SAĞLIK
19 Mart 2026 Perşembe - 16:05 Antalya’da kadavradan organ bağışı emekli öğretmene bayram sevinci yaşattı Akdeniz Üniversitesi Hastanesi’nde kadavradan böbrek nakli yapılan emekli Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmeni Muharrem Yeğenoğlu, 10 yıl süren bekleyişin ardından sağlığına kavuştu. Yeğenoğlu, "Bu Allah’ın bir lütfu. Herkese organ bağışında bulunmalarını tavsiye ediyorum" diyerek yaşadığı mutluluğu paylaştı. Afyonkarahisar’ın Şuhut ilçesinde yaşayan 67 yaşındaki emekli Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmeni Muharrem Yeğenoğlu, 10 yıldır mücadele ettiği böbrek yetmezliği hastalığından Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Prof. Dr. Tuncer Karpuzoğlu Organ Nakli Merkezi’nde gerçekleştirilen nakil ile kurtuldu. Yaklaşık 9 yıldır organ nakli bekleme listesinde bulunan Yeğenoğlu’na Ramazan Bayramı öncesinde uygun kadavradan böbrek bulundu. Başarılı geçen operasyonun ardından sağlığına kavuşan Yeğenoğlu, Ramazan Bayramı öncesi gelen nakille bayram sevincini ikiye katladı. "10 yıldır nakil bekliyordum" Organ nakli sürecini paylaşan Yeğenoğlu, "Kadavradan nakil oldum ve şu anda taburcu oldum. Sıhhat, sağlığım iyi. Bu sıhhat sağlığımın iyiliğinde emeği geçen bütün hocalarıma teşekkür ediyorum. Ben 10 yıldır nakil bekliyordum, diyalize giriyordum. Diyaliz kolay bir şey değil. Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeniyim. Şimdi ben önce böbreğini bana veren kardeşimin ahirete intikal ettiğini biliyorum. O aileye büyük bir sabır diliyorum. İnşallah böbreğini veren kardeşim de ahirette bunun sevabını bol bol alacak. Çünkü bir cana can kattı. Hayatta en güzel şey bu" dedi. "Organ nakli caiz" Organ naklinin caiz olduğunun altını çizen Yeğenoğlu, "Organ nakli yapılıyor, caiz. Çünkü insan vefat ettiği zaman ruh Allah’a gidiyor. Beden çürüyor toprakta. Onun için insanlarımız biraz korku içerisindeler. Hiç korkuya gerek yok. Rahat rahat organlarını bağışlayabilirler. Vatandaş zannediyor ki organlarımı ölmeden alıyorlar. Hayır, öyle bir şey yok. Beyin ölümü gerçekleştikten sonra bütün doktorlarımız bunun üzerinde duruyorlar. Beyin ölümü gerçekleştikten sonra artık organ nakli yapılıyor. Kadavra bu şekilde yapılıyor. Onun için korkuya gerek yok" diye konuştu. "Yeniden doğdum" Nakil sonrası adeta yeniden doğduğuna vurgu yapan Yeğenoğlu, "Bir cana can katmak kadar hayatta en sevimli olan nedir ki acaba? Değil mi? Bir insana en büyük iyiliklerin iyiliği yani. Ben bundan dolayı kardeşlerime, ülkemizdeki bütün vatandaşlara hiç çekinmeden, rahatlıkla sıkıntıda olan kardeşlerine yardım edebilmeleri için organ bağışında bulunmalarını tavsiye ediyorum. Çünkü biz 10 yıldır böbrek bekliyorduk. Şimdi ben yeniden doğdum. Yeniden bir hayata kavuştum. Dünyada en büyük iyilik bu. Çekinmeden kardeşlerimiz rahatlıkla organ nakli yapabilirler. Zaten hocalarımız bunu televizyonlarda anlatıyorlar. Diyanet İşleri Başkanlığı hutbelerinde, vaazlarında organ bağışının caiz olduğunu ve iyi bir şey olduğunu, cana can kattığını, yeniden bir hayata kavuşturduklarını kürsülerde söylüyorlar. Vatandaşımızı bilgilendirmeye çalışıyorlar" dedi. "Yaşantım sınırlıydı" Organ nakli öncesinde yaşantısının sınırlı olduğunu söyleyen Yeğenoğlu, "Yaşantımız sınırlıydı. Ama şimdi biraz daha rahatlayacağız. Çok diyet yapıyordum, yemem içmem azdı. Tuzsuz yiyorduk. Şimdi daha rahat hareket edeceğim. İnsanlarla daha iyi bir diyalog kuracağım. İç içe olacağız. Bu şekilde dediğim gibi ikinci bir hayatım olmaya başladı. Çok memnunum, çok huzurluyum. Allah razı olsun hepinizden" şeklinde konuştu. "Büyük bir bayram hediyesi oldu" Bağışlanan böbreğin kendisi için büyük bir bayram hediyesi olduğuna değinen Yeğenoğlu, "Ben diyorum ki bu Allah’ın bir lütfu. Allah’ın bana verdiği bir lütuf, bereket. Onun için bütün kardeşlerime organ naklinde bulunmalarını tavsiye ediyorum. Bundan büyük mutluluk olmaz diyorum. Korkmasınlar. Beyin ölümü gerçekleştikten sonra hocalarımız karar veriyor. Öyle halkın anlattığı efsanelere bakmayalım. Gerçekten bu benim için büyük bir bayram hediyesi oldu. Şimdi böbreği bana nasip olan kardeşimi bilmiyorum, görmedim, tanımadım ama bana bir hayat verdi. Bundan daha büyük sevap olur mu? Onun için insanlarımız dünyada sevap kazanmak istiyorsa, kendisinden sonraki insanlara faydalı olmak ve onun da sevabını kazanmak istiyorlarsa lütfen organlarını bağışlasınlar" ifadelerini kullandı.
