SAĞLIK
Kayseri Devlet Hastanesi’nde ‘el hijyeni’ eğitimi 05 Mayıs 2026 Salı - 22:34:55 Kayseri Devlet Hastanesi’nde ‘5 Mayıs Dünya El Hijyeni Günü’ dolayısıyla hastane personeline el hijyeni eğitim programı düzenlendi. Kayseri Devlet Hastanesi’nde ‘5 Mayıs Dünya El Hijyeni Günü’ kapsamında Enfeksiyon Kontrol Komite Başkanı Uzm. Dr. Haydar Ürün tarafından, hastane idarecilerinin de katılımıyla hastane personeline yönelik bir eğitim programı yapıldı. Eğitim de açılış konuşmasını yapan Kayseri Devlet Hastanesi Başhekimi Uzm. Dr. Ali Çöl, el hijyeninin önemi ile enfeksiyonlardan korunma yöntemlerine dikkat çekerek, hem hastane personelinin sağlığını hem de hastaların sağlığını korumak adına el hijyeninin vazgeçilmez bir unsur olduğunu vurguladı. Eğitim kapsamında Enfeksiyon Kontrol Komite Başkanı Uzm. Dr. Haydar Ürün tarafından, el hijyeninin önemi ve enfeksiyonlardan korunma yöntemleri hakkında detaylı bilgilendirme yapıldı. Programın devamında, 2025 yılı el hijyeni uyum oranı en yüksek olan ‘El Hijyeni Şampiyonu Klinikleri’ belirlenerek, 3. Basamak Yoğun Bakım Ünitesi ile Ruh Sağlığı ve AMATEM klinikleri bu unvana layık görüldü. Geçen yılın şampiyonu olan bu birimlere, Başhekim Uzm. Dr. Ali Çöl ve hastane yöneticileri tarafından teşekkür belgeleri takdim edildi. Gerçekleştirilen etkinlik; farkındalık oluşturması, bilgi düzeyini artırması ve kurumsal motivasyonu güçlendirmesi içeriğiyle dikkat çekerken, programa katkı sunan ve katılım sağlayan tüm personele teşekkür edildi.
05 Mayıs 2026 Salı - 21:42 Astımda doğru tedavi ve takip hayati önem taşıyor Dünya Astım Günü kapsamında yapılan açıklamada, astımın doğru yönetimle kontrol altına alınabileceği vurgulandı. Dünya Astım Günü dolayısıyla yapılan bilgilendirmelerde, dünya genelinde milyonlarca kişiyi etkileyen astım hastalığına dikkat çekildi. Tunceli Devlet Hastanesi’nde görev yapan Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Nazife Özge Altan, astımın hava yollarının daralması sonucu ortaya çıkan; nefes darlığı, göğüste sıkışma hissi, öksürük ve hırıltılı solunum gibi belirtilerle kendini gösteren kronik bir hastalık olduğunu belirtti. Hastalığın doğru yönetildiğinde kontrol altına alınabileceğini ifade eden Altan, tedavinin temel amacının belirtileri baskılayarak hastaların günlük yaşamlarını kısıtlama olmaksızın sürdürebilmelerini sağlamak olduğunu vurguladı. Astım ataklarını tetikleyen unsurlar arasında ev tozu akarları, polenler, küf mantarları, tütün dumanı, keskin kokular ve ani hava değişimlerinin yer aldığını belirten Altan, bu faktörlerden uzak durmanın hastalık kontrolünde önemli bir adım olduğunu dile getirdi. Hekim tarafından reçete edilen ilaçların önerilen dozda ve doğru teknikle kullanılmasının hayati önem taşıdığına dikkat çeken Altan, şikayetlerin azalmasının ilaçların bırakılması anlamına gelmediğinin altını çizdi. Üst ve alt solunum yolu enfeksiyonlarının da astım ataklarını artırabileceğini ifade eden Altan, kişisel hijyen kurallarına uyulması ve kapalı alanların düzenli havalandırılması gerektiğini söyledi. Astımın seyrinin zaman içerisinde değişebileceğini belirten Altan, düzenli hekim kontrollerinin ihmal edilmemesi gerektiğini, erken tanı ve doğru tedaviyle hastalığın kontrol altına alınabileceğini sözlerine ekledi.
