SAĞLIK
Medicana Sohbetleri’nin konuğu Deniz Celep oldu 22 Mayıs 2026 Cuma - 17:57:28 Medicana International İzmir Hastanesi’nin düzenlediği Medicana Sohbetleri söyleşi serisinin "Her Başarıda Kadının Adı Var" başlıklı oturumuna konuk olan TOBB İzmir Kadın Girişimciler Kurulu Başkanı Deniz Celep; yönetiminde yer aldığı tesiste yüzde 89 kadın istihdamı sağladıklarını ve İzmir’in kadın girişimciliğinde öncü olduğunu belirtti. Kadınların iş dünyasındaki rolünü artırmak için yürütülen projelere ve küresel hedeflere dikkat çeken Celep, "Kadınların sadece iş hayatında yer alması yetmez; yönetim kurullarında, meclislerde ve karar mekanizmalarında daha fazla söz sahibi olmaları gerekiyor" mesajını verdi. Medicana International İzmir Hastanesi’nin gelenekselleşen "Medicana Sohbetleri" söyleşi serisinin Mayıs ayı konuğu, tarım ve gıda sektörünün öncü girişimcilerinden, TOBB İzmir Kadın Girişimciler Kurulu (KGK) İcra Kurulu Başkanı Deniz Celep oldu. Gazeteci Banu Şen’in moderatörlüğünde gerçekleşen "Her Başarıda Kadının Adı Var" başlıklı söyleşide, kadınların iş hayatındaki gücü, sürdürülebilirlik, inovasyon ve kadın girişimcilerin desteklenmesinin önemi masaya yatırıldı. Söyleşinin açılışında İzmir’in tarih boyunca Amazonlardan bu yana kadına değer veren ve kadın öncülüğünü destekleyen bir şehir olduğunu vurgulayan TOBB İzmir KGK Başkanı Deniz Celep, kentin girişimcilik istatistiklerine dikkat çekti. İş İnsanı Girişimci Deniz Celep, "İzmir’de kadın girişimci oranı yüzde 39 ile Türkiye ortalamasının çok üzerinde. Ancak küresel ölçekte henüz istediğimiz sıralamalarda değiliz. Kadınların sadece iş hayatında yer alması yetmez; yönetim kurullarında, meclislerde ve karar mekanizmalarında daha fazla söz sahibi olmaları gerekiyor. Biz de kurul olarak ‘Eşitlik Yıldızları’ gibi projelerimizle eşit işe eşit ücret ve cinsiyet eşitliği konularına odaklanıyor, kadınlarımızın uluslararası temsiliyetlerini güçlendirmeyi hedefliyoruz" dedi. Yüzde 89 kadın istihdamı ve dünyanın 35 ülkesine ihracat Ailesinin tarım sektörüne nasıl başladığını ve sektördeki dönüşümünü paylaşan Deniz Celep, 1953 yılında dedesinin kurduğu ilk çiftçi fabrikasından bugüne, 3. kuşak olarak tarıma dayalı sanayide büyümeye devam ettiklerini belirtti. Abisi ile birlikte yönettikleri tesiste Ege Bölgesi’nin ürünlerini dünyanın 35 ülkesine ihraç ettiklerini ifade eden Deniz Celep, şirketteki kadın gücünü şu sözlerle aktardı: "400 çalışanımız içinde yüzde 89 kadın çalışan oranına sahibiz. Ne kadar güçlü bir teknoloji altyapımız olursa olsun, bizim için kadın emeği önceliklidir. Tarımda sürdürülebilirliği, planlamayı ve disiplini sağlayan en büyük güç kadın çalışanlarımızın varlığıdır." Kadın girişimcisinin önündeki en büyük engel: Finansmana erişim Kadın girişimcilerin e-ticaret alanına olan ilgisine ve bu alanda İzmir’den çıkan Tire’deki iğne oyası üreticisi İpek Hanım ile ödüllü bebek taşıma çantası tasarımı yapan Duygu hanım gibi başarı hikayelerine değinen Deniz Celep, en büyük zorluğun finansman olduğunu belirterek, "Kadın girişimciliğinde en kritik nokta finansmana erişim ve nakit akış yönetimidir. Sermaye gücü düşük başlayan kadınlarımızı güçlendirecek projeler üretiyoruz. İş hayatının temel kuralı, gerçekleştirebileceğiniz vaatlerde bulunmaktır. Kısa sürede zengin olma hayalleri yerine, planlı ve kaliteli hizmet sunarak uzun soluklu iş birlikleri kurmalıyız. Bu süreçte kadınların ‘Ben yaptım, sen de yapabilirsin’ diyerek birbirine deneyim aktarması çok kıymetli" sözlerini kaydetti. Kurumların ortak sinerjisi ve gençleri kentte tutma hedefi İzmir’deki oda, borsa ve yerel yönetimlerin kadın projelerine çok büyük destek verdiğini belirten Deniz Celep; EİB, İzmir Ticaret Odası, İzmir Ticaret Borsası ve İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin katkılarının altını çizdi. İzmir’in Urla, Çeşme, Foça gibi parlayan bölgeleriyle yeniden bir cazibe merkezi olduğunu ifade eden Deniz Celep, genç istihdamını kentte tutmak için TOBB Genç Girişimciler Kurulu ile ortak projeler yürüttüklerini ve Medicana gibi şehre değer katan yatırımların bu anlamda çok önemli birer rol model olduğunu belirterek sözlerini noktaladı.