Karın ağrısıyla şikayetiyle hastaneye gitti, zamanında müdahale ile sağlığına kavuştu
09 Aralık 2025 Salı - 11:53 Karın ağrısıyla şikayetiyle hastaneye gitti, zamanında müdahale ile sağlığına kavuştu İzmir Ekonomi Üniversitesi Medical Point Hastanesi’nde tedavi gören Yasemin Karpuz, iki aşamalı cerrahi müdahalenin ardından sağlığına kavuştu. Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Gülden Ballı tarafından gerçekleştirilen operasyonlarla karın içine yayılan ciddi enfeksiyon kontrol altına alındı. Ağustos ayının sonunda şiddetli karın ağrısı ile acile başvuran Karpuz’da kalın bağırsakta divertikül iltihabı tespit edildi. Birkaç gün içinde şikâyetlerinin artması üzerine yeniden başvurduğunda, bazı divertiküllerin patlaması sonucu karın içine enfeksiyon yayıldığı belirlendi. Bunun üzerine acil ameliyat kararı alındı. İlk ameliyatta hasarlı bağırsak bölümü çıkarılarak geçici bir kolostomi torbası oluşturuldu. Enfeksiyonun tamamen temizlenmesinden sonra ikinci ameliyatla bağırsak akışı doğal hâline döndürüldü ve kolostomi kapatıldı. Her iki operasyonun ardından Karpuz sağlıklı şekilde taburcu edildi. Ballı: "Tablo acil müdahale gerektiriyordu" Süreci değerlendiren Op. Dr. Gülden Ballı, hastanın başvuru sırasında karın içinde yaygın enfeksiyon bulguları olduğunu belirterek, "Divertiküllerin patlaması ciddi bir tablodur. İlk aşamada enfeksiyonun kaynağını ortadan kaldırdık, iyileşme sürecinin ardından ikinci ameliyatla bağırsak akışını doğal yapısına kavuşturduk" dedi. Ballı, divertiküler hastalığın çoğu zaman belirti vermeden ilerleyebildiğini ancak bazı durumlarda ani komplikasyonlara yol açabileceğini hatırlatarak, şiddetli karın ağrısının önemsenmesi gerektiğini vurguladı. Yasemin Karpuz, yaşadığı süreci şu sözlerle aktardı: "Şiddetli karın ağrısıyla hastaneye başvurduğumda durumumun ciddiyetini fark etmemiştim. Yapılan tetkiklerde acil müdahale gerektiği söylendi. Ameliyatların ardından iyileşme sürecim düzenli kontrollerle ilerledi ve şu anda günlük yaşamıma sağlıklı bir şekilde devam ediyorum."
Kütahya’da ses teli felcine kalıcı çözüm
09 Aralık 2025 Salı - 11:31 Kütahya’da ses teli felcine kalıcı çözüm Kütahya Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz (KBB) Hastalıkları Anabilim Dalı, kentte sağlık alanında önemli bir başarıya imza attı. Öğretim üyesi Dr. Öğretim Üyesi Nurullah Türe ve ekibi tarafından, Kütahya’da ilk kez "Tip 1 Tiroplasti (Medializasyon)" ameliyatı başarıyla gerçekleştirildi. Halk arasında "ses teli felci" olarak bilinen tek taraflı vokal kord paralizisi; ameliyatlar, travmalar veya bazı hastalıklar sonucu ses tellerinden birinin hareket yeteneğini kaybetmesiyle ortaya çıkıyor. Normal konuşmada iki ses teli bir araya gelerek sesi oluştururken, felçli durumlarda hareketsiz kalan tel kenarda sabit kaldığı için diğer tel ile kapanma gerçekleşmiyor. Bu durum, konuşurken hava kaçmasına yol açıyor ve hastalarda belirgin ses kısıklığı, zayıf ses, soluklu konuşma ve çabuk yorulma gibi şikâyetlere neden oluyor. Bazı hastalarda yutma güçlüğü ve sıvıların nefes borusuna kaçması gibi riskler de görülebiliyor. Kütahya Şehir Hastanesi’nde ilk kez yapılan Tip 1 Tiroplasti, ses kalitesini kalıcı olarak düzeltmeyi hedefleyen önemli bir cerrahi yöntem olarak öne çıkıyor. Ameliyatın en dikkat çekici noktası ise hastanın tamamen uyutulmadan, lokal anesteziyle uyanık halde yapılması. Ameliyatı yapan Dr. Türe, yöntemin kritik önemini şu sözlerle anlattı: "Bu ameliyatı hastamızla konuşarak, uyanık bir şekilde gerçekleştiriyoruz. Bunun sebebi, implantı yerleştirirken hastamızın sesini anlık olarak duymak istememizdir. Tıpkı bir enstrümanı akort eder gibi implantın pozisyonunu milimetrik olarak ayarlıyor ve en ideal, en güçlü sesi o anda yakalıyoruz. Hastamız ameliyat masasında sesinin düzeldiğini bizzat duyuyor."
