SAĞLIK
14 Mart 2026 Cumartesi - 14:46 14 Mart’ta hekimlere anlamlı teşekkür Samsun 14 Mart Tıp Bayramı kapsamında düzenlenen özel etkinlikte hekimlerin sağlık hizmetine sunduğu özverili çalışmalar vurgulandı. "Yol gösteren bir çift gözün ışığında" temasıyla gerçekleştirilen etkinlikte hekimlere, emeklerine teşekkür amacıyla Samsunspor’dan ilhamla hazırlanan atkı ve şapka hediye edildi. VM Medical Park Samsun Hastanesi, 14 Mart Tıp Bayramı kapsamında hekimlerine yönelik anlamlı bir teşekkür etkinliği düzenledi. "Yol gösteren bir çift gözün ışığında" temasıyla gerçekleştirilen etkinlikte, hekimlerin insan hayatına dokunan özverili çalışmalarına dikkat çekildi. Sağlık hizmetinin en önemli yapı taşlarından olan hekimlerin fedakârlık ve sorumlulukla yürüttükleri mesleğin değerine vurgu yapılan etkinlikte, hastane yönetimi tarafından hekimlere anlamlı bir hediye takdim edildi. Şehrin simgelerinden biri olan ve Atatürk’lü armasıyla gurur duyulan Samsunspor’dan ilhamla hazırlanan atkı ve şapka, hekimlere teşekkür amacıyla sunuldu. "Hekimlerimiz toplum için umut ve güven kaynağı" VM Medical Park Samsun Hastanesi Genel Müdürü Dr. Şafak Aygül, 14 Mart Tıp Bayramı dolayısıyla yaptığı açıklamada hekimlerin toplum sağlığı için üstlendiği kritik role dikkat çekti. Dr. Aygül, "Yol gösteren bir çift gözün ışığında ilerleyen hekimlerimiz, yalnızca hastalarını tedavi eden değil; aynı zamanda topluma umut olan, güven veren ve insan hayatına dokunan en kıymetli meslek grubudur. Büyük bir özveriyle yürüttükleri bu onurlu meslekte hastanemize ve toplum sağlığına kattıkları değer için tüm hekimlerimize gönülden teşekkür ediyorum. Biz büyük bir aileyiz ve hekimlerimiz bu ailenin en kıymetli parçalarıdır. Mustafa Kemal Atatürk’ün ‘yol gösteren bir çift göz’ sözünden ilhamla hazırladığımız bu küçük armağanla emekleri için kendilerine teşekkür etmek istedik. Hekimlerimizin Atatürk’ün ışığında daha nice hayatlara dokunmaya devam edeceğine yürekten inanıyorum" diye konuştu. 14 Mart Tıp Bayramı dolayısıyla gerçekleştirilen etkinlikte, hekimlerin mesleki emekleri ve toplum sağlığı için verdikleri mücadele bir kez daha takdirle anıldı.
14 Mart 2026 Cumartesi - 13:53 Güven Hastanesi’nden Tıp Bayramı’nda ödül töreni Güven Hastanesi, 14 Mart Tıp Bayramı’nda Güven Hastanesi’nin kurucularının adını aldığı ‘18’inci Dr. Aysun ve Dr. Ahmet Küçükel Tıp Ödülleri’ gününü düzenledi. Güven Hastanesi, 14 Mart Tıp Bayramı kapsamında ödül töreni düzenledi. Sağlık çalışanlarının ödüllendirildiği ’18’inci Dr. Aysun ve Dr. Ahmet Küçükel Tıp Ödülleri’ programı çerçevesinde sağlık alanındaki başarılar ödüllendirilirken, sağlık sektörünün insan hayatındaki önemine vurgu yapıldı. Programda, ayrıca bilimsel araştırmaların ve sağlık hizmetlerinin gelişmesine katkı sunan çalışmaların desteklenmesinin önemine de değinildi. "Güven Sağlık Grubu 51 senelik yolculuğunda her gün ilerleme sevdasıyla yoluna devam ediyor" Hekimler ve sağlık çalışanlarının katılımıyla gerçekleştirilen ödül töreninde açıklamalarda bulunan Güven Eğitim ve Sağlık Vakfı Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Banu Küçükel, sağlık çalışanlarının toplum sağlığı için üstlendiği kritik role dikkat çekti. Güven Sağlık Grubu’nun uzun yıllardır vatandaşlara hizmet ettiğini ve bu yolculukta Türkiye’ye sağlık hizmetlerinde ilkleri yaşattığını belirten Küçükel sözlerine şu şekilde devam etti: "Güven Sağlık Grubu 51 senelik yolculuğunda her gün ilerleme sevdasıyla, hatalarından öğrenerek, en yüksek potansiyeline ulaşma azmiyle yoluna devam ediyor. Hevesi, memleketinde sağlık hizmet fonksiyonlarında ilkleri yapmak, çıtayı hep yükseğe koymak, geliştirmek, köklendirmektir. Biz, memleketimize ve insanlığa hizmetin yolunu bu çatı altında mahcup ve muhtaç olmadan verenlerdeniz. Vakfımız, kamu yararına bir vakıf. Ulusal ve uluslararası pek çok güzel projelere imza atıyor, memleketin zor zamanlarında yaralara merhem oluyor. Bu sene Güven Eğitim ve Sağlık Vakfı’nın da 20’nci senesi. Bu vesileyle bunu da kutluyoruz, onurlandırıyoruz. Vakfımızın çatısında; bilime sonsuz güvenimizle, genç bilim insanlarını desteklemek, heveslendirmek, sorumluluğunu da yerine getirmek için 18 senedir, Dr. Aysun ve Dr. Ahmet Küçükel Tıp Ödüllerimizi her yıl artan bir ilgiyle büyütüyor ve köklendiriyoruz. Bu ödüller, bilime katkı sunan, geleceğe yön veren, sağlık alanındaki bilgi birikimini ileriye taşıyan ve insan hayatını iyileştirmeye yönelik çalışmalar yürüten, değerli bilim insanlarını onurlandırmak için takdim edilmektedir. Henüz bilinmez olana ışık tutmak için merak yolculuğuna adım atan, ödül alsın almasın tüm bilim insanlarımızı kutlamak boynumuzun