SAĞLIK
07 Mart 2026 Cumartesi - 10:30 Acil servisler poliklinik gibi kullanılıyor, hasta yoğunluğu artıyor Sivas Numune Hastanesi’nde görev yapan Acil Tıp Uzmanı Dr. Sedat Özbay, acil servislerin işleyiş ve kullanım detayları ile ilgili bilgilendirmelerde bulundu. Acil durumları "hastanın hayatını tehlikeye atan, çok acil şekilde tıbbi müdahale gerektiren, tanı ve tedavisinde çok hızlı davranılması gereken durumlar" olarak tanımlayan Özbay, "Bu uzun süredir kamuoyunda lanse ediliyor. Biz de bütün platformlarda acil servislerin nasıl kullanılması gerektiğiyle ilgili, hangi durumlarda kullanılması gerektiğini deklare ediyoruz. Travmalar, kardiyovasküler yetmezlikler, ani bilinç kayıpları, göğüs ağrıları, kalp krizi gibi hayatı tehdit eden durumlarda hastaların acil servise başvurması gerekmektedir" dedi. "Gerçek acil vakaların hastaneye ulaşımı zorlaşmakta" Acil servislerin poliklinik gibi kullanılmaması gerektiğinin altını çizen Özbay, "Maalesef acil servisler son zamanlarda normal poliklinik gibi kullanılmaya başlandığından dolayı acil servisteki hasta yükü artmakta ve gerçek acil vakaların hastaneye ulaşımı zorlaşmakta ya da acil servisteki hizmetlerinden faydalanma imkânı giderek azalmaktadır. Bu durum aynı zamanda acil serviste öngörülemez bir iş gücü artışına, bununla beraber tıbbi hatalara yol açma riskine, fiziksel olarak şiddete dönüşme potansiyeline ve dolayısıyla sağlık personeli ve hekimlerde tükenmişlik sendromuna neden olmaktadır" ifadelerine yer verdi. Sivas Numune Hastanesi’nde acil servise başvuran hastalara da değinen Özbay, "Artık rutine binmiş bir hasta skalamız var. Bu dönemde en sık tansiyon yükseklikleri, şeker düzensizlikleri ve bununla beraber iftar sonrasında aşırı yemeye bağlı hazımsızlık, karın ağrısı, ishal gibi gastrointestinal problemler karşımıza çıkmaktadır" ifadelerine yer verdi.
Tıbbın "hakim ve savcısı" patologlar: Hastalıkların son tanısını onlar koyuyor
25 Ocak 2026 Pazar - 11:25 Tıbbın "hakim ve savcısı" patologlar: Hastalıkların son tanısını onlar koyuyor Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi Patoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Fahri Yılmaz, patolojinin tıbbi süreçlerdeki hayati önemine dikkat çekerek, patologların teşhis koyma sürecinden bahsetti. Patoloji bölümünü tıp dalının hakim ve savcılarına benzeten Yılmaz, saç telinden tırnağa kadar vücudun her noktasından gelen örneklerin titizlikle incelerek son tanıyı koyduklarını belirtti. Patolojinin sadece kanserle sınırlı olmadığını, iltihabi durumlardan poliplere kadar geniş bir yelpazede tanı koyduklarını ifade eden Prof. Dr. Fahri Yılmaz, bölümün işleyişi ve önemi hakkında bilgiler verirken, gelişen genetik yöntemlerle birlikte kanserin artık korkulan bir hastalık olmaktan çıkabileceği müjdesini verdi. "Patolojide son tanıyı veren hakim ve savcı gibiyiz" Patoloji bölümünün önemi ve çalışmalarından bahseden Prof. Dr. Yılmaz, "Patoloji, hastalık bilimi demek, yani vatandaş sorduğu zaman hemen aklına kanser geliyor ama bizim olguların belki 20-30 tanesi kanserden ibarettir. İltihabi, polip gibi birçok organdan alınan doku ve parça bize gelir. Bizde patoloji olarak onun incelemesini yaparak, diğer cerrahların ya da diğer kliniklerin adeta son tanısını veren hakim, savcı gibi bir bölümüz. Bu sebeple önemi çok üst düzeyde olan bir bölüm. Bizim dediğimiz sonuca göre hastaya tedavi planlanıyor. Tümör olduğunu düşündüğünüz zaman tümörün rengi, ne kadar hangi organa yayılmış, bağırsaktaysa mesela hangi tabakaya kadar ulaşmış, bunları patolog söylüyor. Bu verilerinde, hastanın yaşamda kalması ile ilgili bir süreci var. Ne kadar hayatta kalacağı bu evreye bağlı. Bu nedenle bir patolog işini her zaman çok ciddi bir şekilde yapıyor. Bizlere çok fazla sorumluluk düşüyor ve çok fazla zamanımızı alan işler oluyor bunlar. Dışarıdan ’patolojiye geldi, gecikti’ gibi durumlar oluyor, tabi hastalarda endişeleniyor ancak patolojik kanaat vermek, sonuca varmak bizim için büyük bir emek oluyor aynı zamanda" dedi. "Mutfağımız çok önemli" Tanı sürecinin arka planındaki teknik emeğe değinen Yılmaz, makroskopik değerlendirmeden mikroskobik incelemeye giden süreci şöyle özetledi: "Saçlı deriden ayak tırnağına kadar vücudun her bölgesinden bize parça gelir. Makroskopide önce değerlendirme yaparız ve hastalıklı gördüğümüz kısımlardan parçaları alırız. Patolojide özellikle mutfağımız çok önemli. Teknisyen arkadaşlar, onların materyalleri, doku takibi işlemlerinden sonra mikrotomda kesilip boyanıp bizim önümüze hazır olarak gelir, değerlendirmemiz için zemin hazırlarlar. Kesik ne kadar kaliteliyse tanıya gitmemiz o kadar sağlıklı oluyor." "Belki de kanser, korkulan hastalık olmaktan çıkacak" Günümüzde "nokta atışı" tedavilerin ön plana çıktığını ve patolojinin bu noktada kilit rol oynadığını belirten Prof. Dr. Fahri Yılmaz, "Kanserlerde hedefe yönelik tedavilerde de patoloji çok önem arz ediyor. Kolon kanseri tanısı koyduğumuz vakalarda, hücrede kanser oluşurken proliferler çoğalıyor. Bu aşamada bir durma-aksama meydana geliyor ve ondan sonra o hücre dönüşüm geçirerek kansere dönüşüyor. Bu aşamaları bile genetik olarak saptayıp hangi aşamada duraklama olduğunu ve ona yönelikte tedavilere yönlendiriliyor hastalar. Nokta atışı tedaviler artık günümüzde moda haline geldi. Dolayısıyla ilerleyen zamanlarda belki de kanser korkulan hastalık olmaktan çıkacak. Öldürücülüğüne engel olunamayacak kanserlerde var ama en azından hasta, hastalıklı olsa bile uzun süre yaşayabilecek. Bunu sağlayacak tedaviler günümüzde çokça ön plana çıkmaya başladı" ifadelerini kullandı.