İnsülin direnci kilo vermeyi zorlaştırabilir
09 Aralık 2025 Salı - 10:54 İnsülin direnci kilo vermeyi zorlaştırabilir Medical Park Ankara Hastanesi’nden Diyetisyen Pınar Doğan, "İnsülin direnci geliştiğinde glikoz hücrelere giremez, kanda birikir ve prediyabet dediğimiz gizli şekere yol açar. Pankreas durumu dengelemek için daha fazla insülin üretir ve bu da vücuda yağ depolama emri verir. Sonuç olarak kilo alımı ve yağlanma kaçınılmaz hale gelir" dedi. Medical Park Ankara Hastanesi’nden Diyetisyen Pınar Doğan, insülin direnci hakkında açıklamalarda bulundu. Dyt. Doğan, "İnsülin direnci geliştiğinde glikoz hücrelere giremez, kanda birikir ve prediyabet dediğimiz gizli şekere yol açar. Pankreas durumu dengelemek için daha fazla insülin üretir ve bu da vücuda yağ depolama emri verir. Sonuç olarak kilo alımı ve yağlanma kaçınılmaz hale gelir. Özellikle kilo verememe, yağlanma ve açlık krizleri yaşayan bireyler bu konuda dikkatli olmalıdır" ifadelerini kullandı. Rafine karbonhidrat ve şeker insülin direncini tetikliyor İnsülin direncini tetikleyen gıdalar hakkında bilgi veren Dyt. Doğan, özellikle rafine karbonhidratların etkisinin çok güçlü olduğunu dikkat çekti. Dyt. Doğan, "Beyaz ekmek, makarna, pirinç, simit, patates kızartması, kek ve şeker içeren yiyecekler kan şekerini çok hızlı yükseltir. Pankreas bu yükselişi durdurmak için ani ve yüksek miktarda insülin salgılar. Bu döngü tekrarlandıkça hücreler insüline duyarsızlaşır ve insülin direnci ortaya çıkar" açıklamalarında bulundu. Rafine şekerin leptin dengesini bozduğunu, karaciğer yağlanmasını artırdığını ve sürekli açlık hissine yol açtığını vurgulayan Dyt. Doğan, mısır şurubu içeren ürünlerin de aynı şekilde insülin sistemini zorladığını ifade etti. İnsülin direnci olanlar glisemik indeksi düşük gıdaları tercih etmeli İnsülin direnci olan bireylerin beslenme düzeninde glisemik indeks (GI) kavramının önemli bir rol oynadığını söyleyen Dyt. Doğan, "Glisemik indeksi düşük gıdalar kan şekerini yavaş yükseltir ve insülin salınımını dengeler. Beyaz ekmek, pirinç, patates yerine tam tahıllar, bulgur, karabuğday, kinoa ve yulaf tercih edilmeli. Tabağın yarısı yüksek lifli sebzelerden oluşmalı. Protein tüketimi artırılmalı; tavuk, balık, yumurta, yoğurt ve peynir gibi kaliteli kaynaklar tercih edilmeli. Sağlıklı yağlar, zeytinyağı, ceviz, avokado mutlaka diyete eklenmeli. Şekerli içecekler ve işlenmiş gıdalar sınırlandırılmalı" şeklinde konuştu. Lif, protein ve sağlıklı yağ dengesi kan şekerini kontrol altına alır Kan şekerini en iyi dengeleyen tabak modelinin lif-protein-sağlıklı yağ dengesiyle oluşturulduğunu belirten Dyt. Doğan, "Yulaf, sebzeler, kuruyemişler, yoğurt, baklagiller ve yağlı balıklar kan şekerindeki ani iniş çıkışları engeller. Buna karşılık işlenmiş karbonhidratlar uzun vadede ciddi sorunlara yol açar" diye konuştu. Dyt. Doğan, kan şekeri dengeleyici besinleri şöyle sıralandı: "Yulaf, avokado, badem, ceviz, fındık, ıspanak, brokoli, fasulye, mercimek, yoğurt, tarçın, somon, sarımsak, kabak çekirdeği, çilek, yaban mersini, elma ve Zeytinyağı." Meyve tamamen yasak değil ama porsiyon kontrolü şart İnsülin direnci olan bireylerin meyve tüketimiyle ilgili yanlış bilgilere sahip olduğunu belirten Dyt. Doğan, "Meyveler lif içerdiği için kan şekerini yavaş yükseltir. Ancak porsiyon kontrolü yapılmazsa kan şekeri dalgalanabilir. Günde 1-2 porsiyon yeterlidir. Şeker içeriği yüksek üzüm ve inciri önermiyoruz. Meyvenin tek başına değil, yanında badem-ceviz gibi protein kaynaklarıyla tüketilmesi daha doğru olur" açıklamasında bulundu. Ekmek tamamen kesilmemeli; doğru ekmek seçilmeli Dyt. Doğan, insülin direnci olan kişilerin ekmeği tamamen bırakmak yerine doğru türleri tercih etmeleri gerektiğini ifade ederek, "Tam buğday, çavdar, kepekli ve yulaf ekmeği lif içeriği sayesinde kan şekerini dengeli yükseltir ve tokluk sağlar. Porsiyon kontrolü burada da çok önemlidir" dedi. Sık sık az az yemek herkes için doğru olmayabilir Öğün düzeniyle ilgili tartışmalara değinen Dyt. Doğan, şu bilgileri paylaştı: "Sık sık yemek, sürekli insülin salınımını artırabilir. Bu durum leptin hormonunun salınımını bozarak kişiyi daha sık acıkan bir hale getirir. Öğün sayısının kademeli azaltılması ve öğün içeriğinin doğru yağ-protein-lif dengesiyle düzenlenmesi, ara öğün ihtiyacını ortadan kaldırır. Böylece insülin ve tokluk hormonu dengesi kurulabilir." Egzersiz, uyku düzeni ve stres önemli Beslenmenin tek başına yeterli olmadığını belirten Dyt. Doğan, "Egzersiz hücrelerin insüline duyarlılığını artırmanın en hızlı yoludur. Haftada en az 150 dakika yürüyüş ve iki gün kuvvet antrenmanı yapılmalıdır" dedi. Stres ve uyku bozukluğunun etkilerine de dikkat çeken Dyt. Doğan, "Yüksek kortizol düzeyi insülin dengesini bozar. Günde 7-8 saat kaliteli uyku metabolizmanın düzenlenmesine yardımcı olur" diyerek açıklamalarını sonlandırdı.
