Son Dakika
|
NATO: "İran'ın Türkiye'yi hedef almasını kınıyoruz''
İran’dan Körfez ülkelerine 468 balistik füze fırlatıldı
Dışişleri Bakanı Fidan, İran Dışişleri Bakanı Arakçi ile görüştü
MSB: İran'dan atılan balistik füze engellendi
Fatma Nur öğretmen son yolculuğuna uğurlandı
İsrail, İran'da füze ve savunma sistemlerinin bulunduğu tesisleri vurdu
Artvin-Şavşat karayolunda heyelan
İsrail Savunma Bakanı Katz: "Hamaney'in halefi de kesin bir hedef olacak"
İran: "Avrupa Birliği, uluslararası hukuka bağlılığını sürdürmeli"
Pezeşkiyan: "Ülke durma noktasına gelmedi"
Abone
Gündem
Politika
Ekonomi
Dünya
Asayiş
Spor
Video
Yerel
Belgesel
Daha
Fotogaleri
Aktüel
Sağlık
Çevre
Magazin
Kültür Sanat
Eğitim
Teknoloji
Hava Durumu
Tüm Haberler
Tüm Manşetler
RSS
Abone
Gündem
Politika
Ekonomi
Dünya
Asayiş
Spor
Video
Yerel
Belgesel
Daha
Fotogaleri
Aktüel
Sağlık
Çevre
Magazin
Kültür Sanat
Eğitim
Teknoloji
Hava Durumu
Tüm Haberler
Tüm Manşetler
RSS
Whatsapp
İHA Kurumsal
EN
Kyrgyz Designer Brings Traditional Motifs to the International Runway
Bakan Kacır: "İhracatımızı 273 milyar dolara çıkardık"
Laricani: "Trump, Netanyahu’nun palyaçoluklarıyla ABD halkını İran’la haksız bir savaşa sürükledi"
Ekonomiye ilişkin düzenlemeleri de içeren kanun teklifi TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda
Avrupa Komisyonu, uzun süredir beklenen "Made in EU" planını sundu
Birleşik Arap Emirlikleri'nde hayat ve alışveriş sürüyor
Kar yolları kapattı, öğretmenler yolda kaldı
Artvin-Şavşat karayolunda heyelan
SAĞLIK
Kalp hastalarının oruç tutarken dikkat etmesi gerekenler
04 Mart 2026 Çarşamba - 18:02:03
Acıbadem Eskişehir Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Mustafa Kaplangöray, Ramazan ayında kalp hastalarının oruç kararı almadan önce mutlaka doktorlarına danışmaları gerektiğini belirterek, "Her kalp hastası için tek tip bir kural yok. Karar hastalığın tipi ve hastanın klinik durumuna göre verilmelidir" dedi. Ramazan ayının hem manevi hem de fiziksel disiplin gerektiren özel bir dönem olduğunu ifade eden Doç. Dr. Mustafa Kaplangöray, kalp-damar hastalıklarının geniş bir yelpazeye sahip olduğunu ve bu nedenle genel bir ’yasak’ ya da ’serbest’ yaklaşımının doğru olmadığını vurguladı. Uygun şartlarda ve hekim kontrolünde birçok kalp hastasının oruç tutabileceğini belirten Doç. Dr. Kaplangöray, özellikle tansiyonu ilaçla kontrol altında olan ve klinik olarak stabil seyreden hastaların dikkatli bir planlamayla bu süreci geçirebileceğini söyledi. Ancak bazı hasta gruplarında orucun risk oluşturabileceğine dikkat çeken Kaplangöray, "İleri evre kalp yetersizliği olanlar, son 6 ay içinde kalp krizi geçirenler, yeni stent veya bypass operasyonu yapılanlar, kontrolsüz hipertansiyonu bulunanlar ve ciddi ritim bozukluğu yaşayan hastalar doktorlarına danışmadan oruç tutmamalıdır" diyerek uyarıda bulundu. "İlaç düzeni mutlaka yeniden planlanmalı" Ramazan ayında en sık yapılan hatanın ilaç saatlerini rastgele değiştirmek olduğunu belirten Doç. Dr. Kaplangöray, bunun ciddi sonuçlar doğurabileceğini belirterek, "Oruç sürecinde ilaç saatleri mutlaka yeniden planlanmalıdır. Özellikle kan sulandırıcı kullanan hastalarda düzensiz kullanım pıhtı riskini artırabilir. Atriyal fibrilasyon, mekanik kapak ya da stent sonrası tedavi gören hastalar Ramazan öncesinde kardiyoloji kontrolünden geçmelidir" ifadelerini kullandı. Kalp hastaları için Ramazan önerileri Doç. Dr. Kaplangöray, oruç tutabilen kalp hastaları için şu önerileri paylaştı: "İftar, ara öğün ve sahur şeklinde üç öğün düzeni oluşturulmalı, lifli sebzeler, baklagiller, tam tahıllar ve protein ağırlıklı besinler tercih edilmeli. Aşırı yağlı, tuzlu ve şekerli yiyeceklerden kaçınılmalı. Sahura mutlaka kalkılmalı ve iftar ile sahur arasında yeterli su tüketilmeli." "Oruç kararı kişiye özeldir" Bireysel değerlendirme ile karar verilmesi gerektiğini vurgulayan Kaplangöray, "Ramazan ölçü ve denge ayıdır. Bu denge korunursa hem manevi hem de bedensel kazanç sağlanabilir. Ancak kalp sağlığı riske atılmamalıdır" dedi.
04 Mart 2026 Çarşamba - 15:50
Obezite Merkezi ile sağlıklı hayata adım atıyorlar
Sağlıklı Bakanlığınca, kilo fazlalığı (Obezite) ile mücadele kapsamında kararlı adımlar atılıyor. Bursa İl Sağlık Müdürlüğü koordinasyonunda geçtiğimiz yıl faaliyete giren Bursa Şehir Hastanesi Obezite Merkezi, multidisipliner tedavi yöntemleriyle kilo fazlalığından şikâyetçi bireylerin hayatına dokunmaya devam ediyor. Açıldığı günden bu yana 2 binin üzerinde vatandaşa hizmet veren merkeze başvuranlar; uzman hekim, diyetisyen, psikolog ve fizyoterapist eşliğinde sağlıklı bir yaşama adım atıyor. Merkezde verilen hizmetlerle ilgili açıklamalarda bulunan Bursa Şehir Hastanesi İç Hastalıkları Kliniği’nde görevli Prof. Dr. Nizameddin Koca, obezitenin yalnızca fiziksel bir görünüm değil, tedavi edilmesi gereken ciddi bir hastalık olduğunu vurguladı. Merkezin sunduğu imkânları sıralayan Prof. Dr. Koca, "Merkezimizde hekim tarafından muayene edilen hastalarımız diyetisyen, psikolog ve fizyoterapist tarafından düzenli olarak değerlendirilmektedir. Hastalarımız diyet ve egzersiz programlarına dâhil edilmekte, ihtiyaç duyulan vakalar için medikal tedavi önerilerinde bulunulmaktadır. Bu tedavilerin yetersiz kaldığı hasta grupları ise gastroenteroloji cerrahisi, genel cerrahi, endokrinoloji ve dâhiliye uzmanlarının bulunduğu cerrahi konseyimiz tarafından değerlendirilerek, cerrahi kararı verilebilmektedir" dedi. 200’den fazla hastalığın sebebi Obeziteyi bir hastalık olarak fark edip, mücadeleye çocuklardan başlanması gerektiğinin altını çizen Koca, "Biz obeziteyi bir hastalık olarak algılamakta maalesef çok geç kaldık. Obeziteyi adeta normalin bir varyasyonu gibi değerlendiriyoruz, ’kahverengi gözlü, yeşil gözlü veya obez’ diyerek normalleştiriyoruz. Oysa obezite, 200’den fazla hastalığa sebep olduğu bilinen çok önemli bir hastalıktır. Dünya istatistikleri, sağlık harcamalarının en fazla yapıldığı alanın obezite kaynaklı sorunlar olduğunu açıkça göstermektedir. Diyabet, hipertansiyon, koroner arter hastalığı, osteoartrit ve obstrüktif uyku apnesi gibi 200’den fazla hastalığın temel sebebi obezitedir" şeklinde konuştu. Koca son olarak, obezite merkezinde tedavisi tamamlanan bireyleri, Bursa İl Sağlık Müdürlüğü’ne bağlı sağlıklı hayat merkezlerine yönlendirdiklerini ve diyetisyen eşliğinde sağlıklı beslenme alışkanlıklarını devam ettirmelerini tavsiye ettiklerini sözlerine ekledi. 11 ayda 30 kilo verdi Yalova’dan gelerek obezite merkezine başvuran 33 yaşındaki Şeyma Taşan, 11 aylık süreçte yaşadığı büyük değişimi anlattı. Merkeze bir arkadaş tavsiyesiyle geldiğini belirten Taşan, "Yaklaşık 11 aydır bu obezite ünitesine devam ediyorum ve bu süreçte 30 kilo verdim. Aldığım hizmetten çok memnunum, buradaki ekip her geldiğimde çok ilgili. Tedavi sürecimiz başladığında önce mevcut rahatsızlıklarım iyileştirildi, ardından diyetisyen yardımıyla kilo verme aşamasına geçtik. 30 kilo verdiğim için çok mutluyum ve şu an bu kiloyu korumaya çalışıyorum. Beslenme alışkanlıklarım tamamen değişti, hayata bakışım ve öz güvenim tazelendi. Artık çocuklarımla daha fazla vakit geçirebiliyor, spor yapabiliyorum. Spor artık hayatımın merkezinde. Buraya gelmek, hayatımda yaptığım en iyi işlerden biri oldu" diye kullandı. "Hayat kalitem arttı" Merkeze başvuran ve 6 ayda 20 kilo veren bir diğer hasta Arzu Ordu ise obezitenin bir hastalık olduğunu buraya geldikten sonra öğrendiğini ifade etti. Merkeze başvurmak isteyip de çekingen davrananlara seslenen Ordu, "Başta çok çekinmiştim ancak buradaki ilgiyi görünce tüm kaygılarım geçti. Dört farklı doktorun bir arada çalışması, diyetisyenin sağlıklı beslenmeyi öğretmesi ve psikoloğun yeme krizlerine karşı verdiği destek çok kıymetli. Burası insana ’her ay düzenli geleyim, tedavi olayım’ dedirtiyor. Kilo verdikten sonra hayat kalitem arttı. Her ay randevu tarihimin gelmesini ve verdiğim kilolarla doktorlardan tebrik almayı büyük bir motivasyonla bekliyorum" ifadelerini kullandı.
