ekran bağımlılığı tehdidi büyüyor
26 Ekim 2025 Pazar - 09:43 Sessiz salgın ekran bağımlılığı tehdidi büyüyor Özellikle çocuklar ve gençlerde akıllı telefon, sosyal medya ve oyunlarla artan ekran süresinin dikkat eksikliği, depresyon ve kaygı bozukluklarını tetiklediğini belirten uzmanlar, günde 2 saati aşan teknoloji kullanımının ciddi riskler oluşturduğu konusunda uyarıyor. Son yıllarda hızla artan teknoloji bağımlılığının özellikle çocuklar ve gençler üzerinde ciddi psikolojik etkilere sebep olduğunu belirten uzmanlar, akıllı telefon, sosyal medya ve oyun bağımlılığının dikkat eksikliği, depresyon, kaygı bozuklukları ve yeme problemleriyle ilişkilendirildiğini vurguluyor. Uzmanlar, hem çocuklar hem de yetişkinler için günlük ekran süresinin 2 saati geçmemesi ve küçük yaşlarda ekran maruziyetinin minimumda tutulması gerektiğine dikkat çekiyor. "Son zamanlarda teknoloji bağımlılığı konusunda ciddi bir artış görüyoruz" Teknoloji bağımlılığının yakın zamanlarda gündeme gelen konulardan bir tanesi olduğunu ifade eden Necmettin Erbakan Üniversitesi (NEÜ) Tıp Fakültesi Dekan Yardımcısı ve Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ömer Faruk Akça, "Bizim birçok bağımlılık türümüz var. Bunlardan bir tanesi de davranışsal bağımlılıklar olarak tanımlanır. Davranışsal bağımlılıkların içerisinde son zamanlarda teknoloji bağımlılığı, telefon bağımlılığı, sosyal medya bağımlılığı, internet bağımlılığı, oyun bağımlılığı hepsi ayrı ayrı kategoriler altında değerlendirilir. Maalesef son zamanlarda teknoloji bağımlılığı konusunda ciddi bir artış görüyoruz. Özellikle akıllı telefonların yaygınlaşması, akıllı telefonlardan dolayı insanların çok fazla vakit geçirmesi dolayısıyla çok fazla bir bağımlılık sürecinin olduğunu görüyoruz. Teknoloji bağımlılığı sonucunda görebileceğimiz en önemli faktörlerden bir tanesi çocuklarda özellikle dikkat eksikliği gelişiminin önemli bir sorun olduğunu görüyoruz. Teknoloji bağımlılığına bağlı olarak dikkatlerinin çok bozulduğunu görüyoruz. Yine teknoloji bağımlılığına bağlı olarak depresyonu, kaygı bozuklukları, yeme bozuklukları bunlarla ilgili çok ciddi çalışmalar var. Bu çalışmalar bizlere özellikle çocuk ve gençlerde çok ciddi sorunların ortaya çıkabileceğini göstermektedir" dedi. "Hem çocuklar için hem de yetişkinler için günde 2 saatten fazla ekran ciddi risk oluşturmaktadır" Bağımlılığın yapısı itibariyle kendini içine çeken bir durumu olduğunu belirten Prof. Dr. Ömer Faruk Akça, "Bir kişi bir konuya bağımlı olduğunda o konu giderek daha çok vaktini almaya başlar. Giderek daha çok zamanı almaya başlar ve bağımlı olmaya başladığın zaman içinden çıkmak çok zor hale gelir. O yüzden bütün dünyada artık yeni normlar geliştirilmektedir. Özellikle çocuk ve gençlerle ilgili yeni normlar oluşturulmaktadır. Bunlarla ilgili kanuni düzenlemeler yapılmaktadır. Özellikle çocuklar için, gençler için lise birinci sınıfa kadar akıllı telefon alınmaması konusunda ciddi uyarılar yapılmaktadır. Yine sosyal medya hesabının açılması en az 16 yaşından sonra olmalıdır uyarısı yapılmaktadır. Yine mümkün olduğunca kısa sürelerde ekrana maruz kalmanın önemli olduğu vurgulanmaktadır. Küçük yaşlarda özellikle ilkokuldan önce mümkün olduğunca az ekran süresinin olması gerektiği önerilmektedir. İlkokuldan sonra ise eğer verilecekse şayet çok kısa sürelerde de kısa zamanlarda verilmesi gerektiği bilgisi bulunmaktadır. Bunun yanında özellikle depresyonun, kaygı