SAĞLIK - 16 Nisan 2026 Perşembe 12:37

23. Türkiye Hemofili Kongresi Antalya’da başladı

A
A
A

Antalya’da başlayan 23. Türkiye Hemofili Kongresi’nde hemofilide kanamayı önlemeye yönelik tedavilerde gelinen aşama, son 15 yılda yaşanan gelişmeler ve deri altı uygulamaların hastaların yaşamına etkisi gündeme geldi. Tedavide profilaksi yaklaşımının son yıllarda belirgin şekilde güç kazandığını belirten Prof. Dr. Osman Bülent Zülfikar, "Yaklaşık 30 senedir kanamanın önlenmesi, yani profilaksi dediğimiz olay üzerinde çalışılıyor. Ama geldiğimiz dönemde artık son beş senedir zirveye ulaştı" dedi. Prof. Dr. Yeşim Dargaud, "Son 15 yıl içerisinde hemofili konusunda tedaviler, ürünler olağanın üzerinde gelişme kaydetti" derken, Prof. Dr. Kaan Kavaklı ise, "Deri altı tedaviler hastalarımızın ve ailelerimizin hayat kalitesini oldukça artırdı" ifadelerini kullandı.

Türkiye Hemofili Derneği ile Hemofili Dernekleri Federasyonu iş birliğinde düzenlenen 23. Türkiye Hemofili Kongresi, 15-17 Nisan tarihleri arasında Antalya’nın Belek turizm merkezinde gerçekleştiriliyor. Kongre kapsamında düzenlenen basın toplantısında, kalıtsal kanama bozuklukları olan hemofilide farkındalık, yaşam kalitesi ve en güncel tedavi yöntemleri ele alındı. Uzman sağlık profesyonellerinin yanı sıra hasta ve hasta yakınlarının da katıldığı kongrede, hem bilimsel gelişmeler hem de tedaviye erişimde gelinen aşama değerlendirildi.

23. Türkiye Hemofili Kongresi Antalya’da başladı

Türkiye, dünyada sürdürülen klinik çalışmalarda yüzde 10’un üzerinde yer alıyor

Açılış konuşmasını yapan İstanbul Üniversitesi Rektörü ve Türkiye Hemofili Derneği Genel Başkanı Prof. Dr. Osman Bülent Zülfikar, Türkiye’nin hemofili alanındaki küresel klinik çalışmalarda önemli bir paya sahip olduğunu belirtti. Zülfikar, dünyada halen bin 102 klinik çalışma yürütüldüğünü, Türkiye’nin bunların 121’inde yer aldığını söyleyerek, "Türkiye dünyada yapılan klinik çalışmalarda yüzde 10’undan daha fazla bulunuyor. Burada öncelik hastaların derdine derman olabilmektir. Şifasına vesile olabilmektir" ifadelerini kullandı.

Araştırmaların ikinci amacının bilgiyi derinleştirmek ve yeni bilgi üretmek olduğunu belirten Zülfikar, araştırma geliştirme faaliyetlerinin yayına dönüştürülmesinin ve mümkün olduğunda ürünlerin hastaların kullanımına sunulmasının önem taşıdığını ifade etti.

23. Türkiye Hemofili Kongresi Antalya’da başladı

"Bugün hastalarımız normal yaşam süreçlerini sürdürüyorlar"

Lyon Üniversitesi Hemostaz Merkezi Başkanı Prof. Dr. Yeşim Dargaud ise, hemofili tedavisinde son 15 yıl içinde önemli gelişmeler yaşandığını söyledi. Dargaud, "Son 15 yıl içerisinde hemofili konusunda tedaviler, ürünler olağanın üzerinde gelişme kaydetti. Bunlar hastalar açısından gerçekten ümidimizin üzerinde gelişmeler oldu" dedi.
Bu gelişmelerin hastaların geleceği açısından umut verici olduğunu kaydeden Dargaud, hemofili hastalığının tarihi seyrine de değindi. 1900’lü yıllarda hemofili hastalarının yaşam süresinin 12-13 yaş civarında olduğunu belirten Dargaud, bugün ise geliştirilen tedaviler sayesinde hastaların 60-70-80 yaşlarına kadar yaşayabildiğini ifade etti. Dargaud, "Bugün hastalarımız normal yaşam süreçlerini sürdürüyorlar. Sanki hastalığı olmayan insanlar gibi 60-70-80 yaşına kadar devam ediyorlar. Bunlar ürünler ve tedaviler sayesinde oldu" şeklinde konuştu.

