SAĞLIK
03 Mayıs 2026 Pazar - 15:43 Küresel sağlık diplomasisinde Türkiye vurgusu Türkiye, sağlık turizmi ve küresel sağlık diplomasisi alanında önemli bir organizasyona ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. 14-15 Mayıs 2026 tarihlerinde Antalya’da düzenlenecek "Uluslararası Sağlık Turizmi Zirvesi", dünyanın dört bir yanından üst düzey katılımcıları bir araya getirecek. Sağlık Turizmi Konfederasyonu (SATKOF) öncülüğünde, Genel Başkan Prof. Dr. Aysun Bay liderliğinde gerçekleştirilecek zirveye, 50’den fazla ülkeden sağlık bakan yardımcıları, büyükelçiler, uluslararası yatırımcılar, akademisyenler, sağlık yöneticileri ve sektör temsilcilerinin katılması bekleniyor. Türkiye’den ise Sağlık, Ticaret ile Kültür ve Turizm bakanlıkları nezdinde üst düzey katılım öngörülüyor. Zirvede, sağlık turizminde kalite ve akreditasyon, uluslararası hasta güvenliği, yatırım modelleri, kamu-özel iş birlikleri (PPP), dijital sağlık çözümleri ve yapay zeka destekli sağlık sistemleri gibi başlıklar ele alınacak. Organizasyon kapsamında ayrıca ülkeler arası iş birliklerini geliştirmeye yönelik B2B görüşmeler ile stratejik protokol imza süreçleri de gerçekleştirilecek. Prof. Dr. Aysun Bay yaptığı değerlendirmede, Türkiye’nin sağlık turizminde sadece bir hizmet sağlayıcı değil, aynı zamanda küresel sağlık diplomasisinin merkezlerinden biri olma yolunda ilerlediğini belirterek, "Antalya Zirvesi ile amacımız; ülkeler arasında sürdürülebilir iş birlikleri kurmak, yatırım süreçlerini hızlandırmak ve sağlıkta kalite standartlarını uluslararası düzeyde güçlendirmektir" dedi. Zirvenin, Türkiye’nin sağlık turizmindeki güçlü altyapısını, nitelikli insan kaynağını ve stratejik coğrafi konumunu uluslararası kamuoyuna tanıtması açısından önemli bir platform olması bekleniyor.
03 Mayıs 2026 Pazar - 12:25 Migrenle mücadelede ilk adım: Hastalar önce tetikleyicileri bulmalı Nöroloji Uzmanı Dr. Nuray Can Uluğ, migren tedavisinde en kritik aşamanın hastaların kendi ataklarını tetikleyen unsurları belirlemesi olduğunu vurgulayarak, hastalığın sadece bir baş ağrısı değil, yaşam kalitesini düşüren ciddi bir sağlık sorunu olduğunu belirtti. Eskişehir Özel Ümit Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Nuray Can Uluğ, migren hastalığının yönetimi, tedavi yöntemleri ve yaşam tarzı değişiklikleri hakkında açıklamalarda bulundu. Dr. Uluğ, migrenin çocukluk çağlarından itibaren görülebilen, günlük hayatı sekteye uğratan ve doğru tanı konulması gereken bir süreç olduğunu ifade etti. "Doğru tanı büyük önem taşıyor" Her baş ağrısının migren olarak değerlendirilmemesi gerektiğini belirten Dr. Nuray Can Uluğ, tanı sürecinin titizlikle yönetilmesi gerektiğini söyledi. Uluğ, "Öncelikle migreni taklit eden damarsal hastalıklar gibi durumların olup olmadığı araştırılmalı; gerekirse görüntüleme ve kan tahlilleri yapılmalıdır. Ayda bir veya iki kez görülen seyrek ataklarda sadece ağrıyı dindirmeye yönelik tedaviler yeterli olabilir. Ancak ağrılar haftada birkaç güne yayılıyor ve kişi sık sık acil servise başvuruyorsa, koruyucu ve daha kapsamlı bir tedavi planlanmalıdır" dedi. Migren botoksu ve aşı yöntemi Güncel tedavi seçeneklerine de değinen Dr. Uluğ, halk arasında "migren aşısı" olarak bilinen uygulamalar ile migren botoksunun rutin tedaviler arasına girdiğini ve başarılı sonuçlar verdiğini kaydetti. Migrenin sadece ağrıdan ibaret olmadığını; ışığa hassasiyet, kusma ve keyifsizlik gibi belirtilerle sosyal yaşamı felç edebildiğini hatırlattı. Lodos, açlık ve mayalı gıdalara dikkat Atakları tetikleyen çevresel faktörlere karşı hastaları uyaran Dr. Uluğ, son olarak şunları söyledi: "Adet dönemleri, uzun süreli açlık, lodoslu hava, mayalı içecekler ve aroması yüksek gıdalar migreni tetikleyebilir. Hatta şeker tüketimi ile migren arasında doğrudan bir bağlantı görülebilmektedir. Tedavide asıl amacımız, hastaların bu tetikleyicileri fark ederek kendi sorunlarıyla başa çıkma yöntemlerini öğrenmelerine yardımcı olmaktır."
