Son Dakika
|
ÇEVRE
Şampiyon Galatasaray kupasını aldı
Milletvekili İsmail Ok’a yanlış ilaç verilmesi davasında savcı mütalaasını açıkladı
Kıymet Rümeysa Tezcan, Avrupa şampiyonu
Şampiyon Galatasaray üstü açık otobüsle şehir turu attı
Baklava kutusunda rüşvet davasında karar çıktı!
Tepebaşı Belediyesi operasyonunda gözaltı sayısı 25’e yükseldi
Üsküdar Belediyesi’ne yönelik irtikap operasyonu: 7 gözaltı
Trump: "Xi, İran ile anlaşma sağlanması için yardım teklif etti"
Türkiye ile Kazakistan arasında 13 anlaşma imzalandı
Abone
Gündem
Politika
Ekonomi
Dünya
Asayiş
Spor
Video
Yerel
Belgesel
Daha
Fotogaleri
Aktüel
Sağlık
Çevre
Magazin
Kültür Sanat
Eğitim
Teknoloji
Hava Durumu
Tüm Haberler
Tüm Manşetler
RSS
Abone
Gündem
Politika
Ekonomi
Dünya
Asayiş
Spor
Video
Yerel
Belgesel
Daha
Fotogaleri
Aktüel
Sağlık
Çevre
Magazin
Kültür Sanat
Eğitim
Teknoloji
Hava Durumu
Tüm Haberler
Tüm Manşetler
RSS
Whatsapp
İHA Kurumsal
EN
Türkiye’s TV Dramas Conquers Ecuador
Taraftarları taşıyan midibüs devrildi, 27 taraftar yaralandı
MSB’den "seferberlik emri" iddialarına ilişkin açıklama
Dursun Özbek: "Biz artık küresel ölçekte rekabet eden bir organizasyon olmak zorundayız
Büyükçekmece’deki bıçaklı kavgada 16 yaşındaki çocuğun ölümüne ilişkin yeni detaylara ulaşıldı
İngiltere’de istifa eden eski bakandan Başbakan Starmer ile rekabet çağrısı
Kocaeli semalarında dronlarla "AK Parti" ve "Cumhurbaşkanı Erdoğan" koreografisi
Astana’da Hafif Raylı Sistem hizmete açıldı
SAĞLIK
Büyükşehir Belediyesi çölyak hastalarını glütensiz sofrada buluşturdu
17 Mayıs 2026 Pazar - 11:16:56
Antalya Büyükşehir Belediyesi’nin Atatürk Parkı içerisinde bulunan EKDAĞ Sosyal Tesisi’nde çölyak hastalarına yönelik sunulan glütensiz menü hizmeti kapsamında, Batı Akdeniz Çölyak Derneği üyeleri ve aileleri glütensiz akşam yemeğinde bir araya geldi. Antalya Büyükşehir Belediyesi, çölyak hastalarının sosyal yaşamda güvenle yer alabilmesine yönelik çalışmalarını sürdürüyor. Büyükşehir Belediyesi iştiraklerinden EKDAĞ’a bağlı Atatürk Parkı Sosyal Tesisi’nde çölyak hastalarının güvenle tüketebileceği glütensiz menü seçenekleri sunulurken, çölyak farkındalık ayı kapsamında özel bir program düzenlendi. Büyükşehir Belediyesi Sosyal Hizmetler Dairesi Başkanlığı ile Batı Akdeniz Çölyak Derneği iş birliğinde gerçekleştirilen programda, çölyak hastaları ve aileleri kendileri için hazırlanan glütensiz menülerle aynı sofrada buluştu. "Çölyak hastalarımızın yanındayız" Antalya Büyükşehir Belediyesi Sosyal Yardımlar Şube Müdürü Funda Alpaslan Talay, çölyak hastalarının dışarıda güvenle yemek yiyebilmesinin sosyal yaşam açısından önemli olduğunu belirterek, "Çölyak hastaları için dışarıda güvenle yemek yiyebilmek günlük yaşamın en zorlayıcı başlıklarından biri olabiliyor. Glütensiz menülerin yaygınlaşması, çölyak hastalarının sosyal hayata daha güçlü katılımı açısından önem taşıyor. Büyükşehir Belediyesi olarak her zaman çölyak hastalarımızın yanındayız. Onlara glütensiz gıda paketi yardımı ulaştırıyoruz. Glütensiz ürünlerin maliyetlerinin yüksek olduğu düşünüldüğünde, bu desteklerin aile bütçeleri açısından da önemli bir katkı sunuyor" dedi. "Glütensiz menü bizim için çok kıymetli" Batı Akdeniz Çölyak Derneği Başkanı Sülbiye Şahinler ise 2013 yılından bu yana çölyak hastaları ve glütensiz diyet konusunda faaliyet yürüttüklerini belirterek, "Belediyemizin glütensiz gıda desteğinin yanı sıra EKDAĞ tesislerinde glütensiz menü bulundurması bizim için çok özel ve kıymetli. Mayıs ayı hem Türkiye’de hem de dünyada çölyak hastalığına dikkat çekilen bir farkındalık ayı. Biz de dernek üyelerimiz, çocuklarımız ve ailelerimizle birlikte burada glütensiz bir akşam yemeğinde buluştuk. Emeği geçen herkese teşekkür ediyorum" diye konuştu. Program sonunda çölyak hastalarına özel hazırlanan glütensiz pasta kesildi.