borcudur." "Her biri kendi alanında özgün çalışmalardı" Tıp ödülleri kapsamında açıklamalarda bulunan Güven Sağlık Grubu Bilim Kurulu Başkanı Doç. Dr. Esin Kaymaz Morkoç, ödüllerin her birinin kendi alanlarına özgü çalışmalar olduğunu ifade ederek, "Güven Bilim Ödülleri’nin 18’incisini sahipleriyle buluşturuyoruz. Her biri kendi alanında özgün ve toplum sağlığına yön veren çalışmalardı. Beraberinde günümüze Tıp Günüyle devam edeceğiz. Ayrıca bugün Tıp Bayramı. Tüm sağlık çalışanlarının, meslektaşlarımın Tıp Bayramı’nı kutluyorum. Tıp Bayramı, 1919 yılında işgal altındaki ülkemizde tıp öğrencilerinin başlattığı bir direniş harekatı aslında. Bu nedenle sadece bir kutlama günü değil; direnişin, özgürlüğün ve mücadelenin de bir simgesi" şeklinde konuştu. "Güven Sağlık Kurulu olarak, Türkiye’yi daha ileri götürmeyi hedefledik" Güven Hastanesi olarak Türkiye’ye sağlık hizmetleri alanında geri durmayacaklarının altını çizen Tıp Günü Kongre Başkanı Prof. Dr. Berkant Özpolat, "18’inci Aysun Küçükel ve Ahmet Küçükel Ödül Töreni’nde, Türk öğrencileriyle birlikte 14 Mart’ı bir arada kutlamanın mutluluğunu yaşıyoruz. Güven Sağlık Kurulu olarak, tıbbı daha ileri götürmeyi ve hastalarımıza şefkatle yaklaşmayı bir hedef belirledik. Bundan sonra da bu hedef doğrultusunda da yürümeye devam edeceğiz" ifadelerine yer verdi. "Kurucularımızın ışığı doğrultusunda görevimizi sürdürmekten onur duyuyorum" Güven Hastanesi’nin kurucuları Dr. Aysun ve Dr. Ahmet Küçükel’in vizyonunda ilerleyeceklerini söyleyen Güven Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Bölümü’nden Prof. Dr. Fazıl Mustafa Cesur ise, "Burada üç şeyi kutlamak için beraberiz. Birincisi 14 Mart Tıp Bayramı’nı kutluyoruz. İkincisi de 18’incisini kutladığımız Dr. Aysun ve Dr. Ahmet Küçükel Ödül Töreni. İlk günden itibaren bu ödül töreninin içinde oldum. Böyle güzel bir organizasyon içinde olmaktan da mutluluk duyuyorum. Kurucularımızın ışığı doğrultusunda, kanıta dayalı tıbbın gerçeklerinden ayrılmadan görevimizi sürdürmekten onur duyuyorum" açıklamasında bulundu. Program, obezite oturumları, robotik cerrah oturumları, menopoz oturumları, demansın değişen yüzü oturumları kapsamında gerçekleşti.
Kış aylarında RSV enfeksiyonuna dikkat
30 Aralık 2025 Salı - 10:56 Kış aylarında RSV enfeksiyonuna dikkat Bursa Yüksek İhtisas Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde görev yapan Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Taha Metin, kış aylarında çocuklarda sık görülen RSV (Respiratuvar Sinsityal Virüs) enfeksiyonuna karşı aileleri uyardı. RSV enfeksiyonunun genellikle küçük çocukların hastalığı olarak bilinse de yetişkinleri de etkileyebildiğini belirten Dr. Metin, hastalığın çoğunlukla hafif şikâyetlerle seyrettiğini söyledi. Ancak erken doğum öyküsü bulunan, bağışıklık sistemi zayıf olan, kronik akciğer ya da kalp hastalığı bulunan çocuklarda hastalığın daha ağır seyredebildiğine dikkat çekti. Metin, "RSV enfeksiyonu genellikle 38 dereceyi geçmeyen ateş, öksürük, hırıltı, burun akıntısı ve gözlerde yaşarma ile ortaya çıkabilmektedir" dedi. Her enfeksiyonda olduğu gibi RSV’de de çocuğun genel durum takibinin büyük önem taşıdığını vurgulayan Metin, ailelerin çocuğun etrafla ilgisini, beslenmesini ve aktivitesini yakından izlemesi gerektiğini ifade etti. Bu alanlarda sorun yoksa çocuğun genel durumunun iyi kabul edilebileceğini belirten Metin, "Hırıltı ve öksürük varlığı tek başına hastaneye yatış gerekçesi değildir. Hastaneye yatış gerekiyorsa kan oksijen düzeyini ölçüyor ve gerekirse oksijen desteği sağlıyoruz. Ayrıca sıvı ve beslenme desteği veriyoruz" diye konuştu. RSV’ye özgü bir tedavinin bulunmadığını belirten Metin, erken doğum öyküsü olan, kronik kalp ve akciğer hastalığı bulunan ve bağışıklık sistemi zayıf çocuklarda RSV’ye karşı koruyucu antikor tedavisi uygulanabildiğini söyledi. Metin, "Diğer viral enfeksiyonlarda olduğu gibi RSV’de de antibiyotikler rutin olarak kullanılmaz. Ancak viral enfeksiyon üzerine bakteriyel enfeksiyon gelişirse, doktor değerlendirmesiyle antibiyotik tedavisi başlanabilir" ifadelerini kullandı. Ateş ölçerken cilt kuru olmalı Çocuklarda ateş ölçümünün rektal, kulak, koltuk altı, alından ve ağızdan termometre ile yapılabildiğini dile getiren Dr. Metin, en sık kulak, koltuk altı ve alın ölçümlerinin tercih edildiğini söyledi. Ateş ölçümü sırasında cildin ıslak ya da nemli olmaması gerektiğini vurgulayan Metin, "Ateş en az iki kez ölçülmeli ve termometrelerin kalibrasyonu yapılmış olmalıdır. Unutulmamalıdır ki ateşin derecesinden çok çocuğun genel durumu önemlidir. Aktif ve iyi beslenen çocuk bizim için güven verici bir işarettir" dedi.
