SAĞLIK
Hekim oğuldan ebe anneye Ebeler Haftası sürprizi 26 Nisan 2026 Pazar - 14:04:53 Malatya Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde görev yapan pratisyen hekim, aynı hastanenin doğumhanesinde görev yapan ebe annesine Ebeler Haftası dolayısıyla sürpriz yaptı. Hastanenin acil servisinde görevli pratisyen Hekim Dr. Buğra Şekerci aynı hastanede doğumhanede ebe olarak çalışan annesi Nefise Şekerci’yi ziyaret ederek çiçek takdim etti. Aynı kurumda görev yapan anne ve oğlun, aynı gün nöbetçi olmaları nedeniyle gerçekleşen buluşma duygusal anlara sahne oldu. Dr. Şekerci, Malatya Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne atanmasının aileleri için önemli bir mutluluk kaynağı olduğunu belirterek, özellikle annesiyle aynı hastanede görev yapmanın kendileri için ayrı bir anlam taşıdığını ifade etti. Aynı kurumda farklı birimlerde sağlık hizmeti sunmanın hem mesleki hem de ailevi açıdan kendilerini motive ettiğini dile getiren Şekerci, "Atanma sürecimde annemle aynı hastanede çalışma fikri bizi heyecanlandırıyordu. Bugün de aynı gün nöbetçiyiz. Ebeler Haftası vesilesiyle anneme sürpriz yapmak istedim. Bu vesileyle başta annem olmak üzere tüm ebelerin haftasını kutluyorum" dedi. Ebe Nefise Şekerci ise 35 yıldır sağlık çalışanı olduğunu 25 yıldır ebe olarak görev yaptığını belirterek oğlunun aynı hastanede görev yapmasından büyük bir gurur ve mutluluk duyduğunu ifade etti. Aynı kurumda birlikte hizmet vermenin kendisi için tarif edilemez bir duygu olduğunu vurgulayan Şekerci, "Bugün aynı gün 24 saat nöbetçiyiz. Oğlum bana Ebeler Günü için sürpriz yaptı. Çok mutlu oldum. Oğlumla aynı hastanede çalıştığım için gururluyum" diye konuştu.
26 Nisan 2026 Pazar - 12:32 Burun tıkanıklığı ve işitme kaybı şikayetiyle gitti, ameliyatta dev bir polip çıkartıldı Kahramanmaraş’ta burun tıkanıklığı ve işitme kaybı şikayetiyle hastaneye başvuran 12 yaşındaki bir çocukta yapılan muayenede genzinde dev bir polip tespit edildi. Ameliyatla alınan polibin, hastanın şikayetlerinin asıl nedeni olduğu belirlendi. Edinilen bilgiye göre, burun tıkanıklığı ve kulağında işitme azlığı şikayeti bulunan çocuk 12 yaşındaki Halil İbrahim Eliaçık, geniz eti büyümesi şüphesiyle muayeneye alındı. Endoskopik inceleme sırasında sinüs içerisinden çıkarak burun arkasına ve genze kadar uzanan büyük bir kitle tespit edildi. Uzmanlar tarafından "antrokanal polip" olarak adlandırılan bu oluşumun, alerji ve sinüzit zemininde geliştiği ifade edildi. Yapılan operasyonla polip kökünden ayrılarak çıkarıldı. Sular Akademi Hastanesi Kulak, Burun ve Boğaz Uzmanı Opr. Dr. Faruk Atlı, "Hasta 12 yaşında bir çocuktu, burun tıkanıklığı ve kulağında işitme kaybı şikayetiyle geldi. İlk etapta geniz eti düşündük ama endoskopik muayenede sinüsten çıkıp genze kadar uzanan büyük bir antrokanal polip tespit ettik. Bu tür polipler genellikle alerji ve sinüzit zemininde oluşur. Polip oldukça büyüktü, bu yüzden burundan çıkaramadık, ağız içinden almak zorunda kaldık. Çocuk hastalarda sinüs gelişimi devam ettiği için çok geniş müdahale yapmıyoruz, sadece polibi temizledik. Bu durum burun tıkanıklığı, koku kaybı ve kulağın havalanmasını bozarak işitme azlığına neden olabilir. Ameliyat sonrası iki gün tampon kalacak, ardından hastamızın hızla düzelmesini bekliyoruz. Tekrar etmemesi için de uzun süreli alerji tedavisi uygulayacağız. Yetişkinlerde sinüs içini daha kapsamlı temizleriz ancak çocuklarda büyüme devam ettiği için sınırlı müdahale tercih ediyoruz. Deprem sonrası artan toz oranı da bu tür vakaları tetikleyebilir. Bu nedenle hastaya uzun süreli alerji tedavisi planladık" diye konuştu. Anne Mediha Eliaçık ise, "Biz aslında birkaç doktora normal bir kulak ağrısı diye gitmiştik. Sonradan doktorumuza geldik. Belirtilerini tespit edip ameliyatla çocuğum sağlığına kavuştu" dedi.
26 Nisan 2026 Pazar - 12:24 Burun tıkanıklığı ve işitme kaybı şikayetiyle gitti, ameliyatta dev bir polib çıkartıldı Kahramanmaraş’ta burun tıkanıklığı ve işitme kaybı şikayetiyle hastaneye başvuran 12 yaşındaki bir çocukta, yapılan muayenede genzinde dev bir polip tespit edildi. Ameliyatla alınan polibin, hastanın şikayetlerinin asıl nedeni olduğu belirlendi. Edinilen bilgiye göre, burun tıkanıklığı ve kulağında işitme azlığı şikayeti bulunan çocuk 12 yaşındaki Halil İbrahim Eliaçık, geniz eti büyümesi şüphesiyle muayeneye alındı. Endoskopik inceleme sırasında sinüs içerisinden çıkarak burun arkasına ve genze kadar uzanan büyük bir kitle tespit edildi. Uzmanlar tarafından "antrokanal polip" olarak adlandırılan bu oluşumun, alerji ve sinüzit zemininde geliştiği ifade edildi. Yapılan operasyonla polip kökünden ayrılarak çıkarıldı. Sular Akademi Hastanesi Kulak, Burun ve Boğaz Uzmanı Opr. Dr. Faruk Atlı, "Hasta 12 yaşında bir çocuktu, burun tıkanıklığı ve kulağında işitme kaybı şikayetiyle geldi. İlk etapta geniz eti düşündük ama endoskopik muayenede sinüsten çıkıp genze kadar uzanan büyük bir antrokanal polip tespit ettik. Bu tür polipler genellikle alerji ve sinüzit zemininde oluşur. Polip oldukça büyüktü, bu yüzden burundan çıkaramadık, ağız içinden almak zorunda kaldık. Çocuk hastalarda sinüs gelişimi devam ettiği için çok geniş müdahale yapmıyoruz, sadece polibi temizledik. Bu durum burun tıkanıklığı, koku kaybı ve kulağın havalanmasını bozarak işitme azlığına neden olabilir. Ameliyat sonrası iki gün tampon kalacak, ardından hastamızın hızla düzelmesini bekliyoruz. Tekrar etmemesi için de uzun süreli alerji tedavisi uygulayacağız. Yetişkinlerde sinüs içini daha kapsamlı temizleriz ancak çocuklarda büyüme devam ettiği için sınırlı müdahale tercih ediyoruz. Deprem sonrası artan toz oranı da bu tür vakaları tetikleyebilir. Bu nedenle hastaya uzun süreli alerji tedavisi planladık" diye konuştu. Anne Mediha Eliaçık ise, "Biz aslında bir kaç doktora normal bir kulak ağrısı diye gitmiştik. Sonradan doktorumuza geldik. Belirtilerini tespit edip ameliyatla çocuğum sağlığına kavuştu" dedi.