05 Mayıs 2026 Salı - 17:46 Dünya Astım Günü’nde uzmanından uyarı: Düzenli takip hayat kurtarıyor Göğüs Hastalıkları Uzmanı Uzm. Dr. H. Uğur Boysan, 5 Mayıs Dünya Astım Günü çerçevesinde yaptığı açıklamada, astımın doğru tedavi, düzenli takip ve yaşam tarzı değişiklikleri ile kontrol altına alınabilen kronik bir hastalık olduğunu vurguladı. Astımın nefes darlığı, öksürük, hırıltı ve göğüste baskı hissi gibi belirtilerle kendini gösterdiğini belirten Uzm. Dr. Boysan, bu şikayetlerin kişiden kişiye farklılık gösterebileceğini ifade etti. Bazı hastalarda yalnızca gece öksürüğü görülürken, bazılarında ise eforla artan nefes darlığının ön planda olabileceğine dikkat çekti. Tetikleyici faktörlere dikkat Hava yollarındaki kronik hassasiyetin toz, polen, tütün kullanımı, hava kirliliği ve keskin kokular gibi etkenlerle tetiklenebildiğini belirten Uzm. Dr. Boysan, tedavi başarısı için düzenli takibin şart olduğunu söyledi. Boysan, "Astım tedavisinde temel amaç, hastanın günlük yaşamını kısıtlamadan rahat nefes alabilmesi ve atak riskinin azaltılmasıdır. Bunun için hastaların kontrollerini aksatmaması ve ilaçlarını önerilen şekilde kullanması büyük önem taşır" dedi. İlaç kullanım tekniği başarıyı artırıyor Özellikle inhaler (fısfıs) ilaçların doğru teknikle kullanılmasının tedavi başarısını doğrudan etkilediğini vurgulayan Uzm. Dr. Boysan, hastaların ilaç kullanım yöntemlerini belirli aralıklarla hekimleriyle gözden geçirmeleri gerektiğini belirtti. Sigara dumanından uzak durulması, yaşam alanlarının havalandırılması ve toz yükünün azaltılmasının astım yönetimindeki önemine değinen Boysan, düzenli takip edilen hastalarda hastalığın büyük ölçüde kontrol altında tutulabildiğini ifade etti.
05 Mayıs 2026 Salı - 17:11 "Astım kontrol altına alınabilen kronik bir hastalıktır" Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Sağlık Hizmetleri Uygulama ve Araştırma Hastanesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sefa Levent Özşahin, 5 Mayıs Dünya Astım Günü dolayısıyla açıklamalarda bulundu. Genetik yatkınlık ve çevresel faktörlerin astıma zemin hazırladığını ifade eden Özşahin, "Çevresel faktörler olarak alerjenler, sigara dumanı, hava kirliliği ve beslenme alışkanlıkları astımın gelişmesinde etkili olmaktadır. Ev tozu akarları, polenler, hayvan tüyleri, küf mantarları ve hamamböceği gibi alerjenlere karşı duyarlılık astımlı hastalarda çok sık görülmektedir. Yaşadığımız ortamlarda rutubet ve küf olması, sigara dumanına maruz kalınması astım gelişimi için önemli bir risk faktörüdür. Astımlı hastalarda havayolları aşırı duyarlı olup uyaranlara karşı aşırı yanıt vermektedir. Tetikleyici olarak kabul ettiğimiz alerjenler, enfeksiyonlar, egzersiz, sigara dumanı ve hava kirliliği astım semptomlarının ortaya çıkmasına neden olmaktadır" dedi. Astım hastalığının bulgularını öksürük, nefes darlığı, göğüste sertlik ve hışıltı olarak açıklayan Özşahin, "Bu şikayetlerin uzun sürmesi veya tekrarlaması halinde hastada astım düşünülmelidir. Astımda görülen öksürük, inatçı, tekrarlayan, gece ve sabaha karşı daha fazladır ve uykudan uyandırabilir. Astım hastalığı kronik olup hasta ve hekim iş birliği ile hastalığın kontrolünün sağlanması mümkündür. Tedavinin hedefi astım belirtilerinin azaltılması ve bireyin normal günlük aktivitelerini yapılabilmesidir. Astım krizlerinin olmaması, acil başvurularının olmaması, gece ve gündüz belirtilerinin kaybolması ve hastanın günlük aktivitelerini zorlanmadan yapması astım kontrolünün temel göstergeleridir. Alerjisi olan bir hastanın alerjenlerden korunması, sigara dumanına maruz kalınmasının engellenmesi, grip aşısının her yıl yapılması, aşırı kilolardan kaçınılması ve ilaçların düzenli ve doğru kullanımı önemlidir. Astım tedavisinde kullanılan ilaçların büyük bölümü solunum yolu ile alınmaktadır. Bu ilaçların doğru teknikle kullanımı hastalığın kontrolü için çok önemlidir. Unutulmaması gereken en önemli konu ise tedaviye uyumun bozulması yani ilaçların yanlış teknikle ve düzensiz kullanılması hastalığın kontrolündeki başarısızlığın en önemli nedenidir. Astım kronik bir hastalık olduğu için bu sorunların aşılması ancak iyi bir hekim ve hasta iş birliği ile sağlanabilir. Hastanın eğitimi ve hekim ile iyi iş birliğinin kurulması astım kontrolünün sağlanmasının en önemli basamağıdır. Bu sayede astım daha kolay bir şekilde kontrol altına alınabilir" ifadelerine yer verdi.