23. Türkiye Hemofili Kongresi Antalya’da başladı
Çocuklarda beyin kanamalarında büyük düşüş

Yeni tedavi yöntemlerinin özellikle çocuk hastalar açısından önemli sonuçlar doğurduğunu belirten Dargaud, geçmişte yalnızca damardan uygulanabilen faktör tedavilerinin yeni doğan ve küçük yaş grubundaki çocuklarda büyük güçlük oluşturduğunu söyledi. Bu nedenle tüm çabalara rağmen beyin kanamaları görülebildiğini ifade eden Dargaud, cilt altı ilaçlarla birlikte bu tabloda önemli bir değişim yaşandığını dile getirdi. Dargaud, "Hemofili hastalarında yeni doğan dönemi ve özellikle yaşamın ilk 4-5 yılı en hassas dönemlerden biri. Bu süreçte bizi en çok korkutan tablo ise beyin kanamaları. Yaklaşık 10 yıl öncesine kadar yalnızca damardan uygulanabilen faktör tedavileri vardı. Ancak yeni doğan çocuklara haftada birkaç kez damar yoluyla enjeksiyon yapmak aileler için son derece zordu. Tedavinin uygulamadaki güçlüğü ve ürünlerin etki sürelerinin sınırlı olması nedeniyle, tüm çabalara rağmen beyin kanamaları görülebiliyordu. Cilt altı ilaçların devreye girmesiyle birlikte bu tabloda önemli bir değişim yaşandı. Bugün Avrupa’da bu ilaçlara neredeyse doğumdan itibaren başlanıyor. Bu sayede çocuklarda beyin kanamalarında çok büyük bir düşüş sağlandı. Nitekim ben, cilt altı ilaçların kullanılmaya başlamasından bu yana Fransa’da son 5 yılda bu tür bir vakaya rastlandığını duymadım" dedi.

23. Türkiye Hemofili Kongresi Antalya’da başladı

"Deri altı tedaviler hayat kalitesini oldukça artırdı"

Hemofili Dernekleri Federasyonu Genel Başkanı Prof. Dr. Kaan Kavaklı da doğumsal kanama hastalıklarının genetik ve hayat boyu devam eden hastalıklar olduğunu söyledi. Bu nedenle hastaların, ailelerin ve sağlık çalışanlarının uzun süreli bir tedavi sürecinin parçası olduğunu belirten Kavaklı, kongrede doktorlar, hemşireler, hastalar ve dernek yetkililerinin bir araya geldiğini ifade etti. Hastaların geçmişte bebeklikten itibaren haftada 2-3 kez damar yoluyla tedavi almak zorunda kaldığını belirten Kavaklı, "1-2 yaşından başlayarak 10 yaşına, 15 yaşına, 35-40, 50-60 yaşına kadar bu tedaviyi götürmek oldukça zordu. Neyse ki son 5-6 yılda deri altından uygulanan ilaçlar ortaya çıktı. Onlar da Türkiye’ye geldi çok şükür, hastalarımızın ve ailelerimizin hayat kalitesini oldukça artırdı" diye konuştu.

Özellikle bebek ve çocuk hastalarda bu ilaçların başarılı sonuçlar verdiğini belirten Kavaklı, diğer yaş gruplarındaki hastaların da bu tedavilerden yararlanmasını istediklerini söyledi.

23. Türkiye Hemofili Kongresi Antalya’da başladı
Geri ödeme sisteminde yeni beklenti

Kavaklı, Türkiye’de SGK tarafından damar yoluyla kullanılan temel ürünlerin geri ödeme kapsamında karşılandığını, bu ürünlerin hastaların kanamadan ölmesini engellediğini ve ameliyat olmalarını sağladığını kaydetti. Deri altı ürünlerin yeni yeni Türkiye’ye girdiğini belirten Kavaklı, "Deri altı tedavi seçenekleri Türkiye’de henüz yeni uygulanmaya başlandığı için bu alandaki gelişmeleri yakından takip ediyoruz. Daha fazla hastamızın bu tedavilerden yararlanabilmesi, uzun yıllar kullanabilecekleri daha kolay uygulanan yöntemlere geçebilmesi için geri ödeme sisteminde de önemli katkılar bekliyoruz" dedi.