26 Nisan 2026 Pazar - 11:45 Fransa’da evde 6 doğum yaptı, "Fizyolojik doğum" tercihini Diyarbakır’dan yana kullandı Fransa’dan Muğla’ya yerleşen Ali Tokyürek ve Anissa Tokyürek çifti, doğal doğum arayışıyla Diyarbakır’da fizyolojik doğum sürecini doktor eşliğinde, müdahalesiz şekilde gerçekleştirdi. Fransa’da 6 doğum yapan ve sonrasında Muğla’ya yerleşen Ali Tokyürek ve Anissa Tokyürek çifti, Fransa’da evde doğumun yasak olmaması nedeniyle tüm doğumlarını evde gerçekleştirdi. Ancak Türkiye’de evde doğumun yasak olması nedeniyle doğal doğum arayışına geçen çift, hiçbir ilaç ya da tıbbi gereklilik olmadan nasıl bir doğum yapabileceklerini araştırdı. Bu süreçte Diyarbakır Dicle Memorial Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümünden Op. Dr. Selin Bilgin Kadıoğlu’na ulaşan çift, doktorun "Fizyolojik doğum"u desteklediğini öğrenerek iletişime geçti. Doktor tarafından kabul edilen çiftin doğumu, hastane odasında tamamen doğal bir ortamda ve herhangi bir tıbbi müdahale olmadan, doktor eşliğinde gerçekleştirildi. Hastane odası ev ortamını aratmadı Dicle Memorial Hastanesinde ebe olan Elif Ilgaz, Fransa vatandaşı çiftin istediği gibi bir doğum olduğunu dile getirdi. Ilgaz, "Fransız vatandaşı gebemiz, 6 doğumunu Fransa’da gerçekleştirmiş. Yedinci gebeliği için artık doğal doğum arayışına girmiş. Bu süreçte internet üzerinden yaptığı araştırmalar sonucunda Diyarbakır Dicle Memorial Hastanesinden Op. Dr. Selin Kadıoğlu’na ulaşmış. Bunun üzerine doğumuna birkaç gün kala Muğla’dan ailesiyle birlikte Diyarbakır’a gelen çift, burada bir otelde konakladı. Op. Dr. Selin Bilgin Kadıoğlu tarafından yapılan muayenede ek bir risk olmadığı gözlemlendi. Hastanın talebi doğrultusunda normal doğum, müdahalesiz doğum, doğuma saygı ve doğumun doğal zamanına saygı ilkeleri çerçevesinde süreç planlandı. Doğum, hastane odasında tamamen doğal şartlarda, hiçbir invaziv işlem ve tıbbi girişim olmadan gerçekleştirildi. Anne adayı, kendi odasında ev konforuna yakın bir ortamda doğumunu tamamladı. Komplikasyonsuz ve risksiz gerçekleşen doğumun ardından hasta süreçten memnun kaldı ve mutlu ayrıldı" dedi. Ali Tokyürek ise Muğla’da yaşadıklarını ve eşinin doğal bir doğum arayışında olduğunu ifade etti. Tokyürek, "Tamamen doğal bir doğum istediği için internette araştırdık. Araştırmanın sonucunda Op. Dr. Selin Bilgin Kadıoğlu’nun bir makalesi üzerine denk geldi. O makaleyi okuduktan sonra, ’ben bu doktoru istiyorum’ dedi bana. Ben de baktım Diyarbakır’dadır, bize epey uzaktı. Biraz uğraştık. Hocayla iletişime geçtik. Doktor da bize, ’benim için sorun değildir, gelebilirsiniz’ dedi. Otobüse binip buraya kadar geldik ve doğumun gerçekleşmesini bekledik. Her şey istediğimiz gibi oldu sonuçta. Öbür çocuklarımız Fransa’da doğdu. Onlar evde doğdu, orada öyle bir imkanımız vardı. Türkiye’de evde doğum yasak. Ama hastaneye geldiğimizde bir farkını görmedik. Aynen Fransa’da evde doğum gibi oldu. Sonuçta gerçekten doktor eşime çok büyük şefkat gösterdi. Odasında gerçekten sanki evdeymiş gibi doğum yaptı" şeklinde konuştu.
Tıbbın gücü kadar moralin de iyileştirici bir yönü var
01 Nisan 2026 Çarşamba - 11:57 Tıbbın gücü kadar moralin de iyileştirici bir yönü var Eskişehir Yunus Emre Devlet Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Opr. Dr. Muharrem Şenel, tıbbın gücü kadar moralin de iyileştirici bir yönü olduğunu belirterek, Biz ameliyathanede kalpleri onarıyoruz. Asıl iyileşme, insanın sevdiklerini yanında hissetmesiyle başlar" dedi. Eskişehir Kültür Sanat Derneği (ESKÜDER) ziyaretinde kalp ve damar hastalıkları ve tedavi çalışmaları hakkında bilgi veren Opr. Dr. Muharrem Şenel,"Biz hastalarımızı sadece ameliyat etmeyiz, hastalarımızın umuduna da dokunuruz. Hastalarımıza, ’Sen güçlü bir insansın, bu süreci de sabırla ve inançla atlatacaksın. Tıbbın gücü kadar moralin de iyileştirici bir yönü var. Yalnız değilsin, biz buradayız, yanında olmaya devam edeceğiz. Ameliyathanede kalpleri onarıyoruz. Asıl iyileşme, insanın sevdiklerini yanında hissetmesiyle başlar. Senin yüreğin zaten çok güçlü. Bu zor günler geride kalacak, biz de hem doktorun hem dostun olarak hep yanında olacağız’ deriz. Ben, koroner bypass ameliyatı, kalp kapak ameliyatı, şah damarı (karotis) ameliyatı, VATS, koltuk altı ve avuç içi aşırı terlemelerde klipsli endeskopik tedavi, atardamar tıkanıklıkları anjiyosu ve ameliyatı, varis ameliyatı yapıyorum. Kalp deliği, abdominal aort anevrizması, aort ve mitral kapak sorunu, iskemik kalp hastalığı gibi kalple ilgili konular ilgi alanıma giriyor’’ dedi. Ziyaret ile ilgi açıklama yapan ESKÜDER Başkanı Gazi Durusu da, ‘’Hem kültür sanat dostluğu, hem de insan yaşamına dokunan bir mesleğin temsilcisiyle bir araya gelmek ESKÜDER için anlamlı bir an. Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Opr. Doktor Muharrem Şenel, kalplere şifa veren, mesleğinde gösterdiği özveriyle birçok yaşama umut olmuş, dostluğu ve insanlığıyla da gönüllerde yer edinmiş, mesleğinin en iyisi olmuştur. Biz de ESKÜDER olarak böylesine çok değerli insanı aramızda görmekten büyük mutluluk ve onur duyduk’’ dedi.
Bafra’da emar ve tomografi randevuları 2 güne düştü
01 Nisan 2026 Çarşamba - 11:39 Bafra’da emar ve tomografi randevuları 2 güne düştü Samsun’un Bafra Devlet Hastanesi, sağlık alanındaki teknolojik altyapısını güçlendirmeye devam ediyor. Hastaneye kazandırılan yeni nesil emar(MR) cihazı ile ikinci tomografi ünitesi sayesinde hem tanı kapasitesi artırıldı hem de hizmet süreçleri önemli ölçüde hızlandı. Başhekim Dr. Alaiddin Domaç, yaptığı açıklamada yeni MR cihazının 1.5 Tesla gücünde olduğunu belirterek, görüntüleme hizmetlerinde önemli bir gelişim sağlandığını ifade etti. Domaç, "Hastanemize kazandırılan 1.5 Tesla MR cihazı ile birlikte daha önce sınırlı olarak yapılabilen meme, prostat ve batın gibi ileri düzey MR çekimleri artık kapsamlı şekilde gerçekleştirilebilmektedir. Bu sayede hastalarımızın başka merkezlere gitmesine gerek kalmadan tanı süreçleri hastanemizde tamamlanabilmektedir" dedi. Hizmet sürelerinde de ciddi iyileşme yaşandığını vurgulayan Domaç, MR ve tomografi randevu sürelerinin ortalama 2 güne kadar düştüğünü belirterek, bu durumun tanı ve tedavi süreçlerini hızlandırdığını kaydetti. Yeni kurulan ikinci tomografi cihazının 128 kesitli ve gelişmiş dijital altyapıya sahip olduğunu ifade eden Domaç, bu sayede daha net ve kaliteli görüntüler elde edildiğini söyledi. MR cihazının geniş yapısı sayesinde 150 kiloya kadar olan hastalara da rahatlıkla çekim yapılabildiğini dile getiren Domaç, "Bu hizmetlerin sunulmasında büyük emek veren tüm radyoloji çalışanlarımıza teşekkür ediyorum" ifadelerini kullandı. Öte yandan hastanede görüntüleme hizmetlerine erişim sürelerinin de oldukça kısa olduğu öğrenildi. Buna göre ultrason çekimleri aynı gün içinde yapılabilirken, MR ve tomografi çekimlerinin ortalama 2 gün içerisinde gerçekleştirildiği belirtildi. Bu gelişmenin, hastaların tanı süreçlerine hızlı erişimine önemli katkı sağladığı ifade edildi.