22 Mayıs 2026 Cuma - 17:08 Uzmanından bayramda diyabet ve tansiyon hastalarına uyarı Sivas Numune Hastanesi’nde Dahiliye Uzmanı olarak görev yapan Emine Hande Öksüz, özellikle diyabet ve hipertansiyon hastalarının bayram sürecinde beslenme düzenlerini korumaları gerektiğini söyledi. Bayram dönemlerinde artan kırmızı et, tatlı ve ikram tüketiminin kronik hastalıklarda sağlık risklerini artırabileceğini ifade eden Uzm. Dr. Öksüz, vatandaşlara önemli tavsiyelerde bulundu. Özellikle diyabet ve hipertansiyon hastalarına dikkat çeken Uzm. Dr. Öksüz, "Bayramlar; ikramların, tatlıların ve düzensiz öğünlerin arttığı özel dönemlerdir. Ancak özellikle diyabet ve hipertansiyon hastalarının bu süreçte beslenme ve yaşam düzenlerine daha fazla dikkat etmeleri gerekmektedir. Artmış kırmızı et, şerbetli tatlı ve ikramların fazlaca tüketilmesi hastalarımızın tedavilerinde aksaklıklara yol açmaktadır" dedi. "Gün içerisinde yeterli su tüketin" Dikkat edilmesi gereken hususları vurgulayan Uzm. Dr. Öksüz, "Bu hususta dikkat edilmesi gereken noktalar, diyabet hastalarımız için öğün saatlerini mümkün olduğunca düzenli sürdürün. Uzun süre aç kalmayın. Şerbetli tatlılar, şekerlemeler ve çikolataları kontrollü tüketin. Mümkünse sütlü tatlıları tercih edin ve küçük porsiyonlar kullanın. Bayram diye ilaç ve insülin dozunuzu aksatmayın, tedavilerinizi düzenli alın. Gün içerisinde yeterli su tüketin. Bayram ziyaretlerinde kısa yürüyüşler yapmak kan şekeri kontrolüne katkı sağlar. Kan şekeri ölçümlerinizi ihmal etmeyin. Halsizlik, aşırı susama, çarpıntı gibi belirtilerde mutlaka kan şekeri ölçümlerinizi yapın. Hipertansiyon hastalarımız için artmış kırmızı et ve işlenmiş et ürünlerinin tüketimi kardiyovasküler hastalıklar ve hipertansiyonla ilişkili bulundurulmuştur. Tuzlu yiyecekler, salamura ürünler, işlenmiş etler, aşırı çay-kahve tüketiminden kaçının. Ağır ve yağlı yemekler yerine dengeli porsiyonlar tercih edin. İlaçlarınızı düzenli kullanmaya devam edin. Tansiyon takibinizi ihmal etmeyin; baş ağrısı, baş dönmesi, çarpıntı gibi belirtilerde tansiyon ölçümünüzü yapın. Yeterli uyku ve dinlenme sağlamaya çalışın. Aşırı stres ve uykusuzluk tansiyonunuzda yükselmelere yol açabilir" dedi. Dünya Sağlık Örgütü’nün en sık tüketilmesi gereken besinleri; sebze, meyve, tam tahıllar ve bakliyatlar olarak belirlediğini dile getiren Öksüz, "Bu besinler yüksek lif içerikleri sayesinde bağırsak mikrobiyatasını destekler, kolesterol düşürücü etkiye sahiptir ve kan şekerinizdeki dalgalanmaların önüne geçer. Son olarak; tuzu günlük bir çay kaşığını geçmeyecek şekilde tüketmek böbrek sağlığının korunmasında ve hipertansiyonun önlenmesinde yardımcı olur. Unutmayın, bayram sofralarında önemli olan miktar değil, paylaşım ve keyiftir. Sağlıklı tercihlerle bayramınızı güvenle ve huzurla geçirebilirsiniz" ifadelerine yer verdi.
22 Mayıs 2026 Cuma - 16:06 Kurban bayramı’nda sağlıklı beslenmenin püf noktaları Diyetisyen Enes Çağrı Kaleli, Kurban Bayramı’nda artan et ve tatlı tüketimine karşı vatandaşları uyardı. Porsiyon kontrolü, doğru pişirme yöntemi, su tüketimi ve hareketin önemine dikkat çeken Kaleli, bayramın yasaklarla değil dengeyle geçirilmesi gerektiğini söyledi. Bursa, Kurban Bayramı’nda sofralarda kırmızı et ve tatlı tüketiminin arttığını belirten Nev Sağlık Grubu Beslenme ve Diyet Bölümü’nden Diyetisyen Enes Çağrı Kaleli, bayram sürecinde yasaklarla değil dengeyle hareket edilmesi gerektiğini söyledi. Kaleli, "Amaç kendimizi mahrum bırakmak değil, porsiyon kontrolünü sağlayarak sağlıklı bir bayram geçirmek" dedi. "Kurban eti tüketiminde porsiyon uyarısı" Kırmızı etin yüksek doymuş yağ ve kolesterol içerdiğine dikkat çeken Dyt. Enes Çağrı Kaleli, günlük et tüketiminin 100-150 gramı geçmemesi gerektiğini ifade etti. Özellikle kolesterol, tansiyon ve gut hastalarının daha dikkatli olması gerektiğini belirten Kaleli, "Yaklaşık 3-4 köfte büyüklüğündeki porsiyon ideal kabul ediliyor" diye konuştu. "Et mutlaka dinlendirilerek tüketilmeli" Kurban etinin kesildikten hemen sonra tüketilmesinin sindirim problemlerine yol açabileceğini söyleyen Kaleli, etin en az 24 saat buzdolabında dinlendirilmesi gerektiğini belirtti. Kaleli, "Ette oluşan ölüm sertliği hem pişmesini zorlaştırır hem de sindirimi olumsuz etkiler. Dinlendirilmiş et mide ve bağırsak sağlığı açısından çok daha uygundur" dedi. "Pişirme yöntemine dikkat" Kavurma yapılırken ekstra yağ kullanımından kaçınılması gerektiğini vurgulayan Kaleli, "Et kendi yağıyla pişirilmeli. Izgara, haşlama ve fırınlama yöntemleri tercih edilmeli. Mangal yapılacaksa etin kömürleşmemesine dikkat edilmeli" ifadelerini kullandı. "Etin yanında mutlaka salata tüketin" Et tüketiminin yanında lifli besinlerin ihmal edilmemesi gerektiğini ifade eden Kaleli, bol limonlu mevsim salatasının sindirimi desteklediğini söyledi. C vitamininin demir emilimini artırdığını belirten Kaleli, "Salataya limon sıkılması veya yanında yeşil biber tüketilmesi oldukça faydalı. Yemekten hemen sonra içilen çay ve kahve ise demir emilimini azaltıyor" dedi. "Tatlı tüketiminde "tadımlık" önerisi" Bayram ziyaretlerinde şerbetli tatlı tüketiminin kontrolsüz şekilde artabildiğini belirten Dyt. Enes Çağrı Kaleli, vatandaşlara porsiyon kontrolü önerdi. Kaleli, "Her ikramı tamamen tüketmek yerine tadımlık miktarlarda yemek ya da porsiyonu paylaşmak daha sağlıklı bir yöntem olacaktır" diye konuştu. "Su tüketimi ve yürüyüş önerisi" Bayram boyunca su tüketiminin artırılması gerektiğini belirten Kaleli, günlük en az 2.5-3 litre su içilmesini tavsiye etti. Çay ve kahvenin su yerine geçmediğini ifade eden Kaleli, akşam yemeklerinden sonra yapılacak yürüyüşlerin sindirimi kolaylaştıracağını söyledi. "Önemli olan dengeyi koruyabilmek" Bayramda bir öğünde fazla kaçırmanın büyük bir sorun olmadığını ifade eden Kaleli, "Önemli olan ertesi gün kendinizi cezalandırmak değil, sağlıklı beslenme düzenine kaldığınız yerden devam etmek. Bayram, sevdiklerimizle geçirilen özel bir zaman dilimi" açıklamalarında bulundu.