Uzman Op. Dr. Yıldız, HPV aşısı hakkında bilgi verdi
30 Aralık 2025 Salı - 10:51 Uzman Op. Dr. Yıldız, HPV aşısı hakkında bilgi verdi Medical Point Gaziantep Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Semra Sarı Yıldız, HPV aşısı hakkında bilgi verdi. Uzman Op. Dr. Yıldız, "HPV (İnsan Papilloma Virüsü), dünyada en yaygın görülen cinsel yolla bulaşan virüslerden biridir. Bazı HPV tipleri rahim ağzı kanseri başta olmak üzere, genital siğiller ve çeşitli kanserlere yol açabilmektedir. HPV’ye karşı en etkili korunma yolunun aşı" dedi. Medical Point Gaziantep Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Semra Sarı Yıldız, "HPV aşısının dozu, kişinin yaşına ve bağışıklık durumuna göre değişmektedir. 9-14 yaş arası çocuk ve gençlerde, 2 doz yeterlidir, İlk dozdan 6 ay sonra ikinci doz yapılır, 15 yaş ve üzeri bireylerde, 3 doz yapılır, 1. dozdan sonra, 2. doz: 2 ay sonra, 3. doz: 6 ay sonra, Bağışıklık sistemi baskılanmış kişilerde de 3 doz uygulanmaktadır" ifadelerini kullandı. Op. Dr. Semra Sarı Yıldız, "Mevcut bilimsel verilere göre HPV aşısı tamamlandıktan sonra tekrar doz (rapel) yapılmasına gerek yoktur. Aşı, uzun yıllar koruyuculuk sağlar. Yani aşı bir kez, önerilen doz sayısı kadar yapılır. Her yıl ya da belirli aralıklarla tekrar edilmesi gerekmez. Bir kür şeklinde uygulanır. Yani 2 dozluk ya da 3 dozluk seri bir kez tamamlanır. Aynı kişinin tekrar tekrar HPV aşısı yaptırmasına gerek yoktur. Kız ve erkek çocuklara. Kadınlara ve erkeklere. Cinsel ilişki öncesinde yapılması en yüksek korumayı sağlar. Ancak cinsel olarak aktif bireyler de aşıdan fayda görebilir. HPV aşısı kanser taramalarının yerine geçmez. Kadınların düzenli smear testi , hpv testi ve jinekolojik kontrollerine devam etmesi gerekmektedir. HPV aşıları, dünya genelinde milyonlarca kişiye uygulanmış, güvenilirliği kanıtlanmış aşılardır. En sık görülen yan etkiler, aşı yerinde hafif ağrı. Kızarıklık, Kısa süreli halsizliktir" diye konuştu.
Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Doç. Dr. Koca: "Fizik tedavide ameliyatsız tedaviler yüz güldürüyor"
30 Aralık 2025 Salı - 10:50 Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Doç. Dr. Koca: "Fizik tedavide ameliyatsız tedaviler yüz güldürüyor" Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Doç. Dr. İrfan Koca, bir çok kas-iskelet sistemi hastalıklarında ameliyatsız tedavilerle yüz güldürücü sonuçlar aldıklarını ifade etti. Günümüzde özellikle bel ve boyun fıtıklarında modern tedavi yöntemleri ile hastaların büyük genelinde cerrahiye gerek kalmadan başarılı sonuçlar alındığını belirten Doç. Dr. İrfan Koca, "Bel ve boyun fıtıkları başta olmak üzere kas-iskelet sistemi hastalıkları, günümüzde her yaş grubunda yaşam kalitesini olumsuz etkileyen önemli sağlık sorunları arasında yer alıyor. Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon alanında uygulanan ameliyatsız modern tedavi yöntemleri, pek çok hastada cerrahiye gerek kalmadan başarılı sonuçlar elde edilmesini sağlıyor" dedi. "Ameliyat son çare olmalı" Kas ve iskelet sistemi hastalıklarının tedavisi ile ilgili bilgilendirmede bulunan Doç. Dr. İrfan Koca, fizik tedavi ve rehabilitasyonun yalnızca klasik cihaz uygulamalarından ibaret olmadığını vurguladı. Koca, "Doğru hasta seçimi ve kişiye özel planlanan tedavilerle, bel ve boyun fıtıkları, eklem ağrıları, spor yaralanmaları ve kronik kas-iskelet sistemi ağrılarında ameliyatsız yöntemlerle yüz güldürücü sonuçlar alıyoruz" ifadelerini kullandı. "Ameliyatsız tedavide hangi yöntemler kullanılıyor" Ameliyatsız tedavi yöntemleri ile ilgili bilgi veren Doç. Dr. Koca, "Robotik Lazer Tedavisi, Nöral terapi, Proloterapi, Manuel terapi, Ozon tedavisi, PRP (Platelet Rich Plasma), Akupunktur, Kuru iğne tedavisi, Nokta atış (hedef odaklı) tedaviler ve Kişiye özgü egzersiz programları ile ameliyatsız tedavide yüz güldüren sonuçlar alıyoruz. Bu tedaviler hastanın klinik durumuna göre tek başına ya da kombine şekilde uygulanabiliyor. Bu tedavileri uygularken amacımız yalnızca ağrıyı azaltmak değil, altta yatan yapısal ve fonksiyon bozuklukları tedavi etmektir. Ameliyat her zaman son seçenek olmalıdır. Pek çok hastada cerrahi kararı verilmeden önce mutlaka fizik tedavi ve rehabilitasyon uzmanı tarafından kapsamlı değerlendirme yapılması gerekir" şeklinde konuştu. "Erken müdahale başarıyı artırıyor" Erken dönemde başlanan ameliyatsız tedavilerin iyileşme süresini kısalttığını vurgulayan Doç. Dr. Koca, gecikmiş başvuruların ağrının kronikleşmesine ve tedavi sürecinin uzamasına neden olabileceği uyarısında bulundu. Doç. Dr. Koca, Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon alanında uygulanan bu bütüncül yaklaşımlar sayesinde hastaların, günlük yaşamlarına daha hızlı, güvenli ve bağımsız şekilde dönebildiğini ifade etti.