Burun estetiğinde doğallığın yükselişi
01 Nisan 2026 Çarşamba - 11:30 Burun estetiğinde doğallığın yükselişi Son yıllarda burun estetiğinde dikkat çeken dönüşüm, tek tip güzellik anlayışından uzaklaşılarak yüzle uyumlu, doğal ve yapısal bütünlüğü koruyan sonuçlara yönelimi ortaya koyuyor. Medicana Ataşehir Hastanesi Kulak Burun Boğaz Uzmanı Op. Dr. Ali Murati, günümüzde estetik cerrahinin temel amacının küçültmekten ziyade; dengelemek, korumak ve yüz mimarisiyle uyumlu bir görünüm elde etmek olduğunu belirtiyor. Estetik dünyasında son dönemin en dikkat çekici değişimlerinden birinin, kamuoyunda "Hollywood Estetiği" olarak bilinen burun trendlerinin yeniden yorumlanması olduğunu belirten Op. Dr. Ali Murati, bir dönem sosyal medyanın etkisiyle küçük, aşırı kalkık ve belirgin şekilde şekillendirilmiş burunların öne çıktığını, bugün ise daha doğal, kemik yapısıyla uyumlu ve karakterli tasarımların tercih edildiğine dikkat çekti. Bu dönüşümün, estetik anlayışının tek tip güzellik algısından uzaklaşıp kişisel yüz oranlarını merkeze alan bir yaklaşıma evrildiğini ifade etti. Tek tip güzellikten yüz mimarisine Geçmişte popüler olan ve "Sosyal Medya Burnu" olarak tanımlanan aşırı kalkık, küçültülmüş modellerin yerini artık daha sofistike ve dengeli görünümlerin aldığını belirten Op. Dr. Ali Murati, günümüz hastalarının bir ünlüye benzemekten çok, kendi yüzlerinin daha uyumlu ve doğal bir versiyonunu talep ettiğini söyledi. Moda dünyasının da bu dönüşümde önemli bir etkisi olduğuna değinen Op. Dr. Ali Murati, uluslararası defilelerde öne çıkan yüz profillerinde; düz ya da hafif kemerli, ucu abartılı şekilde kaldırılmamış ve yüzün genel kemik yapısıyla dengeli burun tasarımlarının ön plana çıktığını aktardı. Bu yaklaşımın estetikte "fark edilmeden güzel olma" anlayışını güçlendirdiğini belirtti. "Buruna kemik ekletme" tartışmalarında gerçek ne? Son dönemde sıkça gündeme gelen "burna kemik ekletme" ya da diğer adıyla buruna kemer ekletme söylemlerine de açıklık getiren Op. Dr. Ali Murati, bunun bir trend değil, doğru hastada uygulanan yapısal bir düzeltme yöntemi olduğunun altını çizdi. Murati, bu uygulamanın amacının modaya uyum sağlamak değil; burun sırtında doğuştan bulunan çöküklükleri, travma sonrası gelişen deformiteleri ya da daha önce geçirilen ameliyatlara bağlı destek kayıplarını düzeltmek olduğunu ifade etti. Burun sırtına kontrollü destek verilerek yüz profilinde daha dengeli ve doğal bir geçiş sağlandığını belirtti. Bu desteğin çoğunlukla hastanın kendi dokusuyla, yani burun içinden, kulaktan ya da nadiren kaburgadan alınan kıkırdakla sağlandığını söyleyen Op. Dr. Ali Murati, amaçlarının yapay ve abartılı bir görünüm oluşturmak değil, yüzün doğal mimarisini güçlendirmek olduğunu vurguladı. Her burnun bu işleme ihtiyaç duymadığını, planlamanın tamamen kişinin anatomik yapısına, yüz oranlarına ve fonksiyonel gerekliliklerine göre şekillendiğini dile getirdi. Yapısal rinoplasti: yeni dönemin bilimsel yaklaşımı Dünya genelinde öne çıkan yaklaşımın "Yapısal Rinoplasti" olduğunu belirten Op. Dr. Ali Murati, bu teknikte burnun yalnızca dış görünümünün değil, taşıyıcı sisteminin de korunduğunu ve güçlendirildiğini ifade etti. Geçmişte uygulanan aşırı inceltme ve fazla kaldırma işlemlerinin kısa vadede görsel tatmin sağlasa da, uzun vadede çökme, deformasyon ve nefes problemleri gibi fonksiyonel sorunlara yol açabildiğine dikkat çeken Murati, yapısal yaklaşımın burnun doğal destek mekanizmasını koruyarak hem estetik hem de solunum fonksiyonunu güvence altına almayı hedeflediğini söyledi. Başarının yalnızca ameliyat sonrası ilk ayda değil, yıllar sonraki görünüm ve fonksiyonla ölçülmesi gerektiğine değinen Op. Dr. Ali Murati, uzun vadeli denge anlayışının modern burun estetiğinde belirleyici olduğunu vurguladı. Küçültmek değil, dengelemek Günümüzde küresel eğilimin küçültmeye değil dengelemeye, tek tip güzelliğe değil doğal uyuma odaklandığını belirten Op. Dr. Ali Murati, moda ve popüler kültür algıyı şekillendirse de kalıcı olan tek unsurun yüzün doğal mimarisi olduğunu ifade etti. Modern burun estetiğinde temel hedefin hastayı bir başkasına benzetmek değil; kişinin kendi yüz oranları içinde daha dengeli, daha zarif ve daha doğal bir görünüm elde etmesini sağlamak olduğunu dile getiren Murati, yeni dönemin anahtar kelimesinin ise net bir şekilde "doğallık" olduğunu sözlerine ekledi.
Alerjik aylardaki salgına karşı bilinçsiz müdahale ölüme kadar uzanabiliyor
01 Nisan 2026 Çarşamba - 11:05 Alerjik aylardaki salgına karşı bilinçsiz müdahale ölüme kadar uzanabiliyor Mevsim geçişlerinin kaymasıyla birlikte geç kış-erken bahar dönemine girilirken, uzmanlar özellikle çocuklarda görülen viral enfeksiyonların seyrinin değiştiğine dikkat çekiyor. Bilinçsiz uzman gözlemi haricinde müdahale ise ölüme kadar kapı aralayabiliyor. Kış aylarında daha çok küçük bebeklerde ciddi solunum yolu enfeksiyonlarına neden olan RSV (Respiratuvar Sinsityal Virüs) vakalarının azalmaya başladığını ifade eden NEÜ Tıp Fakültesi Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Bilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Özge Metin Akcan, geç kış - erken bahar dönemine girilirken daha büyük çocuklarda nezle, grip ve soğuk algınlığı gibi üst solunum yolu enfeksiyonlarının yaygınlaştığını söyledi. Doç. Dr. Özge Metin Akcan, "Mevsimler biraz daha kaydığı için geç kış aylarına geçmiş olduk ve geç kış bahar dönemindeyiz. Her mevsimde belli virüsler gözüküyor. Şu andaki virüsler de küçük bebeklerde solunum sıkıntısına, akciğer enfeksiyonuna neden olan RSV’lerden çıkıp daha büyük çocuklarda nezle, grip, soğuk algınlığı dediğimiz, çocuğu hemen iyileştirmeyen ama süründüren viral enfeksiyonlar dönemine girmiş bulunuyoruz. Ayrıca bunun dışında bazı döküntülü hastalıkların da görülme mevsimi geldi. Eğer çocuk aşısızsa, su çiçeği ile ilgili döküntüyle giden hastalıklarda artış görebiliriz" dedi. "Alerjik bünyeye sahip olan bireyler tedavilerini bu dönemde aksatmamalılar" Alerjik bünyeye sahip olanlara uyarıda bulunan Doç. Dr. Özge Metin Akcan, "Büyüklerde de yine aslında nezle grip şeklinde geçiyor. Burun akıntısı, hapşırık, öksürük mevsimde alerjik dönem başladığı için gözlerde kaşıntı, kızarıklık, yine burun tıkanıklığı bunlar daha çok görülmeye başlanıyor. Bazen bu burun tıkanıklığı öksürük, hapşırık, gözlerde kaşıntı, yani alerjik durumlar enfeksiyonlarla karışabiliyor. Gereksiz yere antibiyotik kullanabiliyorlar. O yüzden de alerjik bünyeye sahip olan bireyler tedavilerini bu dönemde aksatmamalılar" şeklinde konuştu. "Gereksiz yere antibiyotik tedavisi ve başka tedaviler almamak gerekiyor" Her öksürük, hapşırık, burun akıntısı bir enfeksiyona işaret etmediğine dikkat çeken Akcan, "Mevsim aslında şimdi mart, nisan ayları bizim için alerji mevsimi. Her öksürük, hapşırık, burun akıntısı bir enfeksiyona işaret etmiyor. Daha çok alerjiye de işaret edebiliyor. Bu açıdan da uyanık olup gereksiz yere antibiyotik tedavisi ve başka tedaviler almamak gerekiyor. Onun dışında yine her zaman vurguladığımız gibi artık havalar daha iyi olduğu için odalar daha rahat havalandırılacak. Sınıflar okullarda daha iyi havalandırılacak. El yıkama ve havalandırma önlemlerine dikkat etmek gerekiyor. Mümkün olduğunca dışarıda gezip bol bol el yıkamak gerekiyor" ifadelerini kullandı. "Solunum durmasına kadar ilerleyebilen semptomlara yol açabiliyor" Sarı serumun zararlarına değinen Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Bilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Özge Metin Akcan, "Sarı serumu kesinlikle çocuklara, hatta erişkinlere de önermiyoruz. Evet geçici bir tedavi içinde hızlı toparlatan ilaçlar olabilir ama bu ilaçların çocuklarda ve erişkinlerde çok ciddi yan etkileri olabilir. Anafilaksi dediğimiz hızla vücudun düşmesine ve kalp durmasına kadar ilerleyebilen solunum durmasına kadar ilerleyebilen semptomlara yol açabiliyor. Bu da çok ciddi bir durum ve maalesef aslında bu hastalıklar bir hafta içinde geçiyor. Bunun için de bunu yapmaya, bu riski almaya gerek yok" diye konuştu.