Savaşlar buzdağının görünen yüzü değil: Çevre ve sağlık uyarısı
09 Mart 2026 Pazartesi - 12:56 Savaşlar buzdağının görünen yüzü değil: Çevre ve sağlık uyarısı Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Şevket Özkaya, Türkiye’nin çevresindeki savaşların yalnızca can kaybıyla sınırlı olmadığını belirterek, çevresel kirlilikten psikososyal hastalıklara kadar uzanan etkilerin "buzdağının görünmeyen yüzü" olduğunu söyledi. Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Şevket Özkaya, dünyada artan savaşların yalnızca çatışma bölgelerinde yaşayan insanları değil, çevre ülkeleri ve gelecek nesilleri de etkilediğini belirterek önemli uyarılarda bulundu. Özkaya, savaşların neden olduğu çevresel ve sağlık sorunlarının uzun yıllar devam ettiğine dikkat çekti. Prof. Dr. Özkaya, ülkelerin çevresinde yaşanan çatışmaların yalnızca görünen kayıplarla sınırlı olmadığını ifade ederek, "Ülkemizin 3 tarafı artık savaşlarla çevrili. Savaş bölgelerinde insanların ölümü sadece ‘buzdağının görünen yüzü’. Bu savaştan aktif etkilenenler dışında bir de pasif etkilenme var. Buna ‘buzdağının görünmeyen yüzü’ diyebiliriz ve bu savaşlardan sonra bile onlarca yıl hem bizi hem de çocuklarımızı etkileyecek" dedi. "3 milyardan fazla insan savaşlardan etkileniyor" Birleşmiş Milletler’in de giderek daha acil bir konu olarak silahlı çatışmaların çevresel etkilerini gündeme aldığını ifade eden Özkaya, "Şu anda dünya nüfusunun üçte biri olan 3 milyardan fazla insan savaştan etkilenen bölgelerde yaşıyor" diye konuştu. Savaşların yalnızca insan kayıplarına yol açmadığını belirten Özkaya, özellikle Gazze, Ukrayna ve İran gibi bölgelerde yaşanan çatışmaların ciddi çevresel tahribata neden olduğunu söyledi. Bombalamalar sonucu tarım alanlarının yok olduğunu, su kaynaklarının kirlenebildiğini ve doğal habitatların onlarca yıl boyunca toparlanamadığını vurguladı. "Ekolojik yıkım nesiller boyu sürüyor" Savaşların oluşturduğu ekolojik felaketlerin uzun vadede gıda ve sağlık güvenliğini tehdit ettiğini belirten Özkaya, yoksulluk ve iklim değişikliğinden etkilenen bölgelerde bu risklerin daha da arttığını dile getirdi. Özkaya, "Ülkemizde zaman zaman yaşanan ani iklim ve hava değişimleri de bölgesel savaşların dolaylı sonuçları arasında olabilir" şeklinde konuştu. "Nükleer silahlar insanlık için en büyük tehdit" Nükleer silahların insanlık için en yıkıcı silahlar olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Özkaya şunları söyledi: "Nükleer silahlar insanlık için en yıkıcı ve ayrım gözetmeyen silahlardır. Büyük bir şehirde patlatılan tek bir nükleer bomba milyonlarca insanı öldürebilir. Nükleer patlamalar yalnızca anlık etkilerle sınırlı kalmaz; şok dalgası, yoğun ısı ve radyasyon geniş alanlarda ölüm ve ağır yaralanmalara yol açar. Ayrıca, patlama sonrası ortaya çıkan iyonlaştırıcı radyasyon çevreyi kirletir ve uzun vadeli sağlık sorunlarına, özellikle kanser ve genetik hasarlara neden olur. 1945–1980 yılları arasında yapılan atmosferik nükleer testlerin dünya genelinde yaklaşık 2,4 milyon kanser ölümüne yol açacağı tahmin edilmektedir. Nükleer silahların küçük bir kısmının bile kullanılması küresel iklimi bozabilir ve büyük bir gıda krizine, uzun vadede yaklaşık 2 milyar insanın açlıkla karşı karşıya kalmasına yol açabilir. Binlerce nükleer silahın patlaması ise nükleer kışa neden olur ve kırılgan ekosistemimizi yok edebilir. Savaşlar yalnızca bugünü değil gelecek nesilleri de etkiler; çevresel ve sağlık boyutları göz ardı edilmemelidir."
