SAĞLIK
Bahar aylarında çocuk sağlığı için dikkat zamanı 23 Mart 2026 Pazartesi - 16:49:09 Mevsim geçişlerinde çocuklarda üst solunum yolu enfeksiyonları ve ateşli hastalıklar artış gösterebiliyor. Uzmanlar, ebeveynlerin belirtileri yakından takip etmesi ve günlük alışkanlıklara özen göstermesinin önemine dikkat çekiyor. Mevsim geçişleriyle birlikte çocuklarda üst solunum yolu enfeksiyonları ve ateşli hastalıklarda artış gözlenebiliyor. Özel Adatıp Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Uzm. Dr. Erbil Sak, bahar aylarında çocuk sağlığında dikkat edilmesi gereken konulara ilişkin açıklamalarda bulundu. Sak, hava sıcaklıklarındaki ani değişimlerin ve artan polen yoğunluğunun çocukları etkileyebildiğini belirterek, "Mevsim geçişlerinde özellikle soğuk algınlığı, boğaz enfeksiyonları, öksürük ve ateş gibi şikâyetler daha sık görülebiliyor. Bağışıklık sistemi bu dönemde daha hassas hale gelebilir. Uzun süren öksürük, yüksek ateş, halsizlik ve iştahsızlık gibi durumlarda mutlaka uzman değerlendirmesi yapılmalıdır. Erken dönemde yapılan muayene sürecin sağlıklı ilerlemesine katkı sağlar" dedi. "Günlük alışkanlıklar önemli rol oynar" Bahar aylarında çocukların sağlığını korumak için düzenli uyku, dengeli beslenme ve yeterli sıvı tüketiminin önemine dikkat çeken Uzm. Dr. Sak, "Hijyen alışkanlıklarının sürdürülmesi ve çocukların dinlenmesine özen gösterilmesi bu dönemde koruyucu bir yaklaşım olabilir. "Bazı çocuklar bu süreci hafif geçirirken, bazıları daha sık enfeksiyon yaşayabilir. Bu nedenle belirtiler bireysel olarak değerlendirilmelidir" diye konuştu.
23 Mart 2026 Pazartesi - 16:48 DEHB çocukların okul ve sosyal hayatını etkileyebiliyor Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu’nun (DEHB) çocukların hem akademik başarısını hem de sosyal ilişkilerini olumsuz etkileyebileceğini belirten Psikolog İrem Güler, "Sosyal ilişkilerde dürtüsellik nedeniyle akran ilişkilerinde sorunlar yaşanabilir. Ancak doğru destekle çocuklar hem akademik hem de sosyal alanlarda önemli gelişmeler gösterebilir" dedi. Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu’nun (DEHB) yalnızca çocukluk dönemine özgü bir durum olmadığına dikkat çekiliyor. Medical Park Ankara Hastanesi’nden Psikolog İrem Güler, bu nörogelişimsel tablonun ergenlik ve yetişkinlikte de devam edebileceğini, ancak doğru tanı ve çok yönlü destekle bireylerin yaşam kalitesinin belirgin şekilde artırılabileceğini vurguladı. "DEHB dikkat, dürtü ve aktiviteyi etkileyen bir durumdur" DEHB’nin dikkat süreçlerini, dürtü kontrolünü ve aktivite düzeyini etkileyen bir durum olduğunu belirten Güler, "DEHB; yalnızca çocuklara özgü değildir, pek çok bireyde ergenlik ve yetişkinlik döneminde de varlığını sürdürür. Tanı için belirtilerin genellikle 12 yaşından önce başlaması beklenir ancak her zaman bu dönemde fark edilmeyebilir" diye konuştu. "‘Çok hareketli değilse DEHB değildir’ düşüncesi doğru değildir" DEHB’nin belirtilerinin dikkat eksikliği, hiperaktivite ve dürtüsellik olmak üzere üç ana başlıkta toplandığını ifade eden Güler, "Dikkatini sürdürmekte zorlanma, sık hata yapma, eşyaları kaybetme ve görevleri organize edememe dikkat alanındaki güçlükler arasındadır. Hiperaktivite yerinde duramama ya da içsel huzursuzluk şeklinde ortaya çıkabilir. Dürtüsellik ise söz kesme, sırasını bekleyememe ve sonuçlarını düşünmeden hareket etme gibi davranışlarla kendini gösterir. Her bireyde aynı belirtiler görülmeyebilir. Dikkat eksikliği ile hiperaktivite her zaman birlikte görülmez. Bu nedenle ‘çok hareketli değilse DEHB değildir’ düşüncesi doğru değildir" açıklamasında bulundu. "Okul başarısı ve sosyal ilişkiler etkilenebilir" DEHB’nin akademik performansı dolaylı olarak etkileyebileceğini aktaran Güler, "Dikkatini sürdürememe, ödevleri organize edememe ve zaman yönetiminde zorlanma notlara yansıyabilir. Sosyal ilişkilerde ise dürtüsellik nedeniyle akran ilişkilerinde sorunlar yaşanabilir. Ancak doğru destekle çocuklar hem akademik hem de sosyal alanlarda önemli gelişmeler gösterebilir" dedi. "Tanı süreci çok yönlü değerlendirme gerektirir" Güler, tanının tek bir teste dayanmadığını vurgulayarak "Tanı süreci uzman tarafından yürütülür. Gelişim öyküsü, aile ve öğretmen gözlemleri ile belirtilerin birden fazla ortamda görülüp görülmediği birlikte değerlendirilir. Bazı durumlarda bilgisayar tabanlı testler de süreci desteklemek amacıyla kullanılabilir" şeklinde konuştu. Tedavi sürecine ilişkin bilgi veren Güler, şu bilgileri paylaştı: "İlaçlar dikkat ve dürtü kontrolünü düzenlerken, psikolojik destek bireye zaman yönetimi ve başa çıkma becerileri kazandırır. Hafif durumlarda yalnızca psikolojik destek yeterli olabilirken, orta ve ağır vakalarda iki yöntemin birlikte uygulanması daha etkili sonuçlar verir." Ailelere önemli uyarılar Ebeveynlerin ev ortamında sağlayacağı düzenin önemine dikkati çeken Güler, "Tutarlı bir günlük rutin oluşturmak, görevleri küçük parçalara bölmek, görsel hatırlatıcılar kullanmak ve çocuğun başarılarını takdir etmek motivasyonu artırır. Ekran süresinin sınırlandırılması ve düzenli uyku alışkanlığı da belirtilerin kontrolünde önemli rol oynar" ifadelerini kullandı. DEHB’li bireylerin güçlü yönlerine de değinen Güler, "Bu bireyler ilgi duydukları alanlarda yoğun odaklanma geliştirebilir. Hızlı problem çözme ve farklı düşünme becerileri sık görülen özellikler arasındadır. Doğru destekle bu özellikler önemli bir avantaja dönüşebilir" diye konuştu. Toplumda DEHB ile ilgili yanlış bilgilerin yaygın olduğunu söyleyen Güler, "DEHB tembellik ya da yaramazlık değildir. Nörobiyolojik temelli bir durumdur. ‘Sadece çocuklarda görülür’ ya da ‘ilaçlar çocuğu robotlaştırır’ gibi yanlış inanışlar, bireylerin destek almasını geciktirebilir" ifadelerine yer verdi. Güler, doğru tanı ve uygun destekle DEHB’li bireylerin hem eğitim hem de sosyal yaşamda başarılı ve üretken bireyler olabileceğinin altını çizdi.