Ege Üniversitesi uzmanlarından otizmde "nöroçeşitlilik ve erken tanı" vurgusu
01 Nisan 2026 Çarşamba - 10:55 Ege Üniversitesi uzmanlarından otizmde "nöroçeşitlilik ve erken tanı" vurgusu Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi öğretim üyeleri, otizmin yalnızca çocukluk çağına özgü bir durum olmadığını belirterek, erken tanının hayati önemi, yetişkinlikte teşhis süreçleri ve toplumda doğru bilinen bilim dışı yanlışlara dair önemli açıklamalarda bulundu. Ege Üniversitesi (EÜ) Tıp Fakültesinin farklı anabilim dallarında görev yapan uzman akademisyenler, Otizm Spektrum Bozukluğu (OSB) ile ilgili toplumsal farkındalığı artırmak amacıyla kapsamlı bir bilgilendirme çalışmasına imza attı. Uzmanlar, otizmin nörogelişimsel bir farklılık olduğunu vurgulayarak, bireylerin çocukluktan yetişkinliğe uzanan süreçte yaşadıkları zorluklar ve sahip oldukları potansiyeller üzerine önemli değerlendirmelerde bulundu. EÜ Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Şebnem Pırıldar, otizmin sıklıkla çocuklukta tanınmasına rağmen erişkin yaşlarda da teşhis edilebildiğine dikkat çekti. Belirtilerin çocukluktan itibaren mevcut olduğunu ancak bazen maskelendiğini ifade eden Prof. Dr. Pırıldar, "Belirtiler daha hafif veya silik olabilir. Kişinin sosyal becerileri gelişmişse bu belirtileri kamufle edebilir. Ayrıca anksiyete, depresyon veya DEHB gibi eşlik eden diğer psikiyatrik rahatsızlıklar ön plandaysa, otizmin özgün belirtileri gözden kaçabilir. Kadınların sosyal becerilerinin daha güçlü olması ve duyusal hassasiyetleri maskeleme yeteneklerinin gelişmiş olması, tanının atlanmasına yol açabilmektedir. Tanı süreci klinik görüşmelere ve kapsamlı gelişim öyküsüne dayanıyor. Tanının erken konulması; beceri eğitimlerinin planlanması, tetikleyici faktörlerin belirlenmesi ve eşlik eden rahatsızlıkların tedavisi açısından hayati önemdedir. Tanının ertelenmesi, özellikle ergenlik ve gençlik döneminde bireyin özgüvenini ve kimlik gelişimini olumsuz etkileyerek sosyal ilişkilerini bozabilir. Bu noktada ‘nöroçeşitlilik’ kavramını vurgulamak ve farklılıkların birer zenginlik olduğunu kabul etmek, damgalamanın önüne geçmekte yararlı olacaktır" dedi. "Ekran maruziyeti otizmin nedeni değil, bir tercihtir" Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sezen Köse, dil gelişim geriliğinin her zaman otizm anlamına gelmediğini ancak mutlaka uzman bir değerlendirme gerektirdiğini vurguladı. Ailelerin en çok merak ettiği ekran kullanımı konusuna açıklık getiren Prof. Dr. Köse, "Otizm spektrumundaki çocukların bilgi ve uyaran işleme sistemleri farklı çalışır. Bu çocuklar sosyal uyaranlar yerine, daha tekdüze ve sosyal mesaj içermeyen ekran gibi uyaranlara yönelme eğilimi gösterirler. Yani ekran maruziyeti otizmin nedeni değil, otizmli çocukların bir tercihi ve yönelimidir. Tedavi sürecinde sosyal temasın ve göz temasının artırılması, ekran maruziyetinin ise azaltılması önerilir. Özetle; uyaran eksikliğinin otizme yol açtığı görüşü bilimsel olarak kabul görmemektedir; asıl süreç, otizm spektrumundan etkilenen bireyin sosyal olmayan uyaranları tercih etmesidir. Ayrıca, ayrıştırmak yerine kaynaştırma eğitimine odaklanmak bireyin yetişkinlikteki yaşam kalitesini artırıyor" diye konuştu. "Aşılar ve otizm arasında hiçbir bağlantı yok" Erken tanının tedavi başarısındaki kritik rolüne değinen Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Burcu Özbaran ise "Otizmde erken tanı ve müdahale, tedavi sonuçlarının başarısı açısından hayati önemdedir. Ailelerin veya bakım verenlerin, çocuğun gelişimiyle ilgili en ufak bir şüphe veya tereddüt duymaları halinde vakit kaybetmeden bir çocuk psikiyatristine başvurmaları gerekir. Amacımız sadece tanı koymak değil, gelişimsel duraksamaları erkenden saptayarak müdahale etmektir. Risk grubundaki çocukları erken dönemde teşhis ettiğimizde, ileride bir tanı almalarına gerek kalmadan normal gelişim süreçlerini tamamlamalarına yardımcı olabiliyoruz. Bu açıdan erken tanı, şüphelenme ve farkındalık çok değerlidir. Otizm, her bireyin farklı özellikler sergilediği çok geniş bir yelpazedir. Nörogelişimsel bir bozukluk olan otizmde, beyindeki hücre bağlantıları normal gelişimden farklılık gösterir; bazı alanlarda bağlantılar çok yoğunken, bazılarında daha gevşektir. Bu durum, bazı bireylerde duyusal hassasiyetlere veya yoğun ilgi alanlarına bağlı olarak özel yeteneklerin gelişmesine zemin hazırlayabilir. Ancak her otizmli bireyin mutlaka özel bir yeteneği olacağı düşünülmemelidir. Önemli olan, çocuğun var olan yeteneklerini ve ilgi alanlarını işlevsel bir şekilde yönlendirebilmektir. Şunu çok net ifade etmeliyim ki; aşılar ile otizm arasında hiçbir bağlantı yoktur. Türkiye, aşılama konusunda köklü ve başarılı bir sağlık sistemine sahiptir. Aşılar otizme yol açmadığı gibi, aşılamanın ihmal edilmesi çocuklarda çok daha ciddi hastalıklara neden olabilir. Bilimsel gerçek şudur: Aşılar ve otizm arasında hiçbir ilişki bulunmamaktadır" dedi. "İş hayatında ve sosyal ilişkilerde başarı mümkün" EÜ Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Dr. Öğr. Üyesi Cenan Hepdurgun, "Otizmli bireyler doğru yönlendirme ile toplumda çok başarılı roller üstlenebilirler. Otizmin erişkinlikte başlamıyor ancak bu dönemde fark edilebiliyor. Otizmli bireyler güçlü ve zayıf yönlerini tanıdıklarında; arkadaşlık, iş ve aile hayatında mutlu bağlar kurabilirler. Özellikle kısıtlı ilgi alanları, bazı meslek dallarında büyük bir avantaja dönüşebilir. Bilgisayar sektörü, bilim ve sanat alanında dünyaya yön veren pek çok ismin otizm spektrum özelliklerine sahip olduğu bilinmektedir. Kişi, kendine uygun mesleği bulduğunda, dünyanın gidişatını değiştirecek düzeyde büyük başarılara imza atabilir" diye konuştu. Ege Üniversitesi uzmanları, çocukluktan itibaren takip edilen ve erişkinlikte yeni tanı alan bireyler için sosyal beceri ve eğitim programları geliştirmeye, klinik uygulama ve bilimsel araştırmalarla yaşam kalitesini artırmaya devam ettiklerini belirterek açıklamalarını sonlandırdı.
