SAĞLIK
Yeni nesil ‘hücre kan kurtarma cihazı’ Mersin’de kullanılmaya başlandı 28 Nisan 2026 Salı - 11:03:00 Türkiye’de ilk kez kullanılan yeni nesil ‘hücre kan kurtarma cihazı’, Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde hastalara uygulanmaya başlandı. Ameliyat sırasında kaybedilen kanın yeniden kazandırılmasıyla kritik operasyonlarda önemli avantaj sağlanması amaçlanıyor. Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde, ameliyat sırasında hastanın kaybettiği kanı toplayıp filtreleyerek yeniden hastaya verilmesini sağlayan yeni nesil ‘hücre kan kurtarma cihazı’ kullanılmaya başlandı. Türkiye’de ilk kez kullanılan yeni nesil modelin, önceki cihazlara kıyasla kanın daha fazla ve daha nitelikli şekilde geri kazanılmasına imkan sunduğu, özellikle yüksek riskli ameliyatlarda hasta güvenliğini artırmasının hedeflendiği belirtildi. Sağlık hizmetlerinde kaliteyi yükseltmeye yönelik yatırımlar kapsamında envantere kazandırılan cihazın, travma, kardiyovasküler, ortopedik ve jinekolojik operasyonlar gibi yoğun kan kaybı riski bulunan cerrahilerde önemli rol oynadığı belirtildi. Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Handan Birbiçer, cihazın özellikle yüksek riskli ameliyatlarda hastanın kendi kanının yeniden kullanılmasına imkan sağladığını ifade ederek, "Kan kurtarma cihazları, özellikle yüksek riskli kanamalı ameliyatlarda ‘kardiyovasküler cerrahi, ürojinekolojik ameliyatlar, ortopedik cerrahiler ya da majör kanamalı hastalar gibi’ hastanın donör, yani bağışçı kanı alma miktarını azaltmaya yarıyor" dedi. "Diğer cihazlardan farkı, yeni nesil bir teknoloji olmasıdır" Prof. Dr. Birbiçer, cihazın çalışma sistemine değinerek, "Bu cihazlarla kanamalı bölgeden kanı steril bir kaba topluyorsunuz. Ondan sonra buradan filtre sistemiyle hastanın kanını ayrıştırıp hastaya tekrar geri verebiliyoruz. Bizdeki cihazın diğer cihazlardan farkı, yeni nesil bir teknoloji olmasıdır. Diğer cihazlarda toplanan kanın bir bölümü kaybedilebilirken, burada bir filtre sistemi kullanıldığı için kanın daha değerli bir kısmını elde edebiliyoruz diyebilirim" ifadelerine yer verdi. Prof. Dr. Birbiçer, cihazın pıhtılaşma sürecine de katkı sunduğunu belirterek, "Bu cihazda trombosit dediğimiz, yani pıhtılaşmayı sağlayan hücreleri de toplayabiliyoruz. Bu da tabii ki çok önemli, hastanın kanamasına bağlı olan ameliyat sonrasında da pıhtılaşmasına yardımcı oluyor. Yine bu cihazla çok fazla kan transfüzyonundan kaçınmış oluyorsunuz" şeklinde konuştu. "Yoğun bakımda yatış süresi kısalmış oluyor" Kan transfüzyonunun muhtemel risklerine de dikkat çeken Birbiçer, "Biliyorsunuz kan bir organ aslında, işlemi bir organ nakli gibi düşünün. Hastaya çok kan verdiğiniz zaman bu durum hastada bazı immun reaksiyonlar ve yoğun bakım ihtiyacı oluşturacak komplikasyonlar ortaya çıkarabilir. Eğer böyle bir cihaza sahipseniz hastaya verdiğiniz kan miktarını azaltıp bu sorunlar ile karşılaşma riskini azaltmış olursunuz. Sonuç olarak hastanın yoğun bakım ihtiyacı azalır ve hastaneye yatış süresi kısalır" dedi. Cihazın acil durumlarda sağladığı avantajlara da değinen Birbiçer, "Tabii ki bu teknolojik cihazın önemli bir faktörü de, diyelim ki çok kanamalı bir hasta geldi, akut olarak o an kan temin edemiyorsanız, böyle bir cihazınız varsa kan hazırlanmasını beklerken cihazı kullanarak hastanın kendi kanını hastaya vererek yine zaman kazanmış oluyoruz" ifadelerini kullandı.
28 Nisan 2026 Salı - 10:46 Bağırsağı kangrene gidiyordu, kapalı ameliyatla kurtarıldı: "Bir gün geç kalsam bugün burada olmayacaktım" Antalya’da yaşayan 66 yaşındaki Ayşe Zülal Berksoy, şiddetli ve durmaksızın devam eden karın ağrısı, kramp, sürekli geğirme isteği ve yeşil renkli kusma şikayetiyle başvurduğu hastanede acil ameliyata alındı. Açık karın ameliyatları sonrası gelişen yapışıklıklara bağlı iç fıtık ve bağırsak tıkanıklığı tespit edilen Berksoy, laparoskopik cerrahiyle sağlığına kavuştu. Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Gökhan Ateş, "Bağırsak neredeyse kangren oluyordu, dolaşımı bozulmuştu. Erken müdahale ile bağırsağı kurtardık" derken, Berksoy ise "Bir gün geç kalsam bugün burada olmayacakmışım" sözleriyle yaşadığı süreci anlattı. Antalya’da yaşayan 66 yaşındaki Ayşe Zülal Berksoy, karnında şiddetli, sürekli ve durmaksızın devam eden ağrı, kramp, sürekli geğirme isteği ve yeşil renkli kusma şikayetiyle Medical Park Antalya Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Gökhan Ateş’e başvurdu. Yapılan değerlendirmelerin ardından açık karın ameliyatları sonrası gelişen karın içi yapışıklıklarına bağlı iç fıtık ve bağırsak tıkanıklığı yaşadığı belirlenen Berksoy, aynı gün laparoskopik yöntemle ameliyata alındı. Op. Dr. Gökhan Ateş ve ekibi tarafından gerçekleştirilen kapalı ameliyatla hastanın kangrene doğru ilerleyen bağırsağı kurtarıldı. Ameliyatın ardından kısa sürede rahatlayan Berksoy, aynı gün ayağa kalkarak beslenmeye başladı. "Bağırsak içeride sıkıştığında hayatı tehdit eden tabloya gidebiliyor" Medical Park Antalya Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Gökhan Ateş, özellikle açık karın ameliyatlarından sonra karın içinde yapışıklıklar gelişebildiğini belirterek, bu durumun bazı hastalarda bağırsak tıkanıklığı ve iç fıtığa yol açabildiğini söyledi. Op. Dr. Ateş, "Ameliyatlardan sonra, özellikle açık karın ameliyatlarının ardından karın içerisinde yapışıklıklar olabiliyor. Bu yapışıklıklara bağlı olarak bazen bağırsaklar, iç fıtık dediğimiz açıklıklardan geçerek sıkışabiliyor. Bağırsak içeride sıkıştığında başlangıçta tıkanıklık bulguları ortaya çıkıyor. İlerleyen dönemde ise