bozukluğu anlamında sıkıntı oluşturmaması için özellikle yeme bozuklukları, depresyon, kaygı bozuklukları gibi süreçlerle yapılan araştırmalarda hep şu sonuç vurgulanmaktadır; Hem çocuklar için hem de yetişkinler için günde 2 saatten fazla ekran ciddi risk oluşturmaktadır. O yüzden benim önerim; yetişkinlerin lise çağından sonra gençlerimizin ekran sürelerini mutlaka günlük kontrol etmeleri gerekmektedir. Bugün kaç saat ekrana maruz kaldım, kaç saat vakit geçirdim, bu saat süresi 2 saatten fazla mı az mı çünkü 2 saatten sonraki her bir saatin depresyon, kaygı bozuklukları, dikkatin bozulması, diğer psikopatolojiler anlamında ciddi riskler oluşturduğunu görmekteyiz. Süre ne kadar uzarsa o kadar risk altındayız. Bunu bilmek lazım" şeklinde konuştu. "Ne kadar çok sosyal medyaya maruz kaldıysak, özellikle çocuklar ve gençler için o kadar riskimiz artıyor" Prof. Dr. Ömer Faruk Akça, şöyle devam etti: "Diğer yandan da özellikle uygulama anlamında hangi uygulamalarla daha çok uğraştığımız da, daha çok vakit geçirdiğimiz de çok önemli. Özellikle depresyon, kaygı bozukluğu, yeme bozukluğu ile ilgili araştırmalar hep şunu söylüyor; Ne kadar çok sosyal medyaya maruz kaldıysak, özellikle çocuklar ve gençler için o kadar riskimiz artıyor. Yine çocuk ve gençlerde özellikle oyun da büyük bir risk olarak ortaya çıkıyor ama oyundaki riskler daha çok dikkat dağınıklığı lehine görülüyor. Ama depresyon, kaygı bozukluğu, uyku bozuklukları anlamında sosyal medya bağımlılığının çok önemli olduğunu söyleyebiliriz."
Bağımlılıkla mücadelede önemli kararlar
26 Ekim 2025 Pazar - 09:29 Bağımlılıkla mücadelede önemli kararlar Erzurum’da Bağımlılıkla Mücadele İl Koordinasyon Kurul toplantısı gerçekleşti, 9 maddelik kararlar kamuoyu ile paylaşıldı. Toplantıda; 2024-2028 Tütün, Uyuşturucu ve Davranışsal Bağımlılık Eylem Planlarında yer alan faaliyetlerin, süreç göstergelerinde belirtilen hedefler doğrultusunda sorumlu kurumlar tarafından gerçekleştirilmesi ve yıl sonunda 2025 yılı hedeflerinin tamamlanmasına karar verilirek, "T.C. Sağlık Bakanlığı tarafından yayımlanan 2015/6 sayılı Tütün Kontrolü Uygulamaları konulu Genelge doğrultusunda, tüm kamu kurum ve kuruluşlarının bina giriş kapılarından itibaren en az 10 metre mesafenin sarı çizgi ile belirlenerek bu alanlarda tütün ve tütün ürünlerinin tüketilmesine izin vermemesi ve uygun düzenlemelerin kurum amirlerince yapılmasına, Kamu kurum ve kuruluşlarının resmi internet siteleri ile sosyal medya hesaplarında bağımlılıkla mücadele konularında düzenli paylaşım yapmaları; T.C. Sağlık Bakanlığı, Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü, İl Sağlık Müdürlüğü ve Yeşilay tarafından yapılan paylaşımların diğer kurumlarca da paylaşılmasının sağlanmasına" denildi. Bilgilendirme ve bilinçlendirme çalışmaları yapılacak Gazete, dergilerde uyuşturucunun zararları ve bu zararları önlemeye yönelik tutum ve davranış değişikliği oluşturmaya yönelik özel haber, röportaj ve yazı yayımlanması ve farkındalık mesajlarının paylaşılmasına karar veren Bağımlılıkla Mücadele İl Koordinasyon Kurulu, " 2025 Bağımlılıkla Mücadele Eğitim Programı’nın güncellenmesi ve kapsamının genişletilerek 2026 Bağımlılıkla Mücadele Eğitim Programı’nın hazırlanmasına, 2025-2026 eğitim-öğretim yılında Yeşilay, İl Emniyet Müdürlüğü, İl Jandarma Komutanlığı, Aile ve Sosyal Hizmetler İl Müdürlüğü ile İl Sağlık Müdürlüğü iş birliğinde Atatürk Üniversitesi ve Erzurum Teknik