23 Mart 2026 Pazartesi - 16:17 Alanya’da bayram tatili süresince 3 bin 768 hastaya sağlık hizmeti sunuldu Alanya Eğitim ve Araştırma Hastanesi Başhekimi Prof. Dr. Banu Karakuş Yılmaz, Ramazan Bayramı tatili süresince Acil Servis’te 3 bin 768 hastaya sağlık hizmeti sunulduğunu açıkladı. Bayram tatili süresince hastanede verilen sağlık hizmetlerini değerlendiren Başhekim Prof. Dr. Banu Karakuş Yılmaz, "Arife günü de dâhil olmak üzere bayram tatili boyunca bin 221 sağlık personelimizle birlikte; Acil Servis, ameliyathane, yoğun bakım, doğumhane, diyaliz ve tüm yataklı servislerimizde kesintisiz sağlık hizmeti sunduk’’ dedi. 3 bin 768 hastaya sağlık hizmeti verildi Alanya Eğitim ve Araştırma Hastanesinde bayram tatili boyunca 3 bin 768 hastaya sağlık hizmeti verildiğini aktaran Karakuş ‘’Bayram tatilinde Acil Servis’te 3 bin 768 hastaya sağlık hizmeti verirken, 81 hastamızın ameliyatını başarıyla gerçekleştirdik. Ayrıca 121 hastamızın yatışı yapılarak tedavilerine yataklı servislerimizde devam edildi. Bu süreçte 4 bebeğimiz hastanemizde dünyaya gözlerini açtı ve ailelerinin mutluluğuna ortak olduk. 86 hastamıza diyaliz hizmeti verilirken, 5 hastamıza da anjiyo işlemi uygulandı. Yönetim ekibimiz, bayram süresince görev yapan sağlık personelimizle koordineli bir şekilde çalışarak hasta yoğunluğuna göre gerekli planlamaları ve takviyeleri gerçekleştirdi. Sağlık tesisimiz ve birimlerimiz yerinde incelenerek hizmetlerin aksamaması sağlandı. Bu yoğun süreçte büyük bir özveri ve ekip ruhuyla çalışan, Ramazan Bayramı’nı hastalarımızla birlikte geçirerek kesintisiz sağlık hizmeti sunan tüm meslektaşlarıma ve sağlık çalışanlarımıza şahsım ve vatandaşlarımız adına teşekkür ediyorum. Tedavisi devam eden hastalarımıza da acil şifalar diliyorum" ifadesini kullandı.
23 Mart 2026 Pazartesi - 16:07 "Mevsimsel grip sanılıyor, kronik astıma dönüşebiliyor" Karadeniz Bölgesi’nde artan nem ve hava değişimlerinin alerjik hastalıkları tetiklediğini belirten Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Aziz Uluışık, "Karadeniz’in nemli iklimi, bitki örtüsü ve mevsim geçişlerindeki hava değişimleri, alerjik hava yolu hastalıklarının daha sık görülmesine yol açabiliyor. Sürekli tekrarlayan öksürük ve nefes darlığı gibi belirtiler sadece mevsimsel bir durum olmayabilir. Bu belirtiler alerjik astımın habercisi olabilir" dedi. Liv Hospital Samsun Göğüs Hastalıkları Kliniği’nden Uzm. Dr. Aziz Uluışık, Karadeniz Bölgesi’nde son yıllarda artış gösteren alerjik solunum yolu hastalıklarına ilişkin önemli açıklamalarda bulundu. Bölgenin nemli iklimi ve yoğun bitki örtüsünün alerjik hastalıkları tetiklediğini belirten Uzm. Dr. Uluışık, özellikle geçmeyen solunum şikayetlerinin mevsimsel hastalıklarla karıştırılmaması gerektiğini vurguladı. Karadeniz’in iklim özelliklerinin alerjik hastalıkların görülme sıklığını artırdığını ifade eden Uzm. Dr. Uluışık, "Karadeniz’in nemli iklimi, bitki örtüsü ve mevsim geçişlerindeki hava değişimleri, alerjik hava yolu hastalıklarının daha sık görülmesine yol açabiliyor. Bölgede özellikle astım ve alerjik rinit vakalarında son yıllarda önemli bir artış gözlemleniyor" şeklinde konuştu. "Belirtiler grip ile karıştırılmamalı" Alerjik hastalık belirtilerinin çoğu zaman grip ile karıştırıldığını dile getiren Uzm. Dr. Uluışık, "Burun tıkanıklığı, hapşırık, öksürük, hırıltı ve nefes darlığı gibi şikayetler mevsimsel grip ile karıştırılmamalıdır" ifadelerine yer verdi. Bu tür şikayetlerin uzun sürmesi halinde mutlaka bir uzmana başvurulması gerektiğini belirten Uzm. Dr. Uluışık, "Sürekli tekrarlayan öksürük ve nefes darlığı gibi belirtiler sadece mevsimsel bir durum olmayabilir. Bu belirtiler alerjik astımın habercisi olabilir" ifadelerini kullandı. "Tedavi edilmeyen alerji kronik astıma dönüşebilir" Alerjik hastalıkların ihmal edilmemesi gerektiğini vurgulayan Uzm. Dr. Uluışık, "Erken dönemde tedavi edilmeyen alerjik hastalıklar zamanla kronik astıma dönüşebiliyor. Özellikle risk grubunda yer alan bireylerin dikkatli olmalı ve düzenli kontrollerini aksatmamalı" diye konuştu. "Polen, nem ve ev tozu en önemli tetikleyiciler" Uzm. Dr. Uluışık, bahar aylarında artan polen yoğunluğunun alerjik hastalıkları tetiklediğine dikkat çekerek, "Samsun’da özellikle bahar aylarında polen yoğunluğu, kıyı bölgelerde ise nem ve ev içi toz akarları hastalıkları tetikleyen başlıca faktörler arasında yer alıyor" şeklinde konuştu. Alerjik hastalıklardan korunmak için bazı önlemlerin alınması gerektiğini söyleyen Uzm. Dr. Uluışık, "Risk grubundaki kişilerin sigara dumanından uzak durmaları, yaşam alanlarını düzenli havalandırmaları ve kontrollerini aksatmamaları önemlidir" ifadelerine yer verdi. "Erken tanı ile kontrol mümkün" Alerjik hastalıkların erken tanı ile kontrol altına alınabileceğini belirten Uzm. Dr. Uluışık, şu ifadelere yer verdi: "Sürekli tekrarlayan öksürük, nefes darlığı veya burun akıntısı sadece mevsimsel bir durum olmayabilir. Erken tanı ile astım ve alerjik hastalıkların kontrol altına alınması mümkündür. Sağlıklı nefes, güçlü bir yaşamdır. Nefesinizi ihmal etmeyin."