Uzm. Dr. Şan: "Çocuklarda grip okullarda hızla yayılıyor"
09 Aralık 2025 Salı - 10:29 Uzm. Dr. Şan: "Çocuklarda grip okullarda hızla yayılıyor" Medical Point Gaziantep Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Uzm. Dr. Emine Sibel Şan, ailelere ve öğretmenlere kritik uyarılarda bulundu. Uzm. Dr. Emine Sibel Şan, son haftalarda hastaneye başvuruların belirgin şekilde arttığını belirterek, "Okulların açılmasıyla birlikte enfeksiyonlar çok daha kolay yayılıyor. Grip, özellikle ilk 24-48 saatte oldukça bulaşıcıdır. Aynı sınıf ortamını paylaşan çocuklarda virüsün yayılması kaçınılmaz hale geliyor. Bu nedenle velilerin belirtileri doğru tanıması ve çocuklarını hasta olduklarında okula göndermemesi kritik önem taşıyor" dedi. Uzm. Dr. Şan’a göre çocuklarda grip belirtileri ani ve şiddetli başlayabilir diyerek, "Yüksek ateş (38c ve üzeri), halsizlik, bitkinlik, uykuya meyil, kas ve eklem ağrıları, kuru öksürük, boğaz ağrısı, burun akıntısı veya tıkanıklığı, baş ağrısı, küçük çocuklarda bulantı, kusma, ishal, karın ağrısı" dedi. Dr. Şan, "Gripte ateş genellikle aniden yükselir ve çocuğun genel durumu hızlı bozulur. Basit soğuk algınlığında belirtiler daha hafiftir. Eğer ateş 3 günden uzun sürüyorsa veya çocuk nefes almakta zorlanıyorsa mutlaka doktora başvurulmalıdır. Bazı çocuklarda grip çok daha ağır seyredebilir ve hastaneye yatış gerekebilir. 5 yaş altı çocuklar. Kronik hastalığı bulunanlar (astım, kalp hastalıkları, diyabet vb.). Bağışıklık sistemi zayıf olanlar. Prematüre doğanlar" ifadelerini kullandı. Uzm. Dr. Şan, "Bu çocuklarda grip zatürreye, kulak enfeksiyonlarına veya ciddi solunum sıkıntılarına yol açabilir. Bu nedenle risk grubundaki çocukların belirtileri hafif bile olsa mutlaka değerlendirilmesi gerekir" diye konuştu.
Uzmanı uyardı: "Ateş, öksürük ve halsizlik belirtilerine dikkat"
09 Aralık 2025 Salı - 10:21 Uzmanı uyardı: "Ateş, öksürük ve halsizlik belirtilerine dikkat" Kış aylarında enfeksiyon hastalıklarının hızla arttığını belirten İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Manolya Gökrem, "İç hastalıkları polikliniğine başvuran hasta sayısı mevsimsel değişikliklerle birlikte kışın belirgin şekilde artmaktadır. Ateş, öksürük, halsizlik ve nefes darlığı gibi şikâyetler ihmal edilmemelidir" dedi. Liv Hospital Samsun İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Manolya Gökrem, mevsimsel değişikliklerle birlikte poliklinik başvurularında artış yaşandığını belirterek enfeksiyon hastalıklarında erken tanının hayat kurtardığını söyledi. "Erken tanı tedavi sürecini kısaltıyor" Kış aylarında enfeksiyon hastalıklarının hızla arttığını belirten Uzm. Dr. Manolya Gökrem, ateş, öksürük, halsizlik, kas ağrısı, boğaz ağrısı ve nefes darlığı gibi şikâyetlerin sadece basit bir viral enfeksiyon olarak görülmemesi gerektiğini ifade etti. Uzm. Dr. Gökrem, "Şikâyetlerin uzun sürmesi, ağırlaşması ya da nefes darlığıyla birlikte seyretmesi durumunda mutlaka hekim değerlendirmesi gerekir. Geç başvuru tedavi sürecini uzatırken bazı hastalarda tabloyu da ağırlaştırabilir. Kronik hastalığı olan bireylerde tablo daha ağır seyredebilir" diye konuştu. "Bağışıklık sistemi kışın daha fazla zorlanıyor" Bağışıklığın güçlendirilmesi için düzenli beslenme, yeterli uyku ve stres yönetiminin önemine değinen Uzm. Dr. Gökrem, vitamin eksiklikleri, tiroit problemleri, diyabet ve hipertansiyon gibi iç hastalıkları polikliniğinde sık görülen durumlar kışın daha fazla belirti vermektedir. Kronik hastaların rutin kontrollerini aksatmaması gerekir. Grip ve zatürre aşıları ciddi komplikasyonların önüne geçmektedir" şeklinde konuştu. "Koruyucu önlemler enfeksiyon riskini azaltıyor" Topluma koruyucu hekimlik mesajı veren Uzm. Dr. Manolya Gökrem, kapalı alanların daha sık kullanılması nedeniyle kış aylarında enfeksiyonların çok daha hızlı yayıldığını söyledi. El hijyeni, kalabalık ortamlarda maske kullanımı ve hasta kişilerle temastan kaçınmanın temel korunma yöntemleri olduğunu belirten Uzm. Gökrem, "Ev ve iş yerlerinin havalandırılması, ortak yüzey temizliği ve kişisel eşyaların paylaşılmaması enfeksiyon riskini ciddi şekilde azaltıyor" ifadelerini kullandı. Modern tıpta güçlü tedavi seçenekleri olduğunu ancak en etkili yöntemin hâlâ korunma olduğunu vurgulayan Uzm. Dr. Gökrem şunu ekledi: "Sağlığınızı ihmal etmeyin, vücudunuzun verdiği sinyalleri önemseyin."
Prostata ’holep’ ile kesin çözüm: 400 grama kadar prostat güvenle alınabiliyor
09 Aralık 2025 Salı - 09:34 Prostata ’holep’ ile kesin çözüm: 400 grama kadar prostat güvenle alınabiliyor Üroloji Uzmanı Doç. Dr. Önder Çınar, iyi huylu prostat büyümesinin tedavisinde altın standart kabul edilen holep yöntemiyle prostat dokusunun tamamen çıkarıldığını, 400 grama kadar büyük prostatların dahi güvenle temizlenebildiğini belirtti. Medicana Sağlık Grubu doktorlarından Doç. Dr. Önder Çınar, 50 yaş üzerindeki erkeklerde sık görülen iyi huylu prostat büyümesi (BPH) ve tedavi yöntemleri hakkında açıklamalarda bulundu. Doç. Dr. Çınar, BPH tedavisinde en etkili yöntemin holep olduğunu vurguladı. Doç. Dr. Önder Çınar, Holep yönteminin prostat dokusunun lazerle tamamen çıkarılmasını sağladığını söyleyerek, "50 yaşından sonra idrar yapma ile ilgili sıkıntılar yaşayan erkeklerin büyük kısmı BPH tanısı almaktadır. Holep yöntemi prostatın tamamının çıkarılmasını sağladığı için hastalarda tam kür elde ediyoruz. Hasta gençliğindeki gibi hızlı ve kaliteli şekilde idrar yapabiliyor" dedi. Özellikle yaşlı hastalarda büyük avantaj" Yaşlı hastalarda ek bir sağlık riski olmadan tedaviyi tamamladıklarını belirten Dr. Önder Çınar, "Kalp sorunları olan, kan sulandırıcı kullanan hastalarda ilacı kesmeye gerek kalmadan işlem yapılabiliyor. Böylece ek bir sağlık riski oluşturmadan tedaviyi tamamlıyoruz" diye konuştu. Holepin büyük prostatlarda da güvenle uygulandığını dile getiren Çınar, "Kliniğimizde 350–400 gram prostatları rahatlıkla alabiliyoruz. Hastalar 1–2 gün içinde taburcu oluyor ve idrar kaçırma problemi yaşamıyor. Prostat tamamen çıkarılıyor ve hasta bundan sonraki yaşamını rahatlıkla devam ettirebiliyor. Hastanın yatış süresi ve sonrası kısa süreli oluyor" şeklinde konuştu.
