SAĞLIK
Uzmanı açıkladı: "Bayramda kurulan ilişkiler ruh sağlığını güçlendiriyor" 21 Mart 2026 Cumartesi - 11:52:31 Sivas Medicana Hastanesi Uzman Psikolog Kerime Begüm Özkaya, bayram sonrası işe dönüşte yaşanan isteksizliklerin oldukça normal olduğunu söyleyerek, "Psikolojik olarak en sağlıklı bayram, kişinin kendini zorlamadan ama mümkün olduğunca bağ kurduğu, paylaştığı ve anlam bulduğu bayramlardır" dedi. Bayramlarda insanlar günlük hayatın yoğun temposundan uzaklaşarak daha çok sosyal ilişkilerine yöneliyor. Aile ziyaretleri, akraba buluşmaları ve toplu kutlamalar bu dönemlerde artış gösteriyor. İnsanlar bayram süresince paylaşma, yardımlaşma ve birlikte vakit geçirme gibi davranışlara daha fazla önem veriyor. Yeni kıyafetler, hazırlanan ikramlar ve yapılan ziyaretler bayram coşkusunu artırıyor. Bayramlar, toplumda birlik ve beraberlik duygusunun güçlendiği özel zamanlar olarak dikkat çekiyor. Bayramların bireylerin psikolojisi üzerinde genellikle olumlu etkiler oluştururken, bu dönemlerde artan sosyal etkileşim, kişilerin kendilerini bir gruba ait hissetmelerini sağlarken yalnızlık duygusunu azaltıyor. Aynı zamanda paylaşma ve empati gibi duyguların güçlenmesi, bireylerin kendilerini daha anlamlı ve değerli hissetmesine katkı sunuyor. Konuya ilişkin açıklamalarda bulunan Medicana Sivas Hastanesi’nde görevli Uzman Psikolog Kerime Begüm Özkaya, bayram sonrası uyum sürecine dikkat çekerek, "Bu süreçte bireyin kendini birkaç gün uyum süresi tanıması iş yükünü parçalar haline bölmesi ve günlük rutinini yeniden oluşturmayı adaptasyonu kişide kolaylaştırır. Bu yüzden bu yaşadığımız olumsuzluklarda bayram sonrasında gayet normaldir" dedi. "Pozitif duyguları artırır" Kerime Begüm Özkaya, bayramlarda kişinin aidiyet duygusunun arttığını belirterek, "Bayramlarda insanlar günlük hayatın yoğun temposundan uzaklaşarak daha çok sosyal ilişkilerine yöneliyor. Aile ziyaretleri, akraba buluşmaları ve toplu kutlamalar bu dönemlerde artış gösteriyor. İnsanlar bayram süresince paylaşma, yardımlaşma ve birlikte vakit geçirme gibi davranışlara daha fazla önem veriyor. Yeni kıyafetler, hazırlanan ikramlar ve yapılan ziyaretler bayram coşkusunu artırıyor. Bu süreçte bireyler hem duygusal hem de sosyal açıdan daha yoğun bir dönemden geçiyor. Bayramlar, toplumda birlik ve beraberlik duygusunun güçlendiği özel zamanlar olarak dikkat çekiyor. Bayramlar, ruh sağlığını güçlendiren sosyal köprülerdir. Bayramlar sadece kültürel ve dini günler değil aynı zamanda insanların duygusal dünyasını güçlü şekilde etkileyen sosyal dönemlerdir. Bayramlar insanların psikolojisi üzerine genellikle olumlu ve güçlendirici etkileri oluşturur. Bayram psikolojisi bireylerin aidiyet, paylaşma, mutluluk, özlem ve hüzün gibi yoğun duygularını aynı anda yaşayabildiği bir süreçtir. Psikolojik açıdan değerlendirecek olursak, bayramlar kişilere aidiyet ve bağlılık duygusunu arttırır. Bayramlarda aile ziyaretleri, akraba buluşmaları ve toplu kutlamalar olur. Bu durum kişi de bir yere ait olduğunu ve yalnız değilim duygusunu güçlendirir. Sosyal bağların güçlenmesi psikolojik dayanıklılığı ve pozitif duyguları arttırır" dedi. "Kısa sürelide olsa iş stersiden uzaklaştırır" Özkaya, bayramda insanların geçmişi ile bağ kurduğunu söyleyerek, "Bayramlar günlük hayatın rutininden çıkmayı sağlar. Yeni kıyafetler, ikramlar, ziyaretler ve hediyeler gibi gelenekler dopamin ve serotonin gibi mutluluk hormonlarının artmasına yardımcı olur. Stres ve yorgunluğu azaltır. Bayram tatilleri ve sosyal ortamlar insanların iş ve hayat stresinden kısa süreli de olsa uzaklaşmanızı sağlar. Ruhsal rahatlama ve yenilenme hissini oluşturur. Paylaşma ve empatiyi güçlendirir. Bayramda ihtiyaç sahiplerine yardım etmek, büyükleri ziyaret etmek gibi davranışlar işin empati ve merhamet duygusunu arttırır. Yardım etmek kişinin kendini daha değerli ve anlamlı hissetmesini sağlar. Kişide geçmişi ve hatırlarla bağ kurmayı sağlar. Bayramlar çoğu insanlar için çocukluğunu hatırlatan zamanlardır. Bu da kişide nostaljik ve sıcak duyguların yaşanmasını sağlar. Bayramlar bazı insanlar için de zorlayıcı olabilir. Her zaman herkes için aynı derecede mutlu geçmeyebilir. Yalnız yaşayan kişiler, yakınını kaybetmiş olanlar, aile ilişkileri zor olan kişiler, bayramlarda yalnızlık veya hüzün hissedebilir. Bu da gayet normaldir. Bu nedenle bayramlarda çevremizdeki insanları hatırlamak, bir telefon etmek ya da kısa bir ziyaret gerçekleştirmek bile kişinin kendini daha iyi hissetmesine yardımcı olabilir" diye konuştu. "Bayram dönüşü işte yaşanan isteksizlik normaldir" Bayram sonrası adaptasyon sürecinden bahseden Özkaya, "Psikolojik olarak en sağlıklı bayram kişinin kendini zorlamadan ama mümkün olduğunca bağ kurduğu, paylaştığı ve anlam bulduğu bayramlardır. Ayrıca bahsetmek gerekirse bayram sonrası işe dönüşü yaşama isteksizlik oldukça normaldir. İnsan zihnin dinlenme ve sosyal bağların yoğun olduğu bir dönemden tekrar sorumlulukların olduğu bir ortama geçer. Bu da tabi ki zorlayıcıdır. Bu süreçte bireyin kendini birkaç gün uyum süresi tanıması iş yükünü parçalar haline bölmesi ve günlük rutinini yeniden oluşturmayı adaptasyonu kişide kolaylaştırır. Bu yüzden bu yaşadığımız olumsuzluklarda bayram sonrasında gayet normaldir. Herkese huzurlu, sağlıklı ve mutlu bayramlar diliyorum" şeklinde konuştu.