Modern yaşamda asosyalliğin yükselişi ve nedenleri
22 Kasım 2025 Cumartesi - 11:02 Modern yaşamda asosyalliğin yükselişi ve nedenleri Eskişehir’de bulunan Psikolog Deniz Yetkinoğlu Gültekin, "Araştırmalar, dijitalleşen dünyada kişinin çok sayıda yüzeysel etkileşime sahip olmasına rağmen anlamlı sosyal bağlar kurmakta zorlandığını gösteriyor. Bu durum, ’Yalnız olduğum için değil, yalnız hissettiğim için geri çekiliyorum’ noktasına dönüşebiliyor" dedi. Psikolog Deniz Yetkinoğlu Gültekin, modern yaşamda asosyalliğin yükselişi ve nedenleriyle ilgili bilgilendirmede bulundu. Psikolog Gültekin, "Kişinin başkaları tarafından gözlenme durumunda kalabileceği; alışveriş yaparken biriyle konuşmak, gözlenmek, performans sergilemek ve sunum yapmak gibi toplumsal etkileşimlerde önemli ölçüde korku duyması ’sosyal kaygı’ olarak tanımlanır. Sosyal kaygının temelinde çoğu zaman başkaları tarafından kabul edilme ve onaylanma ihtiyacına yönelik aşırı bir hassasiyet bulunur. Kişi sosyal bir ortama girdiğinde ya da bir performans sergilemesi gerektiğinde, tüm dikkatini çevresinin tepkilerine yöneltir" şeklinde konuştu. "Kaygı arttıkça ortaya çıkan belirtiler kişinin performansını gerçekten düşürür" Sosyal kaygı yaşayan insanların, ’Beni onaylıyorlar mı?’ veya ’Yanlış bir şey mi söylüyorum?’ gibi düşüncelerle en küçük ifadeleri bile tehdit olarak algılayabileceklerini söyleyen Psikolog Gültekin, "Bu yüksek duyarlılığa çoğu zaman başarısız performans sergilemek korkusu da eşlik eder. Kaygı arttıkça fizyolojik uyarılma yükselir, kalp çarpıntısı, titreme, zihinsel dağınıklık gibi belirtiler kişinin performansını gerçekten düşürür. Böylece kişi, tam da korktuğu olumsuz değerlendirilmeyi kendi kaygısıyla tetikleyen bir döngünün içine girer" ifadelerini kullandı. "Kadınlarda sosyal kaygı daha sık görülmesine rağmen tedaviye başvuranların çoğu erkekler" Sağlık Bakanlığı’nın Türkiye Ruh Sağlığı Araştırması sonuçlarına da değinen Psikolog Gültekin, şöyle devam etti: "Yapılan araştırmaya göre sosyal kaygının 1 yıllık yaygınlığı toplumda yüzde 1.8, kadınlarda yüzde 2.3, erkeklerde ise yüzde 1.1 olduğu görülüyor. İlginç bir şekilde, kadınlarda sosyal kaygı daha sık görülmesine rağmen tedaviye başvuranların çoğu erkekler. Uzmanlara göre bunun nedeni, erkeklere toplumsal olarak yüklenen daha atılgan, daha kendini ifade edebilen olma beklentisi. Bu yüzden sosyal kaygı belirtileri erkeklerde daha fazla rahatsızlık oluşturabiliyor. Sosyal kaygı genellikle ergenlik döneminde, 13-20 yaş arasında başlıyor." "Araştırmalar, dijitalleşen dünyada kişinin anlamlı sosyal bağlar kurmakta zorlandığını gösteriyor" Sosyal geri çekilmenin ise çoğu zaman sosyal kaygının doğal bir uzantısı olduğuna dikkat çeken Psikolog Deniz Yetkinoğlu Gültekin, "Modern yaşamda geri çekilme psikolojik zorlukların yanı sıra tükenmişlik, aşırı iş yükü, dijital dünyanın sunduğu kolay ilişkiler ve duygusal yorgunluk gibi sosyokültürel faktörlerden de besleniyor. Sosyolojik araştırmalar, dijitalleşen dünyada kişinin çok sayıda yüzeysel etkileşime sahip olmasına rağmen anlamlı sosyal bağlar kurmakta zorlandığını da gösteriyor. Bu durum, ’Yalnız olduğum için değil, yalnız hissettiğim için geri çekiliyorum’ noktasına dönüşebiliyor. Pandemi sonrası dönemde yüz yüze sosyal temasın azalmasının sosyal kaygıyı artırdığına dair bulgular da bunu destekliyor" diye belirtti. "Doğru psikoterapi yöntemleriyle bu durum değiştirilebiliyor" Sosyal medyanın beslediği ’sürekli karşılaştırma’ kültürünün ise kişinin benlik algısında bozulmaya yol açarak sosyal ortamlara girme isteğini azaltabildiğini vurgulayan Psikolog Gültekin, "Bu noktada asosyallik aslında bir neden değil, kaygı, tükenmişlik, güvensizlik ve sosyal baskının birleşimiyle ortaya çıkan bir sonuç haline geliyor. Bilimsel araştırmalar, sosyal kaygı ve geri çekilmenin doğru psikoterapi yöntemleriyle güçlü bir biçimde değiştirilebildiğini gösteriyor. Bilişsel ve farkındalık temelli terapiler, kişinin hem kendi iç dünyasıyla daha sağlıklı bir ilişki kurmasına hem de başkalarının tepkilerini daha gerçekçi yorumlamasına yardımcı oluyor" dedi. "Asosyallik insani bir tepki" Psikolog Gültekin, sözlerini şu ifadelerle sonlandırdı: "Artan asosyallik bireyin zayıflığı değil, modern yaşamın karmaşık taleplerine verilen insani bir tepki. Sorunu anlamak kadar, kişinin kendisiyle ve çevresiyle kurduğu ilişkiyi yeniden değerlendirmesi de önemlidir. Çünkü sosyal ilişkiler, psikolojik iyilik hâlinin en önemli iyileştirici kaynaklarından biri olmayı sürdürüyor."