Bağırsak sağlığı, uzun yaşam üzerinde belirleyici rol oynuyor
09 Aralık 2025 Salı - 09:32 Bağırsak sağlığı, uzun yaşam üzerinde belirleyici rol oynuyor Uzm. Dr. Sadettin Dolar, bağırsak sağlığının uzun yaşam üzerinde belirleyici bir rol oynadığına dikkat çekerken, son araştırmaların 100 yaşını aşan bireylerin bağırsaklarında vücudu enfeksiyonlara ve kronik hastalıklara karşı daha dirençli kılan yararlı bakterilerin baskın olduğunu ortaya çıkardığını söyledi. Bağırsaktaki mikrobiyal dengenin bağışıklık sisteminden metabolizmaya pek çok süreci etkilediğini belirten Uzm. Dr. Dolar, "Bilim bize gösteriyor ki bağırsak sağlığı sadece sindirimle ilgili değil, uzun ve sağlıklı bir ömrün de kodlarını taşıyor." dedi. Acıbadem Kent Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Sadettin Dolar, bağırsak sağlığının insan ömrü üzerindeki etkilerine ilişkin önemli değerlendirmelerde bulundu. Modern yaşamın mikrobiyotaya (insan vücudunda sindirim sistemi gibi belirli bir ortamda bulunan mikroorganizma topluluğu) verdiği zararlar konusunda önemli uyarılarda bulunan Uzm. Dr. Dolar, "Son araştırmalar çok heyecan verici; 100 yaşını deviren insanların bağırsaklarında, onları hastalıklara karşı koruyan biyolojik bir ‘uzun ömür imzası’ olduğunu görüyoruz." diyerek şöyle konuştu: "100 yaş üstü bireylerde özellikle Akkermansia ve bazı Bifidobacterium türleri gibi ’gençlik bakterilerinin’ çok daha yoğun olduğu gözlemlendi. Bu bakteriler bağışıklığı zırh gibi güçlendiriyor ve yaşlanmayı hızlandıran iltihabı baskılıyor. Laboratuvar ortamında hızlı yaşlanan farelere sağlıklı bir bağırsak florası nakledildiğinde ömürlerinin uzaması tesadüf değil. Yani uzun yaşamın sırrı, içimizdeki bu mikroskobik müttefikleri iyi beslemekten geçiyor." Yaşam tarzının bağırsak sağlığına etkisi Bağırsak sağlığı için önemli beslenme uyarılarında bulunan Uzm. Dr. Dolar, lif açısından zengin beslenmenin, fermente gıdalar tüketmenin, doğru stres yönetimi ve düzenli fiziksel aktivitenin bağırsak mikrobiyotasını olumlu etkilediğini vurguladı. Özellikle modern yaşam tarzının bağırsak sağlığını olumsuz etkileyebildiğini, bu nedenle koruyucu alışkanlıkların küçük yaşlardan itibaren benimsenmesi gerektiğini ifade eden Uzm. Dr. Dolar sözlerini şöyle sürdürdü: "Modern yaşamın konforu, ne yazık ki bağırsaklarımızdaki yaşam savaşını kaybettiriyor. Yemek sonrası şişkinlik, geçmeyen yorgunluk veya ’beyin sisi’ yaşıyorsanız, bu mikrobiyotanızın bir yardım çığlığı olabilir. İşlenmiş gıdalar, düzensiz uyku, yanlış stres yönetimi bağırsak dengesini fazlasıyla etkiliyor. Tek bir kür antibiyotik kullanımı bile florada aylarca iz bırakabiliyor. Bu bozulma obeziteden Alzheimer’a kadar pek çok hastalığa kapı aralıyor. Çözüm ise dengeli bir yaşam: Günlük 30 gram lif, sofrada turşu-kefir gibi fermente gıdalar ve haftada 30 çeşit bitkisel besin tüketimi, yaş ve kas kitlesine uygun spor-meditasyon programları mikrobiyota çeşitliliğini arttırıyor. Çeşitlilik ne kadar fazlaysa, bağırsağınız o kadar güçlüdür." Hipokrat’a atfedilen ‘Tüm hastalıklar bağırsaktan başlar’ sözünün günümüzde bilimsel verilerle giderek daha fazla desteklendiğini de vurgulayan Uzm. Dr. Dolar, "Hipokrat yüzyıllar önce ’Bütün hastalıklar bağırsakta başlar’ demişti, modern tıp bugün ’Uzun ömür bağırsakta başlar’ diyerek bunu doğruluyor. Genetik mirasımız kaderimiz değil; yaşam tarzımızla ve bağırsaklarımıza iyi bakarak bu süreci yönetmek elimizde." dedi. Kişiye özel bağırsak analizleri Öte yandan Uzm. Dr. Dolar, bağırsak mikrobiyotasını değerlendiren dışkı testlerinin giderek yaygınlaşmasına dikkat çekti. Bu testlerin klinik karar verme sürecinde henüz standart olmadığını belirten Uzm. Dr. Dolar, "Bu analizler bağırsak haritamızı gösterebilir ancak çıkan sonucu yorumlamak ciddi bir tıbbi uzmanlık gerektirir. Piyasadaki her testin sunduğu beslenme önerileri bilimsel geçerliliğe sahip olmayabilir. Bu yüzden sonuçlar, ezbere diyetler yerine mutlaka hekim süzgecinden geçirilerek değerlendirilmelidir." diye konuştu.