04 Mart 2026 Çarşamba - 15:48
"İşitme Kayıplı Çocuklarla Çalışma" semineri
Anadolu Üniversitesi Eğitim Fakültesi Özel Eğitim Bölümü tarafından 3 Mart Dünya İşitme Günü kapsamında "İşitme Kayıplı Çocukla Çalışmak: İşitme Kaybı ve Eğitsel Müdahaleler" başlıklı seminer düzenlendi. Eğitim Fakültesi’nde gerçekleştirilen etkinliğin açılış konuşmasını Özel Eğitim Bölüm Başkanı Prof. Dr. Yasemin Ergenekon yaptı. Seminere konuşmacı olarak Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Özel Eğitim Bölümü Dr. Öğr. Üyesi Hatice Öz katıldı. Etkinliğe çok sayıda öğretim elemanı ve öğrenci katılım gösterdi. Dr. Öğr. Üyesi Öz: "İşaret diline dayalı ve sözel dile dayalı iki temel yaklaşım var" Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Özel Eğitim Bölümü Dr. Öğr. Üyesi Hatice Öz konuşmasında işitme kayıplı çocuklara yönelik yaklaşımları şu sözlerle anlattı: "İşaret diline dayalı yaklaşımlar ve sözel dile dayalı yaklaşımlar olmak üzere iki temel yaklaşım bulunmaktadır. Ülkemizde geçmişte işaret diline karşı ciddi bir önyargı vardı ancak son yıllarda bu önyargının büyük ölçüde kırıldığını söyleyebiliriz. Buna rağmen alanda yeterli sayıda uzman bulunmaması önemli bir sorun olarak devam etmektedir. İşitme kayıplı çocukların erken dönemde taranması ve tanılanmasıyla birlikte sözel yaklaşımlar günümüzde daha baskın biçimde kullanılmaya başlanmıştır. İşitsel-sözel terapi aslında aile merkezli bir yaklaşımdır. Haftada iki saatlik bir eğitimle ana dil öğretmenden öğrenciye kazandırılamaz. Bu nedenle aileyi sürece aktif olarak dahil ediyoruz. Ailelerin, çocuklarının dil, dinleme ve konuşma becerilerini geliştirirken birincil kolaylaştırıcı olmalarına rehberlik ediyoruz. Günlük rutinler içinde bu becerileri destekleyecek ortamların oluşturulmasına yönelik çalışmalar yürütüyoruz." İşitsel-sözel terapi stratejileri ele alındı Seminerde işitsel-sözel terapi kapsamında kullanılan stratejiler de ayrıntılı biçimde ele alındı. Hata analizi sürecinde "Ne duydun?" sorusunun kullanılmasının ve çocuğun kendi işitmesine güveninin desteklenmesinin önemine değinildi. Yeni bilgilerin çocuğun mevcut bilgileri üzerine inşa edilmesi gerektiği vurgulanırken, özellikle eylem ve kavramların öne çıkarılmasının dil gelişimine katkı sağladığı ifade edildi. Dil gelişiminde önce alıcı dilin (anlama), ardından ifade edici dilin geliştiğini belirten Öz, çocuğun çıkardığı sesleri taklit etme, genişletme yöntemiyle ifadeye yeni kelime ekleyerek modeli zenginleştirme ve hataları doğrudan eleştirmek yerine doğru biçimi model olarak sunma gibi stratejilere dikkat çekti. Ayrıca yansımalı kelimelerle ses-nesne ilişkisi kurma, uygun mesafe ve gürültü kontrolü sağlama, sözel yönlendirme yapma, işitsel tamamlama etkinlikleri uygulama, duraklama ve beklenti oluşturma yoluyla ortak dikkati destekleme, gerektiğinde görsel stratejilerden yararlanma ve nesneye işaret ederek ortak dikkat başlatma gibi uygulamalara da yer verildi.
04 Mart 2026 Çarşamba - 15:27
Selçuk Üniversitesinde Göğüs Cerrahisinde bir ilk: Robotik Cerrahi uygulandı
Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde robotik cerrahi teknolojisi, göğüs cerrahisi alanında ilk kez uygulanmaya başlandı. Küçük kesilerle gerçekleştirilen ameliyatlar sayesinde hastalar daha az ağrı duyuyor ve günlük yaşamlarına hızlı uyum sağlıyor. Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde kullanılan son teknoloji robotik cerrahi sistemiyle ameliyatlar invaziv yöntemle gerçekleştiriliyor. Bu sistem, özellikle akciğer kanseri ve göğüs kafesi içindeki çeşitli hastalıkların tedavisinde önemli avantajlar sunuyor. Göğüs Cerrahisi Ana Bilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Hüseyin Yıldıran, robotik cerrahinin küçük kesilerle yapılan ve hastaya daha az travma veren bir yöntem olduğunu belirterek, "Robotik cerrahi, son teknoloji bir sistem. Biz de göğüs cerrahisi olarak birçok vakada bu yöntemi kullanmaya başladık. Akciğer kanseri başta olmak üzere göğüs kafesi içindeki hastalıkların cerrahi tedavisini birkaç santimetrelik küçük kesilerle gerçekleştirebiliyoruz. Bu yöntem hastaya daha az ağrı, daha hızlı iyileşme ve günlük yaşama daha çabuk dönüş imkanı sağlıyor" dedi. Robotik yöntemle ameliyat edilen bir hastanın bronşektazi nedeniyle operasyona alındığını ifade eden Yıldıran, "Bronşektazi, akciğerde kronik enfeksiyona bağlı olarak hava yollarının genişlemesiyle ortaya çıkan bir hastalık. Uygun hastalarda cerrahi tedavi önemli bir seçenek oluşturuyor. Biz de ameliyatı dört küçük giriş noktasından gerçekleştiriyoruz. Robotik sistemin üç boyutlu görüntü sağlaması ve cerraha kapalı alanda hassas hareket imkanı sunması sayesinde ameliyatı daha kontrollü ve etkili bir şekilde yapabiliyoruz" diye konuştu.
Çok Okunan Kategori Haberleri
1
03 Mart 2026 Salı- 11:19
Tokat’ta şap hastalığına karşı yoğun mesai
2
01 Mart 2026 Pazar- 11:03
Kapalı damarı Almanya’da açılmayınca, Elazığ’a gelip sağlığına kavuştu
3
03 Mart 2026 Salı- 10:00
Uzmanından açıklama: "Erişkin her 3 kişiden biri hipertansiyon hastası"
4
03 Mart 2026 Salı- 13:48
Yeşilay’dan Uşak’ta farkındalık yürüyüşü
5
03 Mart 2026 Salı- 13:10
Uzmanlardan kritik "ekran" uyarısı
03 Şubat 2026 Salı - 14:06
Bursa’da küçük çocuğun boğazına 50 kuruş kaçtı
Bursa’nın İnegöl ilçesinde madeni para yutan çocuk hastanede tedavi altına alındı. Olay, İnegöl’ün kırsal Yeniceköy Mahallesi’ndeki bir evde meydana geldi. 3 yaşındaki Bilal K., evde yerde bulduğu 50 kuruş madeni parayı ağzına atıp yuttu. Olayı fark eden ailesi tarafından çocuk özel araçla İnegöl Devlet Hastanesi’ne kaldırıldı. Yapılan tetkiklerde yemek borusunda takılı kalan madeni para görüldü. Çocuk ilk tedavinin ardından ambulansla Bursa Yüksek İhtisas Eğitim Ve Araştırma Hastanesi’ne sevk edildi. Jandarma komutanlığı ekipleri olayla ilgili soruşturma başlattı.