Uzmanından uyarı: "Akciğer kanserine yakalanmamak için sigaradan uzak durun"
22 Kasım 2025 Cumartesi - 10:04 Uzmanından uyarı: "Akciğer kanserine yakalanmamak için sigaradan uzak durun" Dünyada en sık görülen kanser türü olan akciğer kanseri vakalarının yaklaşık yüzde 85’inin sigarayla ilişkili olduğuna dikkat çeken Tıbbi Onkoloji Uzmanı Dr. Aynur Eken, hastalıktan korunmak için sigaradan uzak durulması uyarısında bulundu. Akciğer kanseri, dünyada görülen en sık kanser türleri arasında yer alıyor. Verilere göreyse en çok ölüme neden olan kanser türü, akciğer kanseri.Konuyla ilgili Acıbadem Adana Hastanesi Tıbbi Onkoloji Uzmanı Dr. Aynur Eken, hastalığın hem Türkiye’de hem de dünyada ciddi bir sağlık yükü oluşturduğunu ifade etti. Hastalığın kadınlar ve erkeklerde yaygın görüldüğünü belirten Dr. Eken, akciğer kanserinin genellikle ileri evrede teşhis edildiğini oysa erken evrede tespit edilmesi halinde tedavi başarısının ve yaşam süresinin belirgin şekilde arttığını dile getirdi. "Sigara tüm vakaların yüzde 85’inden sorumlu" Akciğer kanserinde en büyük risk faktörünün sigara olduğunu vurgulayan Dr. Aynur Eken, tüm akciğer kanserlerinin yaklaşık yüzde 85’inin sigarayla ilişkili olduğunu aktardı. Pasif içiciliğin sigara kullanmayan kişilerde bile riski artırdığını söyleyen Dr. Eken, hava kirliliği, radon gazı ve asbest gibi çevresel etkenlerin de önemli bir rol oynadığını anlattı. Akciğer kanserinin erken dönemde genellikle sessiz ilerlediğini belirten Dr. Eken, "Uzun süren ve karakter değiştiren öksürük, nefes darlığı, göğüs ağrısı, kanlı balgam, nedensiz kilo kaybı ve halsizlik gibi şikayetler mutlaka ciddiye alınmalı. Gecikmeden doktora başvurmak hayati önem taşıyor. Özellikle 50 yaş ve üzeri uzun süre sigara kullanmış bireylerde düşük doz tomografi ile tarama yapmak erken tanı şansını arttırıyor. Bu tarama, yüksek riskli kişilerde ise hayat kurtarıyor" ifadelerini kullandı. "Sağlığımız için sigaradan uzak durmalıyız" Korunma yollarına da değinen Dr. Eken sigara ve tütün ürünlerini bırakmanın en güçlü koruma yöntemi olduğunun altını çizdi. Pasif içicilikten uzak durmanın, yaşam alanlarını hava kirliliğine karşı güvenli tutmanın ve doktor önerisiyle düzenli risk değerlendirmesi yapmanın akciğer kanseri riskini azalttığını ifade eden Dr. Tıbbi Onkoloji Uzmanı Eken, "Farkındalık ayı boyunca toplumu bilgilendirmek, riskleri azaltmak ve erken tanıyı teşvik etmek amacıyla hareket ediyoruz. Sağlığımız için sigaradan uzak durmak, belirtileri önemsemek ve düzenli hekim kontrolünde olmak büyük fark oluşturur" diye konuştu.
Bir bebek, bir isim, bir ömürlük gönül bağı
22 Kasım 2025 Cumartesi - 09:43 Bir bebek, bir isim, bir ömürlük gönül bağı Şırnak’ta yürekleri ısıtan bir olay yaşandı. Yaklaşık 2 ay 10 gün önce Şırnak İl Emniyet Müdürü olarak göreve başlayan Volkan Sazak, halkın sevgisini kısa sürede kazanmayı başardı. Öyle ki, Veysi-Yağmur Müldür çiftinin dünyaya gelen ikiz bebeklerinden erkek olanına, emniyet müdürünün adı olan "Volkan" ismi verildi. Şırnak’ta görev yaptığı kısa süre içerisinde halkın gönlünde taht kuran İl Emniyet Müdürü Volkan Sazak, duygusal anlara sahne olan özel bir ziyaret gerçekleştirdi. Veysi-Yağmur Müldür çiftinin ikiz bebekleri dünyaya geldi. Aile, kızlarına Mira, erkek bebeklerine ise Volkan adını vererek büyük bir jestte bulundu. Bu anlamlı haberi duyan İl Emniyet Müdürü Sazak, çifti hastanede ziyaret ederek sevinçlerine ortak oldu. Baba Veysi Müldür, "Kısa bir süre olmasına rağmen halkımızda, milletimizde müdürümüzden çok memnun. Bundan dolayı bizde kendisinin adını oğlumuza vermekten şeref duyuyoruz. Müdürümüzün daha iyi hizmet edeceğine hiç kimsenin şüphesi olmasın. Her daim Şırnak halkının yanından olacağından emin olabilirsiniz" diye konuştu. "Bebeğe ismimin verilmiş olması beni için büyük bir şeref" Hastaneye tebrik ziyaretine gelen İl Emniyet Müdürü Volkan Sazak ise duygu dolu anlar yaşadı. Gözleri dolan Sazak, şunları söyledi: "Duygularımı anlatmakta zorlanıyorum. Çok heyecanlıyım. Huzurun şehri Şırnak’ta vatandaşlarımız ile yaklaşık 2 ay 10 gündür kurmuş olduğumuz güzel muhabbetin, gönül bağının bir sonucunu aldığımızı düşünüyorum. Şırnak’ımızda doğan bir bebeğe ismimin verilmiş olması benim için büyük bir şeref. Ailemize çok teşekkür ediyorum. Bu Şırnak polisi ile Şırnak halkının, aslında ne kadar iç içe olduğunu ve gönül bağlarının ne kadar güzel olduğunu, Bakanımızın bize vermiş olduğu talimatlar doğrultusunda, halkın içinde olmamızın aslında başarıyı getirdiğini bir kez daha gösterdi. Heyecanlıyım, gururluyum. Bu benim için bir şeref. Bu şerefi, bu onuru bana yaşattığı için değerli hemşerime çok teşekkür ediyorum. Çocuğumuza mutluluklar diliyorum. Aile çok önemli bizim için. Çocuk sayısı tabi ikide kalmayacak. Bu sayının daha da artmasını bekliyoruz. Her iki çocuğumuzun sağlık durumu çok iyi. Aynı zamanda beni kirvede yaptılar. Kirveliğinde gerekliliğini inşallah Şırnak örf ve adetlerine uygun olarak yerine getirmeye çalışacağız. Tekrar çok teşekkür ediyorum. Bu büyük bir şeref, jest, halkımızın bize olan güveninin bir göstergesi. Minik Volkan’ın hep yanında olacağım. Minik Volkan’ı büyüdükçe de inşallah hep beraber sizlere göstereceğiz. Uzun ömürler diliyorum, sağlık ve mutluluklar diliyorum. Sizin nezdinizde tüm Şırnak halkımıza, tüm Şırnaklı hemşerilerimize teşekkürlerimi iletiyorum". "Gece gündüz Şırnaklıların yanında olacağım sözü veriyorum" Emniyet Müdürü Sazak, tüm Şırnak halkına seslenerek, "İl emniyet müdürleri olarak, huzuru sağlamak için, asayişi en güzel şekilde sağlamak için gece gündüz demeden onların yanındayım. Bu davranışta, kardeşimin yaptığı bu jestte bunun neticelerini verdiğini gösteriyor. Gönül bağımız devam edecek Şırnaklılar ile. Her zaman onların yanında olmaya, her zaman onların arasında olmaya, gece gündüz onların yanında olacağıma bir kez daha tüm Şırnaklılara, kardeşimin huzurunda söz veriyorum. Şırnak emniyeti, Şırnak’ın huzuru için, halkının, vatandaşlarımızın, hemşerilerimizin her zaman emrinde olmaya devam edecek. Çok teşekkür ediyorum" dedi. İkiz bebekler Mira ve Volkan’ın sağlık durumlarının iyi olduğu öğrenilirken, anne ve bebekler rutin sağlık kontrollerin ardından taburcu edilecek.