Depresyon, obezite riskini artırıyor
03 Mart 2026 Salı - 11:17 Depresyon, obezite riskini artırıyor Psikiyatrik bozukluklar ile obezite arasında karşılıklı bir etkileşim bulunduğunu aktaran Medicana Sağlık Grubu Psikoloji Bölümü’nden Klinik Psikolog Burçin Deniz, özellikle depresyonu olan bireylerde obezite riskinin yüzde 58 daha fazla olduğunu belirtti. Gelinen noktada kişinin kendini obezite ve depresyon sarmalı içinde bulabileceğini aktaran Klinik Psikolog Burçin Deniz, "Psikiyatrik bozukluklar ile obezite arasında karşılıklı bir etkileşim bulunmaktadır. Mevcut bir psikiyatrik rahatsızlık obezite gelişme riskini artırabilirken, obezite de bireyde psikiyatrik bir bozukluğun ortaya çıkması açısından risk faktörü oluşturabilir. Obezite ile en sık ilişkilendirilen psikiyatrik rahatsızlıklar arasında depresyon ve yeme bozuklukları yer almaktadır" mesajını verdi. Obezite yalnızca fazla kilodan ibaret değil; çoğu zaman ruh sağlığıyla iç içe ilerleyen karmaşık bir süreç olarak karşımıza çıkıyor. Araştırmalar, depresyon ile obezite arasında çift yönlü ve güçlü bir ilişki bulunduğunu ortaya koyuyor. Medicana International İzmir Hastanesi Psikoloji Uzmanı Klinik Psikolog Burçin Deniz, depresyon tanısı bulunan bireylerde obezite gelişme riskinin yüzde 58 oranında arttığına dikkat çekerek, bireylerin kendilerini zamanla ‘obezite-depresyon sarmalı’ içinde bulabildiğini vurguluyor. Klinik Psikolog Burçin Deniz, "Psikiyatrik bozukluklar ile obezite arasında karşılıklı bir etkileşim bulunmaktadır. Mevcut bir psikiyatrik rahatsızlık obezite gelişme riskini artırabilirken, obezite de bireyde psikiyatrik bir bozukluğun ortaya çıkması açısından risk faktörü oluşturabilir. Obezite ile en sık ilişkilendirilen psikiyatrik rahatsızlıklar arasında depresyon ve yeme bozuklukları yer almaktadır" dedi. Depresyon obeziteyi, obezite depresyonu tetikliyor Obez bireylerde depresyon gelişme olasılığının; demografik özellikler ve eşlik eden sağlık sorunları gibi değişkenlerden bağımsız olarak toplum geneline kıyasla daha yüksek olabileceğini aktaran Klinik Psikolog Burçin Deniz, "Bu kapsamda yaş ve cinsiyet farklılıkları, medeni durum, kronik hastalık varlığı, sosyal destek düzeyi ve ekonomik şartlar gibi etmenler kontrol edildiğinde dahi risk artışının sürdüğü belirtilmektedir" sözlerini kaydetti. Yapılan çalışmalarda obez kişilerde depresyon riskinde yüzde 55 oranında artış gözlemlendiğini benzer şekilde de depresyon tanısı alan kişilerde de obezite gelişme riskinin yüzde 58 oranında arttığını kaydeden Klinik Psikolog Burçin Deniz, "Depresyonun bazı temel belirtileri obezite açısından risk oluşturabilmektedir. Depresyonun karakteristik özelliklerinden biri olan isteksizlik ve motivasyon kaybı, bireyin günlük fiziksel aktivitelerinde azalmaya yol açarak kilo artışına zemin hazırlayabilir. Bunun yanı sıra depresyon sürecinde iştah artışı görülebilmekte ve bu durum kalori alımının artmasına neden olabilmektedir. Depresyon, obez bireylerin kilo verme tedavi programlarına uyumunu olumsuz yönde etkileyebilmektedir" ifadelerini kullandı. Toplumsal baskıdan kısır döngüye Yeme bozuklukları içinde özellikle tıkınırcasına yeme bozukluğu, obezite gelişimi açısından önemli