"Yılbaşı yemeği için gün boyu aç kalmak tehlikeli"
30 Aralık 2025 Salı - 10:12 "Yılbaşı yemeği için gün boyu aç kalmak tehlikeli" Yeni yılın gelişini kutlamak için kurulan sofralarda kontrolsüz gıda ve içecek tüketmenin ciddi sindirim problemlerine yol açarak acil servis başvurularına neden olabildiğini belirten Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Alpaslan Tanoğlu, "Yılbaşında bütün gün aç kalarak akşam yemeğine yüklenmek mideyi travmaya sokar. Özellikle reflü ve gastrit hastaları alkol, yağlı et ve baharat kombinasyonlarından uzak durmalıdır" dedi. Yılbaşı gecesi denince akla; deniz ürünlerinden zeytinyağlılara, fırın yemeklerinden çeşit çeşit yemiş ve tatlılara kadar uzanan görkemli sofralar geliyor. Ancak bu çeşitlilik, porsiyon kontrolü yapılmadığında sindirim sistemi üzerinde ağır bir yük oluşturabiliyor. Medical Park Göztepe Hastane Kompleksi Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Alpaslan Tanoğlu, yılbaşı gecesi yapılan beslenme hatalarının sadece hazımsızlığa değil, kalp krizini taklit eden ağrılara ve şeker komasına kadar varabilen ciddi tablolara yol açabileceği uyarısında bulundu. "Acil servis başvuruları yılbaşı gecesi artıyor" Yılbaşı gecesi aşırı miktarda yiyecek ve asitli-alkollü içecek tüketilmesine bağlı olarak acil servislere yapılan başvuruların arttığını söyleyen Prof. Dr. Tanoğlu, "Midede artan gıda hacmi, özellikle yağdan zengin gıdalar nedeniyle boşaltımı yavaşlatır; bu da şişkinlik, geğirme ve hazımsızlık gibi şikâyetleri tetikler. Ayrıca alkol, baharatlı ve asitli yiyecekler, yemek borusunun alt kapağını gevşeterek şiddetli reflü ataklarına, mide mukozasının tahriş olması ise akut gastrit tablosuna neden olur. Yağlı yiyeceklerin safra kesesini ani uyarması, özellikle safra taşı veya çamuru olan bireylerde şiddetli safra kesesi sancılarını başlatabilir" ifadelerini kullandı. "Şikayetler kalp krizi ile karışabiliyor" Yılbaşında acil servislere mide ve sindirim sistemiyle ilgili başvuruların önemli bir kısmını, kısa sürede fazla ve ağır yiyecek tüketimine bağlı gelişen akut şikâyetlerin oluşturduğunu ifade eden Prof. Dr. Tanoğlu, şu bilgileri paylaştı: "En sık şiddetli mide yanması ve göğüs arkasında ağrı ile seyreden reflü atakları, yoğun mide ağrısı ve bulantı-kusma ile kendini gösteren akut gastrit tabloları görülür; bu yakınmalar çoğu zaman alkol, baharatlı ve yağlı gıdaların birlikte tüketilmesinden sonra ortaya çıkar. Hastalar sıklıkla mide dolgunluğu, aşırı şişkinlik ve hazımsızlık hissiyle başvurur; bu tablo bazen göğüs ağrısıyla ve hatta kalp krizi ile karışabildiği için acil değerlendirme gerektirir. Tekrarlayan ve durdurulamayan kusmalar, özellikle alkol alımı sonrası geliştiğinde, acil servise başvurunun önemli nedenlerinden biridir. Bunun yanında sağ üst karın ağrısı, bulantı ve sırta vuran ağrı ile seyreden safra koliği atakları, özellikle safra taşı ve safra yolu çamuru olan bireylerde yılbaşı sonrası sık görülür. Daha az sıklıkla ise şiddetli karın ağrısı ve ishal ile seyreden akut gastroenterit benzeri tablolar ya da aşırı mide asidine bağlı ülser alevlenmeleri nedeniyle başvurular olur." "Bütün gün aç kalmak en büyük hata" Pek çok kişinin ’akşam çok yiyeceğim’ düşüncesiyle kendini gün boyu aç bırakmasının büyük bir yanılgı olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Tanoğlu, bu yaklaşımın akşamki yükü daha da ağırlaştırdığını belirterek şunları söyledi: "Gün boyu mide boş kaldığında mide asidi, mukozayı daha hassas hale getirir. Akşam aniden alınan bol miktarda yağlı ve baharatlı gıda, mide tarafından tolere edilemez. Ayrıca uzun süreli açlık kan şekerini düşürerek akşam yemeğinde kontrolsüz ve hızlı yemeyi teşvik eder. En sağlıklı yaklaşım, gün içinde hafif ve dengeli öğünlerle mideyi tamamen boş bırakmamaktır." Mide dostu yılbaşı menüsü Yılın ilk gününe şişkinlik ve pişmanlıkla uyanmamak için ’mide dostu’ bir menü kurgulanması gerektiğini ifade eden Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Tanoğlu, şu önerilerde bulundu: "Başlangıçlar: Kızartmalar ve yoğun kremalı çorbalar yerine; az yağlı sebze çorbaları, yoğurtlu veya zeytinyağlı sebze mezeleri tercih edilmeli. Limon ve sirke gibi yüksek asitli soslardan kaçınılmalıdır. Ana Yemek: Pişirme yöntemi olarak kızartma ve kavurma yerine fırın, haşlama, buhar veya ızgara seçilmeli. Beyaz et, balık veya yağsız kırmızı et sade tutulmalı; ağır krema ve acı soslarla kaplanmamalıdır. Yanında pilav veya makarna yerine lifli sebze garnitürleri tercih edilmelidir. Tatlılar: Şerbetli ve kızarmış tatlılar yerine sütlü tatlılar, fırınlanmış meyveler veya küçük bir porsiyon bitter çikolata tüketilmelidir. Tatlı, ana yemekten hemen sonra değil, araya zaman bırakılarak yenmelidir." "Masum görünen gizli tehlikeler: Mezeler ve kuruyemişler" Yılbaşı sofralarının vazgeçilmezi olan bazı atıştırmalıkların mide asidini en çok tetikleyen unsurlar olduğunu belirten Prof. Dr. Alpaslan Tanoğlu, "Hafif sanılan yoğurtlu mezeler; içine eklenen sarımsak, acı biber ve yoğun baharat nedeniyle tahriş edici olabilir. Özellikle acılı ezme, atom ve haydari gibi mezeler mide asidini doğrudan artırır. Kuruyemiş tarafında ise kavrulmuş, tuzlu ve baharatlı fıstık, badem veya kaju mide boşalmasını yavaşlatır. Çikolata kaplı kuruyemişler ise kakao ve yağın