23. Türkiye Hemofili Kongresi Antalya’da başladı

"Kanamayı önlemede son 5 yılda zirveye ulaşıldı"

Prof. Dr. Osman Bülent Zülfikar, 17 Nisan Dünya Hemofili Günü kapsamında farkındalığı artırmayı amaçladıklarını belirterek, benzer şikayetleri olan kişilerin hekime ve sağlık kuruluşlarına başvurması gerektiğini söyledi. Kalıtsal kanama bozukluğu olanlarda artık yalnızca kanamayı durdurmanın değil, kanamayı önlemenin ön plana çıktığını belirten Zülfikar, "Hastalarımızla konuştuğumuzda bir kanama yaşandığında sık sık ‘Ne kadar şansım var?’ sorusuyla karşılaşıyoruz. Çünkü burada temel mesele kanamayı durdurabilmek. Kanama, hayatın en büyük risklerinden biri; kontrol altına alınamadığında ölümcül sonuçlara yol açabiliyor. Bu nedenle tıp dünyası, kanamanın nasıl durdurulacağı ve nasıl önleneceği üzerine yoğun şekilde çalışıyor. Kalıtsal kanama bozukluğu olan bireylerin ise bu riski hayatın olağan bir parçası olarak her gün hissettiğini unutmamak gerekiyor. Başkaları için savaş ya da cinayet gibi olağanüstü durumlarda akla gelen kanama riski, bu hastalar için günlük yaşamın içinde karşılık bulan bir tehlike. Bu yüzden günümüzde kalıtsal kanama bozukluğu olan hastalarda yalnızca kanamayı durdurmak değil, kanamanın hiç oluşmamasını sağlamak da öncelikli hedef haline geldi. Yaklaşık otuz senedir kanamanın önlenmesi yani profilaksi dediğimiz olay üzerinde çalışılıyor. Ama geldiğimiz dönemde artık son beş senedir zirveye ulaştı. Son 10 senede de tedavi araçlarının, tedavi malzemelerinin daha kolay ulaşılabilir ve daha kolay uygulanabilirliği üzerinde gidiyoruz. Ülkemiz bu ürünlere ulaşımı sağladı, erişilebilir oldu bu ürünler. Ama bu erişilebilir ürünlerden tedaviyi kolaylaştıracak olanlara geçişimiz üzerinde konuşuyoruz" ifadelerini kulandı.

23. Türkiye Hemofili Kongresi Antalya’da başladı

Tedavideki ilerlemelerin hastanede kalış sürelerini, cerrahi müdahale maliyetlerini ve faktör ücretlerini azalttığını belirten Zülfikar, yeni yöntemlerin maddi açıdan da önemli sonuçlar doğurduğunu söyledi. Zülfikar, "Hastanede kalma süresi, proteze verilen ücret, ameliyat için harcadığımız faktör ücretleri bir kenara konulduğunda yapılan uygulamalar maddi açıdan da ekonomik tercihlerdir" ifadelerini kullandı.

Çocuklarda yeni tablo

Prof. Dr. Kaan Kavaklı, son 15 yılda geliştirilen ilaçlarla birlikte çocukların ve gençlerin eğitim ve sosyal yaşamında önemli değişim görüldüğünü söyledi. Daha önce çocukların evde kalmak zorunda olduğunu, bugün ise ilkokulu bitiren, ortaokul ve üniversiteye başlayan, meslek sahibi olan gençlerle karşılaştıklarını belirten Kavaklı, Türkiye’de yaklaşık 1-2 yıldır deri altı ilaçların kullanıldığını ve özellikle küçük çocuklar ile ailelerinin bu tedavilerden memnun olduğunu ifade etti. Kavaklı, "Şu anda ilkokulu bitiren, ortaokul ve üniversiteye başlayan, değişik mesleklere kavuşan gençlerle bir aradayız" dedi.

Kadın taşıyıcılar için dikkat çeken uyarı

Prof. Dr. Yeşim Dargaud, bugün cilt altı ilaçlarla profilaksi görme şansı bulunan çocuklarda eklemlerin daha iyi korunabildiğini ancak geçmişte yeterli tedavi alamamış erişkin hastalarda eklem içi kanamaların yol açtığı hasarın sürdüğüne işaret etti. Dargaud, "Bugünkü hemofili çocukları bu cilt altı ilaçlarla profilaksi görme şansı olan çocuklar, eklemlerini gayet güzel koruyabildiğimiz hastalar. Onların inşallah gelecekte böyle eklem problemleri olmayacak, proteze falan ihtiyaçları olmayacak. Ama şunu da bilmek lazım ki bu hastalar eklem içinde kanıyorlar ve kanın eklem içindeki neden olduğu tahribat geri çevrilemeyen bir reaksiyon" dedi.