Amfizemli hastalara taze nefes: Cerrahisiz tedaviler
25 Ocak 2026 Pazar - 11:10 Amfizemli hastalara taze nefes: Cerrahisiz tedaviler Akciğerlerdeki hava keseciklerinin geri dönüşü olmayan şekilde hasar görmesiyle ortaya çıkan ve hastalarda şiddetli nefes darlığına yol açan amfizem, hayat kalitesini ciddi biçimde düşüren önemli bir solunum yolu hastalığı olarak biliniyor. Günümüzde, cerrahi işleme gerek olmadan uygulanabilen coil ve valv tedavileri hastalar için yeni bir umut oluyor. Medicana Sağlık Grubu Göğüs Hastalıkları Bölümü’nden Doç. Dr. Nuran Katgı, cerrahisiz yöntemlerle akciğerlerin daha verimli çalışmasının sağlanabildiğini ve hastaların yaşadıkları nefes darlığında belirgin rahatlama yaşadığını belirtti. Akciğerde oluşan kalıcı yapısal hasar nedeniyle hava keseciklerinin genişlemesi ve solunum kapasitesinin giderek azalmasıyla seyreden amfizem, hastaların günlük hayatını ciddi biçimde kısıtlayan önemli bir solunum yolu hastalığı olarak öne çıkıyor. Geleneksel cerrahi yöntemlerin yanı sıra, son yıllarda bronş içinden kesisiz uygulanan coil ve valv tedavileri, özellikle cerrahiye uygun olmayan hastalar için yeni bir umut kapısı olarak görülüyor. Medicana International İzmir Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Nuran Katgı, bu modern yaklaşımların hava tuzaklanmasını azaltarak akciğerin daha etkin çalışmasını sağladığını ve hastalarda belirgin nefes rahatlaması sunduğunu belirtti. Katgı, "Son yıllarda, amfizem tedavisinde cerrahi dışı, daha hedefe yönelik yöntemler ön plana çıkmaktadır. Özellikle cerrahiye uygun olmayan ya da cerrahiden kaçınan hastalar için geliştirilen bronkoskopik volüm düşürücü yöntemler, güncel tedavi seçenekleri arasında önemli bir yer tutmaktadır. Coil (spiral) tedavisi ve endobronşiyal valv uygulamaları, kesi gerektirmeden bronkoskopi yoluyla uygulanan cerrahisiz yaklaşımlar olarak dikkat çekmektedir. Bu işlemler, hasarlı akciğer alanlarının solunum üzerindeki olumsuz etkisini azaltmayı ve daha sağlıklı bölgelerin daha etkin çalışmasını hedeflemektedir" diye konuştu. "Cerrahiye uygun olmayan hastalar için iyi bir seçenek" Bronkoskopik volüm düşürücü işlemlerin, özellikle ileri evre amfizem tanısı bulunan ve optimal ilaç tedavisi ile solunum rehabilitasyonuna rağmen nefes darlığı devam eden hastalarda gündeme geldiğini dile getiren Doç. Dr. Nuran Katgı, "Bunun yanı sıra açık cerrahi açısından yüksek risk taşıyan, ileri yaşta olan veya ek hastalıkları nedeniyle cerrahiye uygun bulunmayan hastalar için önemli bir tedavi alternatifi oluşturmaktadır. Ayrıca akciğer nakli için sıra bekleyen hastaya vakit kazandırmak için de iyi bir yöntemdir. Hasta seçimi, multidisipliner bir değerlendirme süreci sonunda, bireysel klinik özellikler dikkate alınarak yapılmaktadır" dedi. Söz konusu yöntemlerin hastalığı ortadan kaldırmadığını ancak semptom kontrolü sağlayarak, yaşam kalitesini iyi bir noktaya taşımada önemli rol oynadığını dile getiren Katgı, "Bronkoskopik volüm düşürücü yöntemler, amfizemin temel patofizyolojik sorunlarından biri olan hava tuzaklanmasını azaltmayı hedefler. Aşırı şişmiş ve solunuma katkısı azalmış, bununla birlikte sağlıklı akciğer dokusunun da genişlemesini engelleyen akciğer bölgelerinin etkisinin azaltılmasıyla, diyafram ve solunum kaslarının daha verimli çalışması sağlanır. Bu durum klinik olarak hastalara nefes darlığında azalma, efor kapasitesinde artış ve günlük aktivitelerde daha rahat hareket edebilme şeklinde yansır. Bronkoskopik yöntemler, açık cerrahiye kıyasla daha düşük komplikasyon riski, daha kısa hastanede yatış süresi ve daha hızlı iyileşme süreci sunmaktadır. Özellikle cerrahi sonrası risklerin yüksek olduğu hasta gruplarında, daha güvenli ve daha konforlu bir seçenek olarak öne çıkmaktadır. Ayrıca kesi gerektirmemesi, hastaların günlük yaşama daha kısa sürede dönebilmesine imkan tanır" ifadelerine yer verdi. "Her amfizem hastası coil tedavisi için uygun değil" Her amfizem hastasının coil tedavisi için uygun olmadığını vurgulayan Doç. Dr. Nuran Katgı, hastanın akciğer dokusunun yapısı, eşlik