21 Mart 2026 Cumartesi - 10:58 Hemşirelikten bağışçılığa: Bu kez kendi hücreleriyle hayat kurtardı Tunceli Ovacık Devlet Hastanesi’nde görev yapan hemşire Mavi Altay, yıllar önce verdiği kök hücre örneğinin eşleşmesiyle bu kez kendi hücrelerini bağışlayarak bir hastaya umut oldu. Ovacık Devlet Hastanesi’nde görev yapan hemşire Mavi Altay, 6 yıl önce verdiği kök hücre örneğinin bir hastayla eşleşmesi üzerine bağış sürecine dahil oldu. Sağlık çalışanı olarak mesleği gereği her gün hastaların tedavisine katkı sunan Altay, bu kez farklı bir sorumluluk üstlenerek doğrudan bağışçı oldu. Yapılan tetkik ve hazırlıkların ardından süreci tamamlayan Altay, kendi hücrelerini bağışlayarak bir hastanın yaşam mücadelesine destek verdi. "Vereceğimiz bir miktar kanla bir kişinin hayatına dokunabiliriz" Bağış sürecinde ve sonrasında yaşadıklarını anlatan Mavi Altay, bir hemşire olarak hastaların hayatına dokunduğunu ancak kendi canından bir parça vererek hayat kurtarmış olmanın çok daha güzel bir duygu olduğunu ifade etti. Altay, "Kızılay’a 6 sene önce kök hücre için örnek vermiştim. Aralık ayında geri dönüş oldu. Örnekler bir hastayla uyuşmuş. Açıkçası bu beni biraz heyecanlandırdı, tedirgin etti, süreçle ilgili bilmediklerim vardı. Sonra Kızılay’daki arkadaşlarla görüştüm. Sağ olsunlar sorularımın hepsini sağlıklı bir şekilde cevapladılar. Sonraki süreçte ilk önce chek up yapıldı. İstanbul’daki chek up sürecinden sonra dokular hastayla uyuştuğu için yaklaşık 15 gün sonra kök hücre tüp toplama işlemi olacaktı. Onun öncesinde bir ilaç verip kanımdaki kök hücreyi artırdılar. İlaç 5 gün sürdü. Hafif kemik ağrısı, grip gibi hafif semptomları oldu. Onun dışında bir sıkıntı yaşamadım. Bu işlemlerden sonra kök hücre toplama işlemine geçtik. Bu süreçte arkadaşlar yine yardımcı oldular. Yaklaşık 3 saat sedyede uzanmak zorundaydım. Bu işlemler esnasında hareket edemiyordum. Ama gayet uyumlu, hoş sohbet insanlarla tatlı bir iletişim halinde olduk. Çekindiğim, korktuğum yerlerde benimle ilgilendiler. İşlem gayet güzel geçti. Sonraki süreçte öğrenebildiğim kadarıyla kök hücre bağışında bulunduğum arkadaşın da iyileşmiş olduğunu duydum. Gayet mutluyum. Bir hemşire olarak zaten insanların hayatına dokunuyorduk ama özellikle kan bağışı yaptıktan sonra kendimden bir parça verdikten sonra birinin hayatını kurtarmış olmak çok güzel. Söyleyebileceğim en önemli şey, bunu sadece bir hastanın hayatını kurtarmak olarak görmesinler. Hastanın yakınları, çevresindeki insanlar, hastayla birlikte her gün hastaneye giden, hasta için uğraşan insanlar için de yapsınlar. Hepimizin başına gelebilecek bir hastalık, hepimizin yaşayabileceği bir sorun. Vereceğimiz bir miktar kanla bir kişinin hayatına dokunabiliriz" diye konuştu. "Yaptığım şeyden dolayı kendimle gurur duyuyorum" Altay, "Etrafımdaki insanlardan çok olumlu tepkiler aldım. Herkes yaptığımın ne kadar gururlu, güzel bir şey olduğundan bahsetti. Ben de çok mutlu oldum. Sonrasında unu çok düşündüm; eğer o bağışı yapmasaydım ne kadar üzüleceğimi, bir insanın hayatına dokunamayacağımı ya da o kişinin bu hastalıktan iyileşemeyeceğini düşündüm ve gerçekten yaptığım şeyden dolayı kendimle gurur duyuyorum. Herkesin canı gönülden yapabileceği bir şeyi yaptım belki ama bence çok önemli bir şey, herkesin de yapması lazım. Buradan söyleyebileceğim en önemli şey herkesin kemik iliği örneği vermesi ve hastalara ulaşması. Bir çocuk, belki bir yetişkin, belki bir anne, belki dede, hala. Yani birine yardım edebiliriz. Onların hayatlarını güzelleştirebiliriz. Bu süreç benim için sadece 20 günden ibaretti. Yani 20 gün içerisinde sadece 5 gün ilaç aldım ama diğer tarafta o hasta belki bir sene daha benim kök hücremi alacak. İyileşecek olsa bile 1 sene hastanede kalacak. Onun için daha yıpratıcı, daha uzun bir süreç" dedi.