bir risk faktörü olarak öne çıktığını aktaran Klinik Psikolog Burçin Deniz, "Araştırmalar, toplumsal zayıflık idealine yönelik baskıların ironik biçimde aşırı yeme davranışını tetikleyebildiğini gösteriyor. Diyetle başlayan süreç, irade ve özdenetimin zayıfladığı durumlarda kontrolsüz yeme ataklarına dönüşebiliyor. Depresyon, düşük benlik saygısı ve akran desteğinin yetersizliği de bu tabloyu ağırlaştıran etkenler arasında yer alıyor. Özellikle çocuk ve ergenlerde dışlanma, olumsuz duyguları artırarak tıkınırcasına yeme davranışını pekiştirebiliyor. Böylece kilo artışı, depresif belirtiler ve sosyal geri çekilme birbirini besleyen bir kısır döngüye dönüşebiliyor" diye konuştu. Stres karşısında beyin sağlıksız besleniyor Stresli ve duygusal olarak zorlayıcı dönemlerde birçok kişinin yüksek yağ ve karbonhidrat içeren besinlere yönelebildiğini dile getiren Klinik Psikolog Burçin Deniz, "Stresli ya da üzgün olunan dönemlerde bazı bireylerin yeme davranışında artış gözlenebilmektedir. Bu durum çoğu zaman özellikle yağ ve karbonhidrat içeriği yüksek besinlere yönelim şeklinde ortaya çıkmaktadır. Yoğun stres altında çalışan bireylerin, daha az stres yaşayanlara kıyasla sağlıklı besinleri daha az tercih ettikleri ve yağ oranı yüksek yiyecekleri daha sık tükettikleri bildirilmektedir. Kaygı, öfke, sıkıntı ve depresif duygular aşırı yeme davranışını tetikleyebiliyor. Yeme eylemi kısa süreli bir rahatlama sağladığı için bu davranış pekişiyor ve sürdürülebilir hale geliyor. Bu nedenle obezite tedavisinde yalnızca diyet ve egzersiz değil, psikolojik destek de kritik önem taşıyor. Özellikle Bilişsel Davranışçı Terapi, kilo alımına neden olan düşünce ve davranış kalıplarını yeniden yapılandırarak kalıcı kilo kontrolüne katkı sağlıyor" mesajını verdi.
Uzmanından açıklama: "Erişkin her 3 kişiden biri hipertansiyon hastası"
03 Mart 2026 Salı - 10:00 Uzmanından açıklama: "Erişkin her 3 kişiden biri hipertansiyon hastası" Kalp ve damar hastalıklarının dünyadaki ölüm nedenleri arasında ilk sırada yer aldığını vurgulayan Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Dr. Murat İlkar Gelişen, "En önemli risk faktörü hipertansiyondur. Erişkin her üç kişiden biri, 70 yaş üzerindeki her üç kişiden ikisi hipertansiyon hastasıdır" dedi. Medical Park Ankara Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Dr. Murat İlkar Gelişen, hipertansiyonun kalp ve damar hastalıkları için en önemli risk faktörü olduğunu belirterek, düzenli kontrol ve sağlıklı yaşamın hayati önem taşıdığını söyledi. Kalp ve damar hastalıklarının dünya genelinde ölüm nedenleri arasında ilk sırada yer aldığını kaydeden Uzm. Dr. Gelişen, "En önemli risk faktörü hipertansiyondur. Erişkin her üç kişiden biri, 70 yaş üzerindeki her üç kişiden ikisi hipertansiyon hastasıdır" diye konuştu. "Hastaların yüzde 60’ı hastalığının farkında değil" Hastaların yaklaşık yüzde 60’ının ya hastalığının farkında olmadığını ya da yeterince önemsemediğini ifade eden Gelişen, "Kronik kan basıncı yüksekliği kalp ve damar hastalıkları, böbrek yetmezliği, beyin kanaması ve felç için ciddi risk oluşturur" şeklinde konuştu. "Bacak damar tıkanıklıklarına dikkat" Bacaklardaki damar tıkanıklıklarının atardamar