kangrene, hatta hayatı tehdit eden tam kangren tablosuna kadar gidebiliyor" dedi. "Bağırsak neredeyse kangren oluyordu" Hastanın bulantı, kusma ve şiddetli karın ağrısı şikayetlerinin ilerlemesi üzerine hastaneye başvurduğunu ifade eden Op. Dr. Ateş, ameliyatta bağırsaktaki dolaşım bozukluğunu gördüklerini belirterek, "Hastamızda bağırsak tıkanıklığı olmuş, bulantı ve kusmaları başlamış, şiddetli karın ağrısı gelişmiş. Daha önce takip edilmiş ancak şikayetleri ilerleyince bize müracaat etti. Laparoskopik, yani kapalı ameliyatla müdahale ettik. Bağırsak neredeyse kangren oluyordu; simsiyah hale gelmişti, dolaşımı bozulmuştu ve nekroza doğru gidiyordu. Erken müdahale ile bağırsağı kurtardık. Kapalı ameliyat sayesinde hastamız aynı gün hayata dönebildi. Şu an gayet rahat, genel durumu iyi, değerleri de iyi. Takiplerimiz devam edecek" ifadelerini kullandı. "Şiddetli karın ağrısı ve ölüm hissiyle geldi" Hastanın hastaneye geldiğinde oldukça ağır bir tablo yaşadığını dile getiren Op. Dr. Ateş, belirtilerin dikkate alınması gerektiğini vurguladı. Ateş, "Sürekli kusma, şiddetli karın ağrısı, özellikle spazm tarzı çok şiddetli ağrılar önemli bulgulardır. Hastamız şiddetli karın ağrısı ve ölüm hissiyle geldi. Sürekli kusuyordu. Ameliyattan hemen sonra dramatik şekilde rahatladı. Ameliyat 23 Nisan’da gerçekleşti, 23 Nisan aynı zamanda hastamızın da bayramı oldu. Ameliyattan 2-3 saat sonra yürümeye başladı. Aynı gün yeme içmeye başladı" diye konuştu. "5 yıl önce kızını da benzer şikayetlerle ameliyat ettik" Op. Dr. Gökhan Ateş, Ayşe Zülal Berksoy’un kızının da 5 yıl önce benzer şikayetlerle kendisine başvurduğunu belirterek, onun da laparoskopik cerrahiyle sağlığına kavuştuğunu söyledi. Op. Dr. Ateş, "5 yıl önce hastamızın kızı da gelmişti. Onun da 25 yıldır devam eden karın ağrısı şikayeti vardı. Laparoskopik olarak baktığımızda karın içerisinde doğuştan gelen, kendiliğinden oluşmuş yapışıklıklara bağlı iç fıtıklar olduğunu gördük. Çok zor bir süreç yaşamıştı; çaresiz kaldığını, derdine derman bulamadığını söylüyordu. Laparoskopik olarak o bağlardan kurtulduğunda, hayatındaki bağlardan da kurtulmuş gibi rahatladı" dedi. "O zümrütler beni öteki tarafa götürüyormuş" Yaşadığı süreci anlatan 66 yaşındaki Ayşe Zülal Berksoy ise karın ağrısının sürekli ve dayanılmaz şekilde devam ettiğini, kusma şikayetinin de yeşil renkte olduğunu söyledi. Berksoy, "Karnımda şiddetli, sürekli, durmaksızın devam eden ağrı ve kramplar vardı. Hiçbir şey içemiyordum. Sürekli geğirmek istiyordum ve kusuyordum. Kusmuğun renginin yeşil olduğunu gördüm. Ben biraz esprili bir insan olduğum için eşime, ‘Bak senin karın çok mücevherli. Senin için zümrütleri dünyaya getiriyor’ diyordum. Ama o zümrütler var ya, beni öteki tarafa götürüyormuş" ifadelerini kullandı. "Bir gün geç kalsam bugün burada olmayacakmışım" Ameliyatın ardından sağlığına kavuştuğunu belirten Berksoy, doktoruna duyduğu minnettarlığı şu sözlerle anlattı: "İyi ki Gökhan Hocam varmış. Bir gün geç kalsam bugün burada olmayacakmışım. Kendisine ne kadar teşekkür etsem az, kelimeler yetmez. Kızım adına, kendi adıma yaşadığım sürece hep minnettar kalacağım. Eğer bugün bu kadar iyiysem onun sayesinde çok iyiyim." Ameliyat öncesi ve sonrası arasında büyük fark olduğunu söyleyen Berksoy, "Şimdiki halimle geldiğim halime bakıyorum, arada dağlar kadar fark var. Ne kadar rahatım, ne kadar mutluyum anlatamam. Nasıl geldim, nasıl çıkıyorum ben de şaşırıyorum. Ne yaptı, nasıl tedavi uyguladı bilmiyorum ama eskisinden çok daha iyi çıkıyorum" dedi.
28 Nisan 2026 Salı - 10:32 Doç. Dr. Murat Doğan: "Çocuklarda büyüme geriliğine dikkat" Medical Point Gaziantep Hastanesi Çocuk Endokrinolojisi Uzmanı Doç. Dr. Murat Doğan, çocuklarda sıkça göz ardı edilen büyüme geriliği hastalığına dikkat çekerek erken teşhisin önemini vurguladı. Doç. Dr. Murat Doğan, "Aileler çoğu zaman çocuklarının gelişimini fark etmekte gecikebiliyor. Oysa büyüme geriliği erken dönemde tespit edilirse tedavi başarısı oldukça yüksektir. Büyüme geriliği, çocukların yaş ve cinsiyetlerine göre beklenen boy ve kilo değerlerinin altında kalmasıyla ortaya çıkan önemli bir sağlık sorunudur" dedi. "Yaşıtlarına göre geri kalma" Büyüme geriliğinin en belirgin işaretinin çocuğun akranlarına kıyasla daha kısa boylu veya düşük kilolu olması olduğunu belirten Doğan, "Büyüme hızında belirgin yavaşlama, iştahsızlık ve beslenme sorunları, gelişim basamaklarında gecikme, sık hastalanma, bu belirtilerin göz ardı edilmemesi gerekiyor" ifadelerini kullandı. "Nedenleri çok çeşitli olabilir" Büyüme geriliğinin yalnızca genetik faktörlerden kaynaklanmadığını ifade eden Doç. Dr. Murat Doğan, "Yetersiz beslenme, hormon eksiklikleri, kronik hastalıklar ve psikososyal etkenler bu duruma yol açabilir. Bu nedenle mutlaka uzman değerlendirmesi gereklidir" ifadelerine yer verdi. "Erken tanı hayat boyu etkiyi değiştirir" Düzenli boy ve kilo takibinin önemine değinen Doç. Dr. Murat Doğan, "Çocuğunuzun büyümesini düzenli olarak takip edin. ‘Zamanla düzelir’ düşüncesiyle hareket etmeyin. Erken tanı sayesinde çocuklar sağlıklı büyüme potansiyeline ulaşabilir" diye konuştu. Büyüme geriliğinde tedavi sürecinin altta yatan nedene göre değiştiğini belirten Doç. Dr. Murat Doğan, beslenme düzenlemelerinden hormon tedavilerine kadar farklı yaklaşımların uygulanabileceğini ifade etti. Toplumda farkındalık artmalı Medical Point Gaziantep Hastanesi olarak çocuk sağlığına yönelik bilinçlendirme çalışmalarına önem verdiklerini belirten Doç. Dr. Murat Doğan, ailelerin düzenli doktor kontrollerini ihmal etmemesi gerektiğini sözlerine ekledi.