Uzmanından sporda şiddete karşı "tribün liderlerine eğitim" önerisi
09 Aralık 2025 Salı - 09:31 Uzmanından sporda şiddete karşı "tribün liderlerine eğitim" önerisi Sporda şiddetin "aidiyet hissi" ve "grup psikolojisi" ile tetiklendiğini belirten Uzman Klinik Psikolog Ece Çalışkan, profesyonel sporculara verilen öfke kontrolü eğitimlerinin tribün liderlerine de verilmesi gerektiğini vurguladı. VM Medical Park Kocaeli Hastanesi’nden Uzman Klinik Psikolog Ece Çalışkan, sporda şiddetin psikolojik temelleri, taraftar davranışları ve rekabet ortamında ortaya çıkan duygu yönetimi süreçleri hakkında bilgilendirmede bulundu. Çalışkan, sporda şiddetin psikolojik temelleri ve taraftar davranışlarına ilişkin yaptığı açıklamada, olumsuz durumlarla karşılaşıldığında beyindeki "amigdala" adı verilen tehdit merkezinin harekete geçtiğini söyledi. "Olumsuzlukla karşılaştıklarında tehdit algılıyorlar" Sporda şiddetin, kişinin aidiyet hissettiği takımla özdeşleşmesinden kaynaklandığını belirten Çalışkan, "Sporda şiddeti, özellikle kişinin rekabet duygusuyla ve aidiyet hissettiği takımla özdeşleşmesiyle açıklayabiliriz. Herhangi bir olumsuzlukla karşılaştıklarında çok yüksek bir tehdit algılıyorlar ve bu tehdit algısı sırasında beynin amigdala dediğimiz tehdit merkezi harekete geçiyor. Aynı anda beynin prefrontal korteks dediğimiz düşünme merkezi baskılanıyor. Bu da düşünmenin durmasına ve dürtüsel davranışların ortaya çıkmasına sebep oluyor. Daha önce normalleştirilmiş şiddet davranışlarını gören kişilerde, bu kontrol kaybı sırasında o davranışları seçme eğilimi çok daha kolay açığa çıkıyor. Toplumsal stres ve kişinin yaşadığı ruhsal zorlanmaları da bu süreçten ayrı düşünemeyiz. Özellikle futbol gibi sosyokültürel ve ekonomik olarak geniş kitleleri buluşturan sporlarda insanlar duygularını boşaltmaya ihtiyaç duyuyor. Türkiye’de bu nedenle en çok futbol alanında karşımıza çıkıyor" dedi. "Aidiyetini göstermek için o agresif davranışları seçebiliyorlar" Toplumsal stresin ve bir takıma ait olmanın getirdiği haksızlığa uğrama hissinin de şiddeti tetiklediğine işaret eden Çalışkan, grup psikolojisinin etkilerine değindi. Çalışkan, "Kutuplaşma, farklılaşma ya da bir takıma ait olmanın getirdiği haksızlığa uğrama hissi de şiddet davranışlarını tetikleyebiliyor. Grup olmak özellikle erken dönemlerden itibaren kişinin hayatında önemli bir yer tutuyor. Taraftar olmak, bir kulübe bağlı olmak zaten kişinin kendiliğinden içinde bulunduğu bir durum ve grup anında kişiler sosyal uyum çerçevesinde grubun ruhsallığını alıyor. Grup iyilik gösteriyorsa ona uyum sağlıyor ama agresif davranıyorsa bu kez de kabul görmek ve aidiyetini göstermek için o agresif davranışları seçebiliyorlar" diye konuştu. "Kişi, önünde gördüğü davranışı düşünmeden taklit edebiliyor" Müsabaka sırasında hem sporcunun hem de taraftarının yoğun adrenalin hissettiğine dikkati çeken Ece Çalışkan, "Rekabet duygusu, kalabalığın coşkusu ve grubun etkileşimiyle adrenalin çok yükseliyor. Adrenalini salgılayan merkez uyarıldığında kişinin duygu merkezi aşırı aktif hale geliyor ve buna bağlı olarak düşünme merkezi geçici olarak duruyor. Bu yüzden kişi önünde gördüğü davranışı düşünmeden taklit edebiliyor; bağırma, küfretme gibi davranışlar bu ortamda daha hızlı ortaya çıkıyor. Rekabet ve takım özdeşimi ne kadar yüksekse adrenalinin etkisi de o kadar artıyor. Özellikle derbiler gibi önemli maçlarda bu durum daha belirgin oluyor. Adrenalin arttıkça tehdit merkezinin daha aktif olduğunu biliyoruz ve bu durumda kontrolsüz davranışların ortaya çıkma ihtimali yükseliyor" şeklinde konuştu. "Tribün liderlerinin bu konuda eğitilmesi gerektiğini düşünüyorum" Profesyonel sporcuların, spor psikologları eşliğinde öfke yönetimi ve davranış düzenleme eğitimleri aldığını, saha içinde nefes teknikleriyle duygu kontrolü yapabildiklerini anlatan Çalışkan, tribünlerde ise bu kontrolün daha zor olduğunu belirtti. Psikolog Ece Çalışkan, şiddetin önlenmesi için şu önerilerde bulundu: "Sporculara duygu düzenleme ve öfke kontrolü eğitimleri veriliyor. Tribünlere de verilebilir mi? Bireysel olarak yapılabilir ama esas olarak tribünün önde gelen kişilerine, grubu yönetenlere ve kulüp kültürünün geneline yönelik müdahaleler gerekli. Kulüp kültürünün buna göre şekillenmesi, tribün liderlerinin bu konuda eğitilmesi gerektiğini düşünüyorum."