21 Mart 2026 Cumartesi - 09:29 Bayramda çocukları şekerden uzak tutun Diyetisyen Gamze Söylemez, bayramlarda çocuklara çok fazla çikolata ikramlarında bulunulduğunu dikkat çekerek, "Çocuklarınıza daha çok şekeri olmayan, daha doğal şekerli meyve suları ikram edebilirisiniz" dedi. Ramazan Bayramı’ndaki tatlı tüketiminin en çok karşılaştıkları sorulardan birisi olduğunu söyleyen Diyetisyen Gamze Söylemez, sözlerine şöyle devam etti, "Burada dikkat edilmesi gereken kurallardan birisi daha çok sütlü tatlılar tercih edilmeli. Şerbetli tatlılar kan şekerini hızlı yükselttiği için hızlı da düşürebilir. Bu yüzden özellikle kronik hastalığı olan şeker, diyabet tarzı, tip bir tip iki diyabet hastaları, kolesterol problemi olanlar, özellikle gebe danışanlarıma da çok özellikle bu konuda uyarılarda bulunuyorum. Daha çok sütlü ve meyveli tatlılar tercih edebilirsiniz. Yemeklerden en azından iki saat sonra sindirim tamamlandıktan sonra tatlı tüketirseniz metabolizma anlamında sizin için daha kolay olacaktır. Kronik hastalığı olanları burada özellikle uyarmak istiyorum. Lütfen yemeklerden hemen sonra ya da çok fazla porsiyonlarda tatlı tüketmeyin. Birkaç eve davete gidiyorsanız en azından bir iki tanesini seçip bunları da güne bölerek tatlı tüketimini bu şekilde tamamlayabilirsiniz. Her tatlı tüketiminden sonra bol bol su içme ve egzersiz yaparak en azından sindirimini kolaylaştırmaya yardımcı olabilirsiniz." "Sofranızda koyu yeşil yapraklı sebzeler olsun" Diyetisyen Gamze Söylemez, "Çay, kahve içilecekse, daha açık tüketilmemeli, demli tüketilmemeli ve yemeklerden yarım saat sonra tüketilmelidir. Bu kısma da önem veriyorum. Her sofrada mutlaka koyu yeşil yapraklı sebzeleri bulundurmalısınız. Zeytinyağlı sebzelere önem vermelisiniz. Havalar ısınıyor. Bahar aylarının, mevsim sebzeleri çok çok yoğunlukta. Bu yüzden bunları da sofralarda mutlaka bulundurmalısınız. Ramazanda özellikle kahvaltı, iki ara öğün ve bir ana öğün demiştik. Kahvaltımızı konuştuk. Ara öğün olarak daha çok bitkisel proteinlerden koyu, yeşil yapraklı sebzeleri bulundurabilir. Süt, ayran tüketebilir. Fındık, badem, ceviz gibi yağ tohumları da ara öğünlere de dahil edebilirsiniz. Yine cilt elastikiyeti için cildin parlaklığı için de meyveleri kullanabilirsiniz. Özellikle koyu renkli meyvelerin, antioksidan kapasiteleri çok yüksek olduğu için meyvelerde mutlaka ara öğünlerde tüketilmelidir. Akşam yemeğinden sonraki tüketilen ara öğün olarak da genelde bizim toplumunuzda tatlı tüketimi çok fazla oluyor. Daha çok kuru meyvelere yönelebilir bireyler. Kuru kayısı, kuru hurma, kuru incir tarzı, kuru meyvelerde tatlı ihtiyacımızı önemli ölçüde azaltacaktır." Dedi. "Çocukların gelişimi için önemli detay" Ramazan Bayramı’nda özellikle çocuklara çok fazla çikolata ikramlarında bulunulduğuna dikkat çeken Söylemez, "Buradan da uyarmış olalım. Çocuklarınıza daha çok şekeri olmayan, daha doğal şekerli meyve suları ikram edebilirisiniz. İçerisinde rafine şeker eklenmeyen meyve suları çocuklarınızın büyüme gelişiminde ve beyin gelişiminde de önemli ölçüde farklılık gösterecektir. Daha çok şekerlerden ziyade kendi ev yapımı sütlü tatlılarınızı ikram edebilirsiniz. Burada da böyle birazcık daha tabuları yıkmış olabiliriz diye düşünüyorum. Daha dikkatli olursak çünkü beslenme temelinde çocuklarla devam eden bir şey. Çocukları nasıl yetiştirirseniz ilerleyen dönemlerde yetişkinlerde bu noktada daha bilinçli ilerleyeceğini düşünüyorum" dedi.
Uzman Dr. Karagözoğlu’ndan ’çocuklarda gece idrar kaçırma’ uyarısı
03 Aralık 2025 Çarşamba - 13:29 Uzman Dr. Karagözoğlu’ndan ’çocuklarda gece idrar kaçırma’ uyarısı Medical Point Gaziantep Hastanesi Çocuk Ürolojisi Uzmanı Op. Dr. Akın Karagözoğlu, çocuklarda sıkça görülen gece idrar kaçırma konusunda önemli açıklamalarda bulundu. Hem çocuklar hem de aileler için de endişe verici bir durum olan gece idrar kaçırma (enürezis nokturna), konusunda önemli açıklamalarda bulunan Medical Point Gaziantep Hastanesi Çocuk Ürolojisi Uzmanı Op. Dr. Akın Karagözoğlu, bu durumun çoğu zaman tedavi edilebilir olduğunu vurgularken, Medical Point Gaziantep Hastanesi’nin ise bu konuda önemli bir merkez olduğunu ifade etti. "Özel tedaviyle yüksek başarı oranlarına ulaşıyoruz" Gece idrar kaçırmanın aslında sanıldığından çok daha yaygın olduğunu belirten Çocuk Ürolojisi Uzmanı Op. Dr. Akın Karagözoğlu, "Gece idrar kaçırma çocukların suçu değildir. Altta yatan tıbbi, gelişimsel veya psikolojik nedenler olabilir. Doğru tanı ve kişiye özel tedaviyle yüksek başarı oranlarına ulaşıyoruz" dedi. Dr. Karagözoğlu, Medical Point Gaziantep Hastanesi’nde çocuklara uygulanan tedavi yaklaşımlarının bilimsel yöntemlere dayandığını ifade ederek, özellikle yaşına göre mesane kapasitesinin yetersizliği, genetik faktörler, uyku derinliği ve hormon dengesizlikleri gibi nedenlerin ayrıntılı olarak değerlendirildiğini söyledi. Gece idrar kaçırma tedavisi hakkında bilgiler veren Dr. Karagözoğlu, "Ayrıntılı çocuk ürolojisi değerlendirmesi, gerekirse görüntüleme ve laboratuvar testleri, davranışsal ve fiziksel tedaviler ve ilaç tedavisi seçenekleri, aile danışmanlığı gibi pek çok yöntem bir arada uygulanıyor" ifadelerini kullandı. Çoğu çocukta düzenli takip ve uygun tedaviyle kalıcı iyileşme sağlanabildiğini söyleyen ve ailelere çağrıda bulunan Dr. Akın Karagözoğlu, "Bu sorunla karşılaşan aileler kesinlikle umutsuzluğa kapılmasın. Çoğu çocukta düzenli takip ve uygun tedaviyle kalıcı iyileşme sağlanabildiği gibi modern altyapısı ve uzman kadrosuyla çocuk ürolojisi alanında bölgenin önemli sağlık merkezlerinden biri olarak gece idrar kaçırma problemi yaşayan çocukların özgüvenlerini yeniden kazanmalarına destek oluyoruz" diye konuştu.