ve toplardamar hastalıkları olarak iki grupta ele alındığını aktaran Gelişen, "Toplardamar tıkanıklığında bacakta ağrı, ileri derecede ödem ve koyu renk değişikliği görülür. Atardamar tıkanıklığında ise ağrıya soğukluk ve solukluk eşlik eder" ifadelerini kullandı. "Genç yaşta risk artıyor" Son yıllarda kalp hastalıklarının genç yaş grubunda daha sık görülmeye başladığına dikkat çeken Uzm. Dr. Gelişen, şu bilgileri paylaştı: "Genetik yatkınlığın yanı sıra sigara, alkol tüketimi, sağlıksız beslenme ve stres riski artırıyor. Özellikle sigara damar elastikiyetini azaltır, plak oluşumunu artırır ve kan akımını düşürür. Diyabet hastalarında uzun süre yüksek seyreden kan şekeri damar duvarında plak oluşumuna yol açar. Bu durum kalp krizi ve diğer damar hastalıkları için önemli bir zemin hazırlar." "Kalp krizi her zaman belirti vermeyebilir" Kalp krizi geçiren bazı hastalarda öncesinde eforla ya da istirahatte göğüs duvarında baskı tarzında ağrı görülebileceğini söyleyen Gelişen, "Hiçbir şikâyeti olmayan kişilerde de ani kalp krizi gelişebilir. Bu nedenle düzenli kontroller ve risk faktörlerinin takibi çok önemlidir" açıklamasında bulundu. "Tedavi kişiye özel planlanıyor" Koroner kalp hastalığı veya periferik damar hastalıklarında anjiyografi sonrası darlık ya da tıkanıklığın yerine göre balon, stent veya bypass cerrahisi kararı verdiklerini belirten Gelişen, "Müdahale gerektirmeyen durumlarda ise ilaç tedavisi uyguluyoruz" dedi. "Sağlıklı yaşam hayat kurtarıyor" Kalp ve damar sağlığının korunması için stresten uzak bir yaşam tarzının benimsenmesi gerektiğini vurgulayan Gelişen, "Dengeli ve bilinçli beslenmek, fazla kilolardan uzak durmak ve düzenli yürüyüş yapmak büyük önem taşıyor. Erken tanı ve sağlıklı yaşam alışkanlıkları kalp ve damar hastalıklarına karşı en güçlü korunma yoludur" diye konuştu.
Uzmanı uyardı: "Ramazan’da yetersiz sıvı tüketimi böbrek taşını tetikleyebilir"
02 Mart 2026 Pazartesi - 22:12 Uzmanı uyardı: "Ramazan’da yetersiz sıvı tüketimi böbrek taşını tetikleyebilir" Sivas Medicana Hastanesi Üroloji Uzmanı Gökhan Gökçe, Ramazan’da yetersiz sıvı tüketiminin özellikle böbrek taşı hastalarında ağrı atakları ve böbrek fonksiyonlarında bozulma riskini artırabileceği uyarısında bulundu. Ramazan ayında uzun süreli susuzluk, özellikle böbrek taşı öyküsü bulunan kişiler için ciddi sağlık riskleri oluşturabiliyor. Oruç tutan böbrek taşı hastalarının ise sıvı tüketimi ve beslenme düzenine daha fazla dikkat etmesi gerekebiliyor. Konuya ilişkin açıklamalarda bulunan Sivas Medicana Hastanesi Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Gökhan Gökçe, böbreklerin gün içinde yeterli sıvı alamaması durumunda idrar yoğunluğunun arttığını belirterek, bunun taş oluşumunu kolaylaştıran kristallerin daha hızlı birikmesine yol açabileceğini söyledi. Gökçe, "Bu durum mevcut taşların hareketlenmesine, şiddetli ağrı ataklarına ve bazı hastalarda kanama ya da enfeksiyona neden olabilir" dedi. İftar ile sahur arasında sıvının kısa sürede değil, zamana yayılmış şekilde tüketilmesi gerektiğine dikkat çeken Gökçe, tek seferde fazla su içmek yerine 1-2 saat aralıklarla sıvı alınmasının daha etkili olduğunu ifade etti. Günlük sıvı ihtiyacının