eden hastalıklar ve genel solunum kapasitesinin mutlaka detaylı şekilde değerlendirilmesi gerektiğini söyledi. Katgı, "Uygun hasta seçimi ve işlemin deneyimli ellerde gerçekleştirilmesi, tedavinin başarısını belirleyen en önemli faktörler arasında yer almaktadır" dedi. Coil tedavisinin hangi amfizem tiplerinde tercih edildiği hakkında da bilgi veren Katgı, "Coil tedavisi, akciğer hasarının daha yaygın ve homojen dağılım gösterdiği amfizem tiplerinde tercih edildiği gibi en iyi etkisi bölgesel hasarlı, heterojen amfizem tipinde görülür. Akciğerin yalnızca tek bir bölgesinin değil, geniş alanlarının etkilendiği hastalarda coil tedavisi, solunum mekaniklerini genel olarak iyileştirmeyi amaçlayan etkili bir seçenek sunmaktadır" diye konuştu. Öte yandan akıllı tel olarak da adlandırılan spirallerin işlevine değinen Katgı, "Akıllı tel olarak da adlandırılan spiraller, bronkoskopi sırasında akciğer dokusu içine yerleştirildikten sonra kendi doğal şeklini alarak kendi ekseni etrafında kıvrılır. Bu kıvrılma etkisi, hasarlı ve aşırı şişmiş akciğer alanlarının hacmini azaltır. Böylece akciğer dokusu daha kompakt hale gelir, hava hapsi azalır ve solunum mekanikleri daha dengeli çalışmaya başlar" dedi. Valv mi, coil mi? Valv tedavisi hakkında da bilgi veren Doç. Dr. Nuran Katgı, ‘valv mi, coil mi’ sorusuna ise şu yanıtı verdi: "Endobronşiyal valv tedavisi, akciğer hasarının belirli bir bölgede yoğunlaştığı amfizem hastalarında daha uygun bir seçenektir. Hedeflenen akciğer bölgesinin anatomik özellikleri ve solunum üzerindeki etkisi, hasta seçiminde temel kriterler arasında yer alır. Valv tedavisinin başarılı olabilmesi için hedeflenen akciğer bölgesine yan yollardan hava girişi olmaması gerekir. Çünkü tedavideki asıl amaç hasarlı bölgeyi mekanik olarak tıkama yoluyla hava girişinin engellenmesi, sekresyon çıkışına izin verilmesidir. Kollateral ventilasyonun varlığı, valv uygulamasının etkisini azaltan en önemli faktörlerden biridir. Bu nedenle işlem öncesi yapılan detaylı değerlendirmeler, tedavi başarısı açısından kritik öneme sahiptir. Valv mi yoksa coil mi uygulanacağına; amfizemin akciğer içindeki dağılımı, kollateral ventilasyon durumu ve hastanın genel klinik özellikleri değerlendirilerek karar verilir. Bazı hastalarda valv tedavisi daha uygunken, bazı hastalarda coil uygulaması daha iyi sonuçlar sağlayabilir. Valv uygulaması sonrasında hedeflenen akciğer bölgesinde hacim küçülmesi sağlanır. Bu durum, daha sağlıklı akciğer alanlarının solunuma daha etkin katılmasına imkan tanır. Sonuç olarak nefes darlığında azalma, efor kapasitesinde artış ve yaşam kalitesinde iyileşme gözlenir."
Edirne’de sanal kumarla mücadele
24 Ocak 2026 Cumartesi - 18:30 Edirne’de sanal kumarla mücadele Edirne’de sanal kumar bağımlılığıyla mücadelede uygulanan tedavilerde yüksek başarı oranı sağlandığı ve bağımlılara hem psikolojik hem sosyal destek verildiğini açıklandı. Yeşilay Edirne Şubesi, yürütülen eğitim ve danışmanlık çalışmalarıyla binlerce öğrenci ve yetişkine ulaşırken, özellikle sanal kumar bağımlılığıyla mücadelede yüksek başarı oranı dikkat çekiyor. Yeşilay Edirne Şube Başkanı Müzekka Bayrak, bağımlılıkla mücadele kapsamında yürütülen eğitim çalışmalarıyla geçen yıl 45 bin 961 öğrenciye ulaştıklarını, ayrıca 2 bin 294 yetişkine yönelik çeşitli eğitimler verdiklerini söyledi. Bayrak, bu çalışmaların aralıksız devam ettiğini vurguladı. Yeşilay Danışmanlık Merkezi (YEDAM) Edirne Şubesi’nde görev yapan sosyal hizmet uzmanı Dilara Akgün Tamer ise kumar bağımlılığına yönelik tedavilerin sürdüğünü belirterek, sanal kumarla mücadelenin önemine dikkat çekti. Tamer, "Kumar bağımlılığı tedavisi gören 10 kişiden 8’inde başarılı oluyoruz. YEDAM’lardaki verilerimiz bunu gösteriyor. Bu süreçte hem psikolojik hem de sosyal hizmet desteğiyle bağımlı bireylere ve ailelerine destek sağlıyoruz. Kumar bağımlılığının bir hastalık olduğunu ve belirtilerini anlatıyoruz" dedi. Toplantıya Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı Edirne Bölge Müdürü Mehmed Zahid Talha Arar ile kurum personeli de katıldı.