Sokak lezzetleri besin zehirlenmesi riskini artırıyor
22 Kasım 2025 Cumartesi - 09:41 Sokak lezzetleri besin zehirlenmesi riskini artırıyor Sokak lezzetleri doğru ortamda hazırlanıp saklanmadığında ciddi besin zehirlenmelerine yol açabiliyor. Bu nedenle vatandaşların seçim yaparken daha dikkatli olması gerekiyor. Besin zehirlenmesi ile ilgili açıklamalarda bulunan Nev Sağlık Grubu Gastroenteroloji Uzmanı Dr. Mustafa Özel, özellikle yaz aylarında artan sıcaklıklarla birlikte sokak lezzetlerinin besin zehirlenmesi riskini önemli ölçüde yükselttiğini belirterek vatandaşları uyardı. Son dönemde yaşanan besin zehirlenmesi neticesinde ölümle sonuçlanabilen ciddi vakalar dikkat çekiyor. Hızlı, ekonomik ve lezzetli olması nedeniyle tercih edilen sokak lezzetleri; uygun olmayan saklama şartları ve hijyen yetersizliği nedeniyle tehlikeli hâle gelebiliyor. "Besin zehirlenmesi ciddi bir klinik tablo" Besin zehirlenmesinin, mikroorganizmalar veya toksinlerle kontamine olmuş gıdaların tüketilmesi sonucu ortaya çıkan bir klinik durum olduğunu belirten Dr. Özel, en sık rastlanan etkenleri şöyle sıraladı: "Salmonella, Staphylococcus aureus toksinleri, E. Coli, Clostridium perfringens, Norovirüs, Vibrio türleri (özellikle deniz ürünlerinde." "Herkes risk altında ancak bazı gruplar daha savunmasız" Bağışıklık sistemi zayıf olan kişilerin besin zehirlenmesine karşı daha hassas olduğunu vurgulayan Özel, "5 yaş altı çocuklar, 65 yaş üzeri bireyler, hamileler, kronik hastalığı olanlar ve bağışıklık sistemini baskılayan ilaçları kullananlar daha ağır seyirli tabloyla karşılaşabilir" ifadelerini kullandı. "Gıda zehirlenmesi bulaşıcıdır" Gıda kaynaklı enfeksiyonların bulaşıcı olduğuna dikkat çeken Dr. Özel, kusma ve dışkı yoluyla mikroorganizmaların çevreye kolayca yayılabileceğini, bu nedenle kapalı alanlarda hızlı bulaşma görüldüğünü belirtti. Özel, sokak lezzetlerinde riskin daha fazla olmasının başlıca sebeplerini ise Uygun olmayan saklama şartları, hijyen eksikliği, denetim eksikliği ve su kaynaklı riskler olarak sıraladı. Özel, "Et, tavuk ve deniz ürünleri tezgâhlarda uzun süre açıkta bekleyebiliyor. 5-60C arası bizim ‘tehlikeli sıcaklık bölgesi’ dediğimiz aralıktır; bakteriler bu sıcaklıklarda hızla çoğalır. Satıcıların el hijyeni, kullandıkları bıçak, tahta ve ekipmanların temizliği kritik öneme sahiptir. Çiğ ve pişmiş gıdaların aynı ekipmanla hazırlanması ciddi risk oluşturur. Sokak satıcılarının bir kısmı düzenli gıda güvenliği denetimlerinden geçmediği için risk fark edilmeden artabilir. Özellikle midye gibi ürünlerde deniz suyu temizliği çok önemlidir. Kirli sularda toplanan midyelerde ağır metal ve mikroorganizma riski yüksektir. Salata ve soslarda kullanılan suyun temiz olmaması da zehirlenmeye davetiye çıkarır" diye konuştu. En yüksek risk taşıyan sokak lezzetleri En riskli sokak lezzetlerinin başında Midye dolma ve midye tava geliyor. Midye türü besinlerde Vibrio ve Salmonella riski yüksek bulunuyor. Hemen hemen her köşe başında satılan Tavuk döner ve et döner ise yetersiz pişirme ve uzun süre sıcaklıkta beklediğinde zehirlemeye sebep olabiliyor. Avrupa’da pek çok ülkede satışı yasaklanan milli yiyeceğimiz kokoreç ise İç organ temelli kontaminasyon ve hijyen sorunları yüzünden tehlikeli. Kumpir ve garnitürlü ürünlerde mayonez ve salataların oda sıcaklığında beklemesi büyük risk taşıyor. Balık ekmek ve kızartmalar çok kullanılan yağ da pişirildiklerinde çapraz bulaşma tehlikesi taşıyor. Belirtiler genellikle 1-72 saat içinde başlıyor Belirtilerin genellikle birkaç saat içinde ortaya çıktığını belirten Özel, şikâyetlerin "Bulantı, kusma, karın ağrısı, kramp, sulu ishal, ateş, halsizlik ve nadiren kanlı ishal" olarak görüldüğünü aktardı. 24-48 saatten uzun süren kusma veya ishal, kanlı ishal, 38.5C üzeri ateş, aşırı halsizlik, bayılma hissi, dehidratasyon semptomları (ağız kuruluğu, çökük gözler) ve risk grubundaki bireylerde herhangi bir belirti ortaya çıktığında vakit geçirmeden en yakın hastaneye başvurmak gerekiyor. "Basit önlemlerle kendinizi koruyabilirsiniz" Her türlü tehlikeye ve riske rağmen sokak lezzetlerinden vazgeçemeyen vatandaşlara önerilerde bulunan Özel, "Satıcı seçimine dikkat edin. Kalabalık ve sirkülasyonu yüksek tezgâhları tercih edin. Yemeğin hazırlığını gözlemleyin. Kullanılan ekipmanların temizliğine bakın. Sıcak-soğuk zincirine dikkat edin. Sıcak yemeği sıcak, soğuk yemeği soğuk tüketin. Tezgâhta uzun süre beklemiş yiyeceklerden kaçının. Yemeğe başlamadan önce ellerinizi mutlaka yıkayın, mümkün değilse dezenfektan kullanın. Midye, tavuk ve et ürünlerine ekstra özen gösterin. Kaynağı belli olmayan midyelerden uzak durun. Tavuk ve et ürünlerinin tamamen pişmiş olduğuna dikkat edin" dedi.