03 Şubat 2026 Salı - 14:05
Antidepresanlar yokken ecdat, ruh hastalıklarını sesle tedavi ediyordu
Sivas Medicana Hastanesi’nde görevli Uzman Psikolog Kerime Begüm Özkaya, geçmişte insanların ilaçlar yerine tarihi mekânlarda doğal yöntemlerde şifa bulduğunu belirterek, Divriği Ulu Cami’nin ses, huzur ve ambiyansıyla iyileştirici bir rol üstlendiğini ifade etti. Ses, insanın ruhsal durumunu, güven algısını ve duygusal dünyasını doğrudan etkiliyor. Yüzyıllar boyunca şifa amacıyla kullanılan tarihi yapılar, sahip oldukları akustik özelliklerle günümüzde de insan psikolojisi üzerinde derin izler bırakıyor. Bu yönüyle ses, yalnızca bir iletişim aracı değil, duygusal aktarımın ve psikolojik düzenlemenin temel anahtarlarından biri olarak kabul ediliyor. Bir ortamda huzurlu ya da gergin hissedilmesinin nedeni çoğu zaman duyulan sesin kendisinden çok, sesin mekân içinde nasıl yankılandığıyla ilgili oluyor. Tarihi mekânlar bu etkiyi en güçlü şekilde hissettiren alanların başında geliyor. Yüksek tavanlar, taş duvarlar, kubbeler ve yankılı adımlar, zaman algısının yavaşladığı hissini oluşturarak zihinsel durulmayı artırıyor. Anadolu’da yüzyıllar boyunca ses ve akustiğin tedavi amaçlı kullanıldığı pek çok yapı bulunuyor. Bu yapıların en dikkat çekici örneklerinden biri ise Sivas’ın Divriği ilçesinde yer alan ve UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde bulunan 801 yıllık Divriği Ulu Cami ve Darüşşifası olarak biliniyor. Selçuklu döneminde hem ibadet hem de şifa merkezi olarak inşa edilen yapı, mimarisi kadar akustik özellikleriyle de öne çıkıyor. Divriği Ulu Cami ve Darüşşifası’nda sesin mekân içinde dengeli bir şekilde yayılması, kişide güven ve huzur hissini artırıyor. Taş duvarlar ve kubbeli yapı sayesinde oluşan akustik ortam, bireyin kendini çevrelenmiş ve korunmuş hissetmesine katkı sağlıyor. Bu durum, psikolojik olarak sakinleşmeyi desteklerken kalp atışının dengelenmesine ve sinir sisteminin yavaşlamasına yardımcı olabiliyor. Tarihi yapıda duyulan ezan sesi, ayak sesleri ve hafif yankılar, ziyaretçilerde geçmişle temas hissi uyandırarak aidiyet duygusunu güçlendiriyor. Konuya ilişkin açıklamalarda bulunan Medicana Sivas Hastanesi’nde görevli Uzman Psikolog Kerime Begüm Özkaya, geçmişte ruhsal problemleri olanların ilaçlar yerine tarihi mekanlarda şifa aradıklarını söyleyerek, "Geçmişte sesin, akustiğin ve ortamın tedavi amacıyla kullanıldığını biliyoruz. İnsanlar hastane ya da klinikler yerine tarihi mekânlarda şifa aramış, çiftçiler bile fiziksel ya da psikolojik fark etmeksizin bu mekânların sesi, huzuru ve ambiyansıyla iyileşmeye çalışmıştır. Divriği Ulu Camii de bu anlamda atılmış en güzel adımlardan biridir" dedi. "Kültürü yansıtır" Tarihi mekanlarda sesin psikolojik etkisiyle zaman algısının değişebileceğini söyleyen Kerime Begüm Özkaya, "Ses, kişinin o anki ruhsal durumunu, ait olduğu toplumsal ve kültürel katmanı yansıtır. Ses duyguyu, güveni, tehdidi, şefkati ve hatta iyileşimi etkileyebilir. Seslerin insan psikolojisi üzerindeki etkileri çoğu zaman çok derinden yaşanır. Ses yalnızca bir iletişim aracı değil, duyguyu taşıyan, güven ya da tehdit hissettiren güçlü bir psikolojik aktarımın anahtarıdır. Ses tonu kelimelerden önce duyguyu iletir. Aynı cümle yumuşak bir sesle söylendiğinde şefkat olarak algılanırken, sert bir tonla söylendiğinde tehdit gibi algılanabilir. Ses sinir sistemini etkiler ve bedeni doğrudan harekete geçirir. Yavaş, sakin ve ritmik sesler rahatlatır, güven hissi oluşturur. Yüksek, ani ve sert sesler ise savaş-kaç tepkisini tetikler. Ses, bağlam ve güvenle ilişkilidir. Çocuğun dünyayı güvenli ya da tehlikeli algılamasında belirleyici rol oynar. Tarihi mekânlarda sesin psikolojik etkisiyle zaman algısı değişebilir. Yankılı adımlar, yüksek tavanlarda dağılan sesler ve taş duvarlardan dönen yankılar kişide zamanın yavaşladığı hissini oluşturur, bu da zihinsel durulmayı artırabilir. Sessizlik ya da hafif yankı, huşu, saygı ve içe dönüş duygularını tetikler; bu yüzden camilerde, kiliselerde ve türbelerde insanlar istemsizce daha kısık sesle konuşur" dedi. "Akustik mekanın görünmeyen dilidir" Sesin çok büyük bir etkisi olduğunu söyleyen Özkaya, "Taş duvarların ve kubbelerin oluşturduğu akustik ortam kişiye çevrelenmişlik ve güven hissi verir. Özellikle Divriği Ulu Camii’de sesin eşit yayılması, korunma ve kapanmışlık duygusunu destekleyerek kişide olumlu bir etki oluşturabilir. Tarihi mekânlarda duyulan dualar, ayak sesleri ve fısıltılar geçmişle temas hissi oluşturur ve kolektif belleği canlandırır. Bu durum sinir sistemini düzenleyerek kalp atışını dengeler ve iç sakinliği artırır. Bu yüzden bazı tarihi yapılar iyileştirici olarak algılanır. Ezan, çan, ayak sesi ve fısıltılar kültürel olarak ait olma duygumuzu güçlendirir. Ancak travma öyküsü olan bireylerde ani yankılar ve sert sesler kaygıyı artırabilir. Ses akustiğinin düşündüğümüzden çok daha büyük bir etkisi vardır. Bir mekânda kendimizi huzurlu ya da gergin hissetmemizin nedeni bazen duyduklarımız değil, sesin nasıl yankılandığıdır. Akustik, mekânın görünmeyen dilidir" diye konuştu.
03 Şubat 2026 Salı - 13:53
Doğal olan normal doğum
DÜZCE (İHA) – Düzce Sağlık Müdürlüğü ekipleri Normal Doğum Eylem Planı kapsamında, Sağlıklı Hayat Merkezi tarafından "Doğal Olan Normal Doğum" temasıyla farkındalık etkinliği gerçekleştirildi. Anne, anne adayları ve katılımcılara yönelik bilgilendirme çalışmaları devam ediyor. Sağlıklı Hayat merkezi tarafından normal doğumun anne ve bebek sağlığı açısından taşıdığı önem, doğum sürecinin doğal akışı, normal doğumun avantajları ile gereksiz sezaryen oranlarının azaltılmasına yönelik bilgilendirmelerde bulunuldu. Uzmanlar tarafından yapılan sunumlarda, normal doğumun hem anne hem de bebek üzerinde olumlu etkileri vurgulanırken, sağlıklı gebelik ve doğum sürecine dair merak edilen konular ele alındı. Yetkililer, bu tür farkındalık çalışmalarının anne-bebek sağlığının korunması ve geliştirilmesi açısından büyük önem taşıdığını belirterek, Normal Doğum Eylem Planı doğrultusunda bilgilendirme ve eğitim faaliyetlerinin önümüzdeki süreçte de sürdürüleceğini ifade etti.