28 Nisan 2026 Salı - 08:57 Erzincan’da kene sezonu açıldı Havaların ısınmasıyla birlikte kenelerde çıkmaya başladı. Kene ısırması sonucu meydana gelebilecek Kırım Kongo Kanamalı Ateşi (KKKA) hastalığının insan sağlığını ciddi şekilde tehdit ettiğini belirtilerek vatandaşlar uyarıldı. Erzincan’da kene ısırması sonucu 1 kişi hastanede tedavi altına alındı. Erzincan’da her yıl Toplum Sağlığı Merkezi personelleri tarafından, köylerde yaşayan vatandaşlara Kırım Kongo Kanamalı Ateşi (KKKA) hastalığı hakkında eğitim verilerek, bilgilendirmeler yapılıyor. Sağlık ekipleri "Keneyi hafife almayın tedbiri elden bırakmayın" sloganıyla uyarılarda bulunarak şu bilgilere yer verdi: "Kırım-Kongo Kanamalı Ateşi, keneler tarafından taşınan Bunyaviridae ailesine bağlı Nairovirüs grubuna ait bir virüsle oluşan ateş, halsizlik, iştahsızlık, kas ağrısı, baş ağrısı, bulantı, kusma, ishal ve ağır vakalarda kanama gibi bulgular ile seyrederek ölümlere neden olabilen zoonotik (hayvanlardan insanlara bulaşan) karakterli bir enfeksiyon hastalığıdır. KKKA ilk olarak 12. yüzyılda Tacikistan’da tanımlanmıştır. Hastalık, keneler tarafından insanlara tutunmasını takiben idrarda, tükürükte, rektumda ve abdominal kavitede kan görülmesi ve vücutta yaygın kanamalarla tarif edilmiştir. 1944-45 yıllarında Rusya’nın Kırım bölgesindeki Batı Kırım steplerinde çoğunlukla ürün toplamaya yardım eden Sovyet askerleri arasında görülmüştür. Hastalığa Kırım Hemorajik Ateşi adı verilmiştir. 1956 yılında Zaire’de de ateşli bir hastadan Kongo virüsü tespit edilmiştir. 1969 ise Kongo virüs ve Kırım hemorajik ateşi virüslerinin aynı virüs olduğu belirlenmiş ve Kırım-Kongo Kanamalı Ateşi olarak hastalık yeniden adlandırılmıştır. Hastalık ülkemizde ilk olarak 2002 yılında dikkatleri çekmiş ve 2003 yılında kesin tanısı konmuştur. KKKA vakaları, hastalığın başlıca bulaştırıcısı olan kenelerin aktifleştiği dönemden başlayarak ülkemizde bahar ve yaz aylarında görülmektedir. Hastalık ülkemizde bulaştırıcısı kene türünün yaşam alanlarıyla uyumlu bir şekilde görülmektedir. İlk kez Tokat ili ve civarında dikkatleri çeken Kırım Kongo Kanamalı Ateşi vakaları çoğunlukla İç Anadolu’nun kuzeyi, Orta Karadeniz ve Doğu Anadolu’nun kuzeyinde yoğunlaşmaktadır. Etken Bunyaviridae ailesinden Nairovirus grubundan tek sarmallı RNA virüsü olan Crimean-Congo haemorrhagic fever virüsüdür. Hastalık ülkemizde başlıca hastalık etkenini taşıyan kenenin tutunması veya bununla temas sonucunda bulaşmaktadır. Ülkemizde hastalığın bulaştırıcısı asıl kene türü Hyalomma marginatum’dur. Bunun yanı sıra hastalık viremik dönemdeki hayvanların veya hasta kişilerin kan, doku, vücut çıkartılarına korunmasız temas sonucunda da bulaşabilmektedir. İnkübasyon süresi kene tutunmasından sonra genellikle 1-3 gün, en fazla 9 gün olabilmektedir. Enfekte kan, vücut sıvısı ve diğer dokularla temas sonrasında 5-6 gün; en fazla ise 13 gün olabilmektedir. Hastalığın tedavisinin esasını destek tedavisi seçenekleri oluşturmaktadır. Bu gün için hastalıktan korunmaya yönelik etkinliği kanıtlanmış bir aşı veya etkene spesifik bir ilaç bulunmamaktadır. Ülkemizde hastalığa karşı aşı geliştirme çalışmaları devam etmektedir. Kırım Kongo Kanamalı Ateşi hastalığının kontrolüne yönelik çalışmalar Bakanlığımız tarafından bir program dâhilinde yürütülmektedir. Kişisel korunma önlemlerinin alınması hastalığın kontrolü için ön planda olduğundan Bakanlığımızca vatandaşlarımızın hastalık ve korunma önlemleri konusunda bilgilendirilmesi ve toplumda farkındalık oluşturulması çalışmaları yoğun bir şekilde yürütülmektedir. Ülkemizde KKKA bahar aylarında görülmeye başlamakta olup yaklaşık %4-5 fatalite hızıyla seyretmektedir. Yıllar itibariyle vaka görülme durumlarına bakıldığında artış ve azalış eğilimlerinden bahsedilebilmekte olup en yüksek vaka 2009 yılında 1318 vaka olarak gerçekleşmiştir. Her ne kadar 2017 yılında 343 KKKA vakası tespit edilmiş olsa da ülkemizde hala önemini korumaktadır. Kırım Kongo Kanamalı Ateşinden korunmak için; Tarla, bağ, bahçe, orman ve piknik alanları gibi kene yönünden riskli alanlara gidilirken, kenelerin vücuda girmesini engellemek maksadıyla mümkün olduğu kadar vücudu örten giysiler giyilmeli, pantolon paçaları çorapların içerisine sokulmalı ve ayrıca kenelerin elbise üzerinde rahat görülebilmesi için açık renkli kıyafetler tercih edilmelidir. Kene yönünden riskli alanlardan dönüldüğünde kişi kendisinin ve çocuklarının vücudunda (kulak arkası, koltuk altları, kasıklar ve diz arkası dâhil) kene olup olmadığını kontrol etmeli, kene tutunmuş ise hiç vakit kaybetmeden çıplak el ile dokunmamak şartıyla vücuda tutunduğu en yakın yerden tutarak uygun bir malzeme ile (bez, naylon poşet, eldiven gibi) çıkarmalıdır. Kişi keneyi kendisi çıkaramadığı durumlarda en yakın sağlık kuruluşuna başvurmalıdır. Kene ne kadar erken çıkarılırsa hastalığın bulaşma riskinin de o kadar azalacağı unutulmamalıdır. Hastalık hayvanlarda belirti göstermeden seyrettiğinden hastalığın sık olarak görüldüğü bölgelerde bulunan hayvanlar sağlıklı görünse bile hastalığı bulaştırabilirler. Bu sebeple hayvanların kanlarına, vücut sıvılarına veya dokularına çıplak el ile temas edilmemelidir. Hastalığa yakalanan kişilerin kan, vücut sıvıları ve çıkartıları ile hastalık bulaşabildiğinden, hasta ile temas eden kişiler gerekli korunma önlemlerini (eldiven, önlük, maske v.b.) almalıdır. Kene tutunan kişiler, kendilerini 10 gün süreyle halsizlik, iştahsızlık, ateş, kas ağrısı, baş ağrısı, bulantı, kusma veya ishal gibi belirtiler yönünden izlemeli ve bu belirtilerden bir veya bir kaçının ortaya çıkması halinde derhal en yakın sağlık kuruluşuna müracaat etmelidirler. Hastalığa sebep olan mikrobun taşıyıcısı, saklayıcısı ve bulaştırıcısı olan keneler uçmayan, zıplamayan, yerden yürüyerek vücuda tırmanan eklem bacaklı hayvanlardır. Vücuda tutunan veya hayvanların üzerinde bulunan keneler kesinlikle çıplak el ile öldürülmemeli ve patlatılmamalıdır. Keneler üzerine sigara basmak, kolonya, gaz yağı gibi maddeler dökmek kenenin kasılmasına sebep olarak vücut içeriğini kan emdiği kişiye aktarmasına sebep olacağı için yapılmamalıdır."