Uzmanı uyardı: "Sinsi ilerliyor, kalıcı görme kaybına yol açabiliyor"
09 Mart 2026 Pazartesi - 11:55 Uzmanı uyardı: "Sinsi ilerliyor, kalıcı görme kaybına yol açabiliyor" Halk arasında göz tansiyonu olarak bilinen glokomun çoğu zaman belirti vermeden ilerlediğini belirten uzmanlar, düzenli göz muayenesinin erken teşhis için büyük önem taşıdığını vurguluyor. Göz içerisindeki sıvı basıncının artması sonucu göz sinirinin zarar görebileceğini belirten Medicana Sivas Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Ayşe Kaplan, "Glokom, göz içi sıvısının yeterli şekilde dışarı boşaltılamaması sonucu göz içi basıncının yükselmesiyle ortaya çıkar. Bu basınç artışı zamanla görmeyi sağlayan göz siniri hücrelerinde hasara neden olur. Tedavi edilmediğinde ise geri dönüşü olmayan görme kaybı gelişebilir. Glokom halk arasında göz tansiyonu olarak bilinir ve tespit edilen her 10 hastadan yaklaşık birinde körlüğe kadar ilerleyebilen ciddi sonuçlar doğurabilir" dedi. Glokomun en önemli tehlikesi Glokomun çoğu zaman sinsi şekilde ilerlediğine dikkat çeken Op. Dr. Ayşe Kaplan, "Glokom çoğu hastada belirgin bir şikâyete yol açmadan ilerler. Bazı hastalarda baş ağrısı, görme alanında daralma, göz çevresinde ağrı veya ışıkların etrafında renkli halkalar görme gibi belirtiler ortaya çıkabilir. Ancak hastalığın büyük bölümünde kişiler görme kaybı oluşana kadar herhangi bir belirti fark etmeyebilir" dedi. Bu kişiler daha fazla risk altında Op. Dr. Ayşe Kaplan, bazı kişilerin glokom açısından daha yüksek risk grubunda yer aldığını belirterek,"40 yaş üzerindeki bireyler, ailesinde glokom bulunan kişiler, diyabet hastaları, hipertansiyon veya hipotansiyonu olanlar, yüksek miyopisi bulunan kişiler, damar hastalığı olanlar, uzun süreli kortizon kullanan bireyler, glokom açısından daha dikkatli olmalı, özellikle aile öyküsü olan bireylerde hastalığın daha sık görüyoruz. 40 yaşına kadar üç yılda bir, 40 yaşından sonra ise iki yılda bir düzenli göz muayenesi yaptırılmasını öneriyoruz. Genetik risk taşıyan, diyabet veya hipertansiyon gibi hastalıkları bulunan kişilerin ise yılda en az bir kez göz kontrolünden geçmeleri büyük önem taşıyor" dedi. Glokom tedavisinde farklı yöntemlerin uygulanabildiğini belirten Op. Dr. Ayşe Kaplan, tedavi seçenekleri hakkında, "Glokom tedavisinde ilaç tedavisi, lazer uygulamaları ve cerrahi yöntemler kullanılabilmektedir. Hastalığın evresine ve hastanın durumuna göre tedavi planı belirlenir. İlaç tedavisinde düzenli kullanım tedavinin başarısı açısından son derece önemlidir. Gerekli durumlarda lazer veya cerrahi yöntemler de başarılı sonuçlar verebilmektedir. Özellikle geç tanı konulan veya ilaç kullanımının yeterli olmadığı durumlarda cerrahi yöntemlerin etkili bir seçenektir" dedi.