Gastroenteroloji Uzmanı Öksüz: "Fibrotest yöntemi birçok hasta grubu için uygun"
09 Aralık 2025 Salı - 09:27 Gastroenteroloji Uzmanı Öksüz: "Fibrotest yöntemi birçok hasta grubu için uygun" Gastroenteroloji Uzmanı Dr. Murat Öksüz, karaciğerin sertlik ve yağlanma oranını ölçen elastografik yöntemlerden biri olan fibrotest işleminin birçok hasta grubu için uygun olduğuna değinerek, "Karaciğer yağlanması, kronik hepatit B veya C hastaları, alkol kullanımı nedeniyle karaciğeri etkilenenler, otoimmün veya genetik karaciğer hastalığı olanlar, karaciğerinde fibrozis veya siroz şüphesi bulunanlar ile karaciğer hastalığı tedavisi gören ve düzenli takip gereken hastalar bu yöntemden faydalanabilir" dedi. Karaciğer sağlığının değerlendirilmesinde teknolojik gelişmeler, tanı süreçlerini hem hekimler hem de hastalar için daha rahat hale getiriyor. Acıbadem Adana Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Dr. Murat Öksüz, karaciğer hastalıklarının evresi hakkında kritik bilgiler sağlayan elastografik yöntemlerden biri olan fibrotest hakkında açıklamalarda bulundu. "Yağlanma ve sertliği ölçüyor" Fibrotest teknolojisinin sağladığı verilerin tedavi planlamasında yol gösterici olduğunu vurgulayan Dr. Öksüz, elde edilen sonuçların iki temel bilgi sunduğunu söyledi. Dr. Öksüz, "Karaciğer dokusundaki sertlik artışının fibrozis (bağ dokusu artışı) veya siroz varlığına işaret. Bu ölçüm hastalığın hangi evrede olduğunu anlamada çok değerlidir. Ayrıca karaciğerdeki yağ miktarını yani tıbbi adıyla steatoz derecesini de gösterir" ifadelerini kullandı. Fibrotest yönteminin birçok hasta grubu için uygun olduğuna değinen Dr. Öksüz, "Karaciğer yağlanması, kronik hepatit B veya C hastaları, alkol kullanımı nedeniyle karaciğeri etkilenenler, otoimmün veya genetik karaciğer hastalığı olanlar, karaciğerinde fibrozis veya siroz şüphesi bulunanlar ile karaciğer hastalığı tedavisi gören ve düzenli takip gereken hastalar bu yöntemden faydalanabilir" diye konuştu. "Sadece kısa bir açlık yeterli" Fibrotest işleminin hasta için oldukça konforlu bir süreç olduğunu belirten Dr. Murat Öksüz, "Hasta işlem sol yan veya sırasında sırtüstü uzanır. Cihazın probu, ultrason muayenesine benzer şekilde karaciğer bölgesine yerleştirilir ve karaciğere özel titreşim dalgaları gönderilir. Bu dalgaların dokudan geçişi ölçülerek karaciğerin sertliği ve yağlanma miktarı hesaplanır. Yaklaşık 5 ila 10 dakika süren bu işlem tamamen ağrısızdır ve çoğu zaman işlem için yalnızca kısa bir açlık yeterlidir" dedi. Dr. Öksüz, anestezi gerektirmeyen bu işlem sonrasında hastaların bekleme süresine ihtiyaç duymadan normal yaşamlarına dönebildiklerini, aynı gün içinde yemek yiyip günlük aktivitelerine devam edebildiklerini ifade etti. "Biyopsiye güçlü bir alternatif" Karaciğer hastalıklarının tanısında geleneksel yöntem olan karaciğer biyopsisi ile fibrotest arasındaki farklara dikkat çeken Öksüz, "Biyopsi, iğneyle karaciğerden küçük bir doku alınarak yapılır. Psikolojik travması yanında, az da olsa kanama riski taşır. Genellikle hastane şartları veya gözlem gerektirir. Oysa fibrotest ağrısız, iğnesiz ve risksiz bir yöntemdir. Karaciğerin daha geniş bir bölümünü değerlendirme imkanı sunar, işlemin yapıldığı gün sonuçlar değerlendirilir ve takip amaçlı sık tekrar edilebilir" diye konuştu. Öte yandan Dr. Öksüz, fibrotestin birçok durumda biyopsiye güvenli bir alternatif olduğunu ancak bazı özel durumlarda biyopsinin hala gerekli olabileceğini ve bu kararın hekim tarafından verilmesi gerektiğini belirtti.