Bahar alerjisi eğer tedavi edilmezse astıma kadar ilerleyebiliyor
25 Nisan 2025 Cuma - 11:31 Bahar alerjisi eğer tedavi edilmezse astıma kadar ilerleyebiliyor Bahar aylarında alerjik hastalıklara karşı alınacak önlemler hakkında açıklamalarda bulunan Özel Denizli Cerrahi Hastanesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Tuna Kenar, "Alerjik rinit dediğimiz bahar nezlesi, eğer uzun süre tedavi edilmezse alerjik astıma kadar ilerleyebiliyor" dedi. Bahar aylarında sık görülen alerjik rinit hastalığına karşı Özel Denizli Cerrahi Hastanesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Tuna Kenar, önemli açıklamalarda bulundu. Bahar aylarının gelmesiyle birlikte hastaların son dönemlerde burunda tıkanıklık, hapşırma, kaşıntı, geniz akıntısı, gıcık tarzında öksürük, gözlerde yaşarma ve kızarıklık, burun tıkanıklığına bağlı baş ağrısı ve sabahları yorgun kalkma gibi hayat kalitesini düşüren alerjik şikayetler ile geldiğini belirten Op. Dr. Tuna Kenar, bu şikayetlerin, doğanın yeniden canlanması ve bahar mevsiminin gelmesiyle birlikte polenlerin yavaş yavaş atmosferde dolaşmasıyla ile ilgili olduğunu dile getirdi. Polen çeşitliliğin şehirden şehire değiştiğini belirten Op. Dr. Kenar, "Polenlerin çok yüksek olduğu dönemlerde kapı ve pencereleri çok açmamamız gerekiyor. Aynı şekilde, evde toz ve akarlara karşı da önlem alınması gerekmektedir. Evde yüksek tüylü halı, kilim, battaniye ve pelüş oyuncak gibi eşyaları bulundurmaktan sakınmalıyız" dedi. Doğada ve yaşam alanlarımızda binlerce organik ve inorganik alerjen madde bulunmaktadır. Bizde hangisinin alerjiye neden olduğunu ise ancak kendi kişisel gözlemimiz ve gerektiğinde, kısıtlı da olsa, alerji testleri ile anlayabiliriz. "Alerjik rinit, erken tedavi edilmezse üst solunum enfeksiyonlarına yol açabilir" Alerjik şikayetlerin olduğu zamanlarda hastaların kesinlikle Kulak Burun Boğaz Hastalıkları uzmanına başvurması gerektiğini dile getiren Op. Dr. Kenar, "Yaptığımız muayene ve tetkikler sonucunda alerjik rinit tanısı konulur. Ardından tedavi kısmına geçilir. Tedavide ise genellikle alerjik burun spreyleri ve alerji hapları kullanılır. Eğer bahar nezlesi tedavi edilmezse burun tıkanıklığından dolayı boğazda yanma, kuruluk ve üst solunum enfeksiyonları gelişebilir. Ayrıca alerjik rinit nedeniyle sinüslerin boşaltma delikleri de tıkalı olur ve sinüzit türü enfeksiyonlara yol açabilir. Alerjik rinit eğer uzun süre tedavi edilmezse alerjik astıma kadar ilerleyebilir. Eğer alerjik riniti erken bir şekilde kontrol altına alabilirsek akciğerlere inmeden pratik bir şekilde semptomların önüne geçmiş olabiliriz" ifadelerini kullandı. "Alerjik rinitin kesin tedavisi yoktur, ancak alerjenlerden uzak durma ve ilaçlarla semptomları baskılama yapabiliriz" Alerjinin kesin tedavisi olmadığını ama dikkatli olunması için hastalara, alerjenlerden ve polen dönemlerinde evdeki kapı ve pencereyi çok açmamaları gibi konularda uyarılarda bulunduklarını belirten Op. Dr. Kenar, "Alerjik rinitin kesin tedavisi yoktur, sadece önlem alabiliriz. Hastalarımıza, alerjenden uzak durmayı ve polen mevsiminin çok olduğu dönemlerde fazla dışarı çıkmamak, kapı ve pencereyi çok açmamaları konusunda uyarılarda bulunuyoruz. Aynı zamanda ev tozu ve akarlar için ise yataklarımızı, yastıklarımı ve koltuklarımızı örttüğümüz çarşafları sıklıkla yıkayıp, güneşte kurutup ütülememiz gerekiyor. Ev temizliği de önemlidir, bu konuda da ev tozundan kaynaklı alerjenlerin ev içinde iyice dağılmaması için su bazlı süpürgelerin kullanılmasını öneriyoruz. Ayrıca evinde evcil hayvan ile yaşayanların dikkat etmesi ve evcil hayvanlarının tüy dökümü, aşı vs. bakımlarını aksatmaması önemli. Yani kısacası önemli olan nokta, alerjenden uzak durma, alerjik dönemlerde ise dikkatli olunması ve uzman doktor önerisi ile alınan alerji baskılayıcı ilaçların düzenli şekilde kullanılmasıdır" diye konuştu.
Zayıflatırken iyileştirmek esastır
25 Nisan 2025 Cuma - 11:17 Zayıflatırken iyileştirmek esastır SANKO Üniversitesi Hastanesi Obezite ve Metabolik Cerrahi Merkezi Koordinatörü Dyt. Nur Seda Güler Berk, zayıflamanın sadece kilo vermekten ibaret olmadığını, zayıflatırken esas yapılmak istenenin iyileştirmek olduğunu söyledi. SANKO Üniversitesi Hastanesi Obezite ve Metabolik Cerrahi Merkezi Koordinatörü Dyt. Nur Seda Güler Berk, zayıf ve kilolu olan bireylerle ilgili bilgi verdi. Dyt. Berk, "Zayıflatırken iyileştirmek esastır. Ancak bu sıralar ilkbaharın gelmesi ve yaz mevsiminin yaklaşması ile herkes çok hızlı zayıflamak için bir telaş içinde. Şok diyetlerle hızlı zayıflamanın peşine düşerek sağlığınızı riske etmeyin. Zaten yanlış diyetlerle hızla verdiğiniz kilolar aynı hızla sizlere geri dönecektir. Öncelikle fazla kiloların altında yatan ana sebebi bulmalıyız. Acaba insülin direnci veya hipotiroidi gibi metabolik bir hastalığınız mı var veya demir, B12, D vitamini gibi vitamin - mineral eksikliğine bağlı bozuk bir iştaha mı sahipsiniz? Belki de duygusal açlık yaşıyorsunuz tok hissetmenize rağmen