EÜTF Hastanesi Merkezi Ameliyathanede ilk operasyon yapıldı
20 Ağustos 2025 Çarşamba - 11:17 EÜTF Hastanesi Merkezi Ameliyathanede ilk operasyon yapıldı Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi (EÜTF) Hastanesinde kısa süre önce açılışı yapılan merkezi ameliyathanede hali hazırda devam eden günübirlik cerrahi işlemlere ek olarak Çocuk Cerrahisi Anabilim Dalı tarafından ilk cerrahi operasyon başarıyla gerçekleştirildi. İçerisinde 59 ameliyathane, 9 doğum odası, 8 endoskopi salonu ve 205 erişkin ve çocuk, 8 yenidoğan yoğun bakım odaları bulunan, ileri tıp teknolojileri ile donatılı dev sağlık kompleksi niteliğindeki merkezi ameliyathanede cerrahi operasyonlar yapılmaya başlandı. Ege Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Necdet Budak, Rektör Yardımcısı ve Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Devrim Bozkurt ile birlikte Merkezi Ameliyathaneyi ziyaret etti. Rektör Prof. Dr. Necdet Budak, operasyonu gerçekleştiren Tıp Fakültesi Çocuk Cerrahisi Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Orkan Ergün’den bilgi aldı. Prof. Dr. Budak, Türkiye’nin tıp eğitimi ve klinik araştırmalar başta olmak üzere sağlık hizmeti sunumunda uluslararası referans merkezi olan Tıp Fakültesi Hastanesinde açılışı yapılan Merkezi Ameliyathanede cerrahi operasyonların yapılmaya başladığını söyledi. Rektör Prof. Dr. Necdet Budak, "Tam akredite, sağlık temalı, araştırma üniversitemiz bünyesinde kısa süre önce Merkezi Ameliyathanemizin açılışını yaparak hizmet sunumuna başlamıştık. Üniversitemizin topluma katkı misyonu doğrultusunda özel ehemmiyet gösterdiğimiz konuların başında sağlık hizmetleri geliyor. Başta ilimiz ve bölgemiz olmak üzere vatandaşlarımıza daha kaliteli sağlık hizmeti sunmak hedefi ile Tıp Fakültesi Hastanemizin altyapısını ve donanımını günün şartları doğrultusunda sürekli güncelledik ve son teknolojik cihazlarla donattık. Bu kapsamda; bünyesinde ameliyathaneler, doğum odaları, endoskopi salonları bulunan modern ameliyathanemizi hizmete açarak cerrahi işlemler yapılmaya başladı. Bugün nitelikli sağlık hizmeti vizyonumuz doğrultusunda hayata geçirdiğimiz, ileri teknolojiyle donatılmış ve bölgemizin sağlık kapasitesine yeni bir boyut kazandıran Merkezi Ameliyathanemizi ziyaret ettik. Bölgemizin en kapsamlı cerrahi merkezlerinden ve güçlü bir sağlık üssü olarak konumlanan yeni merkezimizle; ileri teknolojiyle donatılmış altyapısı, güçlü araştırma ekosistemi ve uygulamalı klinik görüntüleme sistemleriyle kesintisiz ve sürdürülebilir sağlık hizmetleri sunuyoruz. Yenidoğandan yetişkinlere kadar her yaş grubunun ihtiyaçlarına yönelik donanımla hizmet veren Merkezi Ameliyathanemizde, Çocuk Cerrahisi Anabilim Dalımız ilk cerrahi vakalarını başarıyla gerçekleştirdi. Emeği geçen sağlık ekiplerimize teşekkür ediyorum. Ege Üniversitesi olarak yalnızca akademik ve bilimsel üretimimizle değil; sağlık temalı araştırma üniversitesi kimliğimizle toplumun her kesimine sunduğumuz yüksek standartlı sağlık hizmetleriyle de öncü konumumuzu kararlılıkla güçlendirmeye devam ediyoruz" dedi. "Son teknoloji ile çeşitli sağlık hizmetleri sunuluyor" EÜ Rektör Yardımcısı ve Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Devrim Bozkurt, "Akıllı ve ileri tıp teknolojileri ile donanımlı, modern imkânlara sahip yeni Merkezi Ameliyathanemizde hizmet üretmekten çok memnunuz. Hâlihazırda operasyonların devam ettiği Merkezi Ameliyathanemizin zemin katında; Preoperatif hasta değerlendirme ünitesi aktif olarak hizmet vermektedir. Bu ünitede, yapısı itibari ile cerrahi öncesi tüm tetkik ve konsültasyonların tek bir alanda yürütülmekte ve hastalara konforlu bir sağlık hizmeti sunulmaktadır. Radyoloji Merkezi; direkt röntgen, bilgisayarlı tomografi, manyetik rezonans görüntüleme ve ultrason hizmetleri de hem operasyon öncesi tetkiklerde hem de ana binadaki hasta yükünü destekler şekilde aktif çalışmaktadır. Günübirlik ameliyathane odalarında aktif olarak göz operasyonları, çocuk cerrahisi operasyonları yapılmaktadır. 14 salonlu bu bölümde diğer branş operasyonları da en kısa zamanda başlatılacaktır. Çok yakın zamanda erişkin ve çocuk hastalara Bronkoskopi, Endoskopi, Kolonokopi, ERCP ve EUS gibi modern tedavilerin uygulanacağı 8 salonlu Endoskopi Ünitesi işler hale gelecektir. Yine akabinde 9 doğum odası, 2 sezaryen odası ve 8 yataklı yenidoğan yoğun bakım ünitesi olan doğumhane birimi hizmete açılacaktır" diye konuştu. Merkezi Ameliyathanenin yakın zamanda tam kapasite hizmete başlayacağını ifade ede Prof. Dr. Devrim Bozkurt, "Kaliteli ve konforlu sağlık eğitimi ve hizmeti verebilmemiz için üniversitemizin tüm imkanlarını seferber eden Rektörümüz Prof. Dr. Necdet Budak’a çok teşekkür ediyorum" dedi. "Hastamızın sağlığı gayet iyi" Gerçekleştirilen ilk ameliyatla ilgili bilgi veren Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Cerrahisi Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Orkan Ergün ise "Merkezi Ameliyathanemizde ilk operasyonumuzu yaptık. ‘Portal Hipertansiyon’ hastası bir çocuğumuza bir şant revizyonu operasyonunu başarı ile gerçekleştirdik. Bu çok ender bir durum. Karaciğere giden portal venin tromboze (pıhtı ile tıkanma) olması sonucu sindirim sisteminde, yemek borusunun alt kısmında ve midede oluşan varisler ile karakterize bir klinik durum. Varislerin kanaması yaşamı tehdit edici olabiliyor. Bu hastalara değişik şant ameliyatı seçeneklerinden hasta için uygun olanını uygulayarak sindirim sistemindeki basıncı kontrol altına alıyoruz. Bu çocuk hastamıza daha önce sant ameliyatı yapılmıştı. Yaşına uygun olarak revizyon yaptık. Hastamızın sağlığı gayet iyi" diye konuştu.
"Düz tabanlık ve içe basma çocuklarda erken tanıyla düzelebilir"
20 Ağustos 2025 Çarşamba - 10:34 "Düz tabanlık ve içe basma çocuklarda erken tanıyla düzelebilir" Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. İsmet Yalkın Çamurcu, çocuklardaki yürüyüş bozukluklarına ilişkin, "Özellikle okul çağında fark edilen düztabanlık, ilerleyen yaşlarda ayak ağrısı, koşarken zorlanma, sık düşme ve hatta diz ile bel ağrılarına yol açabilir. Günümüzde tabanlık uygulamaları, egzersizler, fizik tedavi yöntemleri ve gerekli olduğunda cerrahi tedavi ile başarılı sonuçlar elde edilmektedir. Bu nedenle ailelerin düzenli kontrolleri ihmal etmemesi gerekir" dedi. Çocuklarda görülen yürüme bozuklukları ve ayak şekli farklılıkları, aileleri endişelendiren en sık ortopedik sorunlardan biri. Özellikle içe basma (intoeing) ve düztabanlık çoğu zaman büyüme sürecinin doğal bir parçası olabilirken, bazı durumlarda tedavi gerektirebiliyor. VM Medical Park Bursa Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. İsmet Yalkın Çamurcu, çocuklarda sık görülen yürüme bozukluklarının erken dönemde fark edilip takip edilmesi halinde büyük oranda tedaviyle düzelebileceğini vurguladı. "Çocuk büyüdükçe kendiliğinden düzelebilir" Çocuklarda içe basmanın genellikle uyluk kemiği üst kısmı ya da kaval kemiği hizalanmasındaki farklılıklardan kaynaklandığını belirten Prof. Dr. Çamurcu, "Bu durum özellikle okul öncesi dönemde sık görülür ve çocuk büyüdükçe zaman içinde kendiliğinden düzelebilir. Ancak düzelmenin beklenmediği ya da sorunların ilerlediği vakalarda erken ortopedik muayene büyük önem taşır" dedi. Düztabanlığın ise ayağın kavisinin gelişmemesi ile ortaya çıktığını söyleyen Prof. Dr. Çamurcu, "Özellikle okul çağında fark edilen düztabanlık, ilerleyen yaşlarda ayak ağrısı, koşarken zorlanma, sık düşme ve hatta diz ile bel ağrılarına yol açabilir" ifadelerini kullandı. "Erken teşhis önem taşır" Bursa gibi büyük şehirlerde çocukların hem okul hem de spor hayatının yoğun olduğunu dile getiren Prof. Dr. Çamurcu, basit görünen yürüme bozukluklarının zamanla ciddi ortopedik problemlere dönüşebileceğini söyledi. Prof. Dr. Çamur, "Günümüzde tabanlık uygulamaları, egzersizler, fizik tedavi yöntemleri ve gerekli olduğunda cerrahi tedavi ile başarılı sonuçlar elde edilmektedir. Bu nedenle ailelerin düzenli kontrolleri ihmal etmemesi gerekir" dedi. "Aileler çocuklarının yürüyüşünü gözlemlemeli" Çocuklarda yürüme ve ayak problemlerinin her zaman ciddi bir hastalık anlamına gelmediğini ancak göz ardı edilmemesi gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Çamurcu, ailelerin dikkat etmesi gereken noktaları şöyle sıraladı: "Çocuğun yürüyüşü düzenli olarak gözlemlenmeli, ayakkabılarında tek taraflı aşınma olup olmadığı kontrol edilmeli, sık düşme veya sporda zorlanma takip edilmeli, çocuk ayağında veya bacaklarında ağrıdan şikayet ediyorsa vakit kaybetmeden uzman görüşü alınmalı." "Sağlıklı geleceğe adım atmak mümkün" Erken dönemde yapılacak müdahaleler sayesinde çocukların sağlıklı bir şekilde büyüyebileceğini belirten Prof. Dr. Çamurcu, "Bilinçli aile yaklaşımı, düzenli muayeneler ve doğru tedavi yöntemleriyle çocuklar sağlıklı bir geleceğe adım atabilir" dedi.