50-70 yaş arasında tarama, kolon kanserini önleyebilir
09 Mart 2026 Pazartesi - 11:55 50-70 yaş arasında tarama, kolon kanserini önleyebilir Kolorektal kanserin dünyada en sık görülen kanser türlerinden biri olduğunu belirten Genel Cerrahi ve Gastroenteroloji Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Enver Reyhan, erken tanı ve tarama testlerinin önemine dikkat çekerek, "Kanser erken evrede saptandığında tedavi çok daha başarılı olur ve hastaların yaşam süresi uzar. Erken evrede yakalanan kolorektal kanserlerde tamamen tedavi mümkün olabilir. 50-70 yaş arasındaki kadın ve erkeklerde iki yılda bir gaitada gizli kan testi yapılması ve 10 yılda bir kolonoskopi yapılması önerilmektedir" dedi. VM Medical Park Mersin Hastanesi Genel Cerrahi ve Gastroenteroloji Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Enver Reyhan, kolorektal kanserin (kolon kanseri) kalın bağırsak ve rektumda görülen bir kanser türü olduğunu söyleyerek, "Kolorektal kanser, kolon dediğimiz kalın bağırsak ile rektum dediğimiz kolonun devamı ve alt kısmında gelişen bir kanser türüdür. Dünyada en sık tanı konulan kanserler arasında yer almaktadır. Ülkemizde de oldukça yaygın görülmektedir" diye konuştu. Son yıllarda erken tanı ve etkili tedavi yöntemleri sayesinde ölüm oranlarında azalma gözlendiğini ifade eden Prof. Dr. Reyhan, "Bu kadar sık görülmesine rağmen son yıllarda erken tanı ve etkili tedavi yöntemleri sayesinde ölüm oranlarında azalma gözlenmektedir" şeklinde konuştu. "Erkeklerde daha sık görülüyor" Kolorektal kanserin erkeklerde kadınlara göre daha sık görüldüğünü belirten Prof. Dr. Reyhan, "Kolorektal kanser 40 yaşından önce nadir görülür. Ancak 40 ile 50 yaş arasında görülme sıklığı belirgin şekilde artmaya başlar ve yaş ilerledikçe risk giderek yükselir" açıklamasında bulundu. Genetik faktörlerin de risk oluşturduğunu dile getiren Prof. Dr. Reyhan, "Kalıtsal yatkınlık varsa risk artmaktadır. Ancak bu kanserlerin büyük çoğunluğu ailesel değil, bireysel olarak ortaya çıkmaktadır. Birinci derece yakınlarında kanser veya kansere dönüşebilen polip bulunan kişilerde risk daha yüksektir" diye konuştu. "Beslenme ve yaşam tarzı etkili" Beslenme ve yaşam tarzının hastalığın gelişiminde önemli rol oynadığını vurgulayan Prof. Dr. Reyhan, "Kırmızı ve işlenmiş et tüketimi, obezite, metabolik sendrom, hareketsiz yaşam tarzı, D vitamini eksikliği, uzun süreli iltihabi bağırsak hastalıkları, sigara ve alkol kullanımı kolorektal kanser açısından önemli risk faktörleri arasında yer alıyor" dedi. Sağlıklı yaşam alışkanlıklarının koruyucu olabileceğini belirten Reyhan, "Düzenli egzersiz yapılması, lif açısından zengin beslenme ve taze sebze meyve tüketiminin artırılması bu kanser türüne karşı koruyucu rol oynayabilir" dedi. "Bağırsak alışkanlıklarındaki değişime dikkat" Kolorektal kanserlerin bazen ileri evreye kadar belirti vermeyebileceğini belirten Prof. Dr. Reyhan, şu bilgileri paylaştı: "Bağırsak alışkanlıklarında değişiklik, bazen ishal bazen kabızlık görülmesi ve dışkıda kanama erken belirtiler arasında yer alabilir. Karın ağrısı ve şişkinlik de sık görülen şikayetlerdir. Kanser kalın bağırsağın farklı bölümlerinde farklı belirtilerle ortaya çıkabilir. Kalın bağırsağın sol tarafındaki kanserler bağırsak tıkanıklığı ile sağ tarafındaki kanserler ise çoğunlukla gizli kanama ile ortaya çıkabilir. Rektumun alt kısmındaki kanserlerde sık tuvalete gitme isteği görülebilir. Hastalık bazen kilo kaybı, iştahsızlık ve kansızlık gibi genel belirtilerle de ortaya çıkabilir. Kolorektal kanser bazı hastalarda belirti vermeden de ilerleyebilir. Bu nedenle tarama testleri büyük önem taşımaktadır." "Dışkıda kan görülmesi önemsenmeli" Dışkıda kan görülmesinin önemli bir belirti olabileceğini vurgulayan Prof. Dr. Reyhan, "Dışkıda kan görülmesi kolorektal kanser açısından önemli bir bulgudur. Her zaman kanser anlamına gelmeyebilir ancak mutlaka araştırılması gerekir. Kanama hemoroid, divertikül veya anal fissür gibi başka hastalıklardan kaynaklanabilir. Kanamanın sebebini ortaya koymak için kolonoskopi gibi tetkiklerin yapılması gerekir" dedi. "Tarama testleri hayat kurtarıyor" Erken tanının tedavide başarıyı artırdığını ifade eden Prof. Dr. Reyhan, "Kanser erken evrede saptandığında tedavi çok daha başarılı olur ve hastaların yaşam süresi uzar. Erken evrede yakalanan kolorektal kanserlerde tedaviyle tamamen iyileşme mümkün olabilir. 