etkisiyle reflü riskini en üst seviyeye çıkarır" dedi. Reflü ve gastrit hastaları için altın kurallar Mevcut mide rahatsızlığı olanlar için en riskli durumun ’tehlikeli kombinasyonlar’ olduğunu hatırlatan Prof. Dr. Tanoğlu, şu uyarılarda bulundu: "Yağlı etler veya sucuk, salam gibi ürünlerle alkol tüketimi, mide kapağını gevşeterek şiddetli reflü ataklarına zemin hazırlar. Çikolatanın kahveyle birlikte alınması da gece boyu sürecek mide yanmalarının başlıca sebebidir. Domates bazlı soslar, acıyla birleştiğinde gastrit şikâyetlerini katlar." Yılın ilk sabahı için toparlanma önerileri Prof. Dr. Alpaslan Tanoğlu, aşırıya kaçılan bir yılbaşı gecesinin ardından metabolizmayı toparlamak için yılın ilk sabahında kahvaltıda şunlara dikkat edilmesi gerektiğini söyledi: "Güne bir bardak ılık suyla başlayarak sindirim sistemini uyandırın. Sucuk, salam, börek gibi ağır gıdalar yerine haşlanmış yumurta, az yağlı beyaz peynir ve yoğurt gibi mide asidini dengeleyen besinleri tercih edin. Aç karnına demli çay veya kahve yerine ıhlamur, papatya veya rezene gibi yatıştırıcı bitki çayları için. Taze beyaz ekmek yerine tam buğday ekmeği veya yulaf tercih ederek bağırsak hareketlerini düzenleyin." Evde uygulanabilecek doğal çözümler Hafif hazımsızlık ve yanma şikâyetleri için dik pozisyonda kalmanın ve küçük yudumlarla su içmenin önemine değinen Prof. Dr. Tanoğlu, "Papatya çayı mideyi yatıştırır, rezene ve anason ise gazı azaltır. Ancak ağrı şiddetliyse, sürekli yanma ve kusma eşlik ediyorsa vakit kaybetmeden bir sağlık kuruluşuna başvurulmalıdır" diyerek sözlerini tamamladı.
Sinsi ilerleyen bu rahatsızlığı ilk fark eden anneler oluyor
30 Aralık 2025 Salı - 10:03 Sinsi ilerleyen bu rahatsızlığı ilk fark eden anneler oluyor Omurganın yana doğru eğilmesiyle ortaya çıkan skolyoz, özellikle çocukluk ve ergenlik döneminde fark edilmeden ilerleyerek hem estetik hem de hayati sağlık sorunlarına yol açabiliyor. Eğriliğin derecesi ve çocuğun yaşına göre tedavi seçeneklerinin değiştiğini belirten Prof. Dr. Mehmet Nuri Erdem, erken tanının cerrahiye giden süreci kökten etkilediğini vurguladı. Toplumda çoğu zaman ’duruş bozukluğu’ olarak değerlendirilen skolyozun, ilerleyen evrelerde omurga gelişimini olumsuz etkileyebildiği belirtiliyor. Uzmanlar, omurganın kendi dengeleme mekanizmaları nedeniyle hastalığın uzun süre fark edilmeyebileceğine dikkati çekerken, bu nedenle çocukluk çağında yapılacak kontrollerin önem taşıdığını vurguluyor. Skolyozun tanı ve tedavi sürecinin birden fazla branşın değerlendirmesini gerektirdiğini belirten VM Medical Park Kocaeli Hastanesi Omurga ve Skolyoz Cerrahisi ekibi, hastaların durumuna göre ortopedi ve beyin cerrahisi branşlarının birlikte değerlendirme yaptığını aktardı. Ekipte Prof. Dr. Mehmet Nuri Erdem, Prof. Dr. Mehmet Tokmak, Op. Dr. Cem Sever ve Op. Dr. Bedrettin Özsoy yer alıyor. "10 dereceye kadar olan eğriliği skolyoz olarak kabul etmiyoruz" Skolyozun derecesinin tedavi yaklaşımında belirleyici olduğunu ifade eden Prof. Dr. Erdem, şunları kaydetti: "Biz 10 dereceye kadar olan eğrilikleri skolyoz olarak değil, asimetri olarak kabul ediyoruz. 10 ila 20 derece arasındaki eğriliklerde çoğu zaman herhangi bir tedaviye gerek duyulmuyor ancak çocuğun yaşı ve büyüme potansiyeline bağlı olarak düzenli takip yapılması gerekiyor. 20 ila 40 derece arasındaki eğrilikler ise egzersiz programları ve korse tedavileri ön plana çıkıyor. 40 derecenin üzerindeki eğrilikler, çocuğun yaşı da göz önünde bulundurularak cerrahi tedavileri değerlendirmeye alıyoruz. Günümüzde 40 ila 50 derece arası bir gri zon olarak kabul ediliyor. Ancak 50 derecenin üzerindeki eğriliklerin mutlaka tedavi edilmesi gerekiyor." "Anneler genellikle ilk fark eden oluyor" Skolyozun sinsi ilerleyen bir hastalık olduğuna dikkati çeken Prof. Dr. Erdem, "Omurga kendi içerisinde eğriliği telafi etmeye çalıştığı için çocuklar tamamen yana eğilmiş gibi görünmez. Bu nedenle hastalığı çoğu zaman anneler fark eder. Omuzlarda seviye farkı, bel çukurlarında asimetri, kıyafetlerin vücuda düzgün oturmaması önemli uyarı işaretleridir" diye konuştu. Erdem, tanı sürecine ilişkin de bilgiler vererek, "Skolyozun kesin tanısı ayakta çekilen bir röntgen filmiyle konur. Ancak öncesinde basit, hızlı ve etkili bir tarama yöntemi olan öne eğilme testini kullanıyoruz. Çocuk öne eğildiğinde kaburgalar veya bel bölgesindeki asimetri çok daha net şekilde görülür" şeklinde konuştu. "Tedavi yaklaşımı yaşa göre değişiyor" Skolyozun başlangıç yaşına göre farklı değerlendirildiğini vurgulayan Prof. Dr. Erdem, "10 yaş altındaki skolyozları erken başlangıçlı olarak adlandırıyoruz. Bu yaş grubunda omurga büyümeye devam ettiği için büyüme dostu cerrahilerle omurgayı doğru yönde yönlendirmeyi amaçlıyoruz. 10 yaş sonrası ve büyümesini büyük ölçüde tamamlamış çocuklarda ise omurgayı sabitleyen füzyon ameliyatlarını tercih ediyoruz" ifadelerini kullandı. "Skolyoz sadece estetik bir sorun değil" Skolyozun iç organları da etkileyebileceğine dikkati çeken Erdem, sözlerini şöyle tamamladı: "Özellikle erken yaşta başlayan ve tedavi edilmeyen skolyoz vakalarında akciğer kapasitesinde ciddi kısıtlılıklar ortaya çıkabiliyor. Bu nedenle skolyoz yalnızca estetik bir problem olarak görülmemeli, mutlaka tıbbi bir hastalık olarak ele alınmalıdır."