yemek yeme eylemine devam ediyorsunuz. Ya da artık ciddi bir obezite gelişmiştir, beden kütle indeksiniz 35 ve üzerine çıkmıştır. Büyüyen yağ hücreleriyle, dokularıyla baş edemiyorsunuzdur. İşte önce bu kısmın netleşmesi ve ona göre de doğru zayıflama yönteminin belirlenmesi gerekir" dedi. Zayıflama sürecinin özellikle kalıcı olabilmesi için multidisipliner bir yaklaşımla kişiye özel bir zayıflama sürecinin belirlenmesi gerektiğine vurgu yapan Dyt. Berk, "Bu sadece diyetle de olabilir veya diyetle birlikte ilaç tedavisiyle de olabilir" şeklinde konuştu. "Hızlı yemek yemek ise çiğnemeden yutmaya, sindirim problemlerine, özellikle kabızlık şikayetleriyle birlikte hızla kilo almaya sebep oluyor" Diyet yapmaktan yorulmuş ve psikolojik olarak diyete uyum sağlayabilecek durumu olmayanlar için beden kütle indeksi uygun ise yutulabilir balon ya da gerekli ve zorunlu durumlarda cerrahi yöntemlerin de uygulanabileceğini belirten Dyt. Berk, "Burada asıl olan iyileşmeyi ve kalıcı zayıflamayı hedeflemektir. Bu yüzden zayıflama sürecini bir bütün olarak ele almak için Obezite ve Metabolik Cerrahi Merkezlerini tercih etmek gerekir. SANKO Üniversitesi Hastanesi Obezite ve Metabolik Cerrahi Merkezi olarak balon veya cerrahi yöntemlerle hızlı ve kalıcı sonuç aldığımız gibi sadece diyet hastalarımızla da oldukça anlamlı zayıflamalar elde ediyoruz. Bireylerin rejimlerine bağlı kalmaları, süreci hızlandırıyor ve sonrasında ise bu zayıflama süreçlerinde eski ve yanlış beslenme alışkanlıklarını yeni ve doğru yöntemlerle değiştirip hayatlarına entegre ettiklerinde kalıcılık sağlanmış oluyor. Günümüz şartlarında hep bir yerlere yetişme telaşı ister istemez hızlı yeme alışkanlığını da beraberinde getirdi. Hızlı yemek yemek ise çiğnemeden yutmaya, sindirim problemlerine, özellikle kabızlık şikayetleriyle birlikte hızla kilo almaya sebep oluyor. Gün içerisinde tüketimi kolay diyerek şekerli içeceklerin tüketilmesi de su alımını azaltarak yine aynı sonuçla karşılaşmamıza yol açıyor. Şu andan başlayarak yavaş yemek yemek, besinleri iyi çiğnemek, günlük 2.5 litre su tüketimini stabil hale getirmek bile sağlık anlamında iyileşmeler, hatta vücut ağırlıklarında hafifleme hissettirebilir. Küçük gibi görünen bu tarz alışkanlıkların değiştirilmesi sadece şu an için değil, ileriye dönük de çok olumlu sonuçlar verebilir. Sağlıkla formda kalmanızı dilerim" diye konuştu.
Prof. Dr. Nilay Şahin, "Serebral palsi çok önemli bir sağlık sorunu"
25 Nisan 2025 Cuma - 11:16 Prof. Dr. Nilay Şahin, "Serebral palsi çok önemli bir sağlık sorunu" Erken fetal dönem ile 5 yaş arasında meydana gelen beyin hasarı sonucu oluşan Serebral palsi hastalığı Balıkesir’de konunun uzmanları tarafından konuşuldu. Fizik Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Nilay Şahin ve Çocuk Hastalıkları Nöroloji Bilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Hilal Aydın, serebral palsinin çok önemli bir sağlık sorunu yanında aslında sosyal bir sorumluluk hastalığı olduğunu açıkladılar. Serebral palsi alanında farkındalık oluşturmak ve güncel bilimsel gelişmeleri paylaşmak amacıyla Balıkesir Üniversitesi Tıp Fakültesi Fizik Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı ve Çocuk Hastalıkları Nöroloji Bilim Dalı ortaklığında düzenlenen "Serebral Palsi’ye Çok Yönlü Bakış" sempozyumu, uzmanların geniş katılımıyla gerçekleştirildi. Alanında yetkin hekimler, akademisyenler, asistanlar ve tıp fakültesi öğrencilerinin bir araya geldiği etkinlikte, serebral palsinin tanı, tedavi, rehabilitasyon, operasyonlar, beslenme ve sosyal boyutları detaylı şekilde ele alındı. Sempozyum Başkanlığını Tıp Fakültesi Fizik Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Nilay Şahin ve Çocuk Hastalıkları Nöroloji Bilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Hilal Aydın’ın yaptığı toplantıya akademisyenler konuşmacı olarak katıldı. Şahin ve Aydın serebral palsinin çok önemli bir sağlık sorunu yanında aslında sosyal bir sorumluluk hastalığıdır diyerek bu çocukların ailelerine destek olmanın önemini vurguladılar. Bu nedenle farklı disiplinlerden uzmanların katkı sunduğu sempozyumda, ailelerin yaşadığı zorluklar ve destek mekanizmaları da gündeme geldi. Etkinlik, serebral palsi ile yaşayan bireylerin yaşam kalitesini artırmaya yönelik multidisipliner çalışmaların önemini bir kez daha ortaya koydu. Sempozyumda multidisipliner yaklaşımın önemi vurgulanırken, erken tanı ve bireyselleştirilmiş rehabilitasyon programlarının yaşam kalitesine katkısı öne çıktı. Katılımcılar, güncel araştırmalar eşliğinde deneyimlerini paylaşarak bilgi alışverişinde bulundu. Bu anlamlı etkinlik, serebral palsi ile yaşayan bireylerin ihtiyaçlarına daha duyarlı bir toplum oluşturma yolunda önemli bir adım olarak değerlendirildi. Serebral palsi nedir; erken fetal dönem ile 5 yaş arasında meydana gelen beyin hasarı sonucu oluşan klinik tablo. Beynin hareketi, dengeyi ve duruşu kontrol eden kısımlarında hasar veya anormal gelişim sonucu ortaya çıkan bir hareket bozukluğudur.