Mersin’de 11 yıl ihmal edilen memedeki 8,5 kiloluk kitle ameliyatla çıkarıldı
22 Kasım 2025 Cumartesi - 09:40 Mersin’de 11 yıl ihmal edilen memedeki 8,5 kiloluk kitle ameliyatla çıkarıldı Mersin’de yaklaşık 11 yıl boyunca ihmal edilen memedeki kitle, gerçekleştirilen ameliyatla 8,5 kilo ağırlığında çıkarıldı. Mersin’de yaşayan 56 yaşındaki Kıymet Yıldızhan, yaklaşık 11 yıl önce göğsünde hafif ağrılar hissetmeye başladı. Önceleri ağrının geçici olduğunu düşünen ve ameliyat korkusu nedeniyle doktora gitmeyen Yıldızhan, yıllar içinde büyüyen kitleyle yaşamaya devam etti. Zamanla ağrıların artması, boyun ve omuz bölgesinde baskı oluşturması üzerine çocukları tarafından Toros Devlet Hastanesi’ne götürüldü. Hastanede yapılan muayene ve görüntülemelerde Yıldızhan’ın memesinde dev boyutta bir kitle tespit edildi. Bunun üzerine hasta, Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Hakan Dikme tarafından ameliyata alındı. Operasyon sırasında Yıldızhan’ın memesinden yaklaşık 8,5 kilogram ağırlığında kitle çıkarıldı. "Ben böyle bekledim, kimse beklemesin" Ameliyatının ardından konuşan Yıldızhan, uzun yıllar süren ihmalini belirterek, "Göğsüm her geçen yıl şişmeye başladı. Korktum, ameliyat olmadım. Yıllar boyu ben böyle bekledim, kimse beklemesin. Hakan hocadan Allah razı olsun, ‘Bir şey olmaz, biz yardımcı oluruz’ dedi. Ameliyatım başarılı geçti, çok şükür sağlığıma kavuştum. Kimse kendini ihmal etmesin. Ben yağ bezesi sandım, ‘önemli bir şey değildir’ dedim ve yıllar boyunca beklettim. Defalarca doktora gittim ama ameliyattan korktuğum için çıkaramadım. Şimdi ise kurtuldum çok şükür. Sağlık her şeyden önemli" diye konuştu. "21 yıldır böyle bir kitle görmedim" Ameliyatı gerçekleştiren Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Hakan Dikme, hastanın ilk geldiğinde öne eğilerek yürüdüğünü ifade etti. Dikme, "Kitle ciddi bir ağırlık yapıyordu ve boynuna, omzuna baskı uyguluyordu. Görüntülemelerde kitlenin mutlaka alınması gerektiği çok netti. Ameliyatta yaklaşık 8,5 kilo civarında bir kitle çıkardık. 21 yıldır görmedim böyle bir kitle. Yaklaşık 10-11 yıldır bu kitleyle yaşadığını öğrendik" dedi. Ameliyatın başarılı geçtiğini belirten Dikme, "Hastanın kanaması yok, dikiş bölgesi temiz. Ameliyattan bir gün sonra taburcu ettik. Bir hafta sonra kontrolüne çağıracağız" şeklinde konuştu. Memede fark edilen her kitlenin mutlaka ciddiye alınması gerektiğini de vurgulayan Dikme, "Bu kadar beklemek çok yanlış. Böyle bir durum fark edildiğinde mutlaka uzman bir hekime başvurmak gerekir. Erken tanı hem tedaviyi kısaltır, hem de muhtemel kötü sonuçların önüne geçer" ifadelerini kullandı.