50-70 yaş arasındaki kadın ve erkeklerde iki yılda bir gaitada gizli kan testi yapılması ve 10 yılda bir kolonoskopi yapılması önerilmektedir. Ailesinde kanser öyküsü bulunan kişilerde bu taramalar daha erken yaşta başlanabilir. Gaitada gizli kan testi birçok sağlık kuruluşunda yapılabilir. Bu test hastanelerin yanı sıra KETEM ve Aile Sağlığı Merkezlerinde de yapılabilmektedir" ifadelerini kullandı. "Kolonoskopi korkulacak bir işlem değil" Kolonoskopinin günümüzde daha konforlu bir şekilde yapılabildiğini dile getiren Prof. Dr. Reyhan, şu bilgileri paylaştı: "Gelişmiş cihazlar sayesinde kolonoskopi işlemi sedoanaljezi dediğimiz yöntemle hastalar uyutularak yapılabilmektedir. Bu nedenle hastalar işlem sırasında ağrı hissetmemektedir. Kolonoskopi aynı zamanda kanser gelişimini önleyebilir. Kolonoskopi sırasında kansere dönüşebilecek polipler erken dönemde tespit edilerek çıkarılabilir. Bu da kanser gelişimini önlemede önemli bir avantaj sağlar." "Sağlıklı yaşam kanser riskini azaltıyor" Kolorektal kanserden korunmanın mümkün olduğunu ifade eden Prof. Dr. Reyhan, "Düzenli egzersiz yapmak, sağlıklı beslenmek, taze sebze ve meyve tüketimini artırmak, işlenmiş kırmızı et tüketimini azaltmak, sigara ve alkolden uzak durmak bu kanser türüne karşı korunmada önemli rol oynar. Kolorektal kanser erken tanı ile önlenebilir ve tedavi edilebilir bir hastalıktır. Bu nedenle belirtiler önemsenmeli ve tarama testleri ihmal edilmemelidir" şeklinde konuştu.
Mersin’de Ramazan’da kan bağışı düştü
09 Mart 2026 Pazartesi - 10:32 Mersin’de Ramazan’da kan bağışı düştü Mersin’de Ramazan ayında kan bağışı oranlarında düşüş yaşanırken Türk Kızılay yetkilileri, hastanelerde kan ihtiyacının kesintisiz devam ettiğini belirterek iftardan sonra vatandaşlara bağış çağrısında bulundu. Türk Kızılay Mersin İl Başkanı Lütfü Parıltı, Ramazan ayında insanların oruç tutması nedeniyle kan bağışında doğal bir düşüş yaşandığını belirtti. Normal dönemlerde Mersin’de kan bağışı oranlarının hedefleri karşıladığını ifade eden Parıltı, Ramazan ayında ise bağış sayılarının azaldığını söyledi. "Ramazan’da doğal bir düşüş yaşanıyor" Ramazan ayının kan bağışı oranlarını etkilediğini kaydeden Parıltı, "Ramazan ayı dolayısıyla insanlar oruç tutuyor. Oruç tuttukları için de kan veremiyorlar. Doğal olarak kan oranlarımızda düşüş yaşanıyor. Mersin’de kan bağışımız ülke ortalamasına baktığımız zaman her zaman belirtilen hedefleri tutturmaktadır. Tabii bu Ramazan aylarında doğal olarak bir düşüş olmasına sebep olmaktadır" dedi. "Akşam iftardan sonra kan vermeye davet ediyoruz" Vatandaşlara bağış çağrısında bulunan Parıltı, kan ihtiyacının sürekli olduğunu vurgulayarak özellikle iftar ve teravih sonrası bağış yapılabileceğini belirtti. Parıltı, "Kızılay ‘kan ihtiyacı acil değil sürekli bir ihtiyaçtır’ sloganıyla yıllardır çalışmalar yapıyor. Bir canı kurtarmanın maneviyattaki karşılığının hiçbir bedeli yoktur. Bu kapsamda tüm vatandaşlarımızı kan verme noktalarımıza teravihten sonra, akşam iftardan sonra davet ediyoruz" ifadelerini kullandı. Ramazan ayında bağışların devam edebilmesi için kan bağış noktalarının çalışma saatlerinin uzatıldığını da belirten Parıltı, "Kan merkezimiz gece 00.30’a kadar çalışıyor. AVM’de bulunan kan bağış noktamız ise 22.30’a kadar hizmet veriyor. Bunun yanında teravih sonrası etkinlikler düzenleyerek kan seviyemizi kontrol altında tutmaya çalışıyoruz" diye konuştu. Kan temin oranlarının önemli bir kısmının gönüllülerden karşılandığını dile getiren Parıltı, "Kan temin oranlarımızın yüzde 46’sını gönüllülerimizden karşılıyoruz ancak bu oran her zaman yeterli olmayabiliyor. Bu nedenle vatandaşlarımızın desteğini bekliyoruz" dedi.