"Topluma yayılan güçlü bağışıklık için aşılanma çok önemli"
25 Nisan 2025 Cuma - 10:32 "Topluma yayılan güçlü bağışıklık için aşılanma çok önemli" Aşılanmanın önemine dikkat çeken Dr. Özde Tırna, ’’Sağlık sektöründe çalışanlar olarak toplumdaki aşıya güvensizlik algısını düzeltmek için bilimsel verilerle topluma doğruları aktarmanın önceliğimiz olduğunu söylemeliyim. Aşılanma sayesinde her yıl 5 milyondan fazla hayat kurtarılıyor ve yine aşılama sayesinde ölüme veya sakatlığa yol açabilen birçok hastalığın önüne geçiliyor’’ dedi. Sanofi Avrasya Bölgesi Aşılar Medikal Direktörü Dr. Özde Tırna, aşılanmanın önemine ve şirketin bu alanda yaptığı çalışmalara dair açıklamalarda bulundu. Şirket olarak aşılar ile ilgili yaptıkları çalışmalara değinen Dr. Tırna, ’’Sanofi, yenilikçi ve küresel bir sağlık şirketi. Yaklaşık 70 ülkede 83 bin çalışanımızla insan hayatını iyileştirme amacı doğrultusunda çalışıyoruz. Bilimin sunduğu olanakları hayata geçirerek dünyada milyonlarca hastaya umut olabilecek sağlık çözümleri, aşılar ve bağışıklama çözümleri geliştirmek üzere çalışmalarımızı yürütüyoruz. Sanofi Aşılar İş Birimi olarak yalnızca insan aşılarına odaklanıyor; bugün yaklaşık 150 ülkede insan sağlığını koruyan çözümler sunmak için çalışmalarımızı yürütüyoruz. Toplum sağlığını güçlendirmek ve daha sağlıklı bir gelecek inşa etmek için gayret içindeyiz. Nihai hedefimiz; aşıyla korunabilir hastalıklardan kimsenin zarar görmediği bir dünyaya ulaşabilmek. Bu doğrultuda, bilimsel inovasyonla desteklenen güvenli ve etkili aşılar ve bağışıklama çözümleri geliştirerek insanları bulaşıcı hastalıklardan korumayı amaçlıyoruz. Aşı alanı, en ileri teknolojiyle yakından ilişkili, sürekli bilimsel gelişim ve yüksek düzeyde yatırım gerektiren stratejik bir alan. Şirket olarak bu alana her yıl 1 milyar euroyu aşkın Ar-Ge yatırımı yapıyor, her gün dünya genelinde yaklaşık 2,5 milyon doz aşı tedariği sağlıyoruz. Bugün aşı yatırımlarımızın yaklaşık yüzde 50’sini mRNA teknolojisine odaklı olarak gerçekleştiriyoruz. Şirketin geniş küresel aşı portföyü; Respiratuar Sinsityal Virüs (RSV), mevsimsel grip, çocuk felci, kolera, dang humması, boğmaca, Japon ensefaliti, difteri, sarı humma, tifo, Hib, hepatit A ve B, meningokok enfeksiyonları, tetanoz ve kuduz gibi birçok bulaşıcı hastalığa karşı koruma sağlıyor.Amacımız net: insan hayatını tehdit eden hastalıklara karşı güçlü bir savunma hattı oluşturabilmek ve toplum sağlığını kalıcı şekilde güçlendirmek’’ dedi. ’’34 milyon çocuk Türkiye’de üretilen aşılarla hastalıklara karşı korundu’’ Yatırımlar ve Ar-Ge çalışmaları hakkında bilgi veren Dr. Tırna, ’’Türkiye’deki yatırımlarımızla da etkili aşılar üretmek ve salgın hastalıklardan vatandaşlarımızı korumak üzere çalışmalarımızı yürütüyoruz. Bu doğrultuda biz, Türkiye’de yerel aşı üretimine yatırım yapan ve bu alandaki ilk teknoloji transferini gerçekleştiren şirketiz. Birgi Mefar iş birliğiyle, Sanofi’nin ulusal aşı takviminde yer alan aşıları Türkiye’de üretmek üzere gerçekleştirdiği bu teknoloji transferi sayesinde bugüne kadar toplam 87 milyon doz aşı üretildi ve 34 milyon çocuk Türkiye’de üretilen bu aşılarla hastalıklara karşı korundu’’ şeklinde konuştu. ’’Aşılanma sayesinde her yıl 5 milyondan fazla hayat kurtarılıyor’’ Toplumda aşılara karşı ön yargılara dikkat çeken Dr. Tırna, ’’Sağlık sektöründe çalışanlar olarak toplumdaki aşıya güvensizlik algısını düzeltmek için bilimsel verilerle topluma doğruları aktarmanın önceliğimiz olduğunu söylemeliyim. Aşılanma sayesinde her yıl 5 milyondan fazla hayat kurtarılıyor ve yine aşılama sayesinde ölüme veya sakatlığa yol açabilen birçok hastalığın önüne geçiliyor. Örneğin; araştırmalara baktığımızda, influenza virüsünün sebep olduğu gribin, özellikle risk grubu olarak adlandırdığımız 65 yaş üstü kişiler, diyabetli hastalar, kalp hastaları ve hamilelerde ciddi sağlık sorunlarına yol açan komplikasyonlar doğurabildiğini görüyoruz. Mevcut grip aşılarının teknolojisi 20 yılı aşkındır kullanılmakta ve dünyada her yıl yüz milyonlarca insan grip aşısı olmaktadır. Dolayısıyla minör yan etkilere (aşı yerinde hafif ağrı gibi) kıyasla faydalarının çok daha fazla olduğunu söylemek mümkün’’ ifadelerini kullandı. Dr. Tırna, sözlerine şöyle devam etti: ’’Yine özellikle çocukluk çağı hastalığı sayılan boğmaca günümüzde ne yazık ki artış gösteriyor. Avrupa Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi (eCDC) verilerine göre, Avrupa’da boğmaca vakalarında 2023’ün ikinci yarısında ve 2024’ün ilk aylarında belirgin bir artış gözlemlendi. Bu artışın, aşılanmamış veya aşı takvimine uygun şekilde güncel aşısı yapılmamış bireylerin varlığı, COVID-19 pandemisi döneminde toplum genelinde doğal bağışıklığın katkısının azalması gibi pek çok farklı faktörden kaynaklanabileceği düşünülüyor. Bulaş oranı çok yüksek olan bu hastalıktan en önemli korunma yöntemi aşı. Özellikle hamilelik ve yeni doğan döneminde yapılan karma aşıların önemi çok kritik. Şu anda dünyada 50’den fazla ülkede hamilelikte rutin olarak uygulanan ve ülkemize de Nisan ayı itibariyle rutinde uygulanmaya başlanan 3’lü karma yetişkin tip tetanos, difteri, boğmaca (Tdap) aşısı bu enfeksiyonlara karşı hem anne hem de bebekte bağışıklık sağlamakta. Karma aşılar, hem aşı kapsama oranını tek enjeksiyon ile birden fazla hastalığa karşı koruyarak artırdığını ve hem bebek hem anne babaları hem de hekimler için kolaylık oluşturduğunu söyleyebiliriz. Son olarak bebek ve çocuklarda görülen viral enfeksiyonlar mevsimsel geçişler sebebiyle artış gösteren bir diğer alt solunum yolu enfeksiyonu RSV. Ne yazık ki günümüzde RSV virüsü bebeklerde hastaneye yatışların önde gelen nedenlerinden biri. RSV sebebiyle hastaneye yatan bebeklerin yüzde 80 den fazlası ise sağlıklı ve zamanında doğan bebekler. Araştırmalar bize gösteriyor ki bu virüs 2 yaşına kadarki bebeklerin neredeyse yüzde 100’ünü enfekte edebiliyor. Tüm bu sebeplerden ötürü toplumda ciddi bir sağlık yükü oluşturuyor diyebiliriz. Burada da yine tüm bebeklerin bağışıklama ile korunmasının hastalığın görülme seyrinde ve hastaneye yatış oranlarında ciddi şekilde azalma oluşturduğunu görmek mümkün. Dr. Tırna, sözlerini şöyle tamamladı: ’’’Bağışıklama konusunda önemli buluşlara imza atan bir şirket olarak halk sağlığı için her yaştan insanı ciddi hastalıklardan korumaya yardımcı olmak adına birçok bulaşıcı hastalıktan 6’lı karmaya kadar geniş bir yelpazede aşı üretiyoruz. Dijital teknolojilerle desteklenen bilimimiz ve üretimimizle dünyadaki milyonlarca insana çok ciddi sonuçlar doğurabilecek hastalıklara karşı bağışıklık sağlıyoruz.’’