03 Şubat 2026 Salı - 13:09
Eşbah "Kanserde asıl düşman hastalık değil, gecikmedir"
DÜZCE(İHA) – Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı ve Tıbbi Onkoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Onur Eşbah, "Bugün kanser, geçmişte olduğu gibi mutlak bir çaresizlik anlamına gelmiyor. Asıl tehlike, hastalığın kendisinden çok geç kalmak" dedi. Prof. Dr. Onur Eşbah, ‘4 Şubat Dünya Kanser Günü’ dolayısıyla açıklamalarda bulundu. Her yıl milyonlarca insanın kanser kelimesini duyduğunda korku duygusunu yaşadığını hatırlatan Onur Eşbah, "Bugün kanser, geçmişte olduğu gibi mutlak bir çaresizlik anlamına gelmiyor. Asıl tehlike, hastalığın kendisinden çok geç kalmak" ifadesinde bulundu. Kanseri, vücudumuzdaki hücrelerin kontrolsüz çoğalmasıyla ortaya çıkan bir hastalık grubu olarak tanımlayan Eşbah, "Hücreler normalde belirli bir düzen içinde yaşar ve çoğalır. Bu düzen bozulduğunda, hücreler durması gereken yerde durmaz; çevre dokulara yayılabilir ve bazı durumlarda uzak organlara sıçrayabilir. İşte bu noktada kanser dediğimiz tablo karşımıza çıkar" dedi. "Kanserlerin önemli bir kısmı, erken evrede yakalandığında tamamen tedavi edilebilir" Bugün dünyada ve ülkemizde en sık karşılaştığımız kanserler arasında akciğer, meme, kalın bağırsak, prostat ve mide kanserleri yer aldığını belirten Tıbbi Onkoloji Uzmanı Onur Eşbah, "Bu kanserlerin önemli bir kısmı, erken evrede yakalandığında tamamen tedavi edilebilir hastalıklardır. Sorun, çoğu hastanın doktora başvurmak için belirtilerin ilerlemesini beklemesidir" şeklinde konuştu. "Basit yaşam tarzı değişiklikleriyle kanserlerin en az üçte birinin önlenebileceğini biliyoruz" Eşbah, "Kanserlerin yalnızca yüzde 5–10’u kalıtsal nedenlerle ortaya çıkar. Geriye kalan, yaşam tarzı ve çevresel faktörlerle ilişkilidir. Sigara kullanımı, sağlıksız beslenme, hareketsiz yaşam, obezite, alkol tüketimi ve çevre kirliliği kanser riskini belirgin şekilde artırır" dedi. Modern yaşamın, sağladığı konforun bedelini de beraberinde getirdiğini dile getiren Eşbah, "Uzun saatler hareketsiz kalmak, işlenmiş gıdalarla beslenmek, düzensiz uyku, kronik stres ve güneşten korunmadan uzun süre maruz kalmak bugün kanser riskini artıran başlıca alışkanlıklar arasında. Oysa basit yaşam tarzı değişiklikleriyle kanserlerin en az üçte birinin önlenebileceğini biliyoruz" ifadelerini kullandı. "Geçer diye beklemek, kanserde en pahalıya mal olan hatadır" Vücudun nedensiz kilo kaybı, geçmeyen yorgunluk, uzun süren ağrılar, dışkılama alışkanlıklarında değişiklik, ciltte iyileşmeyen yaralar ya da vücutta ele gelen bir kitle gibi verdiği sinyalleri dikkate alınması gerektiğini belirten Prof. Dr. Eşbah, "Bunların çoğu masum nedenlerle ortaya çıkabilir; ancak haftalarca, aylarca devam ediyorsa mutlaka ciddiye alınmalıdır. Geçer diye beklemek, kanserde en pahalıya mal olan hatadır" dedi. Erken tanı ve tarama programlarının kanser tedavisindeki rolüne ilişkin bilgiler veren Eşbah, "Erken tanı bu noktada hayati önem taşır. Meme, rahim ağzı, kalın bağırsak ve prostat kanserlerinde uygulanan tarama programları sayesinde hastalık henüz belirti vermeden yakalanabilmektedir. Erken evrede tanı alan bir hastada tedavi hem daha kolay hem de çok daha yüz güldürücüdür" şeklinde konuştu. Bugün kanser hastalarına umut verecek en önemli gelişmenin tedavinin kişiye özel hale gelmesi olduğunu açıklayan Eşbah, "Artık sadece tümörün nerede olduğuna değil, genetik ve moleküler özelliklerine bakarak tedavi planlıyoruz. Bu yaklaşım başarı oranlarını ciddi biçimde artırdı" ifadelerinde bulundu. Kanser tedavisinde kemoterapinin hala önemli bir tedavi seçeneği olduğunu ancak artık tek başına yeterli olmadığını belirten Eşbah, "İmmünoterapi ve hedefe yönelik tedavilerle birlikte, daha seçici ve daha etkili bir tedavi anlayışına geçtik. Bazı hastalarda kemoterapi ihtiyacı belirgin şekilde azalırken, yan etkiler de daha yönetilebilir hale geldi. İmmünoterapi ve hedefe yönelik tedavilerde belirli genetik özelliklere sahip tümörlerde ve bağışıklık sistemi yanıtı güçlü olan hastalarda çok başarılı sonuçlar görüyoruz. Özellikle akciğer kanseri, melanom, böbrek ve mesane kanserlerinde immünoterapi adeta bir dönüm noktası oldu" dedi. "Kanserde asıl düşman hastalık değil, gecikmedir" Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı ve Tıbbi Onkoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Onur Eşbah, açıklamasını "Dünya Kanser Günü vesilesiyle altını çizmek isterim ki; kanser artık çaresiz bir hastalık değildir. Bilim hızla ilerlemekte, her geçen gün yeni tedavi seçenekleri ortaya çıkmaktadır. Yapmamız gereken korkmak değil, bilinçlenmek; bedenimizi dinlemek, tarama programlarını ihmal etmemek ve sağlıklı yaşam alışkanlıklarını hayatımıza yerleştirmektir. Unutmayalım, kanserde asıl düşman hastalık değil, gecikmedir" şeklinde tamamladı.
03 Şubat 2026 Salı - 11:36
Trabzon’da yedikleri tost sonrası hastanelik olan aile konuyu yargıya taşıyor
Trabzon’un Yomra ilçesinde bir zincir restoranda yedikleri tost sonrası rahatsızlanarak hastanelik olan ve yapılan denetimde, işletmede son tüketim tarihi geçmiş ürün tespit edilen Çolak çifti, yaşadıkları sürecin ardından konuyu mahkemeye taşıma kararı aldı. Trabzon’un Arsin ilçesinde yaşayan ve ata tohumu yetiştiriciliği ile tanınan Fatih Çolak (43) ile eşi Leman Banu Çolak (44), Yomra ilçesinde bulunan MADO isimli zincir restoranda tost yedikten bir süre sonra mide bulantısı ve rahatsızlık şikâyetleri yaşamaya başladı. Bunun üzerine aile hekimine başvuran Çolak çifti, verilen ilaçların ardından evlerine döndü. Ancak Leman Banu Çolak’ın gece saatlerinde rahatsızlığının artması üzerine Kanuni Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne başvuruldu. Sabah saatlerine kadar tedavi gören Çolak, taburcu edildikten kısa süre sonra şikâyetlerinin yeniden artması üzerine bu kez Karadeniz Teknik Üniversitesi Farabi Hastanesi’ne gitti. Burada tedavi altına alınan Çolak, yapılan müdahalenin ardından taburcu edildi. Yaşanan olayın ardından Çolak ailesi, ilgili kurumlara şikayette bulundu. Şikayet üzerine Tarım ve Orman Bakanlığı ekipleri tarafından işletmede inceleme başlatıldı. Yapılan denetimlerde, restoranda son tüketim tarihi geçmiş ürün kullanıldığı tespit edildi. Bakanlık tarafından Fatih Çolak’a yapılan yazılı geri dönüşte, gıda güvenliğine ilişkin denetimlerin 5996 sayılı Veteriner Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda ve Yem Kanunu kapsamında yürütüldüğü belirtilerek, "İlgili kayıtlı başvurunuza istinaden 28 Ocak 2026 tarihinde işletmede resmi kontrol gerçekleştirilmiştir. Yapılan denetimde iş yerinde son tüketim tarihi geçmiş ürün tespit edilmiş olup, işletmeye gerekli yasal işlemler uygulanmıştır" ifadelerine yer verildi. "Hafıza kaybı yaşadım" Yaşanan sürecin ardından sağlıklarına kavuşan Çolak ailesi, olayla ilgili olarak MADO isimli zincir restorandan herhangi bir şekilde aranmadıklarını belirterek konuyu yargıya taşıyacaklarını ifade etti. Tanınmış ve temiz bir yerde yemek istediklerini belirten Leman Banu Çolak, "Normalde dışarıda yemek yemeyi tercih etmiyoruz ama o gün acil bir işimiz vardı. Tanınmış, bilindik ve temiz bir yerde yemek yiyelim dedik. Tost yemiştik. 