Doç. Dr. Neslihan Yaprak Barıt uyardı: "HPV artık baş-boyun kanserlerinde en büyük tehdit"
03 Aralık 2025 Çarşamba - 13:17 Doç. Dr. Neslihan Yaprak Barıt uyardı: "HPV artık baş-boyun kanserlerinde en büyük tehdit" Doç. Dr. Neslihan Yaprak Barıt, HPV virüsünün baş ve boyun kanserlerindeki etkisinin hızla arttığını belirterek, erken teşhis ve aşının hayati önem taşıdığını söyledi. Geçmişte daha çok ileri yaşlarda ve uzun süre sigara-alkol kullanımına bağlı gelişen baş-boyun kanserleri, artık gençlerde, sigara içmeyenlerde ve kadınlarda da görülme sıklığıyla dikkat çekiyor. Bu değişimin en önemli nedeninin HPV olduğunu belirten Memorial Antalya Hastanesi Kulak Burun Boğaz ve Baş Boyun Cerrahisi Bölümü’nden Doç. Dr. Neslihan Yaprak Barıt, HPV virüsünün baş-boyun kanserlerine etkisi hakkında önemli bilgiler paylaştı. HPV virüsü boğaz kanserlerinin başlıca nedeni hâline geldi Cinsel yolla bulaşan HPV’nin oral temasla ağız-boğaz bölgesine kolayca geçtiğini belirten Doç. Dr. Barıt, virüsün dil kökü, bademcik, yutak ve gırtlakta yerleşerek yıllar sonra kansere yol açabildiğini ifade etti. Barıt, günümüzde boğaz (orofarenks) kanserlerinin yüzde 70-80’inin HPV kaynaklı olduğunu, bazı merkezlerde bu oranın yüzde 90’a kadar çıktığını vurguladı. Doç. Dr. Barıt, hiç sigara içmemiş 40-50 yaş arası kişilerde bile HPV pozitif boğaz kanserinin giderek arttığına dikkat çekti. "HPV yıllarca belirti vermeden gizlenebilir" 100’den fazla HPV tipi bulunduğunu belirten Doç. Dr. Barıt, Tip 16 ve Tip 18’in en tehlikeli, kanser yapan türler olduğuna işaret etti. Barıt, virüsün birçok kişide yıllarca belirti göstermeden vücutta kalabileceğini, bağışıklık zayıfladığında ise kanserleşme sürecinin hızlanabileceğini söyledi. Erken teşhisin bu kanserlerde sağ kalımı çok ciddi oranda artırdığına dikkat çeken Barıt, "2-3 haftadan uzun süren şu belirtilerde mutlaka doktora başvurulması gerekiyor" dedi. Dr. Barıt, ayrıca geçmeyen boğaz ağrısı ve yutma güçlüğü, boyunda sert şişlik, tek taraflı kulak ağrısı, 3 haftayı aşan ses kısıklığı, ağızdan kan gelmesi, nedensiz kilo kaybının da bunların belirtileri olduğunu belirtti. En etkili koruma: HPV aşısı HPV’ye bağlı baş-boyun kanserlerinin büyük kısmının aşıyla önlenebilir olduğunu hatırlatan Doç. Dr. Barıt, hem kız hem erkek çocuklarının mutlaka aşılanması gerektiğini söyledi. "Aşı takvimi ise 9-14 yaş 2 doz, 15-26 yaş 3 doz, 27-45 yaş. Aşı hâlâ fayda sağlamaktadır" diyen Barıt, HPV’nin sadece kadınları değil, erkekleri de ciddi şekilde tehdit ettiğini vurguladı. Korunmak için öneriler Doç. Dr. Barıt, HPV’den ve HPV’ye bağlı baş-boyun kanserlerinden korunmak için şu önerilerde bulundu: "Çocuklar ve yetişkinler için HPV aşısı ihmal edilmemelidir. Cinsel ilişkide prezervatif kullanımı tercih edilmelidir. Çok partnerli ilişkiden kaçınılmalıdır. Sigara ve aşırı alkol tüketimi bırakılmalıdır. Düzenli ağız ve diş bakımı yapılmalıdır. Uzun süren boğaz şikâyetlerinde vakit kaybetmeden bir KBB uzmanına başvurulmalıdır."
"Az sebze ve meyve tüketimi, kolorektal kansere davetiye çıkarıyor"
03 Aralık 2025 Çarşamba - 13:16 "Az sebze ve meyve tüketimi, kolorektal kansere davetiye çıkarıyor" Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Serdar Yol, "Bağırsaklarında polip bulunanlar, ailesinde kolorektal kanser öyküsü olanlar, inflamatuvar bağırsak hastalığı olanlar (ülseratif kolit, Crolin hastalığı gibi), kalıtsal genetik bozukluğu olanlar (ailesel polipozis sendromu varlığı gibi), işlenmiş gıdaları aşırı tüketenler, az meyve ve sebze tüketenler, sigara kullananlar, ailesinde meme, yumurtalık ve rahim ağzı kanseri olan kişiler kolorektal kanserde risk grubundadır" dedi. Liv Hospital Samsun Genel Cerrahi Kliniği’nden Prof. Dr. Serdar Yol, "kolorektal kanser" hakkında bilgilendirdi. Kolon adı verilen kalın bağırsağın, yaklaşık 1.5-2 metre uzunluğundaki sindirim sisteminin son parçasını oluşturan organ olduğunu dile getiren Prof. Dr. Serdar Yol, "Bunun 13’e kadar son 15-20 cm’lik kısmına rektum adı verilir. Bu alanda gelişen kanserlere de kolorektal kanser adı verilir. Kolorektal kanserler çoğunlukla bu bölgedeki poliplerden gelişir. Yaşam boyu kolorektal kanser gelişme ihtimali erkeklerde yüzde 4.5, kadınlarda ise yüzde 3.2’dir" ifadelerini kullandı. "Kanlı dışkı, karın ağrısı ve kilo kaybına dikkat" Prof. Dr. Yol, belirtiler ve risk grubundakiler hakkında şu bilgileri paylaştı: "Kolorektal kanserin birçok belirtisi vardır. Bunların başında yeni başlayan kabızlık veya sık tuvalete gidip tam rahatlayamama, dışkının incelmesi, makattan kan gelmesi veya dışkının kanlı olması, kansızlık, karın ağrısı, halsizlik ve kilo kaybı gelir. Bağırsaktaki polipler (özellikle adenomatöz olanlar), ailede kolorektal kanser öyküsü olanlar, inflamatuvar bağırsak hastalığı olanlar (ülseratif kolit, Crolin hastalığı gibi), kalıtsal genetik bozukluğu olanlar (ailesel polipozis sendromu varlığı gibi), işlenmiş gıdaları sık tüketenler, meyve ve sebzeyi az tüketenler, sigara kullanımı olanlar, ailesinde meme yumurtalık ve rahim ağzı kanseri olanlar risk grubundadır" diye konuştu. "En önemli tanı aracı kolonoskopi" Tanı ve tedavi yöntemine dikkat çeken Prof. Dr. Serdar Yol, "Bu hastalıkta tanı için dışkıda gizli kan bakılması ve en önemli tanı aracı kolonoskopidir. Tomografi ve dışkıda genetik testler kullanılabilir. Makattan kanaması olan her hastaya, birinci derece akrabasında kolorektal kanser öyküsü olmayanlarda 50 yaşından itibaren, birinci derece akrabasında kolorektal kanser öyküsü olanlarda ise hastalığın ortaya çıktığı yaşın 10 sene öncesinden itibaren kolonoskopi yapılmalıdır. Kolorektal kanserde tedavi, cerrahi öncelikle düşündürmekle birlikte kemoterapi ve radyoterapi ile kombine tedavi yöntemleri uygulanmakta, kişiye göre tedavi planlanmaktadır" şeklinde konuştu.