Erişkin hastalarda ağrı, artroz ve protez ihtiyacının sürdüğünü belirten Dargaud, "Şimdi erişkin olan hastalar, eklemleri bu şekilde olan hastalar, ilaçlarımız her ne kadar düzgün olsa da maalesef ağrıları var, maalesef artroz problemleri var ve gene de proteze ihtiyaçları var. Bunun da çaresini bulmuş değiliz" diye konuştu.

Kadınlarda kanama bozukluğu olanlar mercek altına alınmalı

Prof. Dr. Yeşim Dargaud, hemofili genini taşıyan kadınların da uzun yıllar göz ardı edildiğine dikkat çekerken, kadın kanama bozukluğu olanların mercek altına alınması gerektiğini dile getirdi. "Genelde hep hemofiliyi kadınlar veriyor, kendileri hasta değil denirdi. Hayır. Kadınların bir geninde hastalık var, diğerinde yok. Dolayısıyla hafif hemofilik erkek hastalar gibi yaklaşık yüzde 30’u da kanamalı olabilir" dedi.

Bu kadınların bulunması ve tedavi edilmesi gerektiğini belirten Dargaud, "Şimdi gidip bu kadınları da bulmak lazım. Çünkü onların da regl olduklarında aşırı kanamaları var, anemileri var. Bunların da tedavisini düzgün yapmamız lazım" ifadelerini kullandı.

"Hemofili merkezlerinin sayısı artmalı"

Prof. Dr. Kaan Kavaklı ise yeni tedavilerin gelecekte oluşabilecek hasarları önleyebildiğini, ancak geçmişte eklem kanamaları yaşamış erişkin hastalarda ortopedik sorunların sürdüğünü söyledi. Bu nedenle hemofili hastalarına yönelik ameliyatları yapabilecek uzmanlaşmış merkezlerin sayısının artırılması gerektiğini belirten Kavaklı, "Hayat boyu devam eden hastalıkta, daha önceki yıllarda imkanlardan yeteri kadar faydalanmayıp son yıllarda bu gelişmeden faydalanan hastalarda daha önceki eklem problemlerinin bir bölümü devam ediyor. Ve bunların ortopedik ameliyatlara ihtiyacı var. Şu anda yeni tanı koyduğumuz 5-10 yıldakiler çok sağlıklı gidiyor, hiçbir eklem kanamaları olmadan. Ama şu anda yaşı 15-20-30 olanlarda eskiden kaynaklanan eklem problemleri var" dedi.
Türkiye’de bu ameliyatların daha çok İstanbul Üniversitesi ve Ege Üniversitesi’nde yapıldığını ifade eden Kavaklı, "Türkiye’nin her yerinden gelen hastaların ameliyatlarını yapmaya çalışıyoruz ama bu tabii 80 milyonluk bir ülkede yetmez. Demek ki daha kapsamlı hemofili merkezlerinin de sayısının artması lazım" ifadelerini kullandı.

"Türkiye’de 120 bin kişilik bir topluluğa hitap ediyor"

Prof. Dr. Osman Bülent Zülfikar, hemofili hastalığına Türkiye’de 10 binde bir rastlandığını söyledi. Tanı konulamamış hastalar, yurt dışına göç etmiş aileler ve diğer kalıtsal kanama bozuklukları da dikkate alındığında çok daha geniş bir topluluğun söz konusu olduğunu belirten Zülfikar, "Sadece hemofili A değil, B’si, Von Willebrand’ı ve diğerlerini topladığınız zaman bu yaklaşık 120 bin kişilik bir kitleye hitap ediyor" dedi.