TVHB Başkanı Eroğlu, TVHB’nin 72. yıl dönümünü kutladı
09 Mart 2026 Pazartesi - 10:20 TVHB Başkanı Eroğlu, TVHB’nin 72. yıl dönümünü kutladı Türk Veteriner Hekimleri Birliği (TVHB) Başkanı Ali Eroğlu, 9 Mart 1954 yılında kurulan TVHB’nin 72. yıl dönümünü kutladı. Türk Veteriner Hekimleri Birliği (TVHB) Başkanı Ali Eroğlu, TVHB’nin kuruluşunun 72. yıl dönümü sebebiyle açıklamada bulundu. Eroğlu, TVHB’nin 9 Mart 1954 yılında kuruluş kararının alınıp 18 Mart 1954 yılında Resmi Gazete’de yayımlanarak kurulduğunu belirtti. Eroğlu, "Bugün 72. kuruluş yıl dönümümüz. Bu vesileyle 7 Mart Cumartesi günü Kahramanmaraş’ta 72. kuruluş yıl dönümü programı içerisinde bir iftar yemeği düzenledik. Geçen yıl aynı etkinliği Hatay’da gerçekleştirmiştik. Bu yıl da Kahramanmaraş’ta etkinlik oldu. TVHB’nin kamu kurumu niteliğinde olması önemli. Bugün itibariyle kendisine bağlı 8 bölge ve 64 il olmak üzere 72 tane veteriner hekimleri odamız mevcut. Kamuda, özelde ve serbest olarak mesleğini yürüten yaklaşık 45 bini geçen veteriner hekim mevcut. Bunların tamamını temsil eden bir özelliği var" diye konuştu. "Mesleğini serbest ve özel olarak icra eden veteriner hekimler için bu odalara üye olmak zorunlu" 1980 yılına kadar veteriner hekim olan herkesin veteriner hekimler odasına üye olmasının mecburi olduğunu vurgulayan Eroğlu, "Ancak 80’den sonra kaldırıldığı için kamuda çalışanların üyeliği isteğe göre. Ama mesleğini serbest ve özel olarak icra eden veteriner hekimler için bu odalara üye olmak zorunlu" ifadelerini kullandı. "Veterinerlik çok önemli şahsiyetler yetiştirmiş bir meslektir" Osmanlı’da bilimsel olarak veteriner hekimlik kavramının 1842 yılında başladığını kaydeden Eroğlu, "Veterinerlik çok önemli şahsiyetler yetiştirmiş bir meslektir. Mehmet Akif Ersoy, istiklal şairimiz, veteriner hekimdir. O zamanki adı baytar mektebi şeklinde olan okulun 1893 yılında birincilikle mezun olan öğrencisidir. Genel müdür yardımcılığına kadar yükselmiş, idari görevlerde bulunmuştur. Ayrıca sahayı gezmiş, Türkiye sahasını, Suriye tarafını, balkanları gezmiştir. Hatta arkadaşları hatıralarında, ‘Akif, at sırtında baytarlığın vermiş olduğu sorumluluğu yerine getirmek için doğuyu, Anadolu’yu karış karış gezip Anadolu insanını tanımasaydı İstiklal Marşı’nı yazamazdı’ diyor" şeklinde konuştu.