‘Günde 6 saatten az uyumak kanser riskini artırabilir’
25 Nisan 2025 Cuma - 09:53 ‘Günde 6 saatten az uyumak kanser riskini artırabilir’ Yetersiz uykunun bağışıklık sistemini zayıflattığını söyleyen Tıbbi Onkoloji Uzmanı Dr. Murat Alan, "Vücudumuzun kanser hücreleriyle mücadele etmesi için sağlıklı bir bağışıklık sistemi şarttır. Günde 6 saatten az uyku, sadece yorgunluk ve konsantrasyon problemleriyle sınırlı kalmaz, hücresel düzeyde bağışıklık baskılanması, DNA onarım mekanizmalarının bozulması ve tümör baskılayıcı genlerin etkinliğinin azalması gibi ciddi sonuçlara neden olabilir. Kansere karşı güçlü bir bağışıklık sistemi için düzenli ve kaliteli uyku, sağlıklı beslenme ve fiziksel aktivite kadar önemlidir" dedi. Modern yaşamın temposu, uykunun süresi ve kalitesini ciddi şekilde etkilemektedir. Ancak bilimsel araştırmalar, günde en az 6 saat kaliteli uyku uyumanın bağışıklık sisteminin sağlıklı çalışması için vazgeçilmez olduğunu ortaya koyuyor. Medical Park Ordu Hastanesi Tıbbi Onkoloji Uzmanı Dr. Murat Alan, özellikle kanserin önlenmesinde ve tedavi sürecinde yeterli uykunun hayati bir rol oynadığını belirtti. Gece uykusunun özellikle 23.00-05.00 saatleri arasında salgılanan melatonin hormonu açısından kritik olduğunu dile getiren Uzm. Dr. Alan, "Melatonin yalnızca uyku düzenleyici değil; aynı zamanda güçlü bir antioksidan ve bağışıklık sistemini destekleyen bir hormondur. Araştırmalar, melatonin düzeyinin düşük olduğu bireylerde meme, prostat ve kolorektal kanser gibi bazı kanser türlerinin görülme sıklığının daha yüksek olduğunu gösteriyor" diye konuştu. "Uykusuzluk bağışıklık sistemini zayıflatıyor" Yetersiz uykunun bağışıklık sistemini zayıflattığını söyleyen Uzm. Dr. Murat Alan, "Yetersiz uyku, bağışıklık sisteminde yer alan T hücrelerinin aktivitesini azaltırken, inflamatuvar yanıtı artırarak vücudu kronik stres ve hastalıklara karşı daha savunmasız hale getiriyor. Vücudumuzun kanser hücreleriyle mücadele etmesi için sağlıklı bir bağışıklık sistemi şarttır. Bu sistemin düzgün çalışabilmesi için ise uyku süresi kadar uykunun kalitesi de büyük önem taşıyor. Gece sık sık uyanmak ya da uykuya dalamamak, melatonin döngüsünü ve bağışıklık mekanizmasını sekteye uğratıyor" şeklinde konuştu. "Gece vardiyaları risk faktörü olabilir" Vardiyalı çalışanların risk altında olduklarını aktaran Uzm. Dr. Alan, "Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı (IARC), uzun süreli gece vardiyası çalışmasını ‘muhtemel kanserojen’ sınıfında değerlendirmektedir. Bu durumun özellikle kadınlarda meme kanseri riskini artırdığına dair bulgular mevcuttur. Vardiyalı çalışanların uyku düzenine özellikle dikkat etmesi ve mümkünse melatonin destekleri konusunda hekim kontrolünde planlama yapması gerekir" ifadelerine yer verdi. "Kanser tedavisinde uyku desteği alınabilir" Uyku hijyeninin kanser tedavisi sürecinde bir tamamlayıcı unsur olarak ele alınması gerektiğini anlatan Alan, "Kanser tedavisi gören hastalarda uyku düzeninin sağlanması, hem bağışıklık sisteminin yanıtını artırmakta hem de yaşam kalitesini ciddi şekilde yükseltmektedir. Yorgunluk, stres, ağrı ve ilaçların yan etkileri gibi birçok etken, kanser hastalarının uyku düzenini bozabiliyor. Bu noktada hastaların hekimlerinden ve destek birimlerinden yardım almaları çok önemlidir" şeklinde konuştu. "6 saatten az uyulmamaya dikkat edilmeli" Uzm. Dr. Murat Alan, 6 saatten az uykunun bireyin yaşam kalitesinin olumsuz etkileyeceğine dikkat çekerek, şunları söyledi: "Günde 6 saatten az uyku, sadece yorgunluk ve konsantrasyon problemleriyle sınırlı kalmaz; hücresel düzeyde bağışıklık baskılanması, DNA onarım mekanizmalarının bozulması ve tümör baskılayıcı genlerin etkinliğinin azalması gibi ciddi sonuçlara neden olabilir. Kansere karşı güçlü bir bağışıklık sistemi için düzenli ve kaliteli uyku, sağlıklı beslenme ve fiziksel aktivite kadar önemlidir."