2-3 saat sonra rahatsızlandım. Aile hekimime gittim. Orada ilaç aldım ancak yeterli olmadı. Gece saatlerinde hastaneye gittik. O zamanları hiç hatırlamıyorum. Eve geldikten sonra tekrar başka bir hastaneye gittik. Yine serum ve ilaçlar aldım. Hafıza kaybı da yaşadım. İlk gittiğim hastaneyi hatırlamıyorum. Eşimde rahatsızlanınca ilk gün Tarım ve Orman Bakanlığı’nı aradık. Sağ olsun onlar denetime gitti. Yapılan incelemede son kullanma tarihi geçmiş ürün tespit edildi. Yediğimiz tosttan zehirlendiğimiz bu şekilde tespit edildi. O günden beri firma bizimle iletişime geçmedi. Bundan sonrası için mahkeme sürecimiz olacak" dedi. Fatih Çolak: "Bizim için zor bir süreçti" Eşinin zehirlenmeden kaynaklı kısa süreli hafıza kaybı yaşadığını vurgulayan Fatih Çolak, "Acil durumdan kaynaklı yemek yiyelim dedik. Tost yemek istedik. Yemekten yaklaşık 3 saat sonra eşim mide bulantısı, kusma, karın ağrısı gibi şikayetleri nedeniyle aile hekimine gittik. Aile hekimi gıda zehirlenmesi olabileceğini söyledi. İlaçları kullandık. Gece saatlerinde eşimden halsizlik oldu. Yattığı yerden kalkamaz hale geldi. Böyle olmaz diyerek hastaneye gittik. Kanuni Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde sabah saatlerine kadar ilgilendiler. Eşim kendini toparlayınca taburcu olduk. Sonrasında yine fenalaştı. Bu sefer KTÜ Farabi Hastanesi’ne gittik. Burada da tedavi uyguladılar. Konuşmamızda ilk gittiğimiz hastaneyi hatırlamadığını anladım. Bizim için zor bir süreçti" şeklinde konuştu. "Marka olan bir yer tercih edelim dedik, meğerse yanlış düşünmüşüz" "Bizim bir beklentimiz yoktu ama belki arayıp özür dilerler diye bekledik. Mantıklı bir açıklama beklemiştik. Hiçbir şekilde bizimle iletişime geçen olmadı" diyen Çolak, "Bu olmasın istiyoruz. Toplum adına bunlar artık cesaret edemesin istiyoruz. İşletmelerin bu konuda dikkatli olmasını istiyoruz. Çok basit önlemler. Kimse son kullanma tarihi geçmiş ürünü çocuğuna yedirmez. Kendi çocuğuna yedirmeyeceği ürünü müşterilerine yedirmesi de vicdani olarak beni üzüyor. İnşallah işletmeler gerekli dersleri çıkartılar. Eşimin ilaç içmesi gerekiyordu. Bu nedenle hızlı bir şekilde hazırlanabilecek bir ürün yiyelim dedik. Merdiven altı dedikleri işletmeleri değil de marka olan bir yer tercih edelim dedik. Meğerse yanlış düşünmüşüz. İnsanlar markalara güvenebilsinler istiyoruz. Bizi en çok üzen işletmenin bize geri dönüş yapmaması. Bu haberler ilk çıktığında marka isminin çıkmasını özellikle istemedim. Bizim bir beklentimiz yoktu ama belki arayıp özür dilerler diye bekledik. Mantıklı bir açıklama beklemiştik. Hiçbir şekilde bizimle iletişime geçen olmadı" ifadelerini kullandı. "Gerekli bütün yasal adımları atacağız" Konuyu mahkemeye taşıyacaklarını kaydeden Çolak, "Bu konuya duyarlılık göstermek ve adli olarak yürütmek bizim için gerekli olan bir şey değil. Bu toplum adına gerekli olan bir durum. Bizim başımıza gelen geldi. Çok şükür atlattık. Bundan sonra ki süreçte insanların başına gelmemesi için haliyle bunun bedeli olması gerekiyor. Sürekli medyaya yansıyan zehirlenme vakaları oluyor. Bu haberler gördükleri halde işletmelerin önlem almadığını görmüş olduk. Bunları görünce bu işi bu halde bırakamayız. Bu sektörde hizmet veren kötü niyetli işletmelerin kendilerine çeki düzen vermesi için gerekli bütün yasal adımları atacağız" dedi.
03 Şubat 2026 Salı - 11:23
Şemdinli Devlet Hastanesi’nde endoskopi hizmeti başladı
HAKKARİ (İHA) – Hakkari’nin Şemdinli Devlet Hastanesi’nde, Genel Cerrahi Uzmanı Hasan Berk Şahin tarafından endoskopi işlemleri yapılmaya başlandı. Sindirim sistemi hastalıklarının tanı ve takibinde önemli bir yere sahip olan endoskopi hizmeti, hastanede kurulan modern cihazlar eşliğinde güvenli bir şekilde uygulanıyor. Yeni hizmetle birlikte mide, yemek borusu ve onikiparmak bağırsağına yönelik birçok hastalığın erken tanısı mümkün hale gelirken, vatandaşların bu tür işlemler için il dışına sevk edilme ihtiyacı da önemli ölçüde azalacak. Endoskopi işlemlerinin Şemdinli Devlet Hastanesi bünyesinde yapılmaya başlanması, ilçedeki sağlık hizmetlerinin niteliğini artıran önemli bir adım olarak değerlendiriliyor.
03 Şubat 2026 Salı - 11:20
Uzmanından uyarı: "Sigara, Türkiye’de en az 4-5 litre benzin parasına eşit olmalı"
Sağlık Bilimleri Üniversitesi Gülhane Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Toker Ergüder, sigaranın dolaylı etkilerle birlikte Türkiye’ye yıllık 23-24 milyar dolarlık maliyet oluşturduğunu belirterek uyarılarda bulundu. Türkiye’de sigara kullanım oranını düşürmeye yönelik çalışmalar devam ediyor. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Toker Ergüder, sigaranın ülke ekonomisine maliyeti, fiyatların caydırıcılığı, gençler ve kadınlar üzerindeki etkileri ile elektronik sigaralara ilişkin değerlendirmelerini İHA muhabirine anlattı. Toker Ergüder, Türkiye’ye yıllık 23-24 milyar dolarlık maliyet oluşturduğunu belirterek sigaranın en az 4-5 litre benzin parasına eşit olması gerektiğini ifade etti. "Sigaranın Türkiye’ye yıllık maliyeti 23-24 milyar dolar" Türkiye’de 2010’lu yıllardan itibaren çok önemli çalışmaların olduğunu belirten Toker Ergüder, "Sigaranın tek başına maliyetini hesaplamak çok zor. Dolaylı maliyetlere de bakıyoruz. Biz en son 23 Aralık’ta burada bir çalıştay yaptık ve yaptığımız çalışma sonucunda sigaranın Türkiye maliyetinin yaklaşık 680 milyar lira olduğunu tespit ettik. Bu da yaklaşık 17-18 milyar dolara denk geliyor ama tabii bunun üzerine de birazcık dolaylı maliyetleri de eklemek lazım. Diyelim ki siz sigara içtiniz, kalp krizi geçirdiniz, uzun süre evde kalıyorsunuz, işe gidemiyorsunuz, otobüs şoförüsünüz, akciğer kanseri oldunuz, vefat ettiniz. Sonra onun ailenize getirdiği yükleri de hesaplamak lazım. Bunların hepsini hesaplarsanız sigaranın Türkiye maliyetinin yaklaşık 23-24 milyar dolar civarında olduğunu dolaylı maliyetlerle beraber tahmin ediyoruz" dedi. "Türk gibi sigara içmekten nasıl Türk gibi sigara içmemeyi ülkeye getirdiniz diye öğrenmeye çalıştılar" Sigarayı bırakmanın bir aşama olduğunu söyleyen Ergüder, "Önce insanlar sigarayı bırakmayı düşünürler. Ondan sonra sigarayı bırakmaya karar verirler. Ondan sonra sigarayı bırakmak için destek alırlar. Sonra sigarayı bırakırlar ve sürdürürler. Sigarayı bırakmayı düşünmek ve karar vermek için eğitim çok önemli. Bu konuda da Sağlık Bakanlığımız çok önemli faaliyetler yapıyor. Sürekli bilgilendirme çalışmaları, aile eğitimleri sigara bırakma hizmeti vermeye başladı. Online sigara bırakma hizmeti alabiliyorsunuz. Ancak insanlarda her zaman bilgi tutum ve davranışa dönüşmez. Bizim başka önemli müdahalelere de ihtiyacımız var. Bunlardan biri de mali politikalardır. Mali