Prof. Dr. Kartal: "DSÖ, antibiyotik direncini ’Sessiz pandemi’ olarak tanımlıyor"
22 Kasım 2025 Cumartesi - 09:39 Prof. Dr. Kartal: "DSÖ, antibiyotik direncini ’Sessiz pandemi’ olarak tanımlıyor" Eskişehir Osmangazi Üniversitesi (ESOGÜ) Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Elif Doyuk Kartal, antibiyotik direncini "Sessiz pandemi" olarak nitelendirdi. Kartal, gerekli önlemler alınmazsa 2050 yılına kadar dirençli enfeksiyonlara bağlı ölümlerde ciddi artış yaşanabileceğine dikkat çekti. Prof. Dr. Elif Doyuk Kartal, ‘Dünya Antimikrobiyal Direnç Farkındalık Haftası’ dolayısıyla önemli uyarılarda bulundu. 2025 yılı itibarıyla antibiyotik direncinin küresel bir tehdit düzeyine ulaştığını belirten Prof. Dr. Kartal, Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) raporlarına göre geniş spektrumlu antibiyotiklere karşı direnç düzeylerinin dünya genelinde yüzde 15 ila 40 oranında yükseldiğini vurguladı. Modern tıpta ciddi klinik sonuçlara yol açan bu durumun, ameliyatlardan kanser tedavilerine kadar pek çok alanda tedavi süreçlerini zorlaştırdığını ifade eden Kartal, akılcı ilaç kullanımının ve toplumsal farkındalığın hayati önem taşıdığını kaydetti. "Kritik patojenlerde direnç oranı yüzde 70’e ulaştı" Prof. Dr. Elif Doyuk Kartal, konuya ilişkin yaptığı açıklamada şu ifadelere yer verdi: "Antibiyotik direnci, enfeksiyon hastalıklarının yönetimini doğrudan etkileyen ve modern tıpta ciddi klinik sonuçlara yol açan bir olgu olarak, 2025 yılında önemli bir küresel tehdit düzeyine ulaşmıştır. Raporda bu durum ‘sessiz pandemi’ olarak tanımlanıyor. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) 2050’ye kadar dirençli enfeksiyonlara bağlı ölümlerde ciddi artış olabileceğini öngörüyor. DSÖ’nün son raporları, özellikle geniş spektrumlu antibiyotiklere karşı direnç düzeylerinin dünya genelinde yüzde 15-40 oranında yükseldiğine işaret etmektedir. Bazı bölgelerde kritik patojenlerde direnç oranı yüzde 70’e kadar çıkmaktadır. Rapora göre, her 6 bakteriyel enfeksiyondan biri antibiyotiklere karşı dirençli durumdadır. Takip edilen enfeksiyonların yüzde 24’ü birinci basamak antibiyotiklere yanıt vermemektedir." "Tedavi seçenekleri tükeniyor, ölüm oranları artıyor" Direnç artışının sadece sağlık açısından değil, ekonomik ve toplumsal açıdan da büyük risk taşıdığını vurgulayan Kartal: "Bu direnç artışı, sadece sağlık açısından değil ekonomik ve toplumsal açıdan da büyük risk taşıyor: Ameliyat, kanser kemoterapisi, yoğun bakım yatışı kaynaklı gelişen enfeksiyonlarda tedavi seçeneklerini ciddi şekilde sınırlamakta, tedavi süreçlerini uzatmakta ve ölüm oranlarını artırmaktadır. Gram-negatif bakterilerde görülen hızlı direnç artışı, yeni ilaç seçenekleri henüz yeterli düzeyde olmadığı için ciddi bir tıkanma oluşturmaktadır. Yanlış ve gereksiz antibiyotik kullanımı halen direncin başlıca sebeplerinden biri olarak ön plana çıkar." dedi. "Yanlış kullanım direnci tetikliyor" Direncin en büyük sebeplerinden birinin yanlış ve gereksiz antibiyotik kullanımı olduğunu belirten Prof. Dr. Kartal, açıklamasını şöyle sürdürdü: "Reçetesiz antibiyotik kullanımı, tedavinin erken kesilmesi, yanlış doz veya uygunsuz antibiyotik seçimi bakteriler üzerinde seçici bir baskı oluşturarak dirençli suşların hızla çoğalmasına yol açmaktadır. Antibiyotik direnci, yalnızca tıbbi bir problem değil; insan, hayvan ve çevre sağlığını kapsayan karmaşık bir küresel sorun olarak değerlendirilmelidir. 2025 verileri, önlem alınmadığı takdirde dirençli enfeksiyonların gelecek yıllarda çok daha büyük bir yük oluşturacağını göstermektedir. Dirençle mücadelede sadece ilaç geliştirmek yeterli değildir; elimizdeki antibiyotikleri uzun süre kullanmamamızı sağlayacak akılcı antibiyotik kullanım politikaları, bakteriyel enfeksiyon tanısını hızlı koyacak testlerin yaygınlaştırılması, toplumsal farkındalık, hem toplum hem de hastanelerde enfeksiyonlardan korunma yollarının geliştirilmesi, antimikrobiyal direncin küresel izlemi ve tabii günümüz şartlarında yenilikçi tanı tedavi yaklaşımlarının desteklenmesi en önemli başlıklardır."
Uzmanlardan hamilelere uyarı: Hamilelikte beslenme kadar egzersiz de önemli
22 Kasım 2025 Cumartesi - 09:34 Uzmanlardan hamilelere uyarı: Hamilelikte beslenme kadar egzersiz de önemli Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Ezgi Aydın, hamilelikte beslenme kadar egzersizin önemli olduğunu belirtti. Spor yapan ve aşırı kilosu olmayan bayanların daha sağlıklı ve rahat doğum yapabildiğini belirten Aydın, hamile kadınların dikkatli davranmasını ancak günlük hayatlarına da devam etmelerini önerdi. Her konuda olduğu gibi hamilelik ve doğum konusunda yanlış veya yetersiz bilgilerin anne adaylarını gereğinden fazla tedirgin ettiğini ifade eden Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Ezgi Aydın, özellikle ilk gebeliği olan kadınlarda gereksiz kaygılar olduğunu belirterek, sağlıklı bir gebelik ve doğum için anne adaylarının sürekli yatmak yerine bol bol egzersiz yapmasını önerdi. Hamilelikte beslenme kadar egzersize de dikkat edilmesi gerektiğini ifade eden Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Aydın "Anne sağlıksız beslenirse en başta demir eksikliğine bağlı kansızlık (anemi) olmak üzere çeşitli sorunlar ortaya çıkabilir. Gebelikte ortalama her ay 1 kilogram alınmalıdır. Özellikle ilk 3 ay bittikten sonra kilo artışı hızlanabilir. Anne adaylarının çoğu kilo almaktan korkup kendini kısıtlayabiliyor. Bu kesinlikle yapılmamalı. Gebelik döneminde mutlaka bol miktarda süt, peynir, yoğurt, her çeşit meyve ve sebze, kırmızı ve beyaz et, özellikle balık mutlaka tüketilmelidir. Hamur işi yiyeceklerden kaçınılmalıdır. Gebelikte bunaltı ve kusma, annenin dengeli beslenmesini önleyebilir. Eğer gebe bunaltı ve kusma nedeniyle kilo kaybediyorsa mutlaka doktora başvurmalıdır. Ayrıca hamilelere susamayı beklemeden de su içmelerini öneriyoruz. Bunun yanında hamilelik dönemi anne adayları hekimin önerdiği ölçüde mutlaka egzersiz yapıp yürümelidir. Bunu yapmayan kadınlar doğumda daha fazla zorlanıyor"dedi.