Deprem en çok çocukları sarsıyor
25 Nisan 2025 Cuma - 09:22 Deprem en çok çocukları sarsıyor Yaşanan depremlerin ardından çocuklarda kaygı, korku ve huzursuzluk gibi duyguların yaşanabileceğini söyleyen Can Hastanesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı Uzmanı Dr. Zeynep Gökçe Erkan, "Deprem esnasında yoğun korku yaşayan çocuklar, bir sonraki depremde ya da deprem olsun veya olmasın, ufak sarsıntılarda bile irkilme şeklinde tepkiler verebiliyor. Bundan dolayı çocuklar uyku, iştah ve davranış değişiklikleri yaşayabilir; yoğun ağlama gerçekleşiyorsa ya da oyunlarda sürekli depreme veya ölüme dair bir tema işliyorsa, çocuğun günlük hayatını olumsuz etkiliyor olabilir, bu yüzden destek alınması gerekebilir" dedi. Çocuklar yaşadıkları doğal afetlerde duygusal açıdan etkilenebiliyor. Deprem sonrası çocukların kaygılarını anlamak, onlara güven vermek ve duygusal destek sağlama büyük önem taşıyor. Ebeveynler tarafından çocukların deprem hakkında yaşlarına uygun bir şekilde bilgilendirilmesi kaygılarının önüne geçilmesine yardımcı olacağını vurgulayan Can Hastanesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı Uzmanı Dr. Zeynep Gökçe Erkan, "Çocuklarımızın bu konuyla ilgili en doğru şekilde bilgilendirilmesi ve özellikle yaş dönemlerine göre doğru bilginin verilmesi çok kıymetli. İlkokul öncesindeki çocuklara depremi anlatırken, oyunlardan yararlanarak, belki legolardan faydalanarak yer sarsıntısı örneklerini göstererek süreci anlatabilmeliyiz. Deprem hakkında iyi bilgilendirmeliyiz ki çocuk, o esnada ya da deprem sonrasında ne yapabileceğini bilsin. Dolayısıyla güvendikleri o evlerinin sallanabileceği ve güvenli olamayabileceğine dair kaygılarını en iyi şekilde yönetebilsinler" ifadelerini kullandı. Depremin şimşek çakması gibi bir doğa olayı olduğu gerçeği anlatılmalı Deprem esnasında ve sonrasındaki yaşanan sürece dair bilgilendirilmenin de önemini vurgulayan Erkan, "Deprem esnasında ailecek ne yapmaları gerektiği, nerede toplanacakları, o esnada nasıl birbirlerine dikkat edecekleri, haberleşme ile ilgili kaynakların neler olacağını bilinmesi gerekiyor. Depremin bir doğal afet olduğu artık birinci sınıf sonrasında çocukların aklına çok net yatabilir. O yüzden de yağmur yağması gibi, şimşek çakması gibi çok evrensel olan bir doğa olayı olduğunu bilinmesi, bu süreci normalleştirmeleri adına önemli. Sonrasındaki dönem ise, ebeveynler burada rol model olmalı. Çok yoğun kaygılar, çok yoğun korku gösteren ebeveynin çocuğunun da çok sakin kalmasını elbette ki bekleyemeyiz. Ebeveyn kendi duygularını biraz kontrol edebilmeli, ancak yok saymamalı. Deprem sonrasında çocuğun korkusunu, tamamen bir insani duygu olması sebebiyle kucaklamalı, duygusuna alan açması gerekiyor" sözlerini kaydetti. Çocukları yoğun deprem haberlerinden uzak tutun Çocukların yaşadığı süreci atlatamadan televizyon ekranlarına yansıyan deprem görüntülerinden de olumsuz bir şekilde etkileneceğini belirten Erkan, "Fazla ekran maruziyeti; deprem sonrası ölüm benzeri televizyon haberlerinin çocuklar tarafından izlenmesi, çok iyi bir gelişim göstermiyor. Deprem sonrasında çocukların kaygılarını daha da fazla artırabiliyor. Bundan dolayı çocuklarda uyku, iştah, davranış değişikliklerinin yaşanması; yoğun ağlama ya da oyunlarda sürekli depreme dair ya da ölüme dair bir tema işliyor olması, çocuğun günlük hayatını olumsuz etkilediğini ve destek alınması gerektiğini gösterebilir. Bu destekle ilgili biz çok acele davranılmaması gerektiğini öneriyoruz. Çünkü ilk bir aylık dönem, duyguların işlenmesi için olabilecek normal bir süreçtir. Orada aileler bir arada sağlıklı olarak bu süreci atlatabilirler ama bir ayın sonunda ya da ilk bir aylık süreçte, çok aşırı yoğun davranışsal ve duygusal tepkiler alıyorsak bir çocuk ve ergen psikiyatristi uzmanından destek almak gerekebilir." diye konuştu.
Arı sokmasına bağlı alerjik reaksiyonlar ölüme sebep olabilir
25 Nisan 2025 Cuma - 09:16 Arı sokmasına bağlı alerjik reaksiyonlar ölüme sebep olabilir Alerji Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Sakine Işık, arı sokmalarına karşı vatandaşları uyararak, bazı arı sokma olaylarının ölüme yol açabileceğine dikkat çekti. Doç.Dr. Işık, bahar mevsiminde havaların ısınmasıyla birlikte insanların arılarla temas ihtimalinin artmaya başladığını belirterek, arı sokmasına bağlı ciddi alerjik reaksiyonların ölüme sebep olabileceğine dikkat çekti. İnsanların yaklaşık yüzde 2’sinin arılara alerjik olduğunun düşünüldüğünü, arı sokmasına bağlı bildirilen ölüm vakalarının gerçek rakamın çok altında olduğunu kaydeden Işık, "Kırsalda kalp krizine bağlı olduğu düşünülen bazı ölüm olaylarında sebep aslında arı alerjisidir" dedi. Doç.Dr. Işık, şu bilgileri verdi: "Arıcılık faaliyetlerinin yoğun yapıldığı ülkemizde özellikle yazın acil servislere çok sayıda arı alerjisi vakası müracaat etmektedir. Arı sokması sonrası genelde sokulan yerde kaşıntılı hafif bir kızarıklık ve şişme ortaya çıkar. Ağrı kesici ilaç ve buz uygulamaları ile bu reaksiyonlar geriler. Bal arıları soktuktan sonra genelde venom keseleri deride kalır. Deriye en yakın yerinden 10-15 dakika içinde kese sıkılmadan çıkarılmalıdır. Yaban arıları ise birkaç kez sokabilir. Bazı hastalarda ısırılmadan 12-24 saat sonra 20 santimden büyük geniş şişlik kızarıklıklar oluşur. Bunlar genelde 1 hafta içinde gerileyerek kaybolur. Boyun, dil, dudak gibi bölgeler sokulmadıkça tehlike oluşturmazlar. Bu geniş lokal reaksiyonlar ilerideki şiddetli reaksiyonların habercisi değildir." Doç.Dr. Işık, şu uyarılarda bulundu: "Asıl korkulan reaksiyonlar solunum ve dolaşım sistemini etkileyen nefes darlığı, boğazda tıkanma hissi, çarpıntı, baş dönmesi, karın ağrısı, şuur kaybı ve baygınlık gibi semptom ve şikayetlere yol açan ağır sistemik reaksiyonlardır. Bu tip reaksiyonlar gelişen hastalar mutlaka alerji uzmanına müracaat etmelidir. Küçük çocuklarda ölüm nadiren rastlanıp genelde kalp, akciğer hastalığı olanlarda reaksiyonlar daha şiddetlidir. Bir kişinin alerjik yatkınlığının olması arı alerjisi için büyük risk faktörü değildir. Tanı deri ve kan testi ile konup, tarama amaçlı olarak bu testler kullanılmaz. Tarama amaçlı testlerde arı alerjisi çıkan insanların yüzde 20’sinden azı arı sokmasına bağlı reaksiyon gösterir. Bunun yanında ölüm vakalarının çoğunda öncesinde bir alerji öyküsü yoktur. Arı sokmasına bağlı ciddi reaksiyon geçiren hastaların sonraki sokmada nasıl reaksiyon vereceği ön görülemez. Üst solunum yolları tıkanıklığı ve dolaşım yetersizliği en sık ölüm nedenleridir. Şiddetli reaksiyon geçiren hastalar yanlarında mutlaka kendinden enjeksiyon yapan adrenalin iğneleri bulundurmalıdır. Reaksiyon ne kadar erken başlarsa o kadar şiddetlidir. Adrenalinin erken yapılması en önemli tedavi yaklaşımıdır." Dr. Işık, arılara yönelik alerji aşılarının ağır reaksiyonlar geçiren hastalarda en önemli tedavi yaklaşımı olduğunu da aktararak, "Aşılar reaksiyonların ortaya çıkmasını yüzde 95 oranlarında engeller veya belirgin olarak şiddetini hafifletir. Şiddetli alerjik reaksiyonlarda hastaların erken ayağa kaldırılması veya yürüyerek hastaneye gitmeye çalışmaları ciddi tansiyon düşmesi ve ritm bozukluğu ile ölümlere yol açabilir. Hastalar ayağa kaldırılmamalı, solunum yolları açık tutularak ambulans beklenmelidir. Arı aşıları alerji uzmanları tarafından raporlandığında tamamı devlet tarafından ödenmektedir. Genelde 6 ila 16 hafta süresince her hafta yapılan aşılarla çok düşük dozlarda arı zehri enjekte edilerek vücut belli bir dozdan sonra zehre karşı tepkisiz hale gelir. Arı aşıları mutlaka tecrübeli alerji uzmanları tarafından yapılmalıdır. Arı aşıları genellikle ayda bir olarak 5 yıl sürer. Kimlerin aşılanması gerektiğine mutlaka alerji uzmanları karar vermelidir" ifadelerini kullandı.