"Mikroplastikler kalp krizi ve inme riskini artırıyor"
20 Ağustos 2025 Çarşamba - 10:20 "Mikroplastikler kalp krizi ve inme riskini artırıyor" Mikroplastiklerin bireyin sağlığını olumsuz etkileyebildiğini belirten Kardiyoloji Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Doğaç Okşen, "Mikroplastikler sadece deniz ürünleri ve ekosistem için değil, insan kalp ve damar sağlığı için de ciddi bir risk oluşturuyor. Tek kullanımlık plastiklerden mümkün olduğunca kaçının, plastik kaplarda yiyecek ısıtmayın, cam şişe veya filtrelenmiş musluk suyu kullanın. Sentetik tekstil yerine doğal lifleri tercih edin. Ayrıca, güvenilir kaynaklardan balık ve deniz ürünleri temin edin" dedi. Medical Park Bahçelievler Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Doğaç Okşen, çapı 5 milimetreden küçük olan ve çevrede biriken plastik parçacıklar olarak tanımlanan mikroplastiklerin kalp ve damar sağlığı üzerindeki etkilerine dikkat çekti. "İnsan sağlığı için ciddi tehdit" Dr. Öğr. Üyesi Okşen, son yıllarda çevre kirliliği ve mikroplastiklerin insan sağlığı üzerindeki etkilerinin giderek önem kazandığını belirterek, "Mikroplastiklere örnek olarak plastik şişe parçacıkları, naylon poşet kırıntıları, sentetik kıyafetlerden (polyester gibi) yıkama sırasında kopan lifler, araç lastiklerinden aşınan kauçuk parçacıkları ve kozmetik ürünler (peeling jelleri) verilebilir. Bunlar gibi çeşitli mikroplastikler sadece deniz ürünleri ve ekosistem için değil, insan kalp ve damar sağlığı için de ciddi bir risk oluşturur" diye konuştu. Dr. Öğr. Üyesi Okşen, ACC.25 Amerikan Kardiyoloji Koleji Kongresi’nde sunulan ve The Lancet gibi uluslararası dergilerde yayımlanan verileri hatırlatarak, "Araştırmalar, mikroplastiklerin doğrudan kalp dokusu ve damar plaklarında birikebildiğini gösteriyor" ifadelerini kullandı. "Vücuda giriş yolları" Mikroplastiklerin boyutlarının 1 mikrometre ile 5 milimetre arasında değiştiğini anlatan Dr. Öğr. Üyesi Okşen, "Birincil mikroplastikler kozmetik ve tekstil ürünlerinden kaynaklanırken, ikincil mikroplastikler büyük plastiklerin parçalanmasıyla oluşuyor. Vücuda giriş yolları arasında sindirim sistemi, solunum ve deri ile anneden bebeğine (plesantal) geçiş bulunuyor. Son biyolojik analizlerde, mikroplastiklerin kan plazmasında, damar plaklarında ve kalp dokusunda saptandığı görüldü" dedi. "Damar sağlığı üzerindeki etkileri" Dr. Öğr. Üyesi Okşen, mikroplastiklerin özellikle nanoplastik boyutlarındaki parçalarının damar duvarına ulaşıp endotel disfonksiyonu, kronik inflamasyon (iltihap) ve oksidatif stres yoluyla kalp krizi ve inme riskini artırdığını belirterek, "2025’te San Diego’da gerçekleşen ACC.25 Kongresi’nde yapılan çok merkezli çalışmada, karotis endarterektomi yapılan hastaların damar plaklarının yüzde 58’inde mikroplastik tespit edildi. Bu grupta üç yıllık takipte kalp krizi, inme veya ölüm riski 4,5 kat arttı" diye konuştu. "Kalp krizi inme riskini yükseltiyor" Mikroplastiklerin damar sağlığı üzerindeki etkilerinden bahseden Dr. Öğr. Üyesi Okşen, "Mekanik tahriş, kimyasal toksisite ve çevresel toksinlerin taşınmasıdır. Uzun vadede aterosklerotik plak oluşumunu hızlandırıyor ve kalp krizi ile inme riskini yükseltiyor" dedi. "Alınabilecek bireysel önlemler" Bireysel önlemler konusunda uyarılarda bulunan Dr. Öğr. Üyesi Okşen, "Tek kullanımlık plastiklerden mümkün olduğunca kaçının, plastik kaplarda yiyecek ısıtmayın, cam şişe veya filtrelenmiş musluk suyu kullanın. Sentetik tekstil yerine doğal lifleri tercih edin. Ayrıca, güvenilir kaynaklardan balık ve deniz ürünleri temin edin" ifadelerini kullandı. "Toplumsal ve yasal önlemler" Toplumsal önlemlere de değinen Dr. Öğr. Üyesi Okşen, "Mikroplastik içeren kozmetik ve temizlik ürünlerinin yasaklanması, plastik üretimi ve geri dönüşüm süreçlerinde sıkı düzenlemeler ve gıda ambalajlarında plastik kullanımının azaltılması büyük önem taşıyor. Kalp-damar sağlığı ve çevre sağlığı artık birbirinden ayrı düşünülemez. Mikroplastikler gibi yeni tehditler, hem bireysel alışkanlıkları hem de toplumsal politikaları yeniden gözden geçirmeyi zorunlu kılıyor" diyerek sözlerini noktaladı.