Nazilli’de gebe okulunda eğitimler sürüyor
30 Aralık 2025 Salı - 10:00 Nazilli’de gebe okulunda eğitimler sürüyor Aydın’ın Nazilli ilçesinde anne adaylarına yönelik düzenlenen eğitim programları devam ederken, eğitimlerini tamamlayan gebelere katılım belgeleri verildi. Nazilli İlçe Sağlık Müdürlüğü bünyesinde bulunan Gebe Okulu’nda, gebelere yönelik eğitim faaliyetleri aralıksız sürdürülüyor. Merkezde görev yapan ebeler tarafından anne adaylarına, gebelikten doğum sonrasına kadar birçok önemli başlıkta bilgilendirme yapıldı. Eğitimler kapsamında gebelikte annede meydana gelen fizyolojik ve psikolojik değişiklikler, gebelikte beslenme, gebelik izlemleri, tüm gebelik dönemlerinde sık karşılaşılan sorunlar, doğum eyleminin belirtileri, hastaneye ne zaman gidilmesi gerektiği ve doğum çantası hazırlama konuları ele alındı. Ayrıca normal doğum ve evreleri, doğum ağrısıyla baş etmede ilaçsız yöntemler, lohusalık döneminde yönetim, yeni doğanın değerlendirilmesi ve ilk bakımı hakkında da detaylı bilgiler paylaşıldı. Programda bunun yanı sıra, yeni doğana doğum sonrası hastanede uygulanan taramalar, aşı ve ilaçlar ile yeni doğanın beslenmesi ve emzirme konularında da anne adayları bilgilendirildi. Eğitim programlarını başarıyla tamamlayan gebelere katılım belgeleri teslim edildi. Nazilli İlçe Sağlık Müdürlüğü yaptığı açıklamasında anne ve bebek sağlığını korumaya yönelik eğitim çalışmalarının belirli aralıklarla devam edeceğini belirtti.
Sinsi ilerleyen bu rahatsızlığı ilk fark eden anneler oluyor
30 Aralık 2025 Salı - 09:58 Sinsi ilerleyen bu rahatsızlığı ilk fark eden anneler oluyor Omurganın yana doğru eğilmesiyle ortaya çıkan skolyoz, özellikle çocukluk ve ergenlik döneminde fark edilmeden ilerleyerek hem estetik hem de hayati sağlık sorunlarına yol açabiliyor. Eğriliğin derecesi ve çocuğun yaşına göre tedavi seçeneklerinin değiştiğini belirten Prof. Dr. Mehmet Nuri Erdem, erken tanının cerrahiye giden süreci kökten etkilediğini vurguladı. Toplumda çoğu zaman "duruş bozukluğu" olarak değerlendirilen skolyozun, ilerleyen evrelerde omurga gelişimini olumsuz etkileyebildiği belirtiliyor. Uzmanlar, omurganın kendi dengeleme mekanizmaları nedeniyle hastalığın uzun süre fark edilmeyebileceğine dikkati çekerken, bu nedenle çocukluk çağında yapılacak kontrollerin önem taşıdığını vurguluyor. Skolyozun tanı ve tedavi sürecinin birden fazla branşın değerlendirmesini gerektirdiğini belirten VM Medical Park Kocaeli Hastanesi Omurga ve Skolyoz Cerrahisi ekibi, hastaların durumuna göre ortopedi ve beyin cerrahisi branşlarının birlikte değerlendirme yaptığını aktardı. Ekipte Prof. Dr. Mehmet Nuri Erdem, Prof. Dr. Mehmet Tokmak, Op. Dr. Cem Sever ve Op. Dr. Bedrettin Özsoy yer alıyor. "10 dereceye kadar olan eğriliği skolyoz olarak kabul etmiyoruz" Skolyozun derecesinin tedavi yaklaşımında belirleyici olduğunu ifade eden Prof. Dr. Erdem, şunları kaydetti: "Biz 10 dereceye kadar olan eğrilikleri skolyoz olarak değil, asimetri olarak kabul ediyoruz. 10 ila 20 derece arasındaki eğriliklerde çoğu zaman herhangi bir tedaviye gerek duyulmuyor ancak çocuğun yaşı ve büyüme potansiyeline bağlı olarak düzenli takip yapılması gerekiyor. 20 ila 40 derece arasındaki eğriliklerde ise egzersiz programları ve korse tedavileri ön plana çıkıyor. 40 derecenin üzerindeki eğriliklerde, çocuğun yaşı da göz önünde bulundurularak cerrahi tedavileri değerlendirmeye alıyoruz. Günümüzde 40 ila 50 derece arası bir gri zon olarak kabul ediliyor. Ancak 50 derecenin üzerindeki eğriliklerin mutlaka tedavi edilmesi gerekiyor." "Anneler genellikle ilk fark eden oluyor" Skolyozun sinsi ilerleyen bir hastalık olduğuna dikkati çeken Prof. Dr. Erdem, "Omurga kendi içerisinde eğriliği telafi etmeye çalıştığı için çocuklar tamamen yana eğilmiş gibi görünmez. Bu nedenle hastalığı çoğu zaman anneler fark eder. Omuzlarda seviye farkı, bel çukurlarında asimetri, kıyafetlerin vücuda düzgün oturmaması önemli uyarı işaretleridir" diye konuştu. Erdem, tanı sürecine ilişkin de bilgiler vererek, "Skolyozun kesin tanısı ayakta çekilen bir röntgen filmiyle konur. Ancak öncesinde basit, hızlı ve etkili bir tarama yöntemi olan öne eğilme testini kullanıyoruz. Çocuk öne eğildiğinde kaburgalar veya bel bölgesindeki asimetri çok daha net şekilde görülür" şeklinde konuştu. "Tedavi yaklaşımı yaşa göre değişiyor" Skolyozun başlangıç yaşına göre farklı değerlendirildiğini vurgulayan Prof. Dr. Erdem, "10 yaş altındaki skolyozları erken başlangıçlı olarak adlandırıyoruz. Bu yaş grubunda omurga büyümeye devam ettiği için büyüme dostu cerrahilerle omurgayı doğru yönde yönlendirmeyi amaçlıyoruz. 10 yaş sonrası ve büyümesini büyük ölçüde tamamlamış çocuklarda ise omurgayı sabitleyen füzyon ameliyatlarını tercih ediyoruz" ifadelerini kullandı. "Skolyoz sadece estetik bir sorun değil" Skolyozun iç organları da etkileyebileceğine dikkati çeken Erdem, sözlerini şöyle tamamladı: "Özellikle erken yaşta başlayan ve tedavi edilmeyen skolyoz vakalarında akciğer kapasitesinde ciddi kısıtlılıklar ortaya çıkabiliyor. Bu nedenle skolyoz yalnızca estetik bir problem olarak görülmemeli, mutlaka tıbbi bir hastalık olarak ele alınmalıdır."