Kış enfeksiyonlarına karşı bağışıklığı güçlendirecek gıdalar tüketin uyarısı
09 Aralık 2025 Salı - 09:15 Kış enfeksiyonlarına karşı bağışıklığı güçlendirecek gıdalar tüketin uyarısı Kış aylarında artan enfeksiyon riskine karşı bağışıklığın güçlü tutulması gerektiğini belirten uzmanlar, protein, Omega-3, C ve D vitamini ile probiyotik gıdaların günlük beslenmede mutlaka yer alması gerektiği konusunda uyardı. Uzmanlar, her öğünde protein tüketilmesi, haftada iki kez balık yenmesi, günlük C vitamini ihtiyacı için mevsim meyvelerinin tercih edilmesi ve kışın D vitamini takviyesinin ihmal edilmemesi gerektiğini vurgularken, yoğurt gibi probiyotikler ile soğan ve sarımsak gibi prebiyotiklerin bağırsak sağlığını desteklediğinin altını çizdi. Kışın su tüketiminin azaldığını belirten uzmanlar, günlük 2-2,5 litre su içilmesini önerdi. Sarımsak, zerdeçal ve kırmızı-mor meyvelerin doğal bağışıklık güçlendirici etki sağladığını ifade eden uzmanlar, çocuklarda ise kahvaltının, protein tüketiminin ve kemik suyunun bağışıklık için önemli olduğunu aktardı. "Haftada iki gün mutlaka balık tüketmeliyiz" Kış aylarında havaların soğuması ve kapalı mekanlarda daha fazla vakit geçirmeye bağlı artan enfeksiyonlara karşı bağışıklık sistemini kuvvetlendirilmesinin çok önemli olduğunu belirten Medicana Konya Hastanesi Beslenme ve Diyet Bölümü’nden Uzm. Dyt. Beyza Vural Öten, "Bağışıklık sistemi savaşçıları, antikorları ve savaşçı hücrelerinin üretilmesi, taşınması için yeteri kadar besin ögesi ve enerjiye ihtiyaç duyar. Bu besinlerin dengeli ve mevsimine uygun gıdalardan alınması önemlidir. Protein almak çok önemli. Çünkü bağışıklık sistemi elemanlarının üretilmesi için ve taşınması için proteine ihtiyaç duyarlar. Yumurta, et, balık, kuru baklagiller; protein kaynaklarımız her öğünde mutlaka tüketilmeli. İkinci en önemli bağışıklık sistemi kuvvetlendirici Omega-3’ler. Omega-3 yağ asitleri antiinflamatuvar özellik taşıyor. Haftada iki gün mutlaka balık tüketmeliyiz. Mevsim balığına önem vermeliyiz. Balık tüketemeyenler Omega-3 takviyesi alabilir, ceviz, keten tohumu gibi kaynakları da kullanabilirler. Üçüncüsü C vitamini. Herkesin bildiği bağışıklık sistemi kuvvetlendirici. C vitamini deyince tabii ki aklımıza ilk önce portakal, mandalina gibi narenciyeler geliyor. Günde iki tane portakal, günlük C vitamini ihtiyacımız için yeterli. C vitamini depolanmayan bir vitamin olduğu için kilo kilo portakal, mandalina hastalık döneminde yememize gerek yok. Buna ek aynı zamanda yeşil yapraklı sebzeler, brokoli, maydanoz, kırmızı ve yeşil bibere de C vitamini kaynağı olarak soframızda mutlaka yer vermeliyiz" dedi. "Probiyotik ve prebiyotik gıdaları mutlaka tüketmeliyiz" D vitamininin önemli bir vitamin olduğunu söyleyen Uzm. Dyt. Beyza Vural Öten, "Özellikle kış ayında güneşten D vitamini sentezleyemediğimiz için mutlaka takviye olarak kullanmamız gerekiyor. Ama buna ek yumurta ve yağlı balıklar da D vitamini kaynağı, bunları soframızdan eksik etmemeliyiz. Probiyotik ve prebiyotik gıdaları mutlaka tüketmeliyiz. Çünkü bağırsak sağlığımız ne kadar iyiyse bağışıklık sistemimiz de o kadar iyidir. Bağışıklık için önemli bir katkı sağlar bağırsaklar" ifadelerini kullandı. "Günlük 2-2,5 litre mutlaka su içmeliyiz" Su tüketiminin kışın çok unutulduğunu ama lenf sıvısının azalması, dehidrasyonun olması durumunda yine bağışıklık sisteminin düştüğünü ifade eden Beyza Vural Öten, "Lenf sıvısının içinde bağışıklık savaşçıları taşındığı için günlük 2-2,5 litre mutlaka su içmeliyiz. Kırmızı, mor meyveler antioksidan kapasitesi çok yüksek. Vücudumuzdaki atık serbest radikallerin süpürücü etkisini sağlayabilmesi için antioksidan kapasitesi yüksek koyu yeşil yapraklı sebzeler, kırmızı mor meyveler tüketmek gerekiyor. Bunlar mutlaka beslenmede olmalı. Sarımsak önemli bir antimikrobiyal gıda. Mutlaka tüketilmesi gerekiyor. İçerisinde allicin isimli bir madde var. Bu bağışıklık için çok kuvvetli bir etkiye sahip. Ezilerek tüketilmesini öneriyoruz. Her gün bir diş sarımsak tüketilebilir. Zerdeçal yine kurkumin içeriği nedeniyle iyi bir antienflamatuar gıda. Zerdeçal çorbalara katılabilir, çocuklara hazırlanan smoothielere katılabilir. Karabiberle birlikte etkisi, emilimi daha fazla artan bir baharat. Zerdeçalı soframızda mutlaka bulundurmalıyız" şeklinde konuştu. "Çocuklarda hem büyüme gelişmenin yakalanması hem de bağışıklık sistemi için protein tüketimi çok önemli" Çocukların bağışıklık sisteminin desteklenmesi için kahvaltının çok önemli olduğunu vurgulayan Beyza Vural Öten, "Kahvaltıda mutlaka yumurta, tahin, pekmez bunlarla destekleyebiliriz. Yeşil yapraklı sebzeleri çocuklar çok tüketmekte zorlanabiliyor. Böyle durumlarda smoothie olarak meyve sularının içine karıştırabiliriz. Her gün mutlaka bir avuç içi büyüklüğünde yeşil yapraklı sebze çocukların tüketmesini öneriyorum. Buna ek çocuk beslenmesinde meyve tüketimi desteklenmeli. Çocuklar günde 2-3 porsiyon meyveye kadar tüketmeli. Kırmızı et tüketimi ya da balık tüketimi mutlaka olmalı. Çocuklarda hem büyüme gelişmenin yakalanması hem bağışıklık sistemi için protein tüketimi çok önemli. O yüzden yumurta, et, tavuk, balık mutlaka bunlar beslenmede olmalı. Balık haftada bir hatta iki kere olursa çok daha iyi olur. Balık tüketemeyen, kokusundan hoşlanmayan ya da tüketemeyen çocuklar Omega-3 takviyesi doktor kontrolünde kullanabilir. Buna ek lifli gıdalar, kompleks tahıllar, tam buğday, yulaf, çavdar gibi kompleks tahıllar yine bağışıklık sistemi için çocukların beslenmesinde olması gerekiyor. Çocukların hem bağışıklık sisteminin desteklenmesi, hem büyüme gelişmenin artması için kemik suyu tüketimi çok önemli. En kolay tüketilme şekli çorbalarını eklemek olabilir. Çünkü çocuklar çorba içmeyi genelde çok seviyorlar. Bu kemik suyu hazırlanırken de mutlaka içerisine karabiber, zerdeçal ekleyerek bağışıklık sistemini kuvvetlendirebiliriz" diye konuştu.