Sürekli yorgunluk ve halsizlik, lösemi belirtisi olabilir
20 Ağustos 2025 Çarşamba - 10:07 Sürekli yorgunluk ve halsizlik, lösemi belirtisi olabilir Medical Point Gaziantep Hastanesi Çocuk Hematoloji ve Onkolojisi Uzmanı Prof. Dr. Ekrem Ünal, lösemide erken tanı ve modern tedavi ile ilgili bilgi verdi. Medical Point Gaziantep Hastanesi Çocuk Hematoloji ve Onkolojisi Uzmanı Prof. Dr. Ekrem Ünal, lösemide erken tanının ve modern tedavinin önemine dikkat çekti. Uzmanı Prof. Dr. Ekrem Ünal, "Lösemi ve diğer kan hastalıkları, başlangıçta fark edilmediğinde hızla ilerleyerek hayatı tehdit edebilen ciddi rahatsızlıklardır" dedi. "Sürekli yorgunluk ve halsizlik, lösemi belirtisi olabilir" Prof. Dr. Ünal, "Lösemi, vücudun savunma sistemi olarak görev yapan beyaz kan hücrelerinde başlayan bir kanser türüdür. Halsizlik, sürekli enfeksiyonlar, kolay morarma ve kanama gibi belirtiler ortaya çıktığında vakit kaybetmeden uzman desteği almak hayati önem taşır. Risk faktörleri genetik yatkınlık, kimyasal maddelere maruz kalma, radyasyon etkisi, bağışıklık sistemi zayıflıkları, sürekli yorgunluk ve halsizlik, nedensiz kilo kaybı, gece terlemeleri, sık tekrar eden enfeksiyonlar" ifadelerini kullandı. Prof. Dr. Ünal, "Lösemi başlangıçta grip benzeri şikayetlerle karışabilir. Bu nedenle, belirtiler ihmal edilmemeli, kan testleri ve kemik iliği incelemeleriyle erken tanı konmalıdır. Erken teşhis ve doğru tedaviyle çocuklarımızın yaşam kalitesini artırıyor, hastalığın seyrini olumlu yönde değiştiriyoruz" diye konuştu.
Yaz aylarında çocuk sağlığına dikkat
20 Ağustos 2025 Çarşamba - 10:06 Yaz aylarında çocuk sağlığına dikkat Yaz aylarında artan sıcaklık ve açık hava aktiviteleri, çocuklarda çeşitli sağlık sorunlarının görülme sıklığını artırıyor. Medicana Sağlık Grubu Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü’nden Uzm. Dr. Osman Vural, yazın en sık görülen sağlık sorunları, bulaşma yolları ve korunma yöntemleri hakkında önemli açıklamalarda bulundu. Sıcak havalar, tatil ve açık hava aktiviteleriyle yaz ayları çocuklar için hem eğlenceli hem de riskli bir dönem olabiliyor. Medicana Konya Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü’nden Uzm. Dr. Osman Vural, yaz döneminde özellikle göz enfeksiyonları, ishal, cilt mantarları, idrar yolu enfeksiyonları ve böcek ısırıkları konusu dikkatli olunması gerektiğini ve alınması gereken önlemleri anlattı. Göz enfeksiyonlarında erken müdahale önemli Yaz aylarında sıcak havalardan bunalan aileler, serinlemek ve çocuklarının keyifli vakit geçirmesini sağlamak için havuz ve deniz tatilini tercih ediyor. Genel olarak denizin, doğal yapısı sayesinde çocuk sağlığı açısından daha avantajlı olduğunu söyleyen Uzm. Dr. Osman Vural, "Havuz ve deniz sularında bulunan mikroplar gözlerde kızarıklık, batma, ağrı ve çapaklanmaya yol açabilir. Enfeksiyon ilerlediğinde göz etrafında şişlik oluşur. Bu durum ‘orbital selülit’ olarak adlandırılır ve acil tedavi gerektirir’’ dedi. "Açık yaralarla denize girmeyin" Vibrio bakterisi gibi denizden bulaşabilecek mikroplara dikkat çeken Uzm. Dr. Osman Vural, "Bazı vibrio türleri, açık bir yarada cilt enfeksiyonuna neden olabilir. Açık yaralarla denize girmek enfeksiyon riskini artırır. Kabuk bağlamış yaralarda risk düşer ancak tamamen iyileşmemiş yaralar korunmalıdır" şeklinde konuştu. Havuzlardan bulaşan ishaller tehlikeli Havuz sularında E. coli, amip ve parazit gibi mikroorganizmaların bulunabileceğini söyleyen Uzm. Dr. Osman Vural, "Çocuklara havuz veya deniz suyu yutmamaları öğretilmeli. Havuzdan çıktıktan sonra mayo değiştirmek ve mümkünse küçük çocuklarda denizin tercih edilmesi önemli, çocuklar havuza girse bile sonrasında muhakkak denize ve duşa sokulmalı. Ayrıca ıslak zeminler, ortak havlular, duşlar ve soyunma odaları mantar enfeksiyonlarını artırır. Bu nedenle çocuklar mutlaka terlik kullanmalı, pamuklu kıyafetler tercih edilmeli ve kişisel eşyalar paylaşılmamalıdır" uyarısında bulundu. Sıvı tüketimine dikkat Yazın yetersiz sıvı tüketiminin idrarın yoğunlaşarak bakteri üremesine zemin hazırladığını belirten Uzm. Dr. Osman Vural, "Bol su içilmeli, gazlı içeceklerden uzak durulmalı, pamuklu iç çamaşırı kullanılmalı ve ıslak mayo hemen değiştirilmelidir" dedi. Böcek ısırıkları ve anafilaksi riskine dikkat Sivrisinek ve böcek ısırıklarının çocuklarda daha belirgin kızarıklık, kaşıntı ve şişlik yaptığını söyleyen Uzm. Dr. Osman Vural, "Sivrisinek ve böcek ısırıklarında çok nadir de olsa dilde şişme, nefes darlığı ve tansiyon düşüklüğü gibi ciddi alerjik reaksiyonlar (anafilaksi) gelişebilir. Bu durumda acil müdahale şarttır. Bir de klima kullanımına da dikkat edilmelidir. Klima çocuklara doğrudan üflememeli, sıcaklık 24-26 derece arasında olmalı. Filtreler düzenli temizlenmeli, aksi takdirde klima kaynaklı zatürre ve boğaz enfeksiyonları görülebilir" şeklinde konuştu. Tatile çıkarken özellikle çocuklar için bir ilk yardım çantası bulundurmanın önemine değinen Uzm. Dr. Osman Vural, bu çantada yara temizleme solüsyonu (batikon), yara bandı, 30 faktör ve üzeri güneş kremi, oral rehidrasyon sıvısı, küçük makas ve pamuk olması gerektiğini söyledi.
24 kilo ağırlığındaki kadından 3 kilo kist çıktı
20 Ağustos 2025 Çarşamba - 10:02 24 kilo ağırlığındaki kadından 3 kilo kist çıktı Bursa’nın İnegöl ilçesinde karın ağrısı şikayetiyle gittiği hastanede girdiği operasyonda karnından 3 kilogram ağırlığında kist çıkarılan 24 kilogram ağırlığındaki genç kadın sağlığına kavuştu. Halk arasında cücelik olarak bilinen Akondroplazi rahatsızlığı ile dünyaya gelen 30 yaşındaki Nurdan Tüfekçi, son 1 yıldır yaşadığı karın ağrısı şikayeti nedeniyle birçok hastaneye başvurarak tedavi gördü. Son olarak İnegöl’deki özel bir hastanenin kadın hastalıkları bölümüne başvuran 80 santim uzunluğunda ve 24 kilogram ağırlığındaki Nurdan Tüfekçi’nin yapılan tetkiklerinde yumurtalığında 3 kilogram kist olduğu tespit edildi. Hasta hemen ameliyata alındı. Belinden yapılan anestezi ile uyanık şekilde 1.5 saat süren ameliyatı başarılı geçen Tüfekçi, 3 kilogram olan kistten kurtulması ile 24 kilogramdan 21 kiloya düştü. Anestezi Doktoru Mahmut Gül, "Hastamız 30 yaşında. 80 santimetre boyunda, 24 kilo ağırlığında bir kardeşimiz. Kendisinin yumurtalıklarında kist olduğu için ameliyat olması gerekti. Biz bu ameliyatta hastamıza önce büyük bir damar yolu açtık kasıktan. Çünkü damar yolunun çok önemi var ve daha sonrasında ameliyat sırasında belinden uyuşturduk ve ameliyatı sorunsuz bir şekilde belden uyuşturmayla hastamız uyanık bir şekilde tamamladık. Hastadan 3 kilo kist çıktı. Öncesinde 24 kilo olan hastamız, ameliyat sonrasında 21 kiloyla şifalı bir şekilde serviste yatıyor. Ameliyatı bugün oldu. Şu anda da serviste hastamız. Bu tür ameliyatlarda uyutmak hastamız açısından oldukça risklidir. Biz o yüzden bölgesel anesteziyi yani belden uyuşturmayı tercih ettik. Literatürde çok olmayan bir hasta ve güvenli bir şekilde hastanemizde bu ameliyat tamamlandı" dedi. Kadın Hastalıkları Uzmanı Mustafa Kır, "Hastamızda 20 santimlik tümör vardı kistlik yapıda. Onu başarılı bir operasyonla çıkarttık" şeklinde konuştu. Nurdan Tüfekçi ise, "Benim birkaç yıldır karnım ağrıyordu. Ondan sonra gaz sıkışması ve enfeksiyon dediler. En sonunda ameliyat oldum. İnşallah iyi geçecek, iyi olacağım. Ameliyat sırasında uyanıktım. Doktorum yanımdaydı hep. Beni konuşturduğunu hatırlıyorum. Güzel geçti, biraz ağrım var ama iyiyim. Teşekkür ederim herkese" diye konuştu. Nurdan’ın ablası Tuğba Karakuş, "Kardeşimin ortalama 1 yıldır bu rahatsızlığı vardı. Çeşitli hastanelere gittik, acile gittik. Hep gaz problemi olduğundan bahsetmişlerdi. Sonra birde burayla görüşmek istedik. Burada sağ olsun doktor bey gerçekten çok ilgilendi. Mustafa Bey anında müdahale etmeye hazırdı ve kist olduğunu söyledi 17-18 santimetre büyüklüğünde. Sonra da Mahmut Bey ile görüştük, o da elinden geleni yapacağını söyledi ve böyle bir ameliyata karar verdik. Şu an için sağlıklı olduğunu düşünüyoruz. Teşekkür ederim" dedi.