17 Mayıs 2026 Pazar - 11:12
Ruh sağlığı için sanat reçetesi
Sanatın toplum ve birey üzerindeki iyileştirici gücüne dikkat çeken Medicana Sağlık Grubu Psikiyatri Bölümü’nden Dr. Öğretim Üyesi Müge Yaşar, toplumun iyi hali için reçetenin sağlık olduğunu vurguladı. Özellikle şehirde yaşayanlar arasında yoğun olarak görülen depresyon, kaygı, stres gibi hastalıkların yaygınlaşmasını önlemek ve ruhsal açıdan daha sağlıklı toplumlar oluşturmak için sanatın çok büyük bir etkisi olduğunu aktaran Dr. Öğretim Üyesi Müge Yaşar, ailelerin ve okulların sanatsal aktiviteleri programlarına alması gerektiğini dile getirdi. Sanat; insan ruhunun doğayla, toplumla ve kendi iç dünyasıyla girdiği en derin diyalog... Kimine göre bir kaçış, kimine göre ise hayatın ta kendisiyle yüzleşme biçimi... Bu noktada sanatın insanın kendi iç dünyasında bir iyileştirici gücü olduğu da garipsenemez. Medicana International İzmir Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Müge Yaşar, sanatın insan psikolojisi üzerindeki olumlu etkilerine dikkat çekerek, "Eğitim sistemimiz genellikle analitik düşünen sol beyni odaklar; ancak sağ beyin duygusal zekayı ve estetiği temsil eder. Okulların ve ebeveynlerin rutinlerine müze gezilerini ve sanatsal aktiviteleri dahil etmesi hayati önem taşır" mesajını verdi. Sanat, dopamini yüzde 15 artırıyor Sanatın nörobiyolojik etkileri hakkında bilgi veren Dr. Öğretim Üyesi Müge Yaşar, "Sanatla uğraşmak, beyindeki dopamin oranını yüzde 15 oranında artırır. Bu artış, sevdiğiniz bir yemeği yediğinizde hissettiğiniz hazla eş değerdir. Dopamin beynin ödül yolağı ve haz merkezidir. Bunun yanı sıra sanat, temel stres hormonu olan kortizonu düşürür. Normal şartlarda dinlenirken vücudun gevşeme sistemlerinin aktif olması gerekir; ancak zihniniz kaygı doluysa farkında olmadan adrenalin sistemi tetiklenir. Bu durum kortizolü artırarak bağışıklık sistemini baskılar. Araştırmalar, sanatın herhangi bir dalıyla ilgilenmenin kortizol seviyelerini net bir şekilde düşürdüğünü kanıtlamaktadır" diye konuştu. Öte yandan şehir estetiğinin de sanatsal bir etki oluşturduğunu dile getiren Dr. Öğretim Üyesi Müge Yaşar, sözlerine şöyle devam etti: "Toplumda artan şiddet olaylarının temelinde, bireylerin hayata dair anlam arayışlarını kaybetmeleri yatar. Sokaklarda güzel eserlerin, estetik binaların ve sokak sanatının varlığı, kişideki ‘güzele dahil