Boyundaki şişlik ve yutma güçlüğü kanser belirtisi olabilir
01 Nisan 2026 Çarşamba - 10:53 Boyundaki şişlik ve yutma güçlüğü kanser belirtisi olabilir Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Hastanesi Kulak Burun Boğaz Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Deniz Baklacı, baş ve boyun kanserlerine dikkat çekerek ağızda iyileşmeyen yara, ses kısıklığı ve boyunda şişlik gibi belirtilerin önemsenmesi gerektiğini vurguladı. Dr. Deniz Baklacı, baş ve boyun kanserlerinin ağız içi, dil, dudak, diş eti, yanak içi, bademcikler, dil kökü, boğaz, gırtlak, burun, sinüsler ve tükürük bezlerini kapsayan geniş bir bölgeden oluştuğunu belirtti. Baklacı, "Ağız içi, dil, dudak, diş eti, bademcik, dil kökü, yutak, gırtlak, burun, sinüsler, geniz ve tükürük bezlerini içeren geniş bir alanı içermekte. Tabii baş boyun kanserleri dediğimizde kitlesel bir hastalıktan ziyade hastanın yemesini, yutmasını, konuşmasını, sosyal yaşamını etkileyecek önemli hastalıklardan bahsediyoruz. Bu açıdan baş boyun kanserleri oldukça önemli bir yer teşkil etmekte" dedi. Sigara ve alkol birlikteliği riski katlıyor Tütün ürünlerinin kullanımının baş boyun kanserlerinde iki ana risk faktörü olduğunu ifade eden Dr. Baklacı, "Tabii bu iki faktör bir araya geldiğinde riski çok daha fazla artırmakta. Bunun dışında son yıllarda bazı viral ajanların da baş boyun kanserlerinde etkili olduğu gösterilmiş. Bunlardan ilki Epstein-Barr virüs, bu geniz eti kanserlerinde; diğeri de Human Papilloma Virus, bu da yine dil kökü, bademcik kanserlerinde etiyolojik faktör olarak gösterilmiş. Bunun dışında kötü ağız hijyeni, tekrarlayan ağız içi travmalar özellikle ağız içi kanserlerinde önemli bir faktör. Güneşe maruziyet, cilt, dudak gibi baş boyun bölgesi kanserlerinde yine önemli bir risk faktörü olarak karşımıza çıkıyor" ifadelerini kullandı. "Semptomları gözle görülebiliyor ve fark edilebiliyor" Baş ve boyun kanserlerinin semptomlarının gözle görülebildiğini ve fark edilebildiğini belirten Baklacı, "Baş boyun kanserleri aslında bu açıdan biraz şanslı olduğumuz bir alan. Çünkü semptomlar gözle görülebiliyor ve fark edilebiliyor. Ne gibi semptomlar? Ağız içinde geçmeyen yaralar, boyunda giderek büyüyen şişlikler, yeme yutma güçlükleri, ses kısıklıkları. Bunun dışında burun kanamaları, tek taraflı burun tıkanıklıkları veya kulakta nedeni bilinmeyen ağrılar, bunlar genelde baş boyun kanserlerinin habercisi olarak karşımıza çıkıyor" diye belirtti. "Hedef sadece tümörü yok etmek değil, fonksiyonları korumak" Hastanın detaylı kulak, burun ve boğaz muayenesiyle birlikte çeşitli tanı yöntemlerine de başvurduklarını söyleyen Baklacı, "Öncelikle hasta bize başvurduğunda genel bir detaylı kulak burun boğaz muayenesi yapılıyor hastaya. Onun dışında göremediğimiz belli alanlar var; burun, geniz, yutak, gırtlak gibi alanları. Bunları daha çok endoskopik görüntüleme yöntemleriyle görmeye çalışıyoruz. Tanı şüpheli lezyondan biyopsi ile konuluyor. Biyopsi olmazsa olmazımız. Bunlar genelde lokal anestezi altında hastayı genelde uyutmaya gerek kalmadan aldığımız biyopsiler. Ancak derin alanlardaki biyopsilerde mutlaka hastaları uyutuyoruz ve derin bir muayene yapıyoruz. Onun dışında görüntülemeden faydalanıyoruz; ultrason, tomografi, MR, PET BT gibi görüntüleme tetkiklerinden de hastalığın evresini veya yaygınlığını tespit edebiliyoruz. Baş boyun kanserlerinde temel hedef aslında tamamen hastalığın yok edilmesi değil. Hastalığın tedavisinin yanı sıra fonksiyonların korunması da önemli. Ne gibi fonksiyonlar? Yeme yutma, solunum, konuşma gibi veya hastanın sosyal çevresiyle ilişkisini sağlayabileceği fonksiyonların korunması esas" şeklinde konuştu. "Merkezimiz, baş boyun kanseri hastalarının en yoğun tedavi edildiği merkezlerden birisi" Baş ve boyun kanserlerinde şikayetlerin "nasılsa geçer" diye geçiştirilmemesi gerektiğinin altını çizen Dr. Baklacı, şöyle devam etti: "Şimdi baş boyun kanseriyle gelen bir hastada öncelikle dediğim gibi temel muayeneler, endoskopik görüntülemeler ve diğer görüntüleme tetkikleri altında hastalığın yaygınlığı, evresi belirleniyor. Bu aşamadan sonra aslında kişiye özel tedavi, hastalığın evresi, hastanın yaşı, genel durumuna göre tedavi modalitelerinden biri veya birkaçı seçiliyor. Bunlar arasında cerrahi, radyoterapi, kemoterapi, bazı immünmodülatör ajanlar veya immünoterapi ajanları, hedefe yönelik tedaviler tedavi seçenekleri arasında. Bunu hastalığın evresi ve dediğim gibi hastanın genel durumu belirliyor. Merkezimizde bu açıdan bütün teknolojik altyapı veya diğer modaliteler açısından uzman ekip bulunmakta. Merkezimiz bu bölgedeki baş boyun kanseri hastalarının en yoğun tedavi edildiği merkezlerden bir tanesi. En büyük farkımız ise ’Tümör Konseyi’ uygulamamızdır." "Şikayetleriniz 3 haftayı aşıyorsa vakit kaybetmeyin" Bartın, Karabük, Bolu, Düzce gibi çevre illerdeki meslektaşlarla da iletişim halinde olmayı istediklerini ve hedeflediklerini belirten Deniz Baklacı, "Bu açıdan sadece kendi hastalarımız değil, bölgedeki meslektaşlarımızla da iletişim içinde olmayı istiyoruz ve bunu hedefliyoruz. Baş boyun kanserli hastaların yönetilmesi, yönlendirilmesi veya tedavinin meslektaşlarımıza bilgilendirilmesi anlamında çaba sarf ediyoruz. Baş boyun kanserli hastalarımızda aslında en önemli üzerinde durmamız gereken konu mevcut şikayetlerin ’nasılsa geçer’ tarzında geçiştirilmemesi. Eğer üç haftayı geçen bir ses kısıklığı, boyunda şişlik, ağızda geçmeyen yara, yutma güçlüğü gibi şikayetler varsa bir uzmanın değerlendirilmesi oldukça önemli. Diğer açıdan baş boyun kanserleri önlenebilir kanserler. Sigara, tütün ürünlerinin kullanımının azaltılması, alkol tüketiminin azaltılması oldukça önemli. Ağız içi hijyenine dikkat edilmesi ve güneş ışınlarından korunması yine baş boyun kanserlerini önleyici faktörler olarak söyleyebiliriz." Baklacı, her Çarşamba günü ücretsiz olarak Baş-Boyun Kanseri Polikliniği hizmeti verdiklerine dikkat çekti. Baklacı, hastaların randevu alarak gelebileceğini randevu alamayanların ise doğrudan polikliniğe başvurabileceğini sözlerine ekledi.