Gilaburu ile böbrek taşlarına doğal bir yaklaşım: Gelenekten Bilime
20 Ağustos 2025 Çarşamba - 09:38 Gilaburu ile böbrek taşlarına doğal bir yaklaşım: Gelenekten Bilime Böbrek taşı hastalığı, şiddetli ağrılara ve yaşam kalitesinde belirgin düşüşe neden olan yaygın bir sağlık sorunudur. Anadolu’nun bazı bölgelerinde uzun yıllardır kullanılan gilaburu (Viburnum opulus), geleneksel tıpta "böbreğin süpürgesi" olarak anılmaktadır. Dr. Ziypak, bu bitkinin modern tedavilerle birlikte destekleyici olarak kullanım potansiyelini değerlendirdi. BHT CLINIC İstanbul Tema Hastanesi’nden Üroloji Uzmanı Dr. Tevfik Ziypak, "Gilaburu, özellikle Kayseri çevresinde sonbaharda toplanan kırmızı meyveleriyle bilinir. Yöre halkı bu meyveleri fermente ederek suyunu içmektedir" dedi. Buruk tadının, etkisinin bir işareti olarak kabul edildiğini belirten Dr. Ziypak, gilaburunun geleneksel kullanımının halen birçok evde sürdüğünü ifade etti. Güçlü içerik: Vitaminler, asitler ve etkin bileşikler "Bu meyvenin içeriğinde yüksek miktarda C vitamini, potasyum, malik asit, sitrik asit ve polifenoller bulunur. Ayrıca, düz kasları gevşetici etkisiyle bilinen "skopoletin" adlı bir bileşiğe de sahiptir. Bu özelliğin, taşın üreter içinde daha rahat ilerlemesini sağlayabileceği düşünülmektedir" diyen Dr. Ziypak’a göre, bu biyolojik etkiler, gilaburunun taş tedavisinde rol oynamasını mümkün kılabilir. Dr. Ziypak, gilaburunun halk arasında uzun yıllardır "doğal taş ilacı" olarak kullanıldığını belirtti. Dr. Ziypak, "Ancak geleneksel gözlemler bilimsel verilerle desteklenmedikçe, modern tıpta tek başına bir tedavi olarak kabul edilmesi mümkün değildir. Yine de, bu gözlemler araştırmalar için önemli ipuçları sunabilir" dedi. Yüzde 82 oranında taş düşürme başarısı elde edildi Bilimsel olarak bakıldığında, gilaburu üzerine yapılmış ilk çalışmalar umut verici sonuçlar ortaya koymuştur. 2019 yılında 103 hastayla gerçekleştirilen bir araştırmada, 10 mm’den küçük distal üreter taşı olan bireylerde, gilaburu ekstresi verilen grupta yüzde 82 oranında taş düşürme başarısı elde edilmiştir. Kontrol grubunda ise bu oran yüzde 66’dır. Dr. Ziypak, ayrıca bu çalışmada taş düşürme süresinin de 14 günden 9 güne düştüğünü söyledi. 2021’de yapılan başka bir çalışmada gilaburu ekstresi, tamsulosin adlı alfa-bloker ilaçla karşılaştırılmıştır. Bulgulara göre iki grup arasında anlamlı fark bulunmamıştır. Bu da, bazı hastalarda gilaburunun farmakolojik tedaviler kadar etkili olabileceğini düşündürmektedir. Ancak Dr. Ziypak, bu sonuçların henüz kılavuzlara girecek kadar güçlü kanıt oluşturmadığını vurguladı. Nasıl etki gösteriyor Gilaburunun muhtemel etkileri iki temel mekanizmayla açıklanabilir. Birincisi, antispazmodik etkisiyle üreter kaslarını gevşeterek taşın daha kolay ilerlemesini sağlamasıdır. İkincisi ise içerdiği sitrat sayesinde idrarda kalsiyum kristallerinin oluşumunu önleyebilmesidir. Dr. Ziypak’a göre ikinci mekanizma, hayvan ve laboratuvar çalışmalarında desteklense de insanlarda daha fazla veriye ihtiyaç vardır. Dr. Ziypak, Avrupa Üroloji Derneği (EAU) ve Amerikan Üroloji Derneği (AUA) gibi uluslararası rehberlerde gilaburunun yer almadığını belirtti. Bunun başlıca nedeni, yeterli büyüklükte, kontrollü ve standardize ürünlerle yapılmış klinik çalışmaların henüz bulunmamasıdır. Gilaburu, asidik yapısı nedeniyle özellikle mide rahatsızlığı olan bireylerde reflü ya da gastrit gibi semptomları tetikleyebilir. Şeker eklenmiş ürünler, diyabet hastaları için risk oluşturabilir. Bu yüzden Dr. Ziypak, gilaburunun mutlaka doktor gözetiminde ve mevcut tedavilerle birlikte, tamamlayıcı olarak kullanılmasını öneriyor. "Destekleyici ama tek başına yetersiz" Sonuç olarak gilaburu, bilimsel olarak potansiyel vaat eden bir bitkidir. Küçük boyutlu distal üreter taşlarında destekleyici olarak düşünülebilir. Ancak etkisinin kişiden kişiye değişebileceği ve şu an için modern tedavilerin yerini alamayacağı unutulmamalıdır. Dr. Ziypak, bu bitkinin gelecekte yapılacak geniş kapsamlı çalışmalarla daha net bir yer edinebileceğini ifade etti.