Begüm Aksoy - İbrahim Sönmez

Bunlar Da İlginizi Çekebilir
İstanbul TBMM Başkanı Kurtulmuş: "Sivillerin yaşam hakkı üzerinde asla siyasal pazarlıklar yapılamaz" Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Başkanı Numan Kurtulmuş, "Mazlumların hayatı pahasına sürdürülen suskunluk, asla ve asla tarafsızlık olarak kabul edilemez. Açıkça ifade etmek isterim ki sivillerin yaşam hakkı üzerinde asla siyasal pazarlıklar yapılamaz" dedi. Parlamentolar Arası Birlik’in, "Gelecek Nesiller İçin Umudu Yeşertmek, Barışı Sağlamak ve Adaleti Temin Etmek" temalı 152’nci Genel Kurulu, TBMM Başkanı Kurtulmuş’un başkanlığında müzakerelerine başladı. İstanbul’da gerçekleştirilen Genel Kurul’un açılışını yapan PAB Başkanı Tulia Ackson, "Genel Kurul Başkanı" olarak seçilen Kurtulmuş’u kürsüye davet etti. TBMM Başkanı Kurtulmuş, Genel Kurul’un açılışında yaptığı konuşmada, parlamentolar arasındaki temasların İstanbul’da derinleşmesinin insanlığın ortak vicdanına hitap eden bir anlam taşıdığını belirtti. Genel Kurul Başkanlığını üstlenmekten memnuniyet ve gurur duyduğunu söyleyen Kurtulmuş, "Tarafıma tevdi edilen sorumluluğu, Parlamentolar Arası Birlik teamüllerine bağlı kalarak, adaleti esas alan bir yaklaşımla ve herkesin söz hakkını görünür kılabilecek bir tarafsızlık ilkesiyle sürdüreceğimi ifade etmek istiyorum. Amacım, müzakerelerin düzen içinde ilerlemesini sağlamak, söz alan her temsilcinin iradesine saygı göstermek ve ortak karar üretme kapasitesini güçlendiren çalışma zemini genişletmektir" diye konuştu. Meclis kürsülerinin, insanlığın müşterek birikimini akıl süzgecinden geçiren meşru zeminler olduğuna dikkati çeken Kurtulmuş, alınacak kararların ve gerçekleştirilecek çalışmaların halklar ve insanlık için hayırlı olması diledi. TBMM Başkanı Kurtulmuş, konuşmasının bu bölümünde de PAB 152. Genel Kurulu’nu resmen açtığını belirtti. "Karşımızdaki tablo, sadece teknik eksikliklerden kaynaklanan aksaklıklarla izah edilebilecek bir durum değil" Genel müzakere başlığı olan "gelecek nesiller için umudu yeşertmek, barışı sağlamak ve adaleti temin etmek" ifadesinin içinde bulunulan dönemin derin ihtiyaçlarını karşılayan kapsayıcı bir hedef olarak herkesin önünde durduğunu belirten Kurtulmuş, sözlerini şöyle sürdürdü: "İnsanlık büyütülen, genişletilen çatışmaların, ağırlaşan eşitsizliklerin, yerinden edilmelerin, açlık dalgalarının ve güven aşınmalarının içe geçtiği fevkalade zor, fevkalade önemli ve çetin bir dönemden geçmektedir. Çok taraflı ve kutuplu siyasal mimari uzun yıllar boyunca uluslararası dengenin ana unsurlarından birisi olmuştu. Son yıllarda yaşanan gelişmeler kurumların irade üretme kapasitesini, kuralların tatbik edilebilme kabiliyetini ve kavramların ahlaki ağırlığını adeta ortadan kaldırmaktadır. Karşımızdaki tablo, sadece teknik bazı eksikliklerden ve aksaklıklardan kaynaklanan ya da sadece eksiklik ve aksaklıklarla izah edilebilecek bir durum değildir. Daha derin, daha kapsamlı ve daha evrensel bir sorunla karşı karşıyayız. Küresel sistem, sorunları çözme iddiasını korurken maalesef norm uygulama cesaretini ortaya koyamamaktadır. İlkeler ilkesel olarak metinler ortada durmakta, yürürlükte olmakla birlikte milyonlarca ve insanın maruz kaldığı yıkım karşısında bahsedilen ilkelerin koruyucu hiçbir etkisi kalmamıştır. Hukuk, güç sahiplerine gelince esneyen, zayıfların karşısında ise katılaşan bir baskı aracına dönüştürülmüştür." Uluslararası sistemin açık bir çöküşe geçtiğini vurgulayan Kurtulmuş, Gazze’de yaşanan vahim tablonun bu çöküşün en açık ifadelerinden sadece birisi olduğunun altını çizdi. Kurtulmuş, değerlendirmesini