kişiye göre değiştiğini belirten Gökçe, açık renkli idrarın yeterli sıvı alımının göstergesi olduğunu söyledi. "Beslenme tercihleri taş oluşumunu etkiler" Ramazan döneminde beslenme düzenindeki değişimlerin böbrek taşı oluşum riskini doğrudan etkileyebildiğini belirten Prof. Dr. Gökçe, "Aşırı karbonhidrat tüketimi idrarla kalsiyum atılımını artırabilir. Yüksek miktarda hayvansal protein kandaki ürik asit düzeyini yükseltebilir. Bu durum idrarda taş oluşumuna karşı koruyucu olan sitrat seviyesini azaltabilir. Bitkisel protein kaynakları ve dengeli porsiyonlar tercih edilmelidir" dedi. "Tuz tüketimi azaltılmalı, lifli beslenme desteklenmeli" Aşırı tuz tüketiminin idrarla kalsiyum atılımını artırarak taş oluşumunu tetikleyebileceğini belirten Prof. Dr. Gökçe, liften zengin beslenmenin koruyucu etki sağlayabileceğini ifade etti. Sitrat içeriği nedeniyle limon ve limonata gibi doğal kaynakların destekleyici olabileceğini belirten Gökçe, çay ve kahvenin aşırı tüketiminin ise gün içinde susuzluk hissini artırabileceğini vurguladı. "Risk grubu hastalar dikkatli olmalı" Özellikle daha önce taş düşürmüş, kronik böbrek hastalığı bulunan, tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonu yaşayan veya tek böbreği olan bireylerin oruç tutmadan önce mutlaka hekim değerlendirmesinden geçmesi gerektiğini belirten Prof. Dr. Gökçe, "Şiddetli yan ağrısı, idrarda kanama, ateş veya idrar yapmada zorlanma gibi belirtiler ortaya çıkarsa vakit kaybetmeden sağlık kuruluşuna başvurulmalıdır. Böbrek sağlığının korunması için bireysel risk faktörlerine uygun planlama yapılması büyük önem taşır" dedi. Prof. Dr. Gökçe, Ramazan ayının sağlıklı geçirilmesi için dengeli beslenme, yeterli sıvı alımı ve düzenli hekim kontrolünün ihmal edilmemesi gerektiği ifadelerine yer verdi.
Balıkesir’de ilk kemiğe implante işitme cihazı ameliyatı yapıldı
02 Mart 2026 Pazartesi - 16:28 Balıkesir’de ilk kemiğe implante işitme cihazı ameliyatı yapıldı Balıkesir Üniversitesi Hastanesi, ileri cerrahi uygulamalarda yeni bir başarıya imza attı. Balıkesir ve çevresine üst düzey nitelikli sağlık hizmeti sunan BAÜN Hastanesi’nde, "Balıkesir’de ilk" niteliğindeki işlemlere bir yenisi daha eklendi. Kulak Burun Boğaz anabilim dalı akademisyenlerinden Doç. Dr. Kamil Gökçe Tulacı tarafından gerçekleştirilen ameliyatla, işitme kaybı bulunan bir hastaya kemiğe implante işitme cihazı (BAHA) başarıyla uygulandı. Ameliyat hakkında bilgi veren Doç. Dr. Kamil Gökçe Tulacı, işitme kaybı bulunan hastaya kulak arkasındaki kafatası kemiğine yerleştirilen özel bir implant ile BAHA uygulanması operasyonunu gerçekleştirdiklerini belirtti. Tulacı, cihazın ses titreşimlerini doğrudan iç kulağa ilettiğini, böylece işitmenin düzeldiğini ve hastanın günlük yaşamında sesleri daha net duyup iletişim kurabilmesinin sağlandığını ifade etti. Operasyonun genel anestezi altında gerçekleştirildiğini belirten Tulacı, hastaların genellikle 1 gece hastanede kaldığını söyledi. Tulacı, küçük çocuk ve bebeklerde cihazın kafa bandı takar gibi takıldığını ve kulak kemiği gelişmiş her yaş grubundaki hastalara ise cerrahi olarak uygulanabildiğini kaydetti. Pansuman sürecinin 4 gün sürdüğünü ve 15 günün sonunda implantın