politikalar sigarayı bırakmayı düşündürürler. Bununla ilgili dünyadaki en iyi örneklerden biri de Türkiye’dir. Türkiye 2008’de bu dumansız hava sahası kanunundan sonra 2008 ile 2012 arasında Türkiye’de sigara içme oranları yüzde 14’e yakın düştü. Hakikaten çok dünyaya örnek tarihi bir kampanya yaptık. Dünya Sağlık Örgütü Başkanı 3 sefer İstanbul’a geldi ve Sayın Cumhurbaşkanımızla görüştü. Türk gibi sigara içmek diye bir terim vardı eskiden. Siz, Türk gibi sigara içmekten nasıl Türk gibi sigara içmemeyi ülkeye getirdiniz diye öğrenmeye çalıştılar" diye konuştu. "İnsanların gelirlerinden sigaraya ayrılan oranı yüzde 4,8’den 1,8’e düştü" Aynı zamanda Ergüder, şu ifadelere yer verdi: "Eskiden insanlar ceplerindeki paraların, yıllık gelirlerinin sigara almak için yüzde 4.8’ini harcarken son 1 yılda bu yüzde 1.8’e düştü. Türkiye’de sigaralar çok ulaşılabilir oldu. Bu da özellikle çocuk ve gençleri daha çok etkiliyor. Çocuk ve gençler sigaralar ucuz olduğu sürece sigaraya daha kolay erişiyorlar ve nikotin bağımlısı hale geliyorlar. Bazen bana kızıyorlar bunları söyledikçe ama sonuçta ben bir halk sağlığı profesörüyüm, tıp doktoruyum, hekimim ve insanların sağlık ve iyilik halleri için bir şeyler söylemeye çalışıyorum. Onların akciğer kanserine yakalanmalarını önlemeye çalışıyoruz. O yüzden de bu söylediklerimizin hepsi onların sağlık ve iyilikleri hali. Türkiye’de şu anda sigara fiyatları diğer ürünlerle kıyaslandığında ucuz kaldı." "Sigaranın Türkiye’de en az 4-5 litre benzin parasına eşit olması lazım" Dünya genelinde 1 paket sigaranın bir menü hamburger parası veya 4-5 litre benzin parasına eşit olduğunu ifade eden Ergüder, "Fiyat söyleyince bana çok kızıyorlar. Sonuçta Türkiye’de de o parayı verirken markette düşündürecek, beyinde sigarayı bırakmaları için tetikleme oluşturacak bir fiyatın olması lazım. Bizim de öngörümüz sigaranın Türkiye’de en az 4-5 litre benzin veya bir hamburger parasına eşit olması lazım. Bununla ilgili de çok çalışmalarımız var. 2004 yılında Türkiye’de 1 paket sigara parasıyla bir hamburger alınabiliyormuş. Şu anda 4 paket sigara ile bir hamburger alabiliyorsunuz. 4-5 litre benzin parası Türkiye’de yaklaşık 250-300 liraya denk geliyor. Türkiye’de 90 liraya sigara satılıyor. Biz ne yazık ki 90 liraya sigara satıldığı sürece akciğer kanserlerini, kalp krizlerini önlemede bir sürü zorluk yaşıyoruz" şeklinde konuştu. Tütün endüstrisinin hedefi kadınlar Toker, sigara firmalarının son yıllarda özellikle genç kadınları hedef aldığını belirterek, Türkiye’de genç kadınlarda sigara kullanımının son 10 yılda ciddi oranda arttığını söyledi. Bu artışın sürmesi halinde gelecek yıllarda kadınlarda akciğer kanseri ve kalp-damar hastalıklarına bağlı ölümlerin ciddi şekilde yükselebileceği uyarısında bulunan Toker, kadınları tütün endüstrisinin etkisine karşı dikkatli olmaya çağırdı. Elektronik sigaralar ve vakalar Toker, slim sigaraların ardından elektronik ve ısıtılmış sigaraların piyasaya sürüldüğünü belirterek, bu ürünlerin de nikotin bağımlılığına yol açan ve ciddi sağlık riskleri taşıyan zararlı ürünler olduğunu söyledi. Toker, ABD’de yaşanan ölümleri hatırlatarak Türkiye’de de vakaların görülmeye başladığını ve kullanıcıların dikkatli olması gerektiğini vurguladı.
03 Şubat 2026 Salı - 11:19
Halk Sağlığı Genel Müdürü Demirkol: "(Grip vakaları) Bu dönemde herhangi bir rutin dışı artış yok ve kontrol dışında bir durum yok"
Sağlık Bakanlığı Halk Sağlığı Genel Müdürü Doç. Dr. Muhammed Emin Demirkol, grip vakalarının arttığı iddialarına ilişkin, "Türkiye’de bu dönemde herhangi bir rutin dışı artış yok ve kontrol dışında bir durum yok" dedi. Sağlık Bakanlığı Halk Sağlığı Genel Müdürü Doç. Dr. Demirkol, grip vakalarının arttığı iddialarına ilişkin açıklama yaptı. İhlas Haber Ajansı (İHA) muhabirine konuşan Demirkol, enfeksiyonları yakından takip ettiklerini belirterek, "Erken uyarı sistemimizle, Türkiye’nin herhangi bir yerinde ortaya çıkan vaka artışları bizim sistemimize sinyal olarak düşüyor ve ekiplerimiz, uzman ekiplerimiz, biyologlarımız bu konuyla ilgili yakın takipteler. Türkiye’nin herhangi bir ilinde, herhangi bir köyünde, herhangi bir vaka artışı adresler üzerinden bizim sistemimizde yakından takip ediliyor. Bu şu demek, farklı hastanelere aynı köyden başvuran 20 vatandaşımız farklı hastanelere başvurmuş olsalar bile onların Merkezi Nüfus İdaresi Sistemi (MERNİS) adreslerinden bulundukları köy kümelenmesi çalışması anında yapılıyor" şeklinde konuştu. "Bizim alarm olacağımız herhangi bir artış farklı bir artış söz konusu değil" Her yıl ekim ayından mart ayına kadar dalgalanmaları beklediklerini aktaran Demirkol, "Epidemiyologlarımızla yaptığımız bilimsel toplantılarda da onların da bize bu raporların analizlerinde söyledikleri bu süreci normal olduğu. Yani biz her ayın her gününde bir önceki yıllara göre farklı bir artış var mı, beklemediğimiz bir yükseliş var mı diye de bakıyoruz. Bir önceki haftaya göre bu haftada artış olabilir, fakat bir önceki yılla kıyaslayarak mevsimsel geçişleri doğru analiz etmek gerekiyor bilimsel açıdan. Bu kapsamda bu süreçte bizim dikkatimizi çeken vatandaşımızın alarm olacağı, bizim alarm olacağımız herhangi bir artış farklı bir artış söz konusu değil" açıklamasında bulundu. "Türkiye’de bu dönemde herhangi bir rutin dışı artış yok ve kontrol dışında bir durum yok" Her yıl farklı mutasyonlarla farklı virüs türlerinin ortaya çıktığını dile getiren Demirkol, "Dünyanın farklı yerlerinde tabii çeşitli virüs isimleri gündemimize geliyor, haberlerde okuyoruz. Türkiye’de acaba bu var mı diye vatandaşlarımız endişeleniyor. Fakat içleri rahat olsun. Biz yakından sistemi bilim adamlarımızla, bilim komisyonlarımızla yakından takip ediyoruz. Bilim insanlarımız bu konuda bizleri her daim aydınlatıyorlar ve yol gösteriyorlar. Türkiye’de bu dönemde herhangi bir rutin dışı artış yok ve kontrol dışında bir durum yok. Bu mevsimde doğal artışları yaşıyoruz" diye konuştu. "Kontrol dışına çıkan belirtilerde en yakın sağlık kuruluşuna başvurmalarını tavsiye ediyoruz" Demirkol, öksürük, bulantı, kusma gibi belirtilerin kontrol dışına çıktığında en yakın sağlık kuruluşuna gidilmesi gerektiğini vurgulayarak şu ifadeleri kullandı: "Uyarımız bu dönemde ateş, öksürük, bulantı kusma gibi durumlar olduğunda istirahat etmelerini, olabildiği kadar kalabalıklardan uzak kalmalarını, bol su tüketmelerini ve doğal beslenmelerini tavsiye ediyoruz. Bunlar kontrol dışına çıktığında öksürük, ateş, bulantı kusma gibi yine en yakın sağlık tesisimize başvurmalarını kendilerine tavsiye ediyoruz. Bu süreçler, doğal süreçler geçecektir. Fakat kronik hastalığı olanlar, yaşlı olanlar özellikle bebeklerde, çocuklarda da hassas ve kırılgan gruplarımız olduğu için, enfeksiyonlardan çok daha kolay etkilendikleri için hem bu gruplara daha bir hassasiyetle eğiliyoruz tüm sağlık personelimizle hem de onlara bu durum yaşandığında hastanelerimizi bekliyoruz."