şöyle sürdürdü: "Sivillerin korunamadığı, yaşam haklarının güvence altına alınamadığı, sağlık altyapısının çökertildiği, insani yardım geçişlerinin engellendiği, temel yaşam imkanlarının ortadan kaldırıldığı bir durum karşısında etkili ve bağlayıcı bir iradenin ortaya konulamaması uluslararası sistem bakımından hepimiz açısından ciddi bir sorumluluk, ciddi bir sınamadır. Burada sözü dolandırmaya gerek yoktur. İnsanlığa yönelen sistematik saldırılar karşısında suskun kalan uluslararası yapı aslında kendi kurucu iddialarını kaybetmektedir. Vicdanı temsil ettiğini söyleyen merkezler acıyı seyretmekle yetinmektedir. Filistin meselesi belirli bir bölgenin trajedisi olmanın çok ötesine geçmiş ve insanlığın ortak bir sınanma alanı haline gelmiştir. Gazze, insani hukukun seçici biçimde uygulanmasının ne derece yıkıcı sonuçlar ortaya koyduğunun açık bir laboratuvarı gibidir. Gazze, günümüzde kurumların neden kurulduğunu, kuralların kimleri korumak için var olduğunu ve insanlık ailesinin ortak değerler karşısında ne ölçüde tutarlı davranabildiğini sorgulatan ağır bir imtihandır ve bu imtihanla hepimiz karşı karşıyayız. Mazlumların hayatı pahasına sürdürülen suskunluk, asla ve asla tarafsızlık olarak kabul edilemez. Açıkça ifade etmek isterim ki sivillerin yaşam hakkı üzerinde asla siyasal pazarlıklar yapılamaz. Yardım konvoylarının geçişi, diplomatik takvime bağlı olarak bir lütuf olarak da kabul edilemez ve uygulanamaz. İnsanların hayatları arasında derece farklılıkları ortaya konulamaz ve insan hayatı için hiyerarşik bir yapılanma asla uygulanamaz. Küresel vicdanın en temel işlevinin kimden geldiğine bakılmaksızın ihlale, ihlal diyebilmek ve ihlali yapanı suçlu olarak insanlık ailesinin önüne çıkarabilmektir." "Nezaket, zulmü görünmez kılan bir örtüye asla dönüştürülmemeli" İçinde bulunulan dönemde asıl ihtiyaç duyulan hususun daha çok söz üretmekten ziyade söylenen söz ve konulan kurallara uygun davranabilmek olduğunu ifade eden Kurtulmuş, uluslararası toplumun; kınama ile yetinen, erteleme ile oyalanan ve ağır krizleri prosedürel tartışmalar içine hapseden bir alışkanlığı terk etmek mecburiyetinde olduğunu vurguladı. Diplomasinin, soğukkanlılık istediğini, nezaketin de uluslararası sistemin ve uluslararası temasın vazgeçilmez unsuru olduğunu hatırlatan Kurtulmuş, "Nezaket, zulmü görünmez kılan bir örtüye asla dönüştürülmemeli, nezaket perdesi altında zalime zalim diyebilme kudretini kaybetmemeliyiz. Ölçülü konuşmak ile etkisiz konuşmak arasında da bir mesafe vardır. Sükunet ile suskunluk arasında da bir farklılık olduğu gibi. Bu nedenle parlamentolara bu dönemde büyük bir görev düştüğünün altını çizmek isterim. Sözü hem en açık bir şekilde söyleyecek hem de sözlerimizde asla ve asla nezaket adı altında hakikati gizleyecek bir davranış içerisinde olmayacağız" ifadesini kullandı. Temsil görevini üstlenenlerin kendi toplumunun menfaatini korurken insanlık ailesinin ortak haysiyetini de gözetmek mecburiyetinde olduğunu söyleyen Kurtulmuş, aksi halde ulusal çıkar kavramının evrensel ölçüleri dışlayan dar bir siyasal kalıba dönüşebileceği uyarısında bulundu. Kurtulmuş, adaletsizliğin yaygınlaştığı ve silahlanma yarışına girilen bir dünyanın, hiçbir ülkeye kalıcı emniyet sunamayacağını da belirtti. TBMM Başkanı Kurtulmuş, "Güvenlik başka halkların güvensizliği üzerine bina edildiğinde sürdürülebilir bir sistem olmaktan çıkar. Ekonomik dengesizlikler de barış gündeminden ayrı olarak ele alınamaz. Dünyanın birçok bölgesinde gelir uçurumları derinleştikçe ve genç kuşakların gelecek tahayyülleri zayıfladıkça dünya barışından