açılışının yapılarak hastanın işitmesine kavuştuğunu ifade etti. Tulacı, Balıkesir Üniversitesi Hastanesi’nde ileri işitme çözümlerinin, uygun hasta seçimi ve multidisipliner değerlendirme süreçleriyle güvenli bir şekilde uygulanmaya devam ettiğini de sözlerine ekledi. Bu süreçte ameliyat öncesi değerlendirme, hasta seçimi ve cihaz planlamasında önemli katkılar sunan odyoloji birimine de teşekkür eden Tulacı, odyologlar Seçil Yeğin, Betül Ebrar Gökcan, Yağmur Altınçekiç ve Merve Sipahigil’in özverili çalışmalarının süreçte önemli rol oynadığını ifade etti. BAHA ile işitme fonksiyonunda yeni dönem BAHA’nın çalışma prensibini anlatan Doç. Dr. Kamil Gökçe Tulacı, sistemin sesi kulak yolundan iletmekte zorlanan hastalarda titreşimleri kemik aracılığıyla doğrudan iç kulağa ileten modern bir işitme sistemi olduğunu ifade etti. Tulacı, özellikle iletim tipi ve mikst işitme kaybı olan, dış kulak yolu ya da orta kulak yapıları ile ilgili problemi yaşayan veya klasik işitme cihazlarından yeterince fayda göremeyen hastalar için etkili bir çözüm sunduğunu vurguladı. Tulacı, sistemin hastaların işitme fonksiyonunu iyileştirmekle kalmadığını, hastaların iletişim becerilerini, sosyal yaşama katılımlarını ve yaşam kalitelerini de belirgin biçimde iyileştirdiğini dile getirdi. KBB Anabilim Dalı hakkında da bilgi veren Tulacı, "Balıkesir Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Anabilim Dalı, deneyimli öğretim üyesi kadrosu ve geniş cerrahi yelpazesiyle bölge halkına ileri düzey sağlık hizmeti sunmaktır" dedi. Anabilim dalında öğretim üyesi olarak; Prof. Dr. Ömer Hızı (A.B.D. başkanı), Doç. Dr. Kamil Gökçe Tulacı, Dr. Öğr. Üyesi Hasan Çanakçı ve Dr. Öğr. Üyesi Tuğba Tulacı görev yapıyor. Kliniklerde kulak burun boğaz hastalıklarının baş-boyun onkolojik cerrahisi, rinoloji ve otoloji alt dallarında, güncel tıbbi yaklaşımlar doğrultusunda neredeyse tüm cerrahi işlemler gerçekleştiriliyor. Baş-boyun onkolojik cerrahisi alanında; gırtlak (larinks) kanseri ameliyatları, dil ve dudak tümörü cerrahileri, iyi ve kötü huylu baş-boyun kitlelerinin tedavisi, tükürük bezlerine ait (parotis bezi ve submandibular bez) iyi ve kötü huylu tümör ameliyatları ile yüz ve boyun cilt tümörlerine yönelik cerrahi girişimler yapılıyor. Rinoloji alanında; fonksiyonel burun cerrahileri, septorinoplasti ve revizyon septorinoplasti ameliyatları, endoskopik sinüs cerrahileri, endoskopik ve açık tekniklerle burun içi tümör ameliyatları ile gözyaşı kanalı tıkanıklığı cerrahisi uygulanmakta. Otoloji alanında ise; kulak zarı ameliyatları, çocukluk çağı kulak hastalıklarına yönelik cerrahiler, kronik orta kulak iltihabı (kronik otit) ameliyatları, işitme kaybına yönelik cerrahi girişimler, otoskleroz cerrahisi ve kepçe kulak ameliyatları yapılmakta. Klinikte ayrıca çocuk kulak burun boğaz cerrahisi kapsamında geniz eti ve bademcik ameliyatları, kulak tüpü uygulamaları ve çocukluk çağı baş-boyun kitlelerine yönelik cerrahiler gerçekleştiriliyor. Anabilim dalı bünyesinde yer alan kapsamlı odyoloji ünitesinde; tüm işitme testleri, denge ve baş dönmesi testleri, yenidoğan işitme taramaları ile erişkin ve çocuk işitme kayıplarına yönelik ileri değerlendirmeler yapılabiliyor.