Susuz kalan beyinde hücreler arası iletişim yavaşlıyor
24 Ocak 2026 Cumartesi - 16:19 Susuz kalan beyinde hücreler arası iletişim yavaşlıyor Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi (BEÜN) Nöroloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Esra Acıman Demirel, yetersiz sıvı tüketiminin beyin fonksiyonları üzerindeki tahribatına dikkat çekti. Beynin yüzde 75’inin sudan oluştuğunu hatırlatan Demirel, "Susuzlukla birlikte beyne giden kan hacmi azalır, bu da kısa süreli unutkanlık ve öğrenme sorunlarına yol açar" uyarısında bulundu. BEÜN Hastanesi Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Esra Acıman Demirel, günlük hayatın koşuşturmacasında ihmal edilen su tüketiminin beyin sağlığı üzerindeki kritik etkilerini anlattı. Hafif düzeydeki sıvı kaybının dahi zihinsel performansı düşürdüğünü belirten Demirel, susuzluğun beyindeki sinir hücreleri arasındaki iletişimi yavaşlattığını, bunun sonucunda konsantrasyon güçlüğü ve kelime bulmakta zorlanma gibi belirtilerin ortaya çıktığını ifade etti. "Konuşurken kelime bulamıyorsanız sebebi susuzluk olabilir" Susuzluğun beyin hücreleri üzerindeki doğrudan etkisini anlatan Doç. Dr. Demirel, süreci şu sözlerle aktardı: "Beynin yaklaşık yüzde 75’i sudan oluşur ve yeterli sıvı alınmadığında beyin hücreleri arasındaki iletişim yavaşlar. Bu durum dikkat azalması, konsantrasyon güçlüğü, özellikle kısa süreli unutkanlık da kendini gösterir. Hafif susuzluk bile zihinsel performansı olumsuz olarak etkiler. Susuzlukla birlikte beyne giden kan hacmi azalır. Bu da beyne giden oksijen miktarını, besin miktarını düşürür. Aynı zamanda elektrolit dengesizlikler olur. Sonuç olarak sinir hücreleri arasındaki iletişim yavaşlar. Bu da kısa süreli unutkanlık, öğrenme ve hafıza sorunlarına sebep olur. Genellikle dikkat ve kısa süreli bellek etkilenir. Yani kişi eşyaları koyduğu yeri hatırlayamaz, konuşurken kelime bulmakta zorlanır. Bazen kişilerin isimlerini unutabilir. Hatta yaptığı işi yarım bırakabilir. Bu tür unutkanlıklar çoğu zaman yeterli sıvı alımıyla birlikte düzelir." Yaşlılar için ‘Sessiz Tehlike’ kronik susuzluk Yaş ilerledikçe susuzluk hissinin azaldığına dikkat çeken Demirel, yaşlı bireylerin farkında olmadan kronik susuzluk yaşadığını belirterek, "Yaşla birlikte susuzluk hissi azalır. Bu nedenle de yaşlı bireyler farkında olmadan kronik susuzluk yaşayabilirler. Bu durum konfüzyon dediğimiz dalgınlık, dikkat eksikliği, ani ve kısa süreli bellek bozukluklarına sebep olabilir. O yüzden beyin sağlığı için yaşlıların da yeterli miktarda sıvı alımına dikkat etmek gerekir" ifadelerini kullandı. "Çay ve kahve kesinlikle su yerine geçmez" Sıvı alımında doğru bilinen yanlışlara değinen ve demans riskine vurgu yapan Doç. Dr. Esra Acıman Demirel, sözlerini şöyle tamamladı: "Susuzluk doğrudan Alzheimer’a neden olmaz. Ancak beyin fonksiyonları geçici olarak bozulabilir. Hatta mevcut bilişsel durumu kötüleştirebilir. Uzun süreli tekrarlayan sıvı eksikliği beyin sağlığı için bir risk olarak kabul edilir ve ilerleyen dönemde unutkanlığa, demansa sebep olabilir. Genel olarak erişkin bir bireyin 2-2,5 litre sıvı alınımını önermekteyiz ama bu yaşına kişinin fiziksel aktivitesine, hava sıcaklığına hatta sağlık durumuna göre değişebilir. Bunun en önemli göstergesi idrar renginin açık sarı olmasıdır. Çay ve kahve kesinlikle su yerine geçmez hatta bunların idrar söktürücü etkisi de bilinmekte. Bu nedenle suyun yerini tutmazlar. Unutkanlığı olan bireyler mutlaka sıvı alımına, yeterli beslenmeye, düzenli uykuya dikkat etmeleri gerekiyor. Ama bunları yerine getirdiği halde kişinin unutkanlıkları devam ediyorsa mutlaka bir doktora başvurmasını öneriyoruz."