Sağlık-Sen Genel Başkanı Doğan: "Ebelik anneden kızına geçen bir emanet olarak başlamıştır"
03 Aralık 2025 Çarşamba - 12:09 Sağlık-Sen Genel Başkanı Doğan: "Ebelik anneden kızına geçen bir emanet olarak başlamıştır" Sağlık-Sen Genel Başkanı Mahmut Faruk Doğan, "Ebelik anneden kızına geçen bir emanet olarak başlamış, bilgiyle, ahlakla ve tecrübeyle yoğrularak zaman içinde profesyonel bir kimliğe dönüşmüştür" dedi. Ankara’da Sağlık-Sen tarafından ‘Ülkemizin Yeni Doğum Politikası ile Yükselen Değer’ başlıklı Ebelik Sempozyumu düzenlendi. Programda konuşan Sağlık-Sen Genel Başkanı Mahmut Faruk Doğan, "Bugün burada yalnızca güncel sorunları konuşmak için değil, asırlar öncesine uzanan kadim bir mesleğin köklü yürüyüşünü yeniden hatırlamak ve yeniden güçlendirmek için bir aradayız. Çünkü ebelerimiz, insanlık tarihi kadar eski ve bağımsız bir mesleğin taşıyıcılarıdır. Ebelik anneden kızına geçen bir emanet olarak başlamış, bilgiyle, ahlakla ve tecrübeyle yoğrularak zaman içinde profesyonel bir kimliğe dönüşmüştür. Ülkemizde ebelik önce usta-çırak ilişkisiyle şekillenmiş; ardından kurslarla, ebe okullarıyla, lise ve ön lisans programlarıyla gelişmiş; bugün ise lisans, yüksek lisans ve doktora düzeyinde eğitim verilen tam bir akademik meslek haline gelmiştir" dedi. "Ebelik de çok ciddi manada yol aldı" Halk Sağlığı Genel Müdürü Doç. Dr. Muhammed Emin Demirkol ise Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu’nun göreve başladığı andan itibaren birinci basamak sağlık hizmetlerinin ve koruyucu sağlık hizmetlerinin ne kadar önemli hale gelmeye başladığını tüm Türkiye ve tüm sağlık çalışanlarının bizzat gördüğünü belirterek, şöyle devam etti: "Özellikle sağlık çalışanlarımızın birinci basamakta ve birinci basamağa değen tüm noktaların her yerinde ve hastanelerde koruyucu sağlığa katkı sağlayan tüm alanlarda büyük bir değerin yükseldiğini hep beraber görüyoruz. İşte bugün aslında burada Sağlık-Sen’imizin çatısı altında yapılan bu çalışmada da yine yükselen değerlerimizden biri olan, hak ettiği yere gelme yolculuğunda büyük bir ivme kazanan Ebelik Sempozyumu’nda beraberiz. Birinci basamağın değerine değer katan sistemle birlikte ebelik de çok ciddi manada yol aldı. Yüksek riskli gebelik programımızla beraber 2002’de başlayan ‘Sağlıkta Dönüşüm’ yolculuğunda anne ölümlerinin en az olduğu yılı yaşadık. Bir anne ölümünün sıfırdan çok büyük olduğunu hepimiz biliyoruz. Belki 1’in sıfırdan büyük olduğu en büyük alan anne ölümüdür. Bu kapsamda ebelerimizi sistemin tam merkezinde, yüksek riskli gebelerin ve ilk gebeliğinin son üç ayında olan tüm annelerin takibinde aslında organizasyonun komuta merkezine yerleştirmiş olduk. 3 bin 500’e yakın koordinatör ebemizle ilk gebelik heyecanını yaşayan tüm anne adaylarımızın son ayında ve tanılarını yeniden belirlediğimiz bilim komisyonumuzun ışığında belirlediğimiz tanılarla yüksek riskli kategorisine giren tüm annelerimizi gebelik sürecinde en az 4 kez arıyor, gerekirse evine gidiyoruz." Sempozyuma Halk Sağlığı Genel Müdürü Doç. Dr. Muhammed Emin Demirkol, AK Parti Afyonkarahisar Milletvekili Hasan Arslan, Sağlık-Sen Genel Başkanı Mahmut Faruk Doğan, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi (ESOGÜ) Rektörü Prof. Dr. Kamil Çolak, ESOGÜ Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Fatma Deniz Sayıner ve davetliler katıldı.
Sağlık Müdürü Asiltürk 112 Çağrı Merkezinde göreve katıldı
03 Aralık 2025 Çarşamba - 12:00 Sağlık Müdürü Asiltürk 112 Çağrı Merkezinde göreve katıldı Acil Sağlık Hizmetleri Haftası dolayısıyla Diyarbakır İl Sağlık Müdürü Uzm. Dr. Emre Asiltürk, 112 Acil Çağrı Merkezini ziyaret ederek merkezin çalışmalarını yerinde inceledi. Ziyareti sırasında çağrı masasına geçip gelen ihbarları bizzat karşılayan Asiltürk, 112 ekiplerinin görev sürecine doğrudan dahil oldu. Asiltürk, çağrı masasından gelen ihbarları karşılayarak vatandaşların taleplerine doğrudan yanıt verdi. 112 operatörleriyle birlikte vaka yönlendirme sürecini takip eden Asiltürk, telsiz bağlantısı üzerinden sahada görev yapan acil sağlık ekiplerinin Acil Sağlık Hizmetleri Haftasını kutladı. 112 çalışanlarıyla sohbet eden Asiltürk, personelin çalışma koşulları, karşılaştıkları zorluklar ve ihtiyaçları hakkında bilgi aldı. Merkez çalışanları, Asiltürk’ün doğrudan görev sürecine katılmasından duydukları memnuniyeti dile getirdi. Asiltürk, 112 Çağrı Merkezi ziyaretinin ardından 10 No’lu ve 35 No’lu Acil Sağlık Hizmetleri İstasyonlarını ziyaret ederek ekiplerle bir araya geldi. Asiltürk ziyarette, personelin görüş ve önerileri dinlerken, istasyonların fiziki ve teknik ihtiyaçları yerinde değerlendirildi. Asiltürk, tüm personelin haftasını kutlayarak fedakarlıkla yürüttükleri görevlerinden dolayı teşekkür etti. İl Sağlık Müdürü Uzm. Dr. Emre Asiltürk, ’’112 Acil Çağrı Merkezi, vatandaşla ilk temasın kurulduğu en kritik noktadır. Bugün burada çağrı masasına oturarak vatandaşlarımızın sesine doğrudan kulak verdik. Bu sadece sembolik bir ziyaret değil, sahadaki ekiplerimizin fedakârlığını yerinde görmek, onların moral ve motivasyonunu güçlendirmek açısından da büyük önem taşıyor’’ dedi. Asiltürk, 112 çalışanlarının gece gündüz demeden görev yaptıklarını vurgulayarak, ’’Acil sağlık personelimiz, zamanla yarışarak hayat kurtarıyor. Onların yanında olmak, ihtiyaçlarını sahada dinlemek ve teşekkürümüzü yüz yüze iletmek bizim için bir sorumluluktur’’ diye konuştu.