olma’ isteğini uyandırır. Suç oranlarının yüksek olduğu bölgelerde toplumsal aidiyet duygusunun azaldığı görülür. Sanat ise insanları ortak bir paydada toplayarak aidiyet hissi oluşturur. Örneğin İspanyol mimar Gaudi’nin eserleri, doğaya yakın ve yuvarlak hatlı formlarıyla insan doğasına çok uygundur. Estetikten yoksun, köşeli binalar ruhumuzda mikro travmalar oluştururken; Barselona gibi şehirlerde sosyo-ekonomik düzey çok yüksek olmasa bile insanlar çevrelerindeki estetik doku sayesinde daha mutlu yaşarlar." Depresyon ihtimalini düşürüyor Sanatla iyileştirme yönteminin özellikle post-travmatik stres bozukluğu (PTSB) tedavilerinde sıkça görüldüğünü dile getiren Dr. Öğretim Üyesi Müge Yaşar, "Travma ve yoğun kaygı yaşayan kişiler genellikle iç dünyalarına kapanır ve kendilerini ifade etmekte zorlanırlar. Sanat, bu dışavurumu sağlayan güvenli bir yoldur. Kişi, zihni bir şeyle meşgul olmadığında negatif düşünceleri ‘geviş getirir gibi’ tekrarlamaya meyilli olabilir. Sanat, kişiyi bu sarmaldan çıkararak anda kalmasını sağlar" dedi. Özellikle 13-14 yaş grubunun kimlik bulma sürecinde sanatının kritik bir rol oynadığına değinen Dr. Öğretim Üyesi Müge Yaşar, "Beyinde sinaptik bağlantıları hızlandıran BDNF adlı bir protein vardır. Depresyonda bu proteinin seviyesi düşerken, sanatla ilgilenen gençlerde arttığı kanıtlanmıştır. Çocukluk ve gençlik yıllarında sanatla ilgilenen bireylerin, 30’lu yaşlara geldiklerinde depresyona girme riskinin yüzde 45 oranında azaldığı tespit edilmiştir. Bu nedenle bazı ülkelerde artık ‘müze reçeteleri’ yazılmaktadır" ifadelerini kullandı. Sokak sanatına ihtiyacımız var Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) 2019 verilerine göre, şehirde yaşayanlarda anksiyete bozukluğunun yüzde 39, duygu durum bozukluğunun ise yüzde 40 daha fazla görüldüğünü hatırlatan Dr. Öğretim Üyesi Müge Yaşar, sözlerini şöyle tamamladı: "Sanatın tedaviye dahil edildiği durumlarda ruhsal şikayetlerin yüzde 32 oranında gerilediği ispatlanmıştır. Eğitim sistemimiz genellikle analitik düşünen sol beyni odaklar; ancak sağ beyin duygusal zekayı ve estetiği temsil eder. Okulların ve ebeveynlerin rutinlerine müze gezilerini ve sanatsal aktiviteleri dahil etmesi bu noktada hayati önem taşır. Daha çok parka, daha fazla sokak sanatına ve doğayla bütünleşmiş bir estetiğe ihtiyacımız var. Hepimiz bu konuda daha talepkar olmalıyız."