Yaz aylarında ıslak mayo tehlikesi
20 Ağustos 2025 Çarşamba - 09:30 Yaz aylarında ıslak mayo tehlikesi Yaz aylarında deniz ve havuz keyfi yaparken en sık yapılan hatalardan biri olan ıslak mayo ile uzun süre kalmak, kadın sağlığı açısından ciddi riskler taşıyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. Müzeyyen Uyanık, ıslak mayo ile beklemenin vajinal enfeksiyonlara davetiye çıkardığını belirterek önemli uyarılarda bulundu. Medicana Bursa Hastanesi Kadın Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Müzeyyen Uyanık, havuz ya da denizden çıkar çıkmaz değişim yapıp kuru yedek mayo kullanmak vajinal enfeksiyon sıklığını azaltacağını söyledi. Prof. Dr. Müzeyyen Uyanık, "Havuz veya denizden çıktıktan sonra ıslak mayo ile kalmak, vajinal bölgede nemin artmasına neden olur. Bu da mantar ve bakteriyel enfeksiyonların çoğalması için uygun bir ortam oluşturur. Özellikle yaz aylarında artış gösteren vajinal enfeksiyonlar, akıntı, kaşıntı, kötü koku, yanma ve cinsel ilişki sırasında ağrı gibi şikâyetlerle kendini gösteriyor" dedi. Vajinal enfeksiyonlardan korunmak için dikkat edilmesi gereken bazı hijyen kurallarını da sıralayan Prof. Dr. Müzeyyen Uyanık, şunları söyledi: "Deniz veya havuz sonrası mutlaka kuru mayo veya bikini giyilmelidir. Genital temizlik önden arkaya doğru yapılmalı, böylece makat bölgesindeki bakterilerin vajinaya taşınması önlenmelidir. Günlük iç çamaşırı değişimi ihmal edilmemeli, gerekirse günde birkaç kez değiştirilmelidir. Pamuklu, hava alan iç çamaşırları tercih edilmeli ve mümkünse ütülenmelidir. Parfümlü sabun, deterjan ve kozmetik ürünlerden uzak durulmalıdır. Genital bölge tüy temizliğinde jilet yerine ağda ya da lazer epilasyon gibi yöntemler tercih edilmelidir." "Her bireyin cilt yapısı farklıdır. Parfümlü ürünler ciltte tahrişe neden olarak enfeksiyona zemin hazırlayabilir. Yaz aylarında kadınlar bu konuda çok daha dikkatli olmalı" ifadelerini kullanan Prof. Dr. Müzeyyen Uyanık, hijyen kurallarına uyulduğu takdirde vajinal enfeksiyonların büyük ölçüde önlenebileceğini vurguladı.
Reflü, ameliyat olmadan girişimsel işlemle tedavi edilebiliyor
20 Ağustos 2025 Çarşamba - 09:28 Reflü, ameliyat olmadan girişimsel işlemle tedavi edilebiliyor Gastroenterolog Prof. Dr. Yusuf Serdar Sakin, toplumda sık rastlanılan bir sorun olan reflünün artık cerrahiye gerek kalmadan tedavi edilebildiğini söyledi. "Endoskopik reflü tedavisi" denilen bu yöntemle ağız yolundan girilerek gevşek olan kapağa midenin içinden dikiş atılarak kapak ağzının daraltıldığını belirten Prof. Dr. Sakin, "Bu sayede mideden yemek borusuna olan gıda kaçışı azaltılmış oluyor. Bu yöntem yüzde 90’a varan başarı oranı ve düşük yan etki riski ile anatomisi uygun olan hastalara uygulanıyor" dedi. Acıbadem Kent Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Yusuf Serdar Sakin, mide içeriğinin yemek borusuna geri kaçmasıyla ortaya çıkan, mide yanması, göğüs ağrısı, boğaz tahrişi ve öksürük gibi şikayetlere yol açan reflü hastalığının ameliyatsız tedavisi hakkında bilgi verdi. Reflü tanısı koydukları hastalardan öncelikle yaşam tarzı değişikliğine gitmelerini ve reflüyü artıran yiyeceklerden uzak durmalarını istediklerini belirten Prof. Dr. Sakin, bu değişikliklere rağmen şikayetler geçmediğinde ilaç tedavisi planladıklarını kaydetti. İlaç tedavisi olarak proton pompa inhibitörleri başta olmak üzere birçok ilaç tedavisinin uygulandığını, ancak bazı hastaların bundan yarar görmediğini belirten Prof. Dr. Sakin, şöyle konuştu: "Bazı hastalarda da uzun dönem ilaç kullanımı emilim bozukluğu, kemik erimesi ve zatürre gibi birçok hastalığa sebep olmaktadır. Bu nedenle her gün olacak şekilde uzun dönem ilaç tedavisi kullanımı önerilmemektedir. Gerek ilaç tedavisinden fayda görmeyen, gerekse sürekli ilaç kullanması gereken hastalara eskiden cerrahi olarak bu kapağın tamiri önerilmekteydi. İlk aşama yaşam tarzı değişikliği, ilaç tedavisi, ikinci aşama ise cerrahi yöntemle kapağın tamir edilmesiydi. Ancak, günümüzde bu sıralamada cerrahiden önce artık ameliyatsız tedavi olan endoskopik reflü tedavisi geliyor. Bu tedavi endoskopik olarak yemek borusu ve mide arasındaki kapağı midenin içinden dikiş atarak daraltma yoluyla reflüyü azaltma esasına dayanmaktadır. Bu yöntemde ağız yoluyla girilerek midenin içinden yemek borusu ile mide arasındaki gevşek kapak bölgesine dikiş atılıyor. Böylece kapak daraltılarak mide asidinin yemek borusuna kaçışı engelleniyor. Bu tedavi sonrası yiyeceklerin ve asidin yemek borusunu tahrişi ortadan kalktığı için hem hastanın şikayeti geçiyor hem de ilaç kullanma ihtiyacı ortadan kalkıyor." Öte yandan Prof. Dr. Sakin, Amerika Birleşik Devletleri Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) onaylı olan yöntemin, yüzde 90’a varan başarı oranı ile ciddi yan etkilere yol açmadan güvenle uygulanabildiğini kaydetti. Sakin, bu işlem sonrasında hastaların genelde 6 saat sonra, en geç bir gün sonra tekrar normal yaşantılarına dönebildiğini söyledi.
Kastamonu Üniversitesi’nin vegan içerikli güneş kremi projesine TÜBİTAK’tan destek
20 Ağustos 2025 Çarşamba - 09:22 Kastamonu Üniversitesi’nin vegan içerikli güneş kremi projesine TÜBİTAK’tan destek Kastamonu Üniversitesi’nde, vegan içerikli güneş kremiyle ilgili yürütülecek projeye TÜBİTAK destek verecek. Kastamonu Üniversitesi Merkezi Araştırma Laboratuvarı Öğr. Gör. Dr. Fevziye Işıl Kesbiç’in yürütücülüğünde hazırlanan "Haloarkeal Bakterioruberinin Vegan İçerikli Güneş Kremlerinde Kullanım Potansiyellerinin Araştırılması" başlıklı proje, TÜBİTAK-3501 Kariyer Geliştirme Programı kapsamında destek almaya hak kazandı. Projede, Veteriner Fakültesi Dekanı ve Biyokimya Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Özgür Kaynar danışman olarak, Fen-Edebiyat Fakültesi Biyoloji Bölümü öğretim üyesi Dr. Aslı Uğurlu Bayarslan ile Balıkesir Üniversitesi Veteriner Fakültesi Biyokimya Anabilim Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Hüseyin Serkan Erol araştırmacı olarak görev alacak. Proje çerçevesinde, ekstrem şartlarda yaşayan haloarkeal mikroorganizmaların ürettiği doğal pigment bakterioruberinin biyoteknolojik açıdan değerlendirilmesi hedefleniyor. Son yıllarda kozmetik ve dermatoloji alanında ön plana çıkan doğal, sürdürülebilir ve hayvansal içerik içermeyen ürün geliştirme yaklaşımı, çalışmanın özgün yönünü oluşturuyor. Elde edilecek verilerin, çevre dostu ve vegan içerikli güneş koruyucuların geliştirilmesine katkı sağlaması ve Türkiye’nin biyoteknolojik üretim kapasitesine yenilikçi bir değer katması bekleniyor. Kastamonu Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ahmet Hamdi Topal, proje çalışmalarından dolayı akademisyenleri tebrik ederek, kaliteli ve nitelikli çalışmalara verdikleri destek için Yükseköğretim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Erol Özvar’a ve YÖK üyelerine şükranlarını sundu. Rektör Ahmet Hamdi Topal, proje çalışmalarında Kastamonu Üniversitesi akamademisyenlerini teşvik eden yaklaşımlarından dolayı TÜBİTAK Başkanı Prof. Dr. Orhan Aydın’a da teşekkür etti.