Sivas Devlet Hastanesi doktorlarından büyük başarı
03 Aralık 2025 Çarşamba - 11:20 Sivas Devlet Hastanesi doktorlarından büyük başarı Sivas Devlet Hastanesi doktorları, B grubu ikinci basamak statüsünde olmasına rağmen ilk kez ‘laparoskopik nefrektomi’ ameliyatını başarıyla gerçekleştirdi. Böbrek fonksiyonunu tamamen kaybeden 71 yaşındaki Sultan Uzundal, kapalı yöntemle yapılan ameliyatla sağlığına kavuştu. Sivas’ta yaşayan 71 yaşındaki Sultan Uzundal, böbrek ağrısı şikayetleri üzerine Sivas Devlet Hastanesi’ne başvurdu. Yapılan değerlendirmede hastanın öncelikle tomografisi çekildi. Tomografi sonuçlarında Uzundal’ın böbreklerinden birinin fonksiyonlarını tamamen yitirdiği ve "atrofik böbrek" haline geldiği belirlendi. Doktorlar, çürümüş durumdaki bu böbreğin hastada uzun süreli ağrıya neden olduğunu değerlendirerek nefrektomi (böbreğin alınması) ameliyatına karar verdi. Ameliyatta ise hastanın vücuduna kalem genişliğinde yaklaşık üç tane giriş açıldı. Böbreğin dışarı alınması için ise 3 ile 4 santimetre arasında değişen ek bir kesi uygulandı. Cerrahi ekip, böbreği karın içindeki özel torbalar aracılığıyla güvenli şekilde vücuttan çıkardı. Ayrıca Sivas Devlet Hastanesi, ikinci basamak B grubu bir hastane olmasına rağmen bu operasyonu ilk kez gerçekleştirmesiyle dikkat çekti. Ortalama ilçe devlet hastaneleri seviyesinde hizmet veren hastanede laparoskopik (kapalı) yöntemle yapılan nefrektomi, kurum adına önemli bir başarı olarak kayıtlara geçti, Konuya ilişiklin açıklamalarda bulunan Üroloji Uzmanı Operatör Dr. Ali Ünal ise zorlu bir ameliyat yaptıklarını belirterek, hastanın durumunun iyi olduğunu söyledi. "Çok zor olduğunu biliyoruz" Çürümüş olan böbreğin ağrıya neden olduğunu söyleyen Ali Ünal, "Hastamız yaklaşık 2 hafta önce hastanemize başvurdu. Hastamızın defalarca tekrar eden taş öyküleri vardı ve yaklaşık 25 yıl önce aynı taraftan açık taş cerrahisi geçirmişti. Hastamız bize ağrı şikayetiyle başvurdu. Biz hastayı değerlendirdiğimizde tomografisini çektik tomografisinde böbreğin fonksiyonlarını kaybettiği yani atrofik (çürümüş) böbreği vardı ve biz bu çürümüş böbreğin ağrıya neden olacağını düşündük, nefrektomi (böbreğin alınması) kararını verdik. Bu ameliyatı özel kılması Sivas Devlet Hastanesi olarak biz 2’nci basamak B grubu bir hastaneyiz. Yani ortalama ilçe devlet hastaneleri kalitesinde bir hizmet vermeye çalışıyoruz. Birincisi biz Sivas Devlet Hastanesi’nde bu ameliyatı yaptık, ikinci özel kılan şey bu ameliyatı laparoskopik (kapalı) olarak yaptık. Üçüncüsü bu hastanın yaklaşık 25 yıl önce bir açık üreter taşı cerrahisi vardı ve bizim cerrahi yaptığımız tarafla aynı taraftaydı. Burada sekonder vaka dediğimiz tekrar mükerrer ikinci yapılan ameliyatlarda özellikle anatominin bozulduğu bu yüzden laparoskopik ameliyatların çok zor olduğunu biliyoruz. Bizim için özel kılan buydu bizde laparoskopik olarak tamamladık" dedi. "Böbreği özel torbalarla dışarıya alıyoruz" Ünal, kameralar yardımı ile içeriye baktıklarını belirterek, "Bu ameliyatta hastamızda yaklaşık 3 tane kalem kadar giriş açıyoruz. Daha sonra böbreği çıkarmak için yaklaşık 3 ile 4 santimetrelik bir kese açıp oradan böbreği içerideki özel torbalarımızla dışarı alıyoruz. Şuanda hastamızın 3 tane kesi var. 2 tanesi 1 santimetre, 1 tanesi 3 ile 4 santimetre arasında bir kesisi var. Bu ameliyatlarda kalem girişi kadar girişlerle kameralarla içerisine baktık, hastanın böbrek çevresindeki dokuların yapışık olduğunu, anatominin bozulduğunu ve bu ameliyatın zor geçeceğini anlamıştık. Zor bir ameliyat oldu. Genel Cerrahi Uzmanımız Op. Dr. Levent Zirek Hocamla yaklaşık 2 saatlik bir ameliyat sonrasında işlemi neticelendirdik. Hastamız şuan ameliyattan sonra 4. gününde. İlk gün hastamızın sondasını çekmiştik, 3’inci gününde direnini çektik, şuanda üzerinde herhangi bir hortumu bulunmuyor. Tamamen eve gönderilecek şekilde hazır ama hastamızın kendi isteği üzerine sosyal endikasyonlardan dolayı hastayı biz 5’inci gün taburcu etme kararı aldık" diye konuştu. "Böbreklerimde taş vardı" Sultan Uzundal ise "Böbreklerimde taş var. Bir ameliyat geçirmiştim ve taşları kırdırmıştım. Köyde rahatsız olunca hastaneye gelip hocayı bulduk. O da bizi tomografiye gönderdi. Tomografi çektirdik, sorunun ne olduğunu anlattı ve ameliyat olmam gerektiğini söylediler. Geldik ameliyat olduk" şeklinde konuştu.