Van’da başarılı kornea nakli: 64 yaşındaki hasta yeniden gördü
25 Nisan 2025 Cuma - 09:06 Van’da başarılı kornea nakli: 64 yaşındaki hasta yeniden gördü Hakkâri’de yaşayan 64 yaşındaki Hüseyin Kurt, Van Eğitim ve Araştırma Hastanesinde geçirdiği başarılı kornea nakli ameliyatı sonrası yeniden görmeye başladı. Küçük yaşta yaşadığı bir travma sonucu sağ gözünü kaybeden 8 çocuk babası Hüseyin Kurt, 3 yıl önce de sol gözündeki keratit (kornea iltihabı) nedeniyle tamamen görme kabiliyetini yitirdi. Görme kaybı sonrası birçok merkeze başvurup çare arayan Hüseyin Kurt, sonunda Van Eğitim ve Araştırma Hastanesine sevk edildi. Göz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Rumeysa Bilmez Tan tarafından yürütülen titiz süreç sonucunda, sol gözü için Sağlık Bakanlığına yapılan başvuruyla uygun kornea temin edildi. Başarıyla gerçekleştirilen ameliyatın ardından Hüseyin Kurt’un sol gözündeki görme oranı yüzde 30’a kadar yükseldi. Yeniden ışığı görebilmenin mutluluğunu yaşayan hasta, artık kendi günlük ihtiyaçlarını karşılayabilecek düzeye geldi. "Nakil işlemini başarıyla gerçekleştirdik" Konuya ilişkin konuşan Göz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Rumeysa Bilmez Tan, hastanın 3 yıl öncesine kadar yalnızca sol gözüyle görebildiğini, ancak keratit nedeniyle bu gözünü kaybettiğini belirtti. Op. Dr. Tan, "Işık algısı dahi olmayan hastamız, dış merkezden tarafımıza yönlendirildi. Öncelikle, hastamızın önceki görme kabiliyetine sahip sol gözüne kornea nakli planladık ve Sağlık Bakanlığına kornea talebinde bulunduk. Kornea temin edildikten sonra nakil işlemini başarıyla gerçekleştirdik. Ameliyat sonrası hastamızın görme keskinliği yüzde 30’a kadar yükseldi. Bu gelişme hem bizi hem de hastamızı oldukça mutlu etti. Sol gözle ilgili takiplerimiz düzenli olarak devam ediyor" dedi. "Sağ gözü için de nakil planlıyoruz" Nakil sonrası sürecin takibinin hayati önem taşıdığını dile getiren Tan, "Bu nedenle hastamızı sık aralıklarla kontrole çağırıyoruz. İlerleyen dönemde hastamızın sağ gözü için de nakil planlıyoruz. Bu ameliyat, görme keskinliğini artırarak hastanın ışığı yeniden algılamasına ve hatta görmeye başlamasına imkan tanıyabilir. Bu nedenle hem kornea bağışlarının önemi büyük, hem de bu tarz ileri düzey ameliyatların hastanemizde yapılabildiğinin bilinmesi çok değerli. Zira bu tür operasyonlar için hastalar genellikle başka illere gitmek zorunda kalıyorlar. Bu nedenle bu ameliyatların Van’da yeniden yapılmaya başlanması, bölge halkı için büyük bir kazanım" diye konuştu. "Babam günlük ihtiyaçlarını karşılayabiliyor" Görme kabiliyetini yitiren babası için son birkaç yıldır birçok hastaneye gittiklerini söyleyen Muzaffer Kurt isimli hasta yakını ise babasının Van Eğitim ve Araştırma Hastanesinde geçirdiği başarılı ameliyatın ardından artık kendi günlük ihtiyaçlarını karşılayabiliyor olduğunu ifade etti. Kurt, başarılı ameliyat için emeği geçenlere teşekkür etti.
Bafra Devlet Hastanesi’nden miniklere ’oyun alanı’ sürprizi
25 Nisan 2025 Cuma - 08:39 Bafra Devlet Hastanesi’nden miniklere ’oyun alanı’ sürprizi Samsun’un Bafra ilçesindeki Devlet Hastanesi, çocuk hastalar için anlamlı bir projeye imza attı. Hastaneye aileleriyle birlikte muayene olmaya gelen minik ziyaretçiler, artık muayene sıralarını oyun oynayarak bekliyor. Bafra Devlet Hastanesi’nde çocuk bölümüne gelen çocuk hastaları, hastane psikolojisinden uzaklaştırılıp, hoşça vakit geçirerek eğlenmesini sağlamak amacıyla çocuk oyun salonu yapıldı. Başhekimlik tarafından polikliniklerin bulunduğu alanda kurulan oyun alanı sayesinde çocuklar hastane stresinden uzaklaşırken, keyifli vakit geçirme fırsatı buldu. Renkli oyuncaklarla donatılan bu özel alan, hem çocuklara moral oldu hem de ebeveynlerin yüzünü güldürdü. Oyun alanında eğlenen çocuklarını görüntüleyen aileler, telefonlarıyla bu mutlu anları kayda aldı. "Çocuk gülerse dünya güler" Bafra Devlet Hastanesi Başhekimi Uzm. Dr. Alaiddin Domaç, oyun alanının 23 Nisan etkinlikleri kapsamında oluşturulduğunu belirterek, "23 Nisan şenlikleri hastanemizde devam ediyor. Çocuklarımıza bayram sonrası sürpriz yapmak istedik. Hastanemize gelen çocuklarımız oyun alanıyla karşılaşınca büyük sevinç yaşadı. Şunu unutmamak gerekir ki, çocuk gülerse dünya güler. Buradan tüm dünya liderlerine seslenmek istiyorum: Lütfen çocuklar daha fazla ağlamasın. El ele verelim, çocukları güldürelim" dedi. Aileler ise uygulamadan duydukları memnuniyeti belirterek, çocukların önceden huzursuz olduklarını, şimdi ise oyun alanı sayesinde neşeyle dolduklarını söyledi. Veliler, bu uygulamanın kalıcı olmasını istediklerini de belirtti.