Otizmde erken farkındalık hayatı olumlu etkiliyor
01 Nisan 2026 Çarşamba - 10:44 Otizmde erken farkındalık hayatı olumlu etkiliyor Çocuk Nörolojisi Uzmanı Prof. Dr. Şakir Altunbaşak, otizmde erken yaşta başlanan eğitim ve terapi programlarının çocuğun gelişiminde belirgin iyileşmeler sağlayabileceğini söyledi. Otizm, uzmanlarca çocukluk döneminde ortaya çıkan ve bireyin sosyal iletişim, dil gelişimi ve davranışlarını etkileyen nörogelişimsel bir farklılık olarak tanımlanıyor. Genellikle yaşamın ilk üç yılından fark edilen otizmin en yaygın belirtileri arasında göz teması kurmama, ismiyle seslenildiğinde tepki vermeme, konuşma gelişiminde gecikme ve sallanma ya da el çırpma gibi yineleyici hareketler yer alıyor. Bu konuda ailelerin bilinçlenmesinin ve uzman desteğine zamanında başvurmasının büyük önem taşıdığını söyleyen Medline Adana Hastanesi Çocuk Nörolojisi Uzmanı Prof. Dr. Şakir Altunbaşak, "Dünya Otizm Farkındalık Günü" nedeni ile açıklamalarda bulundu. Erken çocukluk döneminde ortaya çıkıyor Prof. Dr. Altunbaşak, otizmin beynin gelişim sürecindeki farklılıklarla ilişkili olduğunu belirterek, "Özellikle erken çocukluk döneminde sinir hücreleri arasındaki bağlantıların farklı çalışması, çocuğun çevresiyle kurduğu iletişimi etkileyebilir. Bu durum, göz teması kurmama, kendi ismine tepki vermeme ve tekrarlayıcı davranışlar gibi belirtilerle kendini gösterebilir. Ailelerin en sık fark ettiği durumlar arasında konuşma gecikmesi, sosyal etkileşimde zorluk ve rutinlere aşırı bağlılık yer alır. Bununla birlikte bazı çocuklar oyuncaklarla alışılmışın dışında oynayabilir ya da yaşıtlarına kıyasla daha içine kapanık davranabilir. Bu belirtiler tek başına tanı koydurmaz; ancak erken değerlendirme için önemli ipuçlarıdır" dedi. Multidisipliner yaklaşım önemli Otizm yalnızca nörolojik bir durum olarak değerlendirilmediğini ifade eden Altunbaşak, "Tanı ve tedavi sürecinde Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi başta olmak üzere psikologlar, dil ve konuşma terapistleri ve özel eğitim uzmanları birlikte çalışır. Çocuk nörolojisi, bu süreçte özellikle altta yatan nörolojik durumların değerlendirilmesi ve eşlik eden hastalıkların takibinde önemli bir rol oynar. Erken yaşta başlanan eğitim ve terapi programları, çocuğun gelişiminde belirgin iyileşmeler sağlayabilir. Beynin öğrenmeye en açık olduğu bu dönemde yapılan müdahaleler, sosyal becerilerin ve iletişim yeteneklerinin güçlenmesine katkıda bulunur. Bu nedenle ailelerin "bekleyelim, nasılsa geçer" yaklaşımı yerine uzman görüşü alması önerilir" diye konuştu. Tanı için farklı branşlar birlikte çalışır Prof. Dr. Şakir Altunbaşak, otizmde tanı koyma sürecinin detaylı bir gelişim öyküsü ve klinik gözlem ile başladığını kaydederek, "Çocuğun iletişim becerileri, sosyal etkileşimi ve davranış örüntüleri değerlendirilir. Gerektiğinde gelişim testleri ve nörolojik incelemeler de yapılabilir. Bu süreçte farklı branşların birlikte çalışması hem doğru tanıya ulaşmayı hem de bireye özgü bir tedavi planı oluşturulmasını sağlar. 3 yaşından önce tanı konulması ve tedaviye başlanması, tedavinin etkinliği ve sonuçları açısından son derece önemlidir. Otizmde kesin bir "ilaç tedavisi" bulunmamakla birlikte, bireyin ihtiyaçlarına göre planlanan eğitim ve terapi programları oldukça etkilidir. Davranışsal eğitimler, dil ve konuşma terapileri ile sosyal beceri çalışmaları çocuğun günlük yaşamını kolaylaştırır. Bazı durumlarda eşlik eden dikkat eksikliği veya uyku problemleri gibi durumlar için tıbbi destek de gerekebilir. Ebeveynlerin, çocuklarının gelişimini yakından takip etmesi, şüpheli durumlarda zaman kaybetmeden bir uzmana başvurması büyük önem taşır. Unutulmamalıdır ki otizmde erken farkındalık, doğru yönlendirme ve disiplinler arası iş birliği çocuğun yaşam kalitesini doğrudan ve olumlu etkiler" şeklinde konuştu.
Uzm. Dr. Bekfilavioğlu mide ilacı kullanımına yönelik uyarılarda bulundu
01 Nisan 2026 Çarşamba - 10:39 Uzm. Dr. Bekfilavioğlu mide ilacı kullanımına yönelik uyarılarda bulundu Uzm. Dr. Bekfilavioğlu, toplumda yaygın olarak kullanılan mide ilaçlarının bilinçsiz ve uzun süreli kullanımının böbrek sağlığı üzerinde olumsuz etkiler oluşturabildiğini belirterek uyarılarda bulundu. Medical Point Gaziantep Hastanesi Nefroloji Uzmanı Uzm. Dr. Garip Bekfilavioğlu, toplumda yaygın olarak kullanılan mide ilaçlarının bilinçsiz ve uzun süreli kullanımının böbrek sağlığı üzerinde olumsuz etkiler oluşturabildiğini belirterek, mide koruyucu olarak bilinen ilaçların gereksiz kullanımına karşı dikkatli olunması gerektiğini belirtti. Uzm. Dr. Bekfilavioğlu, mide şikayetleri yaşayan birçok kişinin doktora danışmadan ilaç kullanımına yöneldiğini ifade ederek, "Bu tür ilaçlar kısa süreli ve hekim kontrolünde kullanıldığında faydalı olabilir. Ancak uzun süreli ve kontrolsüz kullanım, böbrek fonksiyonlarında bozulmalara yol açabilir" dedi. Özellikle proton pompa inhibitörü olarak bilinen mide ilaçlarının, gereksiz yere ve uzun süre kullanıldığında kronik böbrek hastalığı riskini artırabileceğine dikkat çeken Bekfilavioğlu, "Hastalarımızın bu ilaçları ‘zararsız’ olarak görmemesi gerekiyor. Her ilaçta olduğu gibi mide ilaçlarının da yan etkileri vardır. Bu nedenle mutlaka doktor önerisiyle ve gerekli süre boyunca kullanılmalıdır" ifadelerini kullandı. Böbrek sağlığının korunması için düzenli kontrollerin önemine değinen Bekfilavioğlu, risk grubunda yer alan bireylerin daha dikkatli olması gerektiğini vurguladı. Özellikle ileri yaş grubundaki kişiler, kronik hastalığı bulunanlar ve birden fazla ilaç kullanan bireylerin bilinçsiz ilaç kullanımından kaçınması gerektiğini belirtti. Vatandaşlara bilinçsiz bir şekilde ilaç kullanmaması yönünde çağrıda bulunan Bekfilavioğlu, "Basit mide şikayetlerinde dahi kendi kendine ilaç kullanımına yönelmek yerine bir uzmana başvurulması, hem mide hem de böbrek sağlığının korunması açısından büyük önem taşımaktadır" diye konuştu.