HIV vakalarında genç yaş gruplarında artış
03 Aralık 2025 Çarşamba - 11:00 HIV vakalarında genç yaş gruplarında artış Ege Üniversitesi HIV/AIDS Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü Prof. Dr. Ayşe Deniz Gökengin, HIV tanı ve tedavisinde erken teşhisin kritik önem taşıdığını belirterek, Türkiye’de vakaların son 10 yılda yükseldiğini, özellikle genç yaş gruplarında artışın dikkat çektiğini ifade etti. Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de son yıllarda HIV vakalarında artış gözlemleniyor. Ege Üniversitesi HIV/AIDS Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü Prof. Dr. Ayşe Deniz Gökengin, HIV tanı ve tedavisinde erken teşhisin kritik önem taşıdığını belirterek, Türkiye’de vakaların son 10 yılda yükseldiğini, özellikle genç yaş gruplarında artışın dikkat çektiğini ifade etti. Prof. Dr. Gökengin, "Özellikle Türkiye’nin de dahil olduğu Orta ve Doğu Avrupa bölgesinde HIV vakalarındaki artış görünüyor. Türkiye, yeni HIV tanılarında en hızlı artış yaşayan ülkelerden birisi. Yıllık yeni vaka sayısı 7 bin civarında. En yüksek HIV görülme oranı geçmişte 35-45 yaş grubunda iken, son yıllarda 25-35 yaş aralığında yükselme yaşanıyor. Ayrıca 15-25 yaş grubunda da artış var" dedi. "Erken teşhisle uzun ve kaliteli yaşam sağlanabilir" Virüsün bulaşma yollarına dikkat çeken Prof. Dr. Gökengin, "Korunmasız cinsel ilişki, damar içi madde kullanımı, doğum sırasında anneden bebeğe geçiş ve sağlık çalışanlarında kesici-delici alet yaralanmaları, başlıca risk faktörlerini oluşturuyor. HIV tanısında erken teşhis, hem bireysel hem toplumsal açıdan önemli. Erken tanı alan kişilerin hemen tedavisine başlanarak hastalığın ilerlemesi önlenebilir. Hastalar, uzun ve kaliteli bir yaşam sürebilir. Tedavi altında kanında virüs seviyesi sıfırlanan kişiler, HIV’i cinsel yolla bulaştırmaz" ifadelerini kullandı. Tedavi yöntemlerindeki gelişmelere değinen Prof. Dr. Gökengin, geçmişe göre daha az yan etkili ve kullanımı kolay ilaçların tedaviye uyumu artırdığını belirtti. Günde çok sayıda ilaç kullanımından tek dozla devam edilebilen tedavilere geçildiğini söyleyen Prof. Dr. Gökengin, yakın zamanda uygulanmaya başlayacak olan uzun etkili enjeksiyonların iki ayda bir doz alınacağını ve hastaların günlük ilaç zorunluluğunu ortadan kaldırarak tedaviyi daha sürdürülebilir kılacağını aktardı. Yılda iki kez uygulanan enjeksiyonların ise şimdilik dirençli vakalarda ve korunma amaçlı kullanım için onay aldığını ifade eden Prof. Dr. Gökengin, "Sosyal medyada yayılan yanlış sağlık bilgileri önemli bir sorun oluşturuyor. Sağlık dışı kaynaklardan alınan bilgiler, hastaların tedaviye bakışını olumsuz etkiliyor. Bu nedenle doğru bilgiye sağlık otoriteleri ve bilimsel kaynaklar üzerinden ulaşılması gerekiyor" dedi.
Uzmanı uyardı: "Yüz felci riskine karşı soğuk havalarda yüzünüzü koruyun"
03 Aralık 2025 Çarşamba - 10:55 Uzmanı uyardı: "Yüz felci riskine karşı soğuk havalarda yüzünüzü koruyun" Soğuk havalarda yüzü korumanın çok önemli olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Alper Nabi Erkan, "Özellikle klima karşısında uzun süre oturmamak, yüzü doğrudan soğuk havaya maruz bırakmamak gerekir. Ayrıca grip ve solunum yolu enfeksiyonlarından korunmak da yüz felci riskini azaltır" dedi. Başkent Üniversitesi Adana Dr. Turgut Noyan Uygulama ve Araştırma Merkezi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Anabilim Dalı’ndan Prof. Dr. Alper Nabi Erkan yaptığı açıklamada yüzün bir tarafındaki kasların çalışmaması sonucu ortaya çıkan asimetri durumunun "yüz felci" olarak tanımlandığını belirterek, hastalığın hem santral hem de periferik nedenlerle ortaya çıkabileceğini ifade etti. Erkan, "Santral nedenlerde genellikle yüzün alt kısmında kas fonksiyon bozukluğu görülürken, periferik tipte hastalar yüz kaslarını hareket ettiremedikleri için yüzün bir tarafında belirgin bir eğrilik oluşur. Bunun yanında tat alma bozuklukları, gözyaşı akıntısı, tükürük salgısında değişiklikler ve kulak arkasında ağrı gibi şikayetler de tabloya eşlik edebilir" diye konuştu. "Sistemik hastalıkları olan bireylerin daha dikkatli olmaları gerekir" Hastaların sabah kalktıklarında aynada yüzlerinin bir tarafında asimetri fark ettiğine vurgu yapan Prof. Dr. Erkan, "Yemek yerken suyun dışarı akması, konuşmada zorluk veya yüz kaslarında güçsüzlük gibi belirtilerle başvururlar. Yüz felcin en sık nedeni ’İdiyopatik Bell Paralizisi’ yani nedeni belli olmayan viral enfeksiyonlardır. Olguların yaklaşık üçte ikisinde de sebep bilinmiyor. Bunun dışında kulak veya tükürük bezi tümörleri, otoimmün hastalıklar, nörolojik rahatsızlıklar, travmalar ve cerrahi müdahaleler sırasında sinir zedelenmeleri de yüz felcine yol açabiliyor. Bazı hastalarda ise doğuştan gelen genetik nedenler etkili olabiliyor. Şeker hastalığı, damar tıkanıklıkları ve viral enfeksiyonlar yüz felcine yatkınlığı artırabilir. Özellikle yüz sinirini besleyen damarlarda tıkanıklık gelişmesi, felç riskini yükseltir. Bu