03 Şubat 2026 Salı - 11:10
Bayburt Devlet Hastanesinde Ocak ayında 40 bin 4 hasta muayene edildi
Bayburt Devlet Hastanesi, Ocak ayında başvuran hastaneye başvuran hasta sayısını açıkladı. Açıklanan verilere göre yılın ilk ayında ayaktan bakılan hasta sayısı 40 bin 4 olarak kayıtlara geçti. Aralık ayında 42 bin 406 olan hasta sayısının Ocak ayında düştüğü görülürken, en fazla başvurunun iç hastalıkları ve göz hastalıkları polikliniklerine yapıldığı belirtildi. Bayburt Devlet Hastanesinde Merkezi Hekim Randevu Sistemi (MHRS) üzerinden randevu alan 10 bin 762, MHRS dışı ayaktan başvuran 17 bin 249 ve acil servise müracaat eden 11 bin 993 hasta olmak üzere toplam 40 bin 4 kişi muayene edildi. Ocak ayında en fazla başvuru 4 bin 131 hasta ile iç hastalıkları polikliniğine yapıldı. Bu polikliniği 2 bin 533 başvuru ile göz hastalıkları, 2 bin 470 ile ortopedi, 2 bin 293 ile kadın hastalıkları ve doğum ve 2 bin 228 ile çocuk polikliniği izledi. Acil serviste ise 11 bin 993 hastaya müdahale edildi. 01-31 Ocak tarihleri arasında polikliniklere tedavileri yapılmak üzere başvuran ve muayene edilenlerin sayıları ise şu şekilde: Uzman aile hekimliği: 993 Anestezi polikliniği: 276 Beyin cerrahisi: Bin 318 Cildiye polikliniği: Bin 142 Çocuk cerrahisi: 145 Çocuk polikliniği: 2 bin 228 Çocuk ve ergen ruh sağlığı: 300 Enfeksiyon hastalıkları: 376 Fizik tedavi polikliniği: Bin 207 Genel cerrahi polikliniği: Bin 283 Göğüs cerrahisi polikliniği: 142 Göğüs hastalıkları polikliniği: 936 Göz hastalıkları polikliniği: 2 bin 533 İç hastalıkları polikliniği: 4 bin 131 Kadın hastalıkları ve doğum polikliniği: 2 bin 293 Kalp damar cerrahisi: 273 Kardiyoloji polikliniği: Bin 269 Kulak burun boğaz polikliniği: Bin 350 Nöroloji polikliniği: 998 Ortopedi polikliniği: 2 bin 470 Plastik cerrahi polikliniği: 202 Ruh sağlığı ve hastalıkları polikliniği: Bin 35 Üroloji polikliniği: Bin 111 Acil servis hastası: 11 bin 993 Hastanede, 284 ameliyat ve 63 lokal ameliyat gerçekleştirilirken, 86 endoskopi, 24 kolonoskopi ve 35 anjiyo işlemi yapıldı. Ayrıca 3 hastaya kalıcı kalp pili takıldı. gebe okulundan yararlanan danışan sayısı ise 18 olarak açıklandı.
03 Şubat 2026 Salı - 10:35
Doç. Dr. Fatma Sert: "Kanserle mücadelede başarı farkındalıkla mümkündür"
Ege Üniversitesi (EÜ) Kanserle Savaş Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü Doç. Dr. Fatma Sert, kanserle mücadelede başarının yalnızca bilimsel gelişmelerle değil; toplumsal farkındalık, sağlıklı yaşam alışkanlıkları ve düzenli sağlık kontrolleriyle mümkün olabileceğini vurguladı. Doç. Dr. Fatma Sert, kanserle mücadelede güncel bilimsel gelişmeler ve merkez bünyesinde yürütülen çalışmalar hakkında değerlendirmelerde bulundu. 4 Şubat Dünya Kanser Günü’nün bilimsel gelişmeleri toplumla paylaşmak açısından önemli bir fırsat olduğunu belirten Doç. Dr. Fatma Sert, kanserin dünya genelinde ve ülkemizde önemli bir halk sağlığı sorunu olmaya devam ettiğini ifade etti. Doç. Dr. Sert, "Günümüzde kanser tedavisinde en önemli gelişmelerden biri, kişiselleştirilmiş tedavi yaklaşımlarının klinik uygulamaya girmiş olmasıdır. Moleküler biyoloji ve genetik alanındaki ilerlemeler sayesinde, hastalarımızın tümör yapısına özgü hedefli tedaviler uygulayabiliyoruz. Bu yaklaşımlar, tedavinin etkinliğini artırırken yan etkilerin azaltılmasına da önemli katkı sağlamaktadır. Bununla birlikte immünoterapi alanındaki gelişmeler de kanser tedavisinde yeni bir dönemi beraberinde getirmiştir. Bağışıklık sisteminin kanser hücrelerini tanıyıp yok etmesini hedefleyen bu tedaviler, özellikle akciğer kanseri, melanom ve bazı genitoüriner kanser türlerinde sağkalım sürelerini anlamlı şekilde uzatmıştır. Klasik kemoterapiden farklı etki mekanizmalarıyla çalışan immünoterapiler, kanserle mücadelede umut verici sonuçlar ortaya koymaktadır" dedi. "Erken tanı, tedavi başarısını belirleyen en kritik faktördür" Erken tanı ve gelişmiş radyoterapinin tedavi başarısını artırdığını belirten Doç. Dr. Sert, "Radyoterapi teknolojilerindeki gelişmeler de kanser tedavisinde önemli kazanımlar sağlamaktadır. Yoğunluk ayarlı, görüntü kılavuzlu ve stereotaktik radyoterapi teknikleri sayesinde tümörler çok daha yüksek doğrulukla hedeflenebilmekte, sağlıklı dokular ise maksimum düzeyde korunabilmektedir. Bu sayede tedavi başarısı artarken, hastalarımızın yaşam kalitesi de önemli ölçüde iyileşmektedir. Bunun yanı sıra erken tanı ve tarama programlarının önemi her geçen gün daha net bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Meme, rahim ağzı, kolorektal ve prostat kanserleri başta olmak üzere pek çok kanser türünde hastalığın erken evrede saptanması, tedavi sürecinin başarısını doğrudan belirleyen en kritik faktörlerden biridir" diye konuştu. "Kanserle mücadelede aktif bir rol üstleniyoruz" Kanserle mücadelede başarının yalnızca tıbbi gelişmelere dayanmadığını vurgulayan Doç. Dr. Sert, "Merkezi olarak bilimsel araştırmalar, multidisipliner hasta yaklaşımı, toplum bilgilendirme çalışmaları ve eğitim faaliyetleriyle kanserle mücadelede aktif bir rol üstleniyoruz. Merkezimizde yürütülen kanser kayıtları, ülkemizin en köklü ve güvenilir kanser veri kaynakları arasında yer almaktadır. Aynı zamanda yürüttüğümüz sosyal sorumluluk projeleri ve klinik çalışmalarla çağdaş tedavi yaklaşımlarının geliştirilmesine katkı sağlıyor, hastalarımıza en güncel bilimsel veriler ışığında hizmet sunuyoruz. Bu anlamlı günde bir kez daha vurgulamak isteriz ki, kanserle mücadelede başarı yalnızca bilimsel gelişmelerle değil; toplumsal farkındalık, sağlıklı yaşam alışkanlıkları ve düzenli sağlık kontrolleriyle mümkündür. 4 Şubat Dünya Kanser Günü’nün toplumsal bilinçlenmeyi artırmasını ve kanserle mücadelede umutlarımızı güçlendirmesini temenni ediyoruz" dedi.