FTR Uzmanı Doç. Dr. Koca’dan migren açıklaması
24 Ocak 2026 Cumartesi - 12:35 FTR Uzmanı Doç. Dr. Koca’dan migren açıklaması Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Doç. Dr. İrfan Koca, milyonlarca insanın yaşam kalitesini düşüren ve iş gücü kaybına yol açan en yaygın nörolojik hastalıklardan biri olan migrenin tedavisinin mümkün olduğunu söyledi. Migren hastalığının tedavisinde sadece ilaca dayalı tedavi yaklaşımlarının yerini son yıllarda bütüncül ve kişiye özel tedavilerin aldığını belirten Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Doç. Dr. İrfan Koca, migrenin yalnızca baş ağrısı olarak görülmemesi gerektiğini ifade etti. Doç. Dr. Koca, "Migren; sinir sistemi, kas-iskelet sistemi, dolaşım ve stres faktörlerinin birlikte rol oynadığı kompleks bir hastalıktır. Bu nedenle tek başına ağrı kesicilerle kontrol altına alınamaz" dedi. Nöral Terapi ile ağrı döngüsü kırılabiliyor Nöralterapinin, özellikle boyun ve baş bölgesindeki sinirsel hassasiyeti hedeflediğini ifade eden Doç. Dr. Koca, "Migreni tetikleyen eski ameliyat izleri, diş problemleri veya boyun kaslarındaki gerginlikler sinir sistemi üzerinde sürekli bir uyarı oluşturabilir. Nöralterapi ile bu alanlara müdahale edilerek ağrı zinciri kırılabiliyor" şeklinde konuştu. İğneyle gelen rahatlama Dünya Sağlık Örgütü’nün de migren tedavisinde akupunkturu önerdiğini hatırlatan Koca, "Akupunktur, endorfin salınımını artırarak ağrı algısını düşürür. Düzenli uygulamalarda atakların sıklığında ve şiddetinde anlamlı azalma sağlanabiliyor" dedi. Kronik migrenin gizli silahı Ayda 15 günden fazla baş ağrısı yaşayan kronik migren hastalarında botoks tedavisinin etkili bir seçenek olduğunu vurgulayan Koca, "Botoks, kas gerginliğini azaltarak ve ağrı iletim yollarını baskılayarak migren ataklarını ciddi ölçüde azaltabiliyor" ifadelerini kullandı. Dolaşımı canlandırıyor Tamamlayıcı tıp yöntemleri arasında yer alan hacamat ve ozon tedavisinin, uygun hastalarda destekleyici rol oynadığını söyleyen Doç. Dr. Koca, "Bu yöntemler ilacın alternatifi değil, tamamlayıcısıdır. Özellikle dolaşım bozukluğu ve inflamasyon zemininde gelişen migrenlerde fayda görülebiliyor. Ancak mutlaka hekim kontrolünde uygulanmalıdır" uyarısında bulundu. Boyun kaynaklı migrene müdahale Migrenin önemli bir bölümünün boyun ve sırt kaslarındaki gerginliklerle ilişkili olduğunu belirten Koca, manuel terapinin bu alanda etkili olduğunu söyledi. Dr. Koca, "Omurga eklemlerindeki kısıtlılıklar ve kas spazmları giderildiğinde, migren ataklarının sıklığı azalabiliyor. Özellikle masa başı çalışanlar için manuel terapi büyük avantaj sağlıyor" ifadelerine yer verdi. "Her migren aynı değildir" Migren tedavisinde en önemli noktanın kişiye özel planlama olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Koca, "Bir hastada akupunktur etkili olurken, diğerinde manuel terapi veya botoks ön plana çıkabilir. Doğru hasta seçimi, bilimsel temelli uygulamalar ve bütüncül yaklaşım sayesinde migren artık tedavi edilebilir" diye konuştu.
Uzmanlar uyardı: "Plastisite sağlığı tehdit ediyor"
24 Ocak 2026 Cumartesi - 11:27 Uzmanlar uyardı: "Plastisite sağlığı tehdit ediyor" Acıbadem Bodrum Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Tuğçe Arabalı, modern yaşamda mutfakların vazgeçilmezleri arasında yer alan plastik kap, tabak ve pişirme gereçlerinin sanıldığı kadar masum olmadığını belirterek, "özellikle ısı, yağ ve uzun süreli temas durumlarında ciddi sağlık riskleri oluşturabileceğini göstermektedir" dedi. Hafif, ucuz, dayanıklı ve pratik olmaları nedeniyle mutfakta; saklama kaplarından spatulalara, tabaklardan tencerelere kadar pek çok alanda plastiklerin kullanıldığına dikkat çeken Acıbadem Bodrum Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Tuğçe Arabalı, "Bu noktada karşımıza çıkan kavram plastisite yani plastikleşmedir. Plastisite, plastik ürünlerin içeriğinde bulunan bazı kimyasalların zamanla ve özellikle ısı etkisiyle gıdaya geçmesi durumudur. Plastikler sanıldığı gibi tek bir maddeden oluşmaz; esneklik, dayanıklılık ve şekil verilebilirlik kazandırmak için çeşitli kimyasallar eklenir" dedi. Sıcak çorbanın plastik kaba konması, mikrodalgada plastik