nedenle sistemik hastalıkları olan bireylerin daha dikkatli olmaları gerekir" ifadelerini kullandı. "Erken dönemde ilaç tedavileri büyük önem taşır" Tedavideki temel hedefin iyileşmeyi hızlandırmak ve kalıcı sekelleri en aza indirmek olduğunu belirten Erkan, "Hastanın genel durumu göz önünde bulundurularak kişiye özel tedavi planları oluşturuyoruz. Erken dönemde ilaç tedavileri büyük önem taşır. Ancak bazı durumlarda cerrahi müdahaleler de gerekebilir. Uzun süreli yüz felçlerinde, fasiyal plastik cerrahi yöntemlerle hastanın yüz görünümünü normale yakın hale getirmeye çalışıyoruz. Ayrıca fizik tedavi ve rehabilitasyon da tedavi sürecinde önemli bir yer tutuyor. Masaj, egzersiz ve sakız çiğneme gibi uygulamalar iyileşmeyi hızlandırır. Ameliyat olsun ya da olmasın, tüm hastalarımıza fizik tedavi desteğini mutlaka öneriyoruz" şeklinde konuştu. "Yüzü doğrudan soğuğa maruz bırakmamak gerekir" Yüz felcinden korunmak için alınabilecek önlemler hakkında da bilgi veren Erkan, "Soğuk havalarda yüzü korumak çok önemli. Özellikle klima karşısında uzun süre oturmamak, yüzü doğrudan soğuk havaya maruz bırakmamak gerekir. Ayrıca grip ve solunum yolu enfeksiyonlarından korunmak da yüz felci riskini azaltır. İdiyopatik yüz felci vakalarının yüzde 90’ı kendiliğinden iyileşebilir. Ancak ilaç tedavisiyle bu süreci hızlandırıyor ve tam iyileşme oranını artırıyoruz. Kalıcı durumlarda ise cerrahi ve estetik uygulamalarla hastalarımızın yaşam kalitesini yükseltmeyi hedefliyoruz" diye konuştu. Başkent Üniversitesi Adana Dr. Turgut Noyan Uygulama ve Araştırma Merkezi olarak her yıl düzenledikleri ’Başkent Kulak Burun Boğaz Günleri’nin bu yıl 21’incisini gerçekleştirdiklerini anlatan Erkan, "Bu yılki toplantının ana teması ’Fasiyal Paralizi ve Rekonstrüksiyon Yöntemleri’ oldu. Yüz felci geçiren ve kalıcı sekel kalan hastalarda uygulanan cerrahi yöntemleri ele alacağız. Ayrıca canlı cerrahi uygulamalarıyla meslektaşlarımızla deneyimlerimizi paylaşacağız. Tüm hekimlerimizi bu bilimsel etkinliğe davet ediyoruz" diyerek sözlerini tamamladı.
Karbonmonoksit zehirlenmelerine kış uyarısı: "Baş ağrısı bile ihmal edilmemeli"
03 Aralık 2025 Çarşamba - 10:29 Karbonmonoksit zehirlenmelerine kış uyarısı: "Baş ağrısı bile ihmal edilmemeli" Manisa Şehir Hastanesi Acil Tıp Uzmanı Berna Kalender Alyanak, kış aylarında artan karbonmonoksit zehirlenmelerine karşı vatandaşları uyararak, "Basit bir baş dönmesi, baş ağrısı, sersemlik hissi, halsizlik, bilinç kapalılığı, koma, hatta beyin ölümüne kadar geniş bir yelpaze ile karşımıza gelebilir" dedi. Manisa Şehir Hastanesi Acil Tıp Uzman Hekimi Dr. Berna Kalender Alyanak, kış aylarında karbonmonoksit zehirlenmelerinin ciddi şekilde arttığını belirterek vatandaşları uyardı. Kış aylarında karbonmonoksit zehirlenmelerinde artış yaşandığına dikkat çeken Alyanak, "Karbonmonoksit zehirlenmelerindeki en büyük risk faktörü iyi çalışmayan ısınma sistemleridir. Bacası çekmeyen odun kömür sobaları, bacasız çalışan gaz sobaları, şofbenler, kapalı ortamlarda yıkılan mangallar, yangınlar en sık karşınıza çıkan zehirlenme nedenleridir" dedi. Karbonmonoksit zehirlenme şüphelerinde basit bir baş ağrısının dahi ihmal edilmemesi gerektiğini belirten Alyanak, semptomların geniş bir yelpazeye sahip olduğunu söyledi. Alyanak, "Öncelikle eğer karbonmonoksit gazına maruz kalabileceğimiz bir ortamdaysak ne gibi semptomlar yaşayacağımızı iyi bilmemiz lazım. Çünkü karbonmonoksit zehirlenmesi acil tıbbi yardım gerektiren bir durumdur. Basit semptomlardan ağır semptomlara kadar geniş bir çerçeve içerisinde tablolarla karşılaşabiliyoruz. Çünkü karbonmonoksit gazı en çok oksijene ihtiyacımız olan organlarımızı etkiler. Bunun da başında beynimiz ve kalbimiz gelir. Basit bir baş dönmesi, baş ağrısı, sersemlik hissi, halsizlik, bilinç kapalılığı, koma, hatta beyin ölümüne kadar geniş bir yelpaze ile karşımıza gelebilir. Aynı zamanda kardiyak etkilerinden dolayı göğüs ağrısı, nefes darlığı, kalp ritim bozuklukları, kalp krizleri ve ani kalp ölümlerle karşılaşabiliyoruz. Bunun yanı sıra bulantı, kusma ve nefes darlığı da en sık duyduğumuz semptomlar arasında" ifadelerini kullandı. Karbonmonoksit zehirlenme şüphelerinde yapılması gerekenler hakkında bilgi veren Alyanak, "İlk yapmamız gereken, ortamın kapı ve penceresini açarak hava sirkülasyonu sağlayarak karbonmonoksit gazını tahliye etmemiz gerekmekte. Eğer çıkarabiliyorsak, mutlaka etkilenen kişileri temiz havaya çıkarmalı ve hemen 112 ekiplerini aramalıyız" dedi. Karbonmonoksit zehirlenmelerine karşı önlem alınması gerektiğini ifade eden Alyanak, "Kar kış mevsiminde maalesef bu olaylarla sıkça karşılaşıyoruz. Bunları en aza indirgemek için bizlerde önlemlerimizi almalıyız. Neler yapabiliriz? Öncelikle baca ve ısınma sistemlerinin düzenli kontrolü ve temizliği çok önemli. Aynı zamanda odun ve kömür sobalarının gece yatarken söndürülmesi ve mümkünse eğer lodoslu havalardaysa hiç yakılmaması gerekmektedir" diye konuştu.