"Uzun süren burun tıkanıklığı nazal polip belirtisi olabilir"
09 Mart 2026 Pazartesi - 09:56 "Uzun süren burun tıkanıklığı nazal polip belirtisi olabilir" Burun tıkanıklığının çoğu zaman basit bir nezle ya da alerji olarak düşünüldüğünü dile getiren Kulak Burun Boğaz Uzmanı Prof. Dr. Yaşar Çokkeser, "Ancak uzun süredir devam eden, hiç tam açılmayan bir burun ve beraberinde koku kaybı varsa bunun nedeni nazal polip olabilir. Nazal polip; burun ve sinüslerin iç yüzeyinin uzun süre şiş kalması sonucu oluşan, yumuşak yapıda ve ağrısız doku büyümeleridir" dedi. İstinye Üniversitesi Liv Hospital Topkapı Kulak Burun Boğaz Uzmanı Prof. Dr. Yaşar Çokkeser, uzun süredir devam eden burun tıkanıklığı ve koku kaybının nazal polip belirtisi olabileceğini belirterek, hastalığın tanı ve tedavisine ilişkin uyarılarda bulundu. Burun tıkanıklığının çoğu zaman basit bir nezle ya da alerji olarak düşünüldüğünü dile getiren Prof. Dr. Çokkeser, "Ancak uzun süredir devam eden, hiç tam açılmayan bir burun ve beraberinde koku kaybı varsa bunun nedeni nazal polip olabilir. Nazal polip; burun ve sinüslerin iç yüzeyinin uzun süre şiş kalması sonucu oluşan, yumuşak yapıda ve ağrısız doku büyümeleridir. Kanser değildir. Ancak hava yolunu daraltarak ve sinüslerin doğal boşalmasını engelleyerek yaşam kalitesini ciddi şekilde düşürebilir" diye konuştu. Burnum hiç açılmıyor şikâyetinin arkasında ne var? Nazal polipli hastaların en sık "Burnum hiç açılmıyor, koku alamıyorum, genzim sürekli dolu" şikâyetiyle başvurduğunu ifade eden Prof. Dr. Çokkeser, bunun nedenini burun iç yüzeyinde uzun süredir devam eden şişliğe bağladı. Prof. Dr. Çokkeser, "Bu şişlik zamanla yumuşak dokuların oluşmasına neden olur ve hava geçişi zorlaşır. Sonuçta kişi sürekli tıkalı hisseder" şeklinde konuştu. "Nazal polip bir mikrop hastalığı değil" Nazal polibin burun içinde oluşan bir enfeksiyon olmadığını vurgulayan Prof. Dr. Çokkeser, "Sorunun temelinde bağışıklık sisteminin burun dokusuna karşı geliştirdiği aşırı hassasiyet vardır. Alerji, astım, aspirin hassasiyeti, kronik sinüzit, sigara dumanı ve hava kirliliği bu süreci tetikleyebilir. Ancak bu durum mikrobik bir hastalık olmadığı için antibiyotik tedavisi çoğu zaman kalıcı çözüm sağlamaz" ifadelerini kullandı. "Koku kaybı en kritik uyarı" Sürekli burun tıkanıklığının nazal polibin en yaygın belirtisi olduğunu belirten Prof. Dr. Çokkeser, "En dikkat edilmesi gereken bulgu koku duyusunun azalması ya da tamamen kaybolmasıdır. Bunun yanında geniz akıntısı, başta dolgunluk hissi, ağızdan nefes alma, horlama ve sık sinüzit atakları görülebilir. Özellikle koku duyusunun geri gelmemesi, durumun değerlendirilmesi gerektiğini gösterir" dedi. "İlaç yetmezse cerrahi gündeme geliyor" Tedavide ilk adımın ilaç olduğunu söyleyen Prof. Dr. Çokkeser, "Burun içine uygulanan spreyler şişliği azaltmayı hedefler. Ancak ilaçlara rağmen burun tıkanıklığı devam ediyorsa, koku geri gelmiyorsa, sinüsler tamamen kapanmışsa ya da sık sinüzit atakları yaşanıyorsa ameliyat planlanabilir" açıklamasında bulundu. "Amaç sadece polipi almak değil, nefesi rahatlatmak" Ameliyatın günümüzde burun içinden, kapalı yöntemle yapıldığını belirten Prof. Dr. Çokkeser, "Dışarıdan kesi olmaz. Amaç yalnızca polip dokusunu temizlemek değil, sinüslerin doğal hava dolaşımını yeniden sağlamaktır. İşlem genellikle kısa sürer, ağrı azdır ve hastalar çoğu zaman aynı gün ya da bir gece sonra taburcu edilir" dedi. "Ameliyat sonrası süreç de tedavide kritik önem taşır" Nazal polibin kronik bir durum olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Çokkeser, "Sorun sadece burundaki doku değildir, altta yatan hassasiyet devam edebilir. Bu nedenle ameliyat sonrası düzenli sprey kullanımı, burun yıkama ve doktor kontrolleri tedavinin önemli bir parçasıdır. En başarılı sonuç, ameliyatla tıkanıklığın giderilmesi ve ilaç tedavisiyle hastalığın kontrol altında tutulmasıyla elde edilir" diyerek sözlerini noktaladı.