da uzaklaştığımız aşikar bir gerçektir" dedi. Kalkınma meselesinin, salt büyüme verileriyle tarif edilemeyeceğine dikkati çeken Kurtulmuş, "Asıl mesele refahın hakkaniyetli paylaşımıdır. Asıl mesele emeğin korunmasıdır. Asıl mesele eğitim, sağlık ve fırsatlara erişimde toplumların geniş kesimleri açısından güvence altına alınmasıdır" diye konuştu. Ayrışmaları derinleştiren dilden yana olmayacaklarını ve hakkaniyeti esas alan, müzakereyi öne çıkaran, insan onurunu koruyan, temsil krizlerini azaltan ve çok taraflı yapıları daha itibarlı hale getiren bir çizgiyi savunmaya devam edeceklerini vurgulayan Kurtulmuş, şunları kaydetti: "Aynı yaklaşım, parlamentolar arası temas bakımından da hiç şüphesiz geçerlidir. Farklı görüşlerin meşru zeminde konuşulabildiği, sert fikir ayrılıklarının medeni usuller içinde ele alınabildiği ve ortak yarar etrafında yeni imkanların çoğaltıldığı bir anlayışı geliştirmek durumundayız. Kuşkusuz böyle davranırsak umudun yeşermesi mümkün olacaktır. Kuşkusuz bu şekilde davrandığımızda siyasal kararlılık içerisinde ilkeli duruşumuzu devam ettireceğiz. Böyle davrandığımızda bedel ödemeyi göze alan ahlaki bir davranışla davrandığımızda yeryüzünde adaletin genişlemesi için de büyük katkı sağlayacağız." Barışın da benzer şekilde somut bir temenni olarak ele alınamayacağını dile getiren Kurtulmuş, kalıcı huzurun, adaletin tahkim edildiği, hukukun seçici uygulanmadığı, temsil kurallarının kanallarının açık tutulduğu ve insan onurunun korunabildiği bir yapıyla ancak korunabileceğinin altını çizdi. TBMM Başkanı Kurtulmuş, değerlendirmesinde ayrıca şunları kaydetti: "Güçlü olanın hukuk ürettiği hatta hukuk dayattığı bir denklem insanlık vicdanını tatmin edemez. Güç ile hak arasındaki makas açıldıkça uluslararası sistemin güvenilirliği ve uluslararası sistemin taşıdığı yük de artmaya başlar. İnsanlık ailesi, tarih boyunca büyük krizlerin ardından hiç şüphesiz büyük muhasebeler de yapmıştır. İçinden geçtiğimiz safha da benzer şekilde çok derin, çok büyük krizleri yaşadığımız bir dönemdir. Bu çerçevede uluslararası sistem ve uluslararası sistemin bütün kurumları derin bir yüzleşmeyle başa kalmak mecburiyetindedir. Önümüzdeki duran esas soru kurumlar, kurallar ve kavramların yeniden itibar kazanıp kazanmayacağıdır. Aksi takdirde küresel vicdan ile siyasal mekanizmalar arasındaki mesafe ayrılacak ve maalesef küresel siyasal sistem küresel vicdanın sesi olmayı başaramayacaktır. Umudun, barışın ve adaletin irade gösterildiği ölçüde anlam kazandığını hatırlatmak isterim." TBMM Başkanı Kurtulmuş, sözlerini bitirirken kendisine tevdi edilen "Genel Kurul Başkanlığı" görevini bu bilinçle ve yüksek sorumluluk duygusuyla yerine getireceğini söyledi. Her heyetin katkısını kıymetli gördüğünü ve her görüşün dikkatle dinlenmesi gerektiğini ifade eden Kurtulmuş, görüşlerin medeni usuller içinde ele alınmasını temel ilke olarak kabul ettiğini belirtti. Kurtulmuş, yapılacak tartışmaların insanlığın parlak ve aydınlık geleceğine katkılar sunmasını dileğinde bulundu. Kurtulmuş, konuşmasının ardından Divandaki yerini alarak müzakereleri başlattı.