kap kullanımı veya plastik spatula ile sıcak tencerenin karıştırılmasının kimyasal sızıntıyı kat kat artıracağını kaydeden Arabalı, "En sık karşılaşılan kimyasalların BPA (Bisfenol A), BPS ve BPF (BPA yerine kullanılan benzer maddeler), Fitalatlar, Stiren ve PFAS (sonsuz kimyasallar) olduğunu söyledi. Arabalı, "Bu maddelerin büyük bir kısmı endokrin bozucu olarak tanımlanır; yani hormon sistemini taklit edebilir, baskılayabilir ya da dengesini bozabilir. Özellikle mutfakta risklidirler. Çünkü; sık sık yüksek ısıya maruz kalırlar, yağlı ve asidik gıdalarla temas ederler, uzun süreli saklama yapılır, çizilme ve eskime ile kimyasal geçiş artar. Özellikle sıcak çorbanın plastik kaba konması, mikrodalgada plastik kap kullanımı veya plastik spatula ile sıcak tencerenin karıştırılması, kimyasal sızıntıyı kat kat artırır" uyarısında bulundu. Uzun süre düşük dozda maruz kalınan plastik kaynaklı kimyasalların neden olabileceği sağlık sorunlarını sıralayan Arabalı, "Hormonal dengesizliklere, infertilite ve adet düzensizliklerine, insülin direnci ve obeziteye, tiroid fonksiyon bozukluklarına, erken ergenlik ve meme-prostat gibi kanser türlerine neden olabilir. Özellikle bebekler, çocuklar, gebeler ve emziren anneler için daha yüksek risk taşır" dedi. "Yanlış materyal seçimi, en sağlıklı yemeği bile riskli hale getirebilir" Tencere ve mutfak araçlarının yalnızca pişirme aracı olmadığını vurgulayan Arabalı, "Aynı zamanda yediğimiz besinin kimyasal içeriğini doğrudan etkiler. Yanlış materyal seçimi, en sağlıklı yemeği bile riskli hale getirebilir. Özellikle granit ve teflon (PTFE Kaplama) ürünler çizildiğinde, yüksek ısıya maruz kaldığında toksik gaz ve parçacık açığa çıkabilir. Silikon ürünlerde güvenli kabul edilir ancak düşük kaliteli silikonlar kimyasal salınım yapabilir. Bunların yanı sıra eski, çizilmiş plastik kaplar, melamin tabaklar (ısıda formaldehit salar), alüminyum tencereler (özellikle asidik gıdalarla) ve tek kullanımlık plastik tabak- bardaklardan uzak durulmalıdır" ifadelerini kullandı. Plastik yerine mutfakta cam saklama kapları, fırın kapları ve cam su şişelerinin tercih edilmesini söyleyen Arabalı, "Borosilikat cam özellikle ani ısı değişimlerine karşı daha dayanıklıdır. Döküm tencereler, paslanmaz çelik ürünler, kaplama olmayan seramikler de tercih edilebilir" dedi. "Isı ile temas eden alanlarda plastikten uzak durmak en önemli adımdır" Plastik saklama kabı yerine camın, streç film yerine balmumlu bezin, plastik su şişesi yerine cam şişe veya çelik termosların, plastik doğrama tahtası yerine cam veya çelik kullanılmasının kimyasal maruziyeti ciddi şekilde azaltacağını söyleyen Arabalı, "Plastiklerin tamamen hayatımızdan çıkması mümkün olmasa da, ısı ile temas eden alanlarda plastikten uzak durmak en önemli adımdır" dedi. Sağlıklı beslenmenin yalnızca yediklerimizden ibaret olmadığına dikkat çeken Arabalı, "Yemeğimizi neyin içinde pişirdiğimiz ve sakladığımızda beslenme ile ilgilidir. Uzun vadede hormon sağlığını korumak, kronik hastalık riskini azaltmak ve özellikle çocukları korumak için mutfakta daha bilinçli tercihler yapmak büyük önem taşır" diye konuştu.
Erken tanı hayat kurtarıyor: Rahim ağzı kanserine karşı aşı ve tarama uyarısı
24 Ocak 2026 Cumartesi - 10:56 Erken tanı hayat kurtarıyor: Rahim ağzı kanserine karşı aşı ve tarama uyarısı Kadınlarda sık görülen kanser türlerinden biri olan rahim ağzı kanserine karşı uyarılarda bulunan Medicana International İzmir Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. İlkay Nafiye Topaloğlu, hastalığın yavaş ilerlediğini ancak düzenli tarama testleri ve aşılama ile büyük oranda önlenebildiğini vurguladı. Serviks bölgesinde gelişen rahim ağzı kanserinin en temel nedeni Human Papilloma Virüsü (HPV) olarak gösteriliyor. Vücudun savunma mekanizmasıyla genellikle vücuttan atılabilen HPV, kalıcı hale geldiğinde ise hayati risk taşıyan kanser türlerine zemin hazırlıyor. Medicana International İzmir Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. İlkay Nafiye Topaloğlu, rahim ağzı kanserinin kadınlarda sık görülen ancak tarama testleri sayesinde büyük oranda önlenebilen bir kanser türü olduğunu belirtti. Rahim ağzı