Yeni yıla girerken zihin yorgunluğuna dikkat
30 Aralık 2025 Salı - 09:21 Yeni yıla girerken zihin yorgunluğuna dikkat Yeni yıl öncesi artan tempo ve beklentiler, birçok kişide zihinsel tükenmişliğe yol açıyor. Uzmanlar, dinlenmeyle bile geçmeyen yorgunluğun tükenmişliğin önemli bir işareti olduğuna dikkat çekiyor. Yeni yıl yaklaşırken birçok kişi yeni hedefler belirlerken, uzmanlar asıl dikkat edilmesi gerekenin zihinsel yorgunluk olduğuna dikkat çekiyor. Günlük yaşamın getirdiği yoğun tempo, sürekli üretme baskısı ve dinlenmeyi erteleme alışkanlığı, tükenmişliği fark edilmeden derinleştiriyor. Tükenmişlik, ani bir enerji kaybı değil, uzun süreli stresin damla damla birikmesiyle ortaya çıkan zihinsel bir süreç olarak tanımlanıyor. Dinlense bile toparlanamamak, isteksizlik ve tahammülsüzlük bu durumun en yaygın belirtileri arasında yer alıyor. Özellikle sorumluluk sahibi ve fedakar bireylerin daha fazla risk altında olduğu belirtiliyor. Uzmanlar, yeni yıla daha çok çalışarak değil, zihinsel yükleri azaltarak ve sınırlara saygı göstererek girmenin ruh sağlığı açısından önemli olduğunu vurguluyor. "Tükenmişlik bir zayıflık göstergesi değil, uzun süre sınır koymadan yaşamanın doğal bir sonucudur" Günümüzde pek çok kişinin yorgun olduğunu söylediğini ama bu yorgunluğun çoğu zaman bedenden çok zihinden kaynaklandığını belirten Medicana Konya Hastanesi Psikoloji Bölümü’nden Klinik Psikolog Kübra Adam, "Tükenmişlik, kişinin enerjisinin bir anda bitmesi değil, damla damla tükenmesidir. Uzun süreli stres altında kalan birey, zamanla motivasyonunu, üretkenliğini ve duygusal dayanıklılığını kaybeder. Bu yalnızca ’yorulmak’ değildir. Kişi dinlense bile toparlanamaz, yaptığı işten keyif alamaz ve kendini sürekli bir baskı altında hisseder. En önemli nokta şu: Tükenmişlik yaşayan kişi genellikle güçlü, sorumluluk sahibi ve fedakar kişilerdir. Yani ’yapabilen’ insanlar daha çok tükenir. Sürekli başkaları için bir şeyler yapan kişilerde karşımıza sıklıkla çıkar. Yoğun çalışan kişilerde, herkesi idare etmeye çalışan ebeveynlerde, mükemmeliyetçi ve kendine karşı sert olan kişilerde, sınav baskısı yaşayan öğrencilerde hatta sürekli ulaşılabilir olmak zorunda hisseden gençlerde bile tükenmişlikle sıklıkla karşılaşırız. Burada şunu özellikle vurgulamak isterim, tükenmişlik bir zayıflık göstergesi değil, uzun süre sınır koymadan yaşamanın doğal bir sonucudur" dedi. "Kişi kendi ihtiyaçlarını erteledikçe, beden ve zihin alarm vermeye başlıyor" Günümüz dünyasında durmanın neredeyse ayıp gibi algılandığını söyleyen Klinik Psikolog Kübra Adam, "Sürekli üretmek, hızlı olmak, her şeye yetişmek zorundaymışız gibi bir baskı var. Kişi kendi ihtiyaçlarını erteledikçe, beden ve zihin alarm vermeye başlıyor. Ayrıca duyguları bastırmak, sorunları görmezden gelmek, ’sonra dinlenirim’ demek de tükenmişliği besleyen önemli etkenler arasında. Bir diğer etken kişinin verdiği emekle aldığı karşılık arasındaki dengenin bozulması, sürekli yetişme çabası, yüksek beklentiler, ’hayır’ diyememek, dinlenmeye suçlulukla bakmak ve duyguları ertelemek zamanla zihinsel enerjiyi tüketir. Kişi bir noktadan sonra otomatik pilota geçer; işe gider, sorumluluklarını yerine getirir ama içsel olarak kopmuş hisseder. Günlük hayattan küçük ama tanıdık örnekler ile biraz daha yakından bakalım. Sabah alarm çaldığında gün daha başlamadan yorgun hissetmek, eskiden keyif alınan şeylere karşı isteksizlik, küçük sorunlara bile tahammül edememek, aşırı tepki vermek, sürekli unutkanlık, dalgınlık, dikkat dağınıklığı, akşam eve geldiğinde sevdikleriyle konuşacak enerjiyi bile bulamamak, çok çalışıyorum ama hiçbir şeye yetişemiyorum düşüncesi. Bu gibi durumlar ’geçici yorgunluk’ sanılır ama aslında tükenmişliğin habercisi olabilir" ifadelerini kullandı. "Unutmamalıyız ki dinlenen bir zihin, hem ruh sağlığımız hem de üretkenliğimiz için en güçlü başlangıçtır" Tükenmişliğin sadece bedensel değil, büyük ölçüde zihinsel bir durum olduğunu ifade eden Kübra Adam, "Beynimiz gün içinde yüzlerce karar veriyor, bildirimlere maruz kalıyor, ekranlar arasında gidip geliyor. Dinlenmeyen bir beyin, bedeni de dinlendirmez. Bu yüzden kişi tatilde bile yorgun hissedebilir. İşte bu zihinsel yük, tükenmişliğin en sessiz ama en güçlü nedenlerinden biridir. Asıl yorulan kaslar değil, zihindir. Unutmamalıyız ki dinlenen bir zihin, hem ruh sağlığımız hem de üretkenliğimiz