Denizli’de ağız ve diş sağlığı hizmetlerinde önemli adımlar atılmaya devam ediyor
01 Nisan 2026 Çarşamba - 10:27 Denizli’de ağız ve diş sağlığı hizmetlerinde önemli adımlar atılmaya devam ediyor Denizli Ağız ve Diş Sağlığı Hastanesi’nde sağlık hizmetlerinin kalitesini arttırmaya yönelik önemli adımlar atılmaya devam ediyor. Bu kapsamda hastane bünyesinde Konik Işınlı Bilgisayarlı Tomografi (KIBT) cihazı hizmete girdi. Ağız ve Diş Sağlığı Hastanesi bünyesinde hizmete başlayan Konik Işınlı Bilgisayarla Tomografi cihazının tanı süreçlerinde diş hekimlerine büyük katkı sağlayacağını ifade eden Denizli İl Sağlık Müdürü Uz. Dr. Berna Öztürk, "Sağlık Bakanlığımızın kalite politikaları doğrultusunda ilimizde sağlık alt yapımızı sürekli yeniliyoruz" dedi. Endodonti, Radyoloji, Periodontoloji, Ortodonti, Restoratif, Protetik Diş Tedavisi, Çocuk Pedodonti, Ağız, Diş ve Çene Cerrahisi birimleri ile koruyucu ve tamamlayıcı ağız ve diş sağlığı hizmetleri sunulan Denizli Ağız ve Diş Sağlığı Hastanesi’nde Konik Işınlı Bilgisayarlı Tomografi cihazı hizmete başladı. Konik Işınlı Bilgisayarlı Tomografi cihazı sayesinde tanı ve tedavi süreçlerinde daha hızlı ve ayrıntılı görüntüleme imkânı sağlanmış olacak. Özellikle implant uygulamaları, çene cerrahisi, ortodontik değerlendirmeler ve gömülü diş vakalarında üç boyutlu görüntüleme ile daha doğru teşhis ve planlama yapılabilecek. "Sağlık Bakanlığımızın kalite politikaları doğrultusunda ilimizde sağlık alt yapımızı sürekli yeniliyoruz" Denizli İl Sağlık Müdürü Uz. Dr. Berna Öztürk, Ağız ve Diş Sağlığı Hastanesi bünyesinde hizmete başlayan Konik Işınlı Bilgisayarla Tomografi cihazının tanı süreçlerinde diş hekimlerine büyük katkı sağlayacağını ifade ederek; " Sağlık Bakanlığımızın kalite politikaları doğrultusunda ilimizde sağlık alt yapımızı sürekli yeniliyoruz. Hastane bünyesinde kullanılan iki boyutlu Panoramik Radyografi ve Periapikal Radyografi görüntülemelerine ek olarak Türkiye’de sayılı ağız ve diş sağlığı hastanesinde bulunan üç boyutlu görüntüleme yöntemi olan Konik Işınlı Bilgisayarlı Tomografi cihazını hizmete aldık. Tomografi cihazı ile birlikte çene kemikleri, dişler, damar-sinir yapıları, kistler, tümörler, gömülü dişler ve eklem rahatsızlıklarını üç boyutlu ve yüksek çözünürlüklü şekilde görüntüleyebileceğiz. Özellikle implant planlamaları, kist ve tümör tespiti ve cerrahi müdahale hazırlıkları gibi birçok alanda hekimlere yüksek hassasiyetli görüntüleme imkanı verecek. Böylelikle vatandaşlarımıza sunulan ağız ve diş sağlığı hizmetlerinin kalitesini önemli ölçüde yükseltmiş olacağız" dedi. 2025 yılında 10 uzman diş hekiminin göreve başlamasıyla Ağız ve Diş Sağlığı Hastanesi’ndeki uzman hekim sayısının da 23’e çıktığını belirten Uz. Dr. Berna Öztürk; " Hastane bünyesinde bulunan deneyimli 97 diş hekimi ve 1 Radyoloji, 3 Endodonti, 3 Periodontoloji, 5 Protetik, 3 Çocuk Pedodonti, 3 Ağız, Diş ve Çene Cerrahisi, 2 Ortodonti ve 3 Restoratif Uzmanı olmak üzere toplamda 120 hekimle hizmet veriyoruz. Yine 2025 yılında 4 yeni klinik açarak Ünit sayımızı 116’ya çıkardık. Ayrıca hafta içi her gün poliklinik şartlarında sağlık durumu nedeniyle tedavisi yapılamayan fiziksel ve zihinsel engelli bireylere, diş hekimi koltuğunda işlem yapılamayacak kadar önemli nörolojik rahatsızlığı olanlara, yaşı çok küçük yada tedaviye uyum gösteremeyen çocuklara genel anestezi altında diş tedavileri uygulamaktayız" dedi.
Kanserde, son yılların önemli gelişmesi "Neoadjuvan Tedavinin" başlıca 5 avantajı
01 Nisan 2026 Çarşamba - 10:18 Kanserde, son yılların önemli gelişmesi "Neoadjuvan Tedavinin" başlıca 5 avantajı Kanser tedavisinde son yıllarda öne çıkan neoadjuvan tedavi yaklaşımına ilişkin açıklamada bulunan Uzm. Dr. Selami Bayram, "Ameliyat öncesinde uygulanan bu yöntemle tümörü küçültmeyi, hastalığı daha iyi kontrol altına almayı ve cerrahi başarıyı artırmayı hedefliyoruz" dedi. "Hastaya en doğru sırayla, en etkili tedavi planlanır" Kanser tedavisinde son 20 yılda yaşanan en önemli yeniliklerden biri kuşkusuz neoadjuvan tedavi yaklaşımı olduğunu belirten Memorial Antalya Hastanesi Onkoloji Bölümü’nden Uzm. Dr. Selami Bayram,"Neoadjuvan tedavi, sadece ameliyat öncesi verilen bir ilaç tedavisi değildir. Doğru hastada uygulandığında cerrahiyi kolaylaştırabilen, görünmeyen hastalığı daha erken hedefleyebilen, tedavi yanıtını ölçmeye imkan veren ve sonraki adımları daha akılcı biçimde planlamaya yardımcı olan güçlü bir stratejidir. Günümüz onkolojisinde amaç yalnızca tümörü küçültmek değil; hastaya en doğru sırayla, en etkili ve en kişiselleştirilmiş tedaviyi sunmaktır. Ancak her kanser hastası için uygun değildir. Bu karar; tümörün evresi, yayılım durumu, biyolojik alt tipi, hastanın genel performansı ve multidisipliner konsey değerlendirmesi ile verilir" şeklinde konuştu. "Sonuç, tümörün tedaviye verdiği yanıta bağlıdır" Neoadjuvan tedavinin başlıca avantajları sıralayan Uzm. Dr. Selami Bayram, "Birinci avantaj olarak ameliyatı daha mümkün ve daha başarılı hale getirebilir. Bazı tümörler ilk tanı anında büyük olabilir ya da bulundukları bölge nedeniyle doğrudan ameliyat edilmeleri zor olabilir. Neoadjuvan tedavinin temel amaçlarından biri, tümörü küçülterek cerrahiyi teknik olarak daha uygulanabilir hale getirmektir. Bu yaklaşım özellikle meme kanseri ve rektum kanseri gibi bazı hastalıklarda organ koruyucu cerrahi şansını artırabilir. Örneğin uygun hastalarda memenin tamamen alınması yerine meme koruyucu cerrahi yapılabilmesi ya da rektum tümörlerinde kalıcı torba ihtiyacının azaltılması mümkün olabilir. Elbette bu fayda her hastada aynı düzeyde görülmez; sonuç, tümörün tedaviye verdiği yanıta bağlıdır" şeklinde konuştu. "Sistemik hastalık kontrolü açısından da önemli bir avantaj sağlayabilir" İkinci avantajın görüntülemede görünmeyen kanser hücrelerine daha erken dönemde etki edebildiğini aktaran Uzm. Dr. Selami Bayram, "Kanser bazen yalnızca görünen ana kitle ile sınırlı değildir. Henüz tomografi, MR veya PET gibi görüntüleme yöntemleriyle tespit edilemeyen çok küçük tümör hücreleri de dolaşımda bulunabilir. Buna tıpta mikrometastatik hastalık denir. Neoadjuvan tedavi, ameliyat öncesinde bu hücrelere erken dönemde etki etme fırsatı sunabilir. Bu nedenle bazı hastalarda sadece lokal kontrol değil, sistemik hastalık kontrolü açısından da önemli bir avantaj sağlayabilir. Özellikle biyolojik olarak daha agresif tümörlerde bu erken sistemik yaklaşım klinik açıdan değerlidir" şeklinde konuştu. "Bazı tümörlerde tedavinin çok etkili olduğuna işaret edebilir" Üçüncü avantajın ise tedavinin işe yarayıp yaramadığını ameliyat sonrası daha net anlaşılabildiği olduğunu belirten Uzm. Dr. Selami Bayram, "Neoadjuvan tedavinin en önemli avantajlarından biri, uygulanan tedavinin tümör üzerinde ne kadar etkili olduğunun ameliyat sonrası daha açık biçimde görülebilmesidir. Ameliyatla çıkarılan doku patoloji uzmanları tarafından incelenir ve kanser hücrelerinin tedaviye ne ölçüde yanıt verdiği değerlendirilir. Eğer inceleme sonucunda canlı tümör hücresi görülmezse buna patolojik tam yanıt (pCR) denir. Bu durum, özellikle bazı meme kanseri türlerinde ve bazı başka tümörlerde tedavinin çok etkili olduğuna işaret edebilir. Ancak pCR her kanser türünde aynı anlamı taşımaz. Yine de bu değerlendirme çok önemlidir; çünkü hem tedavinin başarısını göstermeye yardımcı olur hem de ameliyat sonrası ek tedavilerin nasıl planlanacağı konusunda yol gösterir" ifadelerini kullandı. "Hastaya tek tip değil, daha kişiselleştirilmiş bir yaklaşım sunulabilir" Tedavinin kişiye özel planlanmasına katkı sağladığını ve bu da tedavi sürecindeki dördüncü avantaj olduğunu ifade eden Uzm. Dr. Selami Bayram, "Günümüzde kanser tedavisi yalnızca tümörün bulunduğu organa göre değil, aynı zamanda tümörün moleküler ve biyolojik özelliklerine göre planlanmaktadır. Neoadjuvan dönemde yapılan biyopsiler ve patolojik değerlendirmeler; tümörün alt tipini, agresifliğini ve hangi tedavilere daha duyarlı olabileceğini anlamamıza yardımcı olur. Örneğin bazı meme kanseri hastalarında HER2 pozitiflik veya triple-negatif biyoloji, bazı tümörlerde ise MSI-H veya dMMR gibi özellikler tedavi seçimini etkileyebilir. Bu sayede hastaya tek tip değil, daha kişiselleştirilmiş bir yaklaşım sunulabilir. Modern onkolojide neoadjuvan tedavinin değeri, biraz da bu biyolojik rehberlik gücünden kaynaklanmaktadır" dedi. "Organın korunmasının önemli olduğu tümörlerde bu, hastalar açısından çok kıymetli bir sonuçtur" Bazı hastalarda daha sınırlı cerrahiye ve daha iyi fonksiyonel sonuçlara katkı sunabileceğini de söyleyen Uzm. Dr. Selami Bayram, Tümör küçüldüğünde cerrahinin kapsamı da değişebilir. Bu durum bazı hastalarda daha sınırlı rezeksiyon, daha fazla doku korunması ve daha iyi yaşam kalitesi anlamına gelebilir. Özellikle organın korunmasının önemli olduğu tümörlerde bu, hastalar açısından çok kıymetli bir sonuçtur. Bununla birlikte, neoadjuvan tedavi her zaman ameliyat sonrası komplikasyonları azaltır şeklinde kesin bir ifade doğru değildir. Çünkü komplikasyon riski; yapılan ameliyatın tipi, hastanın yaşı, ek hastalıkları, beslenme durumu, radyoterapi alıp almadığı ve tümörün yerleşimi gibi birçok faktörden etkilenir. Daha doğru ifade şudur: Uygun hastalarda tümörün küçülmesi, cerrahi planlamayı kolaylaştırabilir ve bazı durumlarda daha koruyucu cerrahi seçeneklerine imkan sağlayabilir" şeklinde konuştu. "Her hastaya uygulanmaz, doğru hastada doğru zamanda planlanır" Uzm. Dr. Selami Bayram son olarak, "Neoadjuvan tedavi, günümüzde birçok ulusal ve uluslararası kılavuzda yer alan önemli bir yaklaşımdır. Ancak bu tedavi her hasta için otomatik olarak tercih edilmez. En doğru yaklaşım; hastalığın evresi, tümörün biyolojik özellikleri, hastanın genel durumu ve ilgili branşların ortak değerlendirmesiyle belirlenir" diye konuştu.