kanserinin rahmin vajinaya açılan alt kısmında oluştuğunu ve yavaş ilerlediğini ifade eden Topaloğlu, "Rahim ağzı kanseri maalesef kadınlarda çok sık gördüğümüz kanserlerden biri. Yavaş ilerler fakat tarama testleriyle çok büyük oranda önleyebilmekteyiz. Bu nedenle farkındalık haftalarında bunu dile getirmek, tüm halkı ve hastalarımızı bilinçlendirmek bizim için çok kıymetli." dedi. Hastalığın genellikle sinsi ilerlediğine ve ileri evrelerde belirti verdiğine dikkat çeken Topaloğlu, "Rahim ağzı kanseri genelde bulgu vermeden ilerlemekte. Fakat ilişki sonrasında kanama, kötü kokulu vajinal akıntı, ara kanama, pelvik ağrı gibi durumlarla da karşılaşılabilmekte. Bu bulgular varsa hastalık zaten çok ileri aşamadadır." ifadelerini kullandı. "Temel neden HPV virüsü" Kanser vakalarının en sık nedeninin Human Papilloma Virüsü (HPV) olduğunu aktaran Dr. Topaloğlu, virüsün toplumda yaygın olduğunu ancak bağışıklık sistemiyle vücuttan atılabildiğini söyledi. Risk faktörlerine değinen Topaloğlu, "Virüs kronikleşirse ve yüksek riskli gruplardan bir pozitifliğimiz varsa risk altındasınız. Düzenli taramalarını yaptırmayan, sigara kullanan, HPV pozitifliği olan ve bağışıklık sistemi düşük kişilerde rahim ağzı kanseri sıklığı daha fazla olmaktadır." şeklinde konuştu. "30-65 yaş arası kadınlar dikkat" Erken tanıda tarama testlerinin önemine vurgu yapan Topaloğlu, şu bilgileri paylaştı: "Tarama testleri ile erken aşamada virüsün varlığını yahut kansere neden olabilecek hücrelerin değişimini görebilmekteyiz. Böyle bir durum varsa tanı ve tedaviyi erken aşamada planlayabiliyoruz. HPV testini 30-65 yaşındaki kadınlarda her 5 yılda bir mutlaka öneriyoruz. Bu sayede ’Yüksek riskli grupta bir virüs var mı, biyopsi yapmalı mıyız, hücresel bir değişim başladı mı?’ sorularını yanıtlayabiliyoruz." Aşı ile korunma mümkün Güncel tedavi ve korunma yöntemleri arasında aşının önemini de değinen Topaloğlu, "Rahim ağzı kanserinin en sık nedeni HPV virüsü. Bu konuda elimiz oldukça kuvvetli; artık herkesin bildiği bir aşımız var. 9 yaşından itibaren hem kız hem erkek çocukları başta olmak üzere aşılanmalar başladı. Eskiden 26 yaşına kadar denirdi ama şimdi 45 yaşına kadar aşılamalar yapılmakta. Bu durum çok büyük oranda rahim ağzı kanserine karşı koruma sağlamakta." diye ekledi. "Aşını yaptır, taramanı ol, sağlığını koru" Yılda ortalama yüzde 4 oranında yeni vaka görüldüğünü hatırlatan Topaloğlu, sözlerini şöyle tamamladı: "Rahim Ağzı Kanseri Farkındalık Ayı’nda şunu bildirmek gerekir ki; erken tanı ve tarama testleri, kanseri yakalayıp önlemek açısından çok kıymetli. Kadınların sağlıklarını garantiye almak için yapacakları en güzel şey, taramalarını ve aşılarını düzenli yaptırmalarıdır."
Karabük’te "anne sütü ve emzirme danışmanlığı" eğitimi tamamlandı
24 Ocak 2026 Cumartesi - 10:44 Karabük’te "anne sütü ve emzirme danışmanlığı" eğitimi tamamlandı Karabük İl Sağlık Müdürlüğü tarafından anne ve bebek sağlığının korunması ve geliştirilmesi amacıyla düzenlenen "Anne Sütü ve Emzirme Danışmanlığı Eğitimi" başarıyla tamamlandı. Karabük İl Sağlık Müdürlüğü bünyesinde 21-22-23 Ocak 2026 tarihleri arasında gerçekleştirilen eğitim programına sağlık personeli katılım sağladı. Üç gün süren eğitimlerde, anne sütünün önemi, doğru emzirme teknikleri, emzirme sürecinde karşılaşılan sorunlar ve annelere verilecek danışmanlık hizmetlerinin standartları ele alındı. Eğitimler, İl Sağlık Müdürlüğü’nün deneyimli personelleri Ebe Nihan Aydın, Ebe Vildan Seven ve Ebe Neşe Kavaklı tarafından verildi. Katılımcılara teorik ve uygulamalı bilgiler aktarılarak, sahada daha etkin ve nitelikli danışmanlık hizmeti sunulmasının hedeflendiği belirtildi. Eğitim programının sonunda düzenlenen sertifika törenine; Karabük İl Sağlık Müdürlüğü Sağlık Hizmetleri Başkanı Uzm. Dr. Bekir Poçan, Başkan Yardımcısı Dr. Nermin Seçilmiş, ÇEKÜS Birim Sorumlusu Recep Ay ve Merkez Toplum Sağlığı Merkezi Başkanı Uzm. Dr. Şeyda Özden Aydoğdu katıldı. Törende, eğitimi başarıyla tamamlayan sağlık personeline sertifikaları protokol üyeleri tarafından takdim edildi. Program, anne ve bebek sağlığına verilen önemin vurgulanmasının ardından hatıra fotoğrafı çekimiyle sona erdi.