için en güçlü başlangıçtır" şeklinde konuştu. "Dinlenen bir beyin sadece daha üretken değil, aynı zamanda daha sakin ve daha dayanıklı olur" Beyni dinç tutmanın en önemli adımının, onu sürekli çalıştırmaya değil, doğru şekilde dinlendirmeye odaklanmak olduğunu belirten Kübra Adam, "Gün içinde kısa molalar vermek, aynı anda birden çok iş yerine tek işe odaklanmak, ekranlardan bilinçli olarak uzaklaşmak ve uykuyu gerçekten bir ihtiyaç olarak görmek bu konuda oldukça etkili olacaktır. Düzenli yürüyüş, nefes egzersizleri ve keyif aldığımız aktiviteleri yapmak, beynin ’yeniden başlat’ tuşuna basmak gibidir. Yeni yıl bu alışkanlıkları başlatmak için önemli bir fırsat sunuyor. Daha çok hedef koymak yerine, zihni yoran alışkanlıkları azaltmayı seçtiğimizde hem ruhsal hem de zihinsel olarak daha dengeli hissediyoruz. Çünkü dinlenen bir beyin sadece daha üretken değil, aynı zamanda daha sakin ve daha dayanıklı olur. Tükenmişliğin panzehiri hızlanmak değil durmayı, nefes almayı ve kendimize alan açmayı öğrenmektir. Yeni yılda beyni dinç tutmanın sırrı, daha çok şey başarmaya çalışmak değil, zihni yoran yükleri fark edip azaltmaktan geçiyor" diye konuştu.
Dijital baş ağrısına karşı her 20 dakikada bir kısa mola
30 Aralık 2025 Salı - 09:11 Dijital baş ağrısına karşı her 20 dakikada bir kısa mola Modern yaşamın getirisi olan ’dijital baş ağrısı’nın henüz resmi bir tanı olarak yer almasa da klinik pratikte giderek daha sık kullanılmaya başlandığını söyleyen Medicana Sağlık Grubu Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Müge Kuzu Kumcu, "Ekran parlaklığı ortam ışığına göre ayarlanmalı, her 20 dakikada bir kısa mola verilerek gözler dinlendirilmeli" uyarısında bulundu. Dijitalleşmenin hayatı kolaylaştırırken bazı sağlık problemlerini de beraberinde getirdiğini, bunlardan en yaygının da baş ağrısı olduğunu belirten Medicana International Ankara Hastanesi Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Müge Kuzu Kumcu, henüz resmi tanı olarak yer almasa da klinik pratikte giderek daha sık kullanılmaya başlanan ’dijital baş ağrısı’ kavramının bulunduğunu söyledi. Bu terimin parlak ekran maruziyeti, mavi ışık, ergonomik olmayan çalışma şartları, hareketsizlik ve zihinsel yorgunluğa bağlı gelişen baş ağrılarını tanımlamak için kullanıldığını belirten Doç. Dr. Müge Kuzu Kumcu, "Günün büyük bir bölümünü bilgisayar, tablet veya akıllı telefon karşısında geçirmek, göz, boyun ve omuz kaslarında aşırı zorlanmaya yol açıyor. Özellikle parlak ve yüksek kontrastlı ekran ışığı, gözün uyum mekanizmalarını zorlayarak baş ağrısını daha erken ve daha şiddetli hale getirebiliyor. Bu durum özellikle masa başı çalışanlarda ve yoğun ekran kullanan gençlerde baş ağrısı sıklığını belirgin şekilde artırıyor. Pandemi sonrası dönemde bu tip baş ağrılarında belirgin bir artış gözlemlenmektedir" dedi. ’Gerilim tipi baş ağrısı’ sebebiyeti Ekran kaynaklı baş ağrılarının temelinde birden fazla sebebin yer alabileceğini belirten Doç. Dr. Kumcu, bu sebepleri şöyle sıraladı: "Uzun süre ekrana odaklanmak göz kırpma sayısını azaltır ve göz kuruluğuna neden olur. Parlak ekran ışığı ve yetersiz ekran filtresi kullanımı, göz kaslarında aşırı yüklenmeye ve görsel stres artışına yol açar. Ekranlardan yayılan mavi ışık, gözün retina tabakasında hassasiyeti artırarak göz yorgunluğuna neden olur. Göz yorgunluğu baş ağrısının en önemli tetikleyicilerinden biridir. Bunun yanı sıra sabit pozisyonda kalmak boyun ve omuz kaslarında kasılmaya neden olur. Tüm bu faktörler birlikte beyindeki ağrı yollarını uyararak özellikle gerilim tipi baş ağrısı ve migren ataklarını tetikler." "Ekran parlaklığı ortam ışığına göre ayarlanmalı" Doç. Dr. Müge Kuzu Kumcu, alınabilecek önlemler konusunda da şunları paylaştı: "Ekran parlaklığı mutlaka ortam ışığına göre ayarlanmalı, maksimum parlaklıktan kaçınılmalıdır. Bilgisayar, tablet ve telefonlarda mavi ışık ve parlaklık filtreleri aktif olarak kullanılmalıdır. Her 20 dakikada bir kısa mola verilerek gözler dinlendirilmelidir. Bilgisayar başında ergonomik oturuş sağlanmalı, boyun ve omuz kasları düzenli olarak hareket ettirilmelidir. Uyku öncesi özellikle parlak ekranlardan uzak durulmalıdır. Doğru ekran kullanımı alışkanlıkları bu risk büyük ölçüde azaltabilir ve yaşam kalitesini yükseltebilir. Baş ağrısı modern yaşamın kaçınılmaz sonucu değil, önlenebilir ve yönetilebilir bir sağlık problemidir."