Sinop Sinop’ta araç tercihi değişiyor: Motosiklet zirvede Türkiye İstatistik Kurumu(TÜİK) verilerine göre Sinop’ta mart ayı itibarıyla trafiğe kayıtlı araç sayısı 85 bin 917’ye ulaşırken, motosikletlerin hem toplam içindeki payı hem de yeni kayıtlardaki ağırlığı öne çıktı. Kentteki araçların yüzde 22,7’sini motosikletler oluşturdu. Bu oran, motosikletlerin Sinop trafiğinde ne denli yaygınlaştığını ortaya koyarken, otomobillerin ardından ikinci sıradaki yerini güçlendirdi. Traktör ve kamyonetlerin payı ise motosikletlerin gerisinde kaldı. Mart ayında trafiğe kaydı yapılan 354 aracın büyük bölümünü yine motosikletler oluşturdu. Yeni kayıtların yüzde 65’i motosiklet olurken, bu oran diğer tüm taşıt türlerini açık ara geride bıraktı. Otomobiller yüzde 25,1 ile ikinci sırada kalırken, diğer araç türlerinin payı sınırlı düzeyde gerçekleşti. Geçen yılın aynı ayına göre toplam taşıt kaydı 92 adet azalsa da, motosikletlerin yeni kayıtlar içindeki baskın konumu değişmedi. Bu durum, kentte bireysel ulaşım tercihlerinde motosiklet kullanımının giderek daha fazla öne çıktığını gösterdi. Öte yandan, mart ayında bin 971 taşıtın devri yapılırken, motosikletler 250 adetle ikinci el piyasasında da önemli bir yer tuttu. Otomobillerin ardından en fazla devri yapılan taşıt türlerinden biri olan motosikletler, Sinop’taki araç hareketliliğinde belirleyici unsurlardan biri olmayı sürdürdü. Kentte dar sokak yapısı ve yeni alternatif ulaşım yollarının yeterince hayata geçirilememesi, vatandaşları daha pratik ve ekonomik çözümlere yönlendiriyor. Özellikle şehir içi ulaşımda zaman ve maliyet avantajı sunan motosikletler, bu şartların etkisiyle giderek daha fazla tercih ediliyor.
Giresun Fındıkta verim düşüklüğü maliyeti artırıyor Türkiye’nin önemli tarımsal ihraç ürünlerinden fındıkta yaşanan verim düşüklüğü, üreticinin maliyet yükünü arttırırken, uzmanlar çözüm için bahçelerde yapılması gereken bakım ve yenileme çalışmalarına dikkat çekiyor. Giresun Üniversitesi Fındık İhtisaslaşma Koordinatörü Doç. Dr. Ali Turan, fındıkta kamuoyunda sıkça tartışılan kahverengi kokarca zararlısının önemli bir sorun olduğunu ancak asıl tehlikenin verim düşüklüğü olduğunu belirtti. Turan, özellikle yaşlanan fındık bahçelerinin gençleştirilmesi gerektiğini vurguladı. Fındıkta temel sorunun verim olduğuna işaret eden Turan, "Kahverengi kokarca zararı önemli olmakla birlikte belirli dönemlerde artıp sonra düşüş gösterebiliyor. Ancak özellikle birinci standart bölge olarak adlandırılan Ordu, Giresun ve Trabzon’da bahçelerin yaşlanmasıyla birlikte verim ciddi şekilde geriledi. Türkiye’nin dünya fındık üretimindeki payı da son yıllarda düşüş eğiliminde. Tarım Bakanlığı verilerine göre yaklaşık 15 yıl öncesine kıyasla bu pay azalmış durumda" dedi. Üreticinin fiyat beklentisinin verimle doğrudan ilişkili olduğuna dikkat çeken Turan, "Fiyatlar ne kadar artırılırsa artırılsın, dekardan alınan verim düşük olduğu sürece üreticiyi memnun etmek mümkün değil. Türkiye’de dekara ortalama verim yaklaşık 80 kilogram seviyesinde. Bu miktar maliyetleri karşılamaya yetmiyor. Verimin en az 150-200 kilogram seviyelerine çıkarılması gerekiyor. Aksi halde fiyat tartışmaları devam eder" diye konuştu. "Verim düşüklüğü üreticiyi bahçeden uzaklaştırıyor" Verim kaybının yalnızca ekonomik değil, sosyal sonuçlar da doğurduğunu ifade eden Turan, düşük gelir nedeniyle üreticilerin bahçelerden uzaklaştığını söyledi. Turan, "Son dönemde maliyetlerin artması ve verimin düşmesi nedeniyle üreticiler bahçelerini ya terk ediyor ya da yarıcıya veriyor. Ancak artık yarıcıların da bahçeleri bırakmaya başladığı görülüyor. Bu durum üretimde sürdürülebilirliği tehdit ediyor" ifadelerini kullandı. Fındıkta sürdürülebilir üretim için bahçelerin yenilenmesi gerektiğini vurgulayan Turan, "Yaşlanmış bahçelerin gençleştirilmesi, rehabilitasyon çalışmalarının yapılması ve birim alanda verimin artırılması şart. Tarım ve Orman Bakanlığı’nın ilgili kurum ve sektör paydaşlarıyla iş birliği içinde bu süreci hızlandırması gerekiyor. Aksi halde hem üretim hem de üretici kaybı devam edecektir" dedi.