03 Şubat 2026 Salı - 10:27
Diş kaybı sadece gülüşü değil, tüm vücut dengesini etkiliyor
Diş kaybı yalnızca estetik bir soruna değil, çiğneme fonksiyonundan vücut dengesine, yüz görünümünden genel sağlığa kadar birçok sistemi etkileyen ciddi bir sağlık problemine neden olabiliyor. Bahçeşehir Üniversitesi (BAU) Diş Hekimliği Fakültesi Ağız ve Diş Sağlığı Hastanesi Protetik Diş Tedavisi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Serra Oğuz Ahmet, tedavi edilmeyen diş eksikliklerinin kişiyi 5-10 yıl daha yaşlı gösterebildiğini söyledi. Sağlığı birçok açıdan etkileyen dişlerde yaşanan kayıpların tedavi edilmemesi zincirleme sorunlara sebep oluyor. BAU Diş Hekimliği Fakültesi Ağız ve Diş Sağlığı Hastanesi Protetik Diş Tedavisi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Serra Oğuz Ahmet, diş eksikliğinin çene kemiğinin zayıflamasına, yüz şeklinin değişmesine, sindirim sorunlarına ve duruş bozukluklarına yol açabildiğini belirtti. Ahmet, bu sürecin zamanla zincirleme sağlık sorunlarına neden olduğuna dikkat çekti. Çoğu zaman estetik kaygı ya da çiğneme zorluğuyla dikkat çeken diş kayıplarının genel sağlık açısından birçok etkisi bulunduğunu söyleyen Prof. Dr. Serra Oğuz Ahmet, diş kayıplarının oluşturduğu etkinin birbirlerini tetikleyen sağlık sorunlarına yol açtığını vurguladı. Diş kayıplarını değerlendiren Prof. Dr. Ahmet, "Diş kaybı çoğu zaman yalnızca estetik bir sorun ya da çiğneme zorluğu olarak düşünülür. Oysa bilimsel araştırmalar, eksik dişlerin yalnızca yüzü yaşlandırmakla kalmadığını; kas, eklem ve iskelet sistemini de olumsuz etkilediğini, hastanın postürünü değiştirdiğini de ortaya koyuyor. Başka bir deyişle dişler, sandığımızdan çok daha büyük bir denge sisteminin parçası olduğundan, tek bir diş eksikliğinin bile göz ardı edilmemesi gerekir" dedi. Çene kemiğinde yüzde 40’a varan kayıp Dişlerin yüzün alt bölümünü şekillendiren ve çiğneme sistemini oluşturan yapılar olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Ahmet, bilimsel çalışmalara göre diş çekimini takip eden ilk 6-12 ay içinde çene kemiğinde yüzde 25 ila yüzde 40’a varan kemik kaybı görülebildiğini belirtti. Ahmet, tek bir diş kaybının bile çiğneme sistemindeki dengeyi bozabildiğini söyledi. 5-10 yıl daha yaşlı görünüm Diş kaybının çiğneme kaslarının zayıflamasına ve çiğneme gücünün azalmasına sebep olabildiğini de belirten Prof. Dr. Serra Oğuz Ahmet, "Çiğneme sırasında aktif olarak çalışan kaslar diş eksikliği nedeniyle yeterince kullanılamadığında bu kasların etkinliklerinin azalmaya başladığını görüyoruz. Bu durum yüzde sarkma hissi, ağız çevresinde kırışıklıkların artması, dudakların birbiri üzerine yığılması yorgun ve çökmüş bir yüz ifadesine sebep olurken, birçok hasta da bu süreci ’yüzüm eski dolgunluğunu kaybetti’ diyerek ifade ediyor" dedi. Diş eksikliğinin oluşturduğu kemik kaybıyla dudakların desteğini yitirerek içe doğru çekilmelerine, yanakların çökmesine, alt yüz yüksekliğinin azalmasına çene hattının belirginliğini kaybetmesine neden olabildiğine değinen Ahmet, bu durumun kişinin kronolojik yaşından 5-10 yıl daha yaşlı bir görünüme sahip olmasına sebep olabildiğine dikkat çekti. "Vücut dengesini etkileyebiliyor" Diş eksikliklerinin etkisinin yüzle sınırlı olmadığını vurgulayan Ahmet, çiğneme sisteminin çene eklemi (TME), boyun kasları, omuzlar ve hatta omurga ile doğrudan bağlantılı olduğunu söyledi. Ahmet, "Eksik dişler nedeniyle çiğnemenin tek taraflı yapılmaya başlanmasıyla birlikte çene eklemine ve kalan dişlere binen yük artar. Çene ekleminde ağrı, ses gelmesi ve kilitlenme gibi olumsuzluklar görülebilir. Boyun ve omuz kaslarında gerginlik oluşabilirken, duruş bozuklukları, baş ağrıları da ortaya çıkabilir. Yapılan birçok çalışma, uzun süreli diş eksikliği olan bireylerde çene eklemi rahatsızlıkları ve boyun ağrılarının daha sık görüldüğünü göstermektedir. Yani ağızdaki küçük bir eksiklik, zamanla tüm vücut dengesini etkileyebilecek hale gelebilir" dedi. Beyin değişime uyum sağlamaya çalışıyor Çiğnemenin beynin motor ve duyusal alanlarını aktif tutan önemli bir fonksiyon olduğunu ifade eden Prof. Dr. Ahmet, diş eksikliği sonucu çiğnemenin azalmasıyla birlikte beynin de bu duruma uyum sağlamaya çalıştığını belirtti. Yemek yerken çabuk yorulma, sert gıdalardan kaçınma, beslenme alışkanlıklarının değişmesi gibi durumlara da sebep olan diş eksikliği tedavisinin önemli olduğunu söyledi. Zamanında tedavi çok önemli Tedavi süreciyle ilgili de bilgi veren Prof. Dr. Serra Oğuz Ahmet, özellikle implant destekli protetik tedavilerin, mevcut çene kemiğini koruyarak kemik kaybını yavaşlattığını ve yüzün doğal destek yapısını koruduğunu belirtti. Ahmet: "Tedaviyle çiğneme fonksiyonu yeniden sağlanır, çene eklemi üzerindeki yükler dengelenir, yüz kasları tekrar aktif çalışmaya başlar, boyun ve omuz kaslarındaki dengesizlikler azalır. Bu nedenle protetik tedavileri, yalnızca ağız ve diş sağlığı değil aynı zamanda genel vücut sağlığı açısından da önemdir" dedi. Diş kaybından sonraki 1-2 yıl içinde yapılmayan tedavilerin hem kemik kaybını artırdığını hem de ilerideki tedavi seçeneklerini sınırladığını belirten Ahmet sözlerine şöyle devam etti: "Diş kaybı sonrası ’Nasıl olsa sonra yaptırırım’ düşüncesi, kemik ve kas sistemindeki olumsuz değişimlerin hızlanmasına neden oluyor. Bu nedenle tedavi sürecini geciktirmemek gerekiyor."
03 Şubat 2026 Salı - 10:24
Üroonkolojide güncel yaklaşımlar uzmanlar tarafından ele alındı
Avrasya Üroonkoloji Derneği Anadolu Yakası Ocak Ayı Vaka Tartışma Toplantısı’nda, prostat kanseri başta olmak üzere üroonkolojik hastalıklara yönelik güncel tanı ve tedavi yaklaşımları ele alındı. Toplantıda, ileri radyoterapi teknolojileri, gerçek hasta olguları ve multidisipliner değerlendirmeler ışığında klinik uygulamalara yön veren yeni yaklaşımlar tartışıldı. Toplantının açılış konuşmasını, Avrasya Üroonkoloji Derneği Başkanlığı’na seçilen ve Süleyman Yalçın Şehir Hastanesi’nde Üroloji Uzmanı olarak görev yapan Prof. Dr. Asıf Yıldırım gerçekleştirdi. Prof. Dr. Yıldırım, vaka temelli bilimsel tartışmaların hekimler arasındaki bilgi paylaşımını güçlendirdiğini ve bu tür toplantıların klinik pratiğe doğrudan katkı sağladığını vurguladı. MR-LINAC ile Kişiye Özel Radyoterapi Toplantının öne çıkan sunumlarından birini yapan Medicana Ataşehir Hastanesi Radyasyon Onkolojisi Uzmanı Prof. Dr. Sedat Koca, prostat kanserinde MR ve LINAC teknolojilerinin birlikte kullanıldığı modern radyoterapi yaklaşımlarını anlattı. Prof. Dr. Koca, radyoterapinin artık sabit planlarla değil, hastanın günlük anatomik değişimlerine uyum sağlayan ve gerçek zamanlı görüntüleme ile yönetilen kişiye özel bir tedaviye dönüştüğünü ifade etti. MR tabanlı sistemler sayesinde hedef tümörün anlık olarak izlenebildiğini belirten Prof. Dr. Koca, hedef hacmin organ hareketlerine bağlı olarak yer değiştirmesi durumunda sistemin otomatik olarak durabildiğini vurguladı. Bu yaklaşımın sağlam dokuların korunmasını sağladığını, yan etkileri azalttığını ve hasta konforunu artırdığını dile getirdi. Prof. Dr. Koca, günümüzde kanser tedavisindeki temel hedefin yalnızca hastalığı yok etmek değil, aynı zamanda hastanın yaşam kalitesini korumak olduğunu söyledi. Olgu panelinde multidisipliner değerlendirme Toplantının olgu paneli moderatörlüğünü Medicana Ataşehir Hastanesi Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Oktay Akça üstlenirken, panelde Fatih Sultan Mehmet Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nden Dr. Cemal Derman ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi’nden Dr. Alihan Parpucu tarafından sunulan vakalar ele alındı. İnteraktif şekilde ilerleyen oturumda, prostat ve üroonkolojik hastalıklara yönelik tanı ve tedavi yaklaşımları çok yönlü olarak değerlendirildi. İstanbul Anadolu Yakası’ndaki farklı hastanelerden katılım gösteren hekimlerin de katkılarıyla toplantı, bilimsel etkileşimin yüksek olduğu verimli bir platforma dönüştü. Medicana Ataşehir Hastanesi’nin ev sahipliğinde gerçekleşen bu buluşma, üroonkoloji alanında güncel tedavi yaklaşımlarının paylaşılması ve ileri teknolojilerin klinik uygulamalara entegrasyonu açısından önemli bir organizasyon olarak öne çıktı.
Daha Fazla Yükle
GERİ BİLDİRİM
Geliştirme sürecine katkıda bulunmak için lütfen sitede karşılaştığınız hataları bize bildirin.
Gönder