Karabük’te "Sağlıklı Çocuk, Sağlıklı Gelecek" programı sürüyor
21 Kasım 2025 Cuma - 19:27 Karabük’te "Sağlıklı Çocuk, Sağlıklı Gelecek" programı sürüyor Karabük Valisi Mustafa Yavuz’un koordinasyonunda, İl Sağlık Müdürlüğü ile İl Milli Eğitim Müdürlüğü iş birliğinde yürütülen "Sağlıklı Çocuk, Sağlıklı Gelecek" Programı, Safranbolu Mustafa Antepoğlu Okulu’nda düzenlenen etkinlikle devam etti. Çocuklarda sağlık bilincinin küçük yaşta geliştirilmesini amaçlayan etkinliğe; Karabük İl Sağlık Müdürlüğü Sağlık Hizmetleri Başkanı Uzm. Dr. Bekir Poçan, Safranbolu İlçe Milli Eğitim Müdürü Şevket Küçükzoroğlu, Şube Müdürü Savaş Aydın, Sağlık Hizmetleri Başkan Yardımcısı Dr. Nermin Seçilmiş ile kurum yöneticileri ve program ekipleri katıldı. Açılışta konuşan İl Sağlık Müdür Vekili Uzm. Dr. Bekir Poçan, programın çocukların yaşam kalitesine uzun vadeli katkı sunduğunu belirterek şunları söyledi: "Sağlık bilinci erken yaşlarda şekillenir ve bireyin yaşam boyu sağlıklı kalmasına katkı sağlar. Bu program, çocuklarımızın sağlık okuryazarlığını artırmak ve günlük yaşamlarında sağlıklı seçimler yapmalarına yardımcı olmak amacıyla hazırlandı. Kurulan istasyonlar sayesinde çocuklarımız hem eğlenerek öğreniyor hem de sağlıklı yaşam alışkanlıklarını yakından keşfediyor." Etkinlikte, öğrencilerin interaktif uygulamalarla temel sağlık bilgilerini pekiştirmesi amacıyla Aile Hekimliği, Ağız ve Diş Sağlığı, Sağlıklı Beslenme, Fiziksel Aktivite, Kişisel Hijyen ve Hastalıklardan Korunma, UMKE ve 112 Acil Sağlık Hizmetleri ile Geleneksel Çocuk Oyunları gibi çeşitli istasyonlar kuruldu. Öğrenciler, bu stantlarda hem bilgilendirildi hem de pratik uygulamalara katıldı. Program sonunda etkinliğe aktif katılım gösteren öğrencilere "Sağlık Elçisi" belgeleri verildi. Karabük İl Sağlık Müdürlüğü yetkilileri, programın çocukların sağlıklı ve bilinçli bir geleceğe hazırlanmasına katkı sağlamaya devam edeceğini bildirdi.
Zonguldak’ta hala en yaygın mesleki akciğer hastalıklarından olan pnömokonyoz masaya yatırıldı
21 Kasım 2025 Cuma - 16:51 Zonguldak’ta hala en yaygın mesleki akciğer hastalıklarından olan pnömokonyoz masaya yatırıldı Zonguldak’ta Toraks Derneği Mesleksel Akciğer Hastalıkları Çalışma Grubu ile Batı Karadeniz Şubesi’nin düzenlediği "Türkiye’de Pnömokonyoz Sorunu ve Çözümleri" toplantısı başladı. Kömür madenciliğinin yoğun olduğu Zonguldak’ta düzenlenen toplantı, Maden Müzesi’nde gerçekleştirildi. Toplantıda, pnömokonyozun Türkiye’de hâlâ en yaygın mesleki akciğer hastalıklarından biri olduğu, SGK’nın 2024 verilerine göre 888 meslek hastalığından 114’ünün pnömokonyoz olduğu belirtilmesine rağmen uzmanlar sahadaki yükün bunun çok üzerinde olduğunu ifade etti. Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Peri Meram Arbak, toplantıyla ilgili yaptığı açıklamada yıllardır süren maden kaynaklı akciğer hastalıklarının ancak düzenli izlem ve denetimle azaltılabileceğini söyledi. Arbak, "Türk Toraks Derneği Genel Merkezi, Türk Toraks Derneği Batı Karadeniz Şubesi ve Türk Toraks Derneği Meslek Hastalıkları Şubesi ortak girişimiyle yapılan madencilerin toz hastalığı mini sempozyumu gibi algılanabilecek bir toplantı düzenlendi. 100-120 bilim insanının katılımıyla kömür madencilerinde sağlık sorunları, bunları ortadan kaldırmanın yolları ve göğüs hastalıkları uzmanları olarak bu konuyla en yakın ilgili uzmanlık grubu olarak neler yapılabileceğini zaten tartışmıştık. Beş senede bir bu toplantıları yapmak istiyorduk fakat araya giren Covid-19 pandemisi nedeniyle biraz gecikmeli olarak ikincisini biraz daha küçük ölçekli olarak yapıyoruz. Amacımız yıllardan beri sürmekte olan işçilerin tozlu akciğer hastalığı çilesinin nedenlerinin ortadan kaldırılması üzerine görüş alışverişinde bulunmak. Aslında devletin madenlerinde, devletin işletmesinde bulunduğu madenlerde iş sağlığı ve iş güvenliği koşullarına çok daha iyi uyulduğunu, sağlık eğitimlerinin, iş sağlığı, iş güvenliği eğitimlerinin çok daha düzenli olduğunu, altyapı sorunlarının daha iyi giderildiğini görürken, özel sektörün madenlerinde hâlâ işçilerin sağlığı pahasına, işçilerin canı pahasına maden çıkarma işlerinin sürdüğünü maalesef görüyoruz. Sadece Zonguldak’a özgü değil. Farklı bölgelerde de, örneğin daha yakında Erzurum’da bir toplantıdan geldik. Erzurum’da Oltu taşı çıkarılan bir ocakta göçük sonucu işçilerin ölümünü görüyoruz. İş sağlığı sorunları, özellikle göğüs hastalıkları yönünden tabii ki madencilerin toz hastalığı ama daha genel planda baktığımızda göçükler, grizu patlamaları, su basmaları, bunlar Türkiye’nin aslında olağan gündemi olarak karşımıza çıkıyor" dedi. TTK İş Sağlığı Güvenliği ve Eğitim Daire Başkanı Yaşar Uzunkavaklı Eren ise, havzadaki risklere dikkat çekti. Eren, "Ülkemizde taş kömürü yalnızca Zonguldak’ta bulunmakta. Rezervlerimiz dünya ile orantıladığımızda oldukça düşük. Ülkemizdeki elektrik üretiminde kurulu güç kaynaklarına baktığımız zaman kömürün yeri yüzde 19’larda, doğalgaz ve barajların yeri yüzde 20 gibi bir dağılım göstermekte. Havzada meslek hastalığı raporlarına göre 1970’li yıllar boyunca Kozlu bölgesinde galeri işlerinde delik delme yöntemi ağırlıklı olarak kuru delik delmeydi. Kuru delik delme sırasında ortaya çıkan ince kömür tozu, kömür işçisi akciğer hastalığı açısından birincil risk kaynağı olarak tanımlanır. Kuru delikten sulu delmeye geçiş, bir iyileştirmeden ziyade işçi sağlığı gereği olarak uygulanmıştır" ifadelerini kullandı. İki gün sürecek toplantıda pnömokonyozun bölgedeki güncel yükü, toz kontrol yöntemleri, koruyucu ekipman uygulamaları ve erken tanı programlarının güçlendirilmesine yönelik öneriler tartışılacak. Program kapsamında kömür madenlerinde saha incelemesi de yapılacak.