Beyin damar tıkanıklığında acil müdahale hayati önem taşıyor
01 Nisan 2026 Çarşamba - 09:58 Beyin damar tıkanıklığında acil müdahale hayati önem taşıyor Beyin damar tıkanıklığı, tıbbi adıyla iskemik inmenin beyne giden damarların ani şekilde tıkanması sonucu ortaya çıkan ölümcül bir hastalık olduğunu belirten Medicana Sağlık Grubu Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Hüseyin Büyükgöl, "İnme, acil müdahale gerektiren hayati bir durumdur. Erken fark edilip hızlı tedavi edilirse kalıcı hasar önlenebilir" dedi. Beyin damar tıkanıklığında beyin hücreleri oksijensiz kaldığında dakikalar içinde hasar görmeye başlıyor. Beyin damar tıkanıklık belirtilerinde çok çeşitli şikayetlerin görülebileceğini ve bu şikayetlerin aniden başladığını ifade eden Medicana Konya Hastanesi Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Hüseyin Büyükgöl, "Görme bulanıklığı, görme kaybı, ağızda ve yüzde kayma, konuşmanın bozulması, bir kol veya bacakta ani güçsüzlük ya da uyuşma, yürümede bozulma en tipik işaretlerdir. Kişi konuşulanı anlayamayabilir veya kelimeleri düzgün çıkaramayabilir. Ani görme kaybı, şiddetli baş dönmesi ve denge kaybı da görülebilir. Bu belirtilerin birkaç dakika sürüp düzelmesi durumunda bile ciddiye alınması gerekir" dedi. İnme belirtileri varsa vakit kaybetmeden 112 aranmalı Beyin damar tıkanıklığında tanının hasta veya hasta yakınından alınan anemnezle birlikte bilgisayarlı tomografi ya da manyetik rezonans (MR) yöntemlerinden biri ile konabileceğini anlatan Doç. Dr. Hüseyin Büyükgöl, "Beyin anjiyografisi, beyin damarlarının detaylı bir şekilde görüntülenmesini sağlayan bir tıbbi testtir. Beyin anjiyografisi, damar tıkanıklıkları, anevrizmalar veya diğer damar patolojilerini tespit etmek için kullanılır. İnme belirtileri olduktan sonra halk arasında akılda kalması için ’Yüz-Kol-Konuşma’ kontrolü dediğimiz belirtilerin tespit edilmesi önerilir. Kişiden gülümsemesi, iki kolunu kaldırması, basit bir cümle söylemesi istenir. Yüz kayıyor mu, kolunun biri düşüyor mu, konuşma bozuk mu, bu bulgulardan biri varsa vakit kaybetmeden 112 aranmalıdır. Çünkü inmede zaman önemlidir. Tanının konmasında hasta ve hasta yakınlarından bu bilgileri almak çok kıymetlidir’’ ifadelerini kullandı. Tedavi sürecinde zamanla yarışılıyor Beyinde damar tıkanıklığı tedavisinin, zamanla yarışıldığı ve multidisipliner yaklaşım gerektirdiği bir süreci kapsadığını vurgulayan Doç. Dr. Hüseyin Büyükgöl, şu bilgileri verdi: "Tedavinin temel amacı, beyin dokusuna kan akışını yeniden sağlamak ve ikincil hasarı önlemektir. Akut dönem tedavisi ve uzun dönem koruyucu tedavi olmak üzere iki ana bölümde ele alınır. Akut dönem tedavisinde trombolitik tedavi önemli bir yer tutar. İntravenöz tromboliz, pıhtıyı çözücü ilaçların kullanımı ile damar açıklığının sağlanmasını amaçlar. Bu tedavi, belirtilerin başlangıcından itibaren ilk 4,5 saat içinde uygulanmalıdır. Bu tedavi seçilmiş hastalara yapılmalıdır. Endovasküler tedaviler (girişimsel tedaviler), özellikle büyük damar tıkanıklıklarında mekanik trombektomi olarak uygulanır. Kateter yardımı ile pıhtı fiziksel olarak çıkarılır veya emilir. Bu yöntem, belirtilerin başlangıcından itibaren 24 saat içinde bile etkili olabilmektedir. Tedavi başarısı yüksek olmakla birlikte, deneyimli merkezlerde uygulanmalıdır. Ayrıca beyin damar tıkanıklığı stent tedavisi diğer bir tedavi seçeneğidir. Stent, daralmış damarı açık tutmak için kullanılır ve özellikle kronik olarak daralan damarlarda etkilidir." Hastalığın uzun dönem tedavisinde kan sulandırıcı diye tabir edilen antiplatelet ve antikoagülan ajanlar kullanıldığını ifade eden Doç. Dr. Büyükgöl, "Antiplatelet tedavi, pıhtı oluşumunu önlemek amacı ile kullanılır. Aspirin, klopidogrel gibi ilaçlar uzun dönem kullanılır. Antikoagülan tedavi, özellikle kardiyak emboli durumlarında warfarin veya yeni nesil antikoagülanlar ile uygulanır. Beyinde damar tıkanıklığı iyileşme süresi, tıkanıklığın şiddeti, etkilenen beyin bölgesi, yaş ve genel sağlık durumuna göre değişir. Hastanede ayrıca tansiyon, şeker ve oksijen düzeyi dikkatle kontrol edilir. Yutma güçlüğü varsa beslenme düzenlenir ve komplikasyonlar önlenmeye çalışılır. Tedaviden sonra fizik tedavi ve konuşma terapisi gibi rehabilitasyon süreçleri hastanın yeniden bağımsız yaşama dönmesine yardımcı olur" şeklinde konuştu. "Risk faktörlerini kontrol etmek çok önemli" Beyin damar tıkanıklığından korunmak için risk faktörlerini kontrol etmenin çok önemli olduğunu vurgulayan Büyükgöl, "Yüksek tansiyon, şeker hastalığı, kolesterol yüksekliği, sigara kullanımı ve kalp ritim bozuklukları en önemli nedenler arasındadır. Sağlıklı beslenme, egzersiz ve sigarayı bırakmak inme riskini belirgin şekilde azaltır. Altta yatan nedenler tedavi edilmezse veya yaşam tarzı değiştirilmezse tıkanıklık tekrar edebilir. İkinci veya üçüncü inme geçirme riski ilkinden sonra daha yüksektir. Bu yüzden düzenli tedavi ve takip büyük önem taşır" dedi.