Uzmanından açıklama: "Pandemi döneminde uyguladığımız korunma yöntemlerini ihmal ettiğimiz için viral enfeksiyonlar çok yaygınlaştı"
24 Ocak 2026 Cumartesi - 10:13 Uzmanından açıklama: "Pandemi döneminde uyguladığımız korunma yöntemlerini ihmal ettiğimiz için viral enfeksiyonlar çok yaygınlaştı" Son 2 aydır mevsimsel nedenlerle solunum yolu virüs enfeksiyonlarının yaygın ve ağır seyrettiğine dikkati çeken Medicana Sağlık Grubu Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı Dr. Gülay Kılıç, "Pandemi döneminde ciddiyetle uyguladığımız korunma yöntemlerini ihmal ettiğimiz için, özellikle influenza olmak üzere viral enfeksiyonlar çok yaygın görülmektedir" dedi. Grip salgının etkeni olan influenza enfeksiyonun, önceki sezonlara göre çok daha yaygın ve ağır klinik seyir ile komplikasyonlara yol açtığını belirten Medicana International Ankara Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı Dr. Gülay Kılıç, Ekim ayında okulların açılması ile havaların soğuması ve kapalı alanlarda geçirilen sürenin artmasının gribal enfeksiyonların artmasını normal bir süreç haline getirdiğini hatırlattı. Korunma yollarının ihmal edilmesinin virüsün geniş kitler arasında yayılımının artmasına neden olduğunu belirten Kılıç şöyle konuştu: "Bu seviyede bir salgının ortaya çıkmasının nedenlerinden biri; maske, mesafe ve el hijyeni gibi koruyucu önlemlerin unutulması ve göz ardı edilmesidir. Ayrıca mutasyona uğramış, hastalandırıcılığı ve bulaştırıcılığı artmış virüslerin vücut tarafından yeterince tanınamaması da etkili olmaktadır. Aşılar koruyucu olmakla birlikte, yoğun virüs maruziyetinde aşının koruyuculuğu azalabilmektedir. Aşılar bir önceki yılın virüslerine göre hazırlandığı için bu virüslere karşı bağışıklık sağlarken, yeni mutasyona uğramış virüsleri vücudumuz yeterince tanıyamayabilmektedir. Bu nedenlerle ABD, İngiltere ve Japonya’da virüs mevsiminden yaklaşık bir ay önce yayılmaya başlamış, güney yarımkürede ise bir ay daha geç sonlanarak üç aylık hastalık sezonu beş aya çıkmıştır. Küresel yaygınlığa paralel olarak ülkemizde de vakalar geniş kitleler arasında uzun ve ağır seyretmektedir." Covid mi, influenza mı? Yaygın olan mevcut virüslere ilişkin değerlendirmelerde bulunan Kılıç, "Bu sezon üst solunum yolu enfeksiyonları genel olarak toplumun ‘grip’ olarak adlandırdığı semptomlarla seyretmektedir. Bunun nedeni; influenzanın yaygın görülmesi, Covid-19 virüsünün hala mevsimsel bir virüse dönüşmemiş olması ve yıl boyunca etkisini sürdürmesidir. Ayrıca bu yıl özellikle 5 yaş altı çocuklar ve yaşlılarda, akciğer bağışıklığının tamamen ortadan kalkmamış olması nedeniyle daha ağır tablolarla karşılaşmaktayız. Son 1-1,5 aydır influenza çok yaygın olsa da Covid-19 hala varlığını sürdürmektedir. Buna ek olarak RSV gibi diğer üst solunum yolu virüsleri de görülmekte olup, tüm bu virüslerin semptomlarının birbirine çok yakın olması tanıda karmaşaya neden olmaktadır" şeklinde konuştu. 3’lü önlem Pandemide yaşananların çabuk unutulduğunu vurgulayan Dr. Kılıç, alınması gereken önlemlerle ilgili şu bilgileri verdi: "O dönemdeki Covid-19 virüsü daha bulaşıcı ve daha ağır hastalık yapıcı özelliklere sahipti. Ancak tüm virüsler, eğer yüksek miktarda alınır, önlem alınmaz ve risk gruplarında yeterli tedbirler uygulanmazsa, kişide ağır hastalıklara neden olabilmektedir. Özellikle bu sezon influenzanın komplikasyonları daha sık görülmektedir. Virüslerin çoğu için o virüse özel bir ilacımız yoktur. Semptomatik tedavi uyguluyoruz; yani burun akıntısı, ateş, boğaz ağrısı ve öksürük gibi belirtilere yönelik ilaçlar veriyoruz. İnfluenza için bir antiviral ilacımız bulunmakla birlikte, bu kesin bir çözüm değildir. Son iki aydır hastanelere en fazla başvuru nedeni olan influenza A virüsüne karşı ise, her şeye rağmen yaklaşık yüzde 70 koruyuculuk sağlayan aşı en önemli korunma yöntemidir. Mutasyona uğramış virüsle hastalanılsa bile aşı, hastalığın daha hafif ve daha kısa sürede geçirilmesine yardımcı olmaktadır. Aşı, ekim ayından itibaren her zaman yaptırılabilir ve halen yapılabilmektedir." "3 gün istirahat ile geçmiyorsa dikkat" Tüm solunum yolu enfeksiyonları için standart önlemler alındığında, virüse maruz kalınsa bile alınan virüs miktarının azalması sayesinde vücudun doğal savunma sistemiyle hastalığın daha hafif geçirilebileceğini aktaran Kılıç, ev içi bulaşa da dikkati çekerek şunları kaydetti: "Çocuğunuz hastaysa siz maske kullanabilirsiniz, yemek yerken ya da konuşurken daha dikkatli olabilirsiniz. Aynı ortamı paylaşırken sık havalandırma yapmak ve el hijyenine özen göstermek önemlidir. Bu önlemler enfeksiyonu büyük ölçüde engellediği gibi, hastalığın daha hafif atlatılmasını ve olası komplikasyonlardan korunmayı sağlar. Ancak üç gün istirahat ve ateş düşürücüye rağmen ateşin düşmemesi, nefes darlığı, göğüste baskı hissi veya ağrı, bilinç bulanıklığı ve sıvı alamama durumlarında mutlaka hastaneye başvurulmalıdır. Ayrıca diyabet, kronik akciğer, kalp, böbrek ve karaciğer hastalığı olanlar ile hastalığı ya da kullandıkları ilaçlar nedeniyle bağışıklığı baskılanmış olan romatizmal hastalar ve kanser tedavisi alan kişilerin gecikmeden sağlık kuruluşuna başvurmaları gerekmektedir."