Uzmanı açıkladı:  "Oruç, beden ve ruhun farkına varmayı sağlar"
08 Mart 2026 Pazar - 17:06 Uzmanı açıkladı: "Oruç, beden ve ruhun farkına varmayı sağlar" Sivas Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde görevli Öğretim Üyesi Sema Yılmaz, orucun modern hayatın hızına karşı insanı yavaşlatarak farkındalık kazandırdığını belirterek, Ramazan ayının yalnızca oruçtan ibaret olmadığını, teravih, mukabele ve itikaf gibi ibadetlerle güçlü bir manevi atmosfer sunduğunu söyledi. Sivas Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Din Psikolojisi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Sema Yılmaz, Ramazan ayında oruç ibadetinin insan psikolojisine etkileri ve Ramazan’ın manevi atmosferine ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Modern hayatın insanı sürekli tüketmeye ve zaman baskısı altında yaşamaya yönlendirdiğini belirten Yılmaz, oruç ibadetinin ise insanı yavaşlamaya ve hayatın anlamını yeniden düşünmeye davet ettiğini ifade etti. Oruç ibadetinin İslam’da oldukça kapsamlı bir ibadet olduğuna dikkat çeken Yılmaz, "Oruç, insanın zamanı daha farkındalıkla yaşamasını sağlayan, bedenin ve ruhun farkına varılmasına katkı sunan bir ibadettir. Bu yönüyle insanın hem fiziksel hem de ruhsal olarak güçlenmesine yardımcı olur" dedi. "Öz denetim becerisi gelişiyor" Oruç ibadetinin bedensel açıdan da önemli katkılar sunduğunu belirten Yılmaz, bu süreçte beslenme düzeninin yeniden şekillendiğini ve beden ritminin dengelenmesine katkı sağladığını dile getirdi. İnsanların bu süreçte bedenlerinin sınırlarını ve ihtiyaçlarını daha iyi tanıma imkânı bulduğunu ifade eden Yılmaz, ruhsal açıdan ise orucun sabır ve öz denetim becerisini geliştirdiğini vurguladı. "Sınırları öğreten bir ibadettir" Oruç ibadetinin irade eğitimine de katkı sağladığını belirten Yılmaz, "Oruç, insanın neyi yapıp neyi yapamayacağını fark etmesini sağlayan, iradesinin sınırlarını öğreten bir ibadettir. Bu yönüyle yeri başka hiçbir uygulamayla doldurulamayacak kadar özel bir ibadet biçimidir" ifadelerini kullandı. "Birlik duygusu güçleniyor" Ramazan ayının yalnızca oruç ibadetinden ibaret olmadığını vurgulayan Yılmaz, bu ayın birçok farklı ibadet ve manevi deneyimi içinde barındırdığını söyledi. Hastalık, yaşlılık veya yolculuk gibi sebeplerle oruç tutamayan kişilerin de Ramazan’ın manevi atmosferini farklı ibadetlerle yaşayabildiğini ifade eden Yılmaz, özellikle teravih namazının cemaat bilincini ve birlik duygusunu güçlendirdiğini belirtti. "Ramazan, Kur’an ayıdır" Ramazan ayının aynı zamanda Kur’an ayı olduğuna dikkat çeken Yılmaz, bu dönemde Kur’an-ı Kerim tilaveti ve mukabele geleneğinin önemli bir yer tuttuğunu dile getirdi. Mukabelenin iki kişinin karşılıklı olarak Kur’an okuyup birbirini dinlemesiyle gerçekleştirilen özel bir ibadet olduğunu belirten Yılmaz, bunun insanlara hem manevi hem de ilişkisel açıdan güçlü bir bağ kurma imkânı sunduğunu söyledi. Ramazan’ın son günlerinde gerçekleştirilen itikaf ibadetine de değinen Yılmaz, günümüz insanının yalnız kalmaya tahammül etmekte zorlandığını ifade ederek, itikafın insanın dünyevi meşguliyetlerinden uzaklaşıp kendisi ve Yaradan ile baş başa kalmasını sağlayan önemli bir fırsat olduğunu vurguladı.