Üniversitesi öğrenci ile ailelerine yönelik oryantasyon ve kulüp faaliyetleri sırasında eğitim, bilgilendirme ve bilinçlendirme çalışmalarının yapılmasına" istedi. Sonraki toplantıda Yeşilay sunum yapacak Sağlık Bakanlığının talimatı doğrultusunda, İl Sağlık Müdürlüğü ve İl Milli Eğitim Müdürlüğü koordinasyonunda yürütülen Sağlıklı Çocuk Sağlıklı Gelecek programı kapsamında; 2025-2026 eğitim-öğretim yılı boyunca il genelindeki tüm ilkokullarda programın faaliyetlerinin gerçekleştirilmesi kararlaştırılırken, "Mevcut personel imkanlarının etkin kullanımı amacıyla programın birden fazla okulun katılımıyla belediyelere ait Bilgi Evleri ile Kültür ve Turizm İl Müdürlüğüne bağlı kütüphanelerde düzenlenmesi, öğrencilerin bu alanlara ulaşımlarının belediyelerce araç desteği sağlanarak gerçekleştirilmesi ve söz konusu iş birliğinin ilgili kurumlar arasında planlanarak yürütülmesine, 2024-2028 Tütün Kontrolü Strateji Belgesi ve Eylem Planı’nın "A2. Sigarayı Bırakma" başlığı altında yer alan "3.4.Kamu kurumlarında sigara bırakma kampanyasının düzenlenmesi" faaliyeti ve T.C. Sağlık Bakanlığının bu doğrultuda göndermiş olduğu 26.03.2025 tarihli yazılı talimatı gereği kamu kurumlarının İl Sağlık Müdürlüğü tarafından hazırlanacak program doğrultusunda yerinde sigara bırakma polikliniği ve SAHA Sağlık Elçileri Programı’na dahil edilmesine, Bağımlılıkla Mücadele Kurullarının Çalışma Usul ve Esasları, Kurullara İlişkin Ortak Düzenlemeler başlıklı 9. maddesinin 3. fıkrasında yer alan "... her kurul toplantısında en az iki kurum/kuruluş sırasıyla yaptıkları faaliyetleri, yaşadıkları sorunları ve yapacaklarını kurula arz edecektir." hükmü gereği bir sonraki toplantıda Yeşilay’ın sunum yapmasına karar verilmiştir" denildi.
Büyükşehirden damak tadında hizmet
26 Ekim 2025 Pazar - 09:27 Büyükşehirden damak tadında hizmet Hizmetleriyle sosyal belediyecilik açısından örnek olan Erzurum Büyükşehir Belediyesi, bunlara bir yenisini daha ekledi. Tebriz Kapı Kültür ve Sanat Çarşısında ‘vatandaşa sulu yemek’ hizmeti başlatan EBB Kültür A.Ş, fiyat, sağlık ve kaliteyle göz doldurdu. Erzurum Büyükşehir Belediyesi, ‘halk marketlerle’ başlattığı hizmet atağını sosyal tesislerinde de devam ettiriyor. EBB Kültür A.Ş bünyesinde, Palandöken Kayak Merkezi’nde yer alan ‘Cafe 25’de Erzurumlulara ‘ucuz ve kaliteli’ döner hizmeti başlamıştı. Geçtiğimiz günlerde de yine EBB Tebriz Kapı Kültür ve Sanat Çarşısında ‘sulu yemek’ konsepti göz doldurmaya başladı. EBB Kültür A.Ş olarak sosyal tesislerde Erzurumluların hizmetine olduklarını söyleyen Şirketin Genel Müdürü Muharrem Aksu, " Palandöken Kayak Merkezi’nde yer alan ‘cafe 25’de şehrimizin en iyi dönerini en iyi fiyatla halkımızın hizmetine sunduk. Kesiminden pişirmesine kadar şirket olarak biz yapıyoruz. Sayın Başkanımız Mehmet Sekmen’in talimatlarıyla dar gelirli vatandaşlarımızın Palandökenimiz’de en ucuz döneri ailesiyle birlikte gelip yiyebiliyor. Şimdi de yine sayın başkanımızın talimatıyla ‘Tebriz kapı kültür sanat çarşısında’ en kaliteli, en sağlıklı ve en hesaplı sulu yemek hizmetini başlattık. Erzurum’da yaşayan herkesi bekliyoruz. İnsanlar aileleriyle birlikte gelip yemek yiyebilirler. Her gün çeşit çeşit yemek çıkarıyoruz. Sosyal tesislerde ki amacımızda bu zaten. En sağlıklı ve en hesaplı ürünleri hemşehrilerimize sunmak. Bizleri destekleyen başta Başkanımız Mehmet Sekmen, olmak üzere, tüm kurum amirlerime de teşekkürlerimi iletiyorum" dedi.