17 Mayıs 2026 Pazar - 11:12
Şifa dağıtırken kendi yaralarını sardı
Ankara’da 30 yılı aşkın süredir hemşirelik yapan Gülden Temel, kanser tanısı aldıktan sonra çalışmaya devam ederek hastalarının ve iş arkadaşlarının yanında iyileşti. Ankara’da 30 yılı aşkın süredir hemşirelik yapan Gülden Temel, aldığı kanser tanısı sonrasında mesleğine tutunarak iyileşti. Temel, geçirdiği zorlu ameliyatlara ve kemoterapi sürecine rağmen çalışmaya devam etti. Pandemi döneminde idari izin hakkını da kullanmadığını söyleyen Temel, iş arkadaşlarının desteğiyle ve hastalarıyla bir arada olmanın iyileşme sürecine büyük etkisi olduğunu anlattı. Sincan Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde çalışan Gülden Temel, 7 sene önce rahim kanseri tanısı aldığını anlattı. Temel, tedavi sürecinde 3 kez ameliyat olduğunu ve kemoterapi gibi süreçlerde bile çalışmayı bırakmadığını belirterek "Hastalık sürecimin bitiş dönemi tam pandemi dönemine denk geldi. O dönemde idari izin kullanabiliyor olmama rağmen idari izin kullanmadım. Pandemi döneminde aktif hastanemizde, hastanemin süpervizörü olarak çalıştım" diye konuştu. "Bu hastalık dönemi bana daha çok bilgi birikimi kattı" Kanser tanısı aldıktan sonra hastalara bakış açısının değiştiğini anlatan Temel, "Hastayla daha iyi empati kurabiliyorsunuz. Sizin bakımınızı sağlayan, sizin tedavinizi sağlayan hemşirelerin nasıl özveriyle çalıştığını daha iyi görüyorsunuz hastalık döneminde. Bu hastalık dönemi bana daha çok bilgi birikimi kattı" ifadelerini kullandı. "Çalışmak benim iyileşme sürecimi hızlandırdı" Temel, hastayken çalışmasının iyileşmesinde büyük rol oynadığını dile getirerek "Kendini işe yaramaz, artık sen hastasın bir kenarda otur psikolojisinden çıkardı beni. Güzeldi, çalışmak iyi geldi. Benim iyileşme sürecimi de hızlandırdı. Empati yeteneğimi de arttırdı. Şimdi mesela hastalarım artık neler hissettiğini belki ben daha iyi anlıyorum" şeklinde konuştu. Bu süreçten sonra kendini hastalara daha yakın hissettiğini söyleyen Temel, "Onkoloji hastalarında biraz daha kendimi onlara daha yakın hissediyorum. Onlarla daha çok vakit geçirmeye çalışıyorum. Çünkü onların ihtiyaçlarını, bakım ihtiyaçlarını, eğitim ihtiyaçlarını, kafa karışıklıklarını daha iyi aydınlatabildiğimi düşünüyorum. Onlara kendimi örneklendirebiliyorum. ’Bak’ diyorum, ’ben de senin gibiydim ama şu an buradayım, sağlıklıyım, işimin başındayım’" ifadelerine yer verdi. "Hastalık döneminde evde oturup kendimi sorgulamaktansa mesleğime dönmek çok daha iyi geldi" Temel, mesleğini tutkuyla sürdürdüğünü ve yeni başlayan hemşirelere de kazandığı değerleri aktarmayı istediğini belirterek sözlerine şöyle devam etti: "Mesleğim benim için tabii ki çok önemli. Aslında hemşirelik şeydir, yani bir meslek de değildir aslında, yaşam biçimidir. Bu biraz daha bizim hayatımızda yıllar geçtikçe yaşam biçimi halini almakta. Hastalık döneminde evde oturup kendimi sorgulamaktansa mesleğime dönmek çok daha iyi geldi. İyileşme sürecim hızlandı, arkadaşlarımla daha iyi vakit geçirmek veya arkadaşlarımın gözünde benim iyi olduğumu gördüklerindeki mutluluk bana çok güzel geldi." 2025 yılında ödül aldığına da değinen Temel, "2025 yılı Ankara Yılın Hemşiresi Ödülü aldım ve Sincan Kaymakamlığı’nın 2025 yılı İyilik Ödülleri’ni de aldım. 2025 yılı benim aslında ödül yılım oldu. Bir şeyler için çabaladığınızı, sizdeki o farklılığının görülmesi, bunun bir ödülle taçlandırılması tabii ki bizi çok mutlu etti" dedi.
17 Mayıs 2026 Pazar - 10:59
Sinsi ilerleyen hastalığa ’Sessiz Katil’ uyarısı
Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Hastanesi Kardiyoloji Bölümü doktoru Dr. Öğr. Üyesi Pelin Aladağ, 17 Mayıs Dünya Hipertansiyon Günü’nde hastalığın sinsi ilerleyişine dikkat çekerek hayati uyarılarda bulundu. Dr. Öğr. Üyesi Pelin Aladağ, 17 Mayıs Dünya Hipertansiyon Günü dolayısıyla yaptığı açıklamada, günümüzde çok sık görülen ancak bir o kadar da sık atlanan bu önemli hastalık hakkında değerlendirmelerde bulundu. Hipertansiyonun toplumda yaygınlığına dikkat çeken Aladağ, günümüzde her üç erişkinden birinin hipertansiyon hastası olduğunu belirtti. Aladağ, hastalığın semptom vermeden ilerleyebildiğini söyleyerek "Günümüzde çok sık görülmekte. Her üç erişkinden biri hipertansiyon hastası ve bunların yarısı da tansiyon hastalığının farkında değil ne yazık ki. Çünkü hipertansiyon hastalığının en önemli özelliği hastalığın sinsi, gizli olması ve hiçbir semptom vermeden ilerleyebilmesidir. Bu nedenle hastaların çoğu ‘Ben kendimi iyi hissediyorum ama herhangi bir sıkıntım yok’ derken aslında tansiyon hastası olarak dolaşmaktadırlar. Ya verilen tedavileri tam uygulamamakta ya da önerilen yaşam tarzı değişikliklerini uygulamamaktadırlar" dedi. "Telafisi zor durumlara sebep olabiliyor" Göz ardı edilen tedavilerin ve yaşam tarzı değişikliklerinin gelecekte ağır bedeller ödeteceğinin altını çizen Dr. Öğr. Üyesi Aladağ, bu durumun ilerleyen dönemde telafisi çok zor durumlara sebep olabildiğini kaydetti. Hipertansiyonun kalp ve dolaşım sistemi başta olmak üzere beyin ve böbrek gibi çok önemli organları doğrudan etkilediğini hatırlatan Aladağ sözlerini şöyle sürdürdü: "İlerleyen dönemde telafisi çok zor durumlara sebep olabilmekte. Çünkü biliyoruz ki hipertansiyon kalp ve dolaşım sistemi başta olmak üzere beyin, böbrek gibi çok önemli organları etkilemekte. Kalp krizi, kalp yetersizliği, aritmiler, felç, inme, beyin kanaması, böbrek yetersizliği gibi telafisi çok zor durumlara sebep olmakta. Bu nedenle de dünyada sessiz katil olarak tanımlanmaktadır." Basit yaşam tarzı değişiklikleri ile korunmak mümkün Erken tanı ve tedavi ile hastalığın kontrol altına alınmasının mümkün olduğunu belirten Aladağ, mevcut hastaların tansiyonunu kontrol altında tutmasının, hasta olmayanların ise hastalıktan kaçınmasının basit yaşam tarzı değişiklikleriyle sağlanabileceğini ifade etti. Bu önlemlerden kısaca bahseden Aladağ, öncelikle toplum olarak aşırı tuz tüketildiğine vurgu yaparak, aşırı tuz tüketiminin önüne geçilmesinin çok önemli olduğunu bildirdi. Aladağ sözlerini şöyle tamamladı: "Erken tanı ve tedaviyle kontrol altına alınması mümkündür. Hipertansiyon hastasıysanız hipertansiyonu kontrol altına almak veya hipertansiyon hastası değilseniz de bunlardan kaçınmak mümkün basit yaşam tarzı değişiklikleriyle. Bunlardan kısaca bahsetmek istiyorum. Bir kere toplum olarak aşırı tuz tüketiyoruz. Aşırı tuz tüketiminin önüne geçilmesi çok önemli. Bununla birlikte düzenli egzersiz yapmak, düzenli spor yapmak, obeziteden kaçınmak, özellikle en azından mevcut kilomuzu korumak veya kilo almamaya özen göstermek çok önemli. Yine stresten kaçınmak, düzenli uyumak, düzenli bir şekilde uyumak veya uyku hijyenine dikkat etmek de çok kritik tansiyonu kontrol altına almak için. Bugün 17 Mayıs Dünya Hipertansiyon Farkındalık Günü vesilesiyle herkes bence bir kere kan basıncını ölçebilir. Çünkü biliyoruz ki erken tanı ve tedavi hayat kurtarıyor."
Çok Okunan Kategori Haberleri
1
16 Mayıs 2026 Cumartesi- 11:11
Türkiye, Avrupa’da kadın obezitesinde birinci sıraya yükseldi: Yeni nesil tedaviler umut vaat ediyor
2
16 Mayıs 2026 Cumartesi- 13:21
8 yıldır devam eden dava aileyi mağdur etti
3
11 Mayıs 2026 Pazartesi- 17:28
Sağlık Bakanlığı: "(Hantavirüs) Şu ana kadar 5 kişide herhangi bir klinik belirti veya semptoma rastlanmamıştır"
4
16 Mayıs 2026 Cumartesi- 10:09
Başhekim Sarıkaya’dan, hipertansiyona karşı ‘sessiz katil’ uyarısı
5
16 Mayıs 2026 Cumartesi- 11:17
Prof. Dr. Koca: "Kronik ağrıya doğal çözüm: Nöral terapiye ilgi artıyor"
21 Mayıs 2025 Çarşamba - 10:33
Gece sık idrara çıkmak bir sorun mudur?
Eskişehir Özel Ümit Batıkent Hastanesi Üroloji Uzmanı Op. Dr. Aydın Erkul, gece sık idrara çıkmanın basit bir rahatsızlık olarak görülmemesi gerektiğini belirterek, bu durumun ciddi sağlık sorunlarının erken belirtisi olabileceği uyarısında bulundu. Dr. Erkul, sağlıklı bireylerde geceleri tuvalete çıkmanın beklenen bir durum olmadığını ifade ederek, şu açıklamalarda bulundu: "Normal şartlarda sağlıklı bir birey gece boyunca hiç tuvalete çıkmaz. Ancak gece saatlerinde fazla sıvı ya da alkol tüketimi, karpuz, kavun, portakal gibi su içeriği yüksek meyvelerin tüketilmesi durumunda nadiren bir defa tuvalete çıkılabilir. Ancak bu durum sıklaşırsa -gecede iki, üç, dört veya daha fazla kez tekrarlanırsa- altında yatan ciddi bir hastalığın işareti olabilir." Kadınlarda mesane disfonksiyonu, erkeklerde prostat büyümesi Gece idrara çıkma probleminin nedenlerine değinen Dr. Erkul, kadınlarda sıklıkla "mesane disfonksiyonu" olarak tanımlanan mesane kası fonksiyon bozukluklarının etkili olduğunu, erkeklerde ise en yaygın nedenin prostat bezinin büyümesi olduğunu belirtti. Dr. Aydın Erkul, "Bu büyüme ister iyi huylu olsun, ister kötü huylu; her iki durumda da gece sık idrara çıkma şikâyetiyle karşılaşırız. Bunun dışında idrar yollarında tümöral oluşumlar, taşlar, kistik yapılar ya da üretra darlığı gibi anatomik tıkanıklıklar da benzer şikâyetlere neden olabilir" şeklinde konuştu. Ne zaman uzman desteği alınmalı Gece idrara çıkma sıklığının ne zaman ciddi kabul edilmesi gerektiğine de açıklık getiren Dr. Erkul, durumun süreklilik göstermesinin önemli bir belirti olduğunun altını çizerek, şunları kaydetti: "Ayda bir gece tuvalete kalkmak bir hastalık göstergesi değildir. Ancak bu durum düzenli hale gelmişse, uyku kalitesini bozuyorsa ve özellikle 2-3 ay boyunca devam ediyorsa mutlaka bir üroloji uzmanına başvurulmalıdır. Kısa süreli değişiklikler zaman zaman stres ya da psikolojik etkenlere bağlı olabilir, fakat süregelen şikâyetler dikkate alınmalıdır." Erken teşhis önemli Dr. Aydın Erkul, gece sık idrara çıkmanın hafife alınmaması gerektiğini vurgulayarak, bu tür belirtilerin altında yatan hastalıkların erken teşhis edilmesinin tedavi başarısını artıracağını söyledi. "Bu şikâyetler birçok kişinin yaşam kalitesini bozuyor, ancak genellikle göz ardı ediliyor. Oysa erken tanı ile birçok problem kolayca çözülebilir. Özellikle ileri yaşlarda bu tür belirtiler, daha ciddi hastalıkların da öncüsü olabilir." diye konuşan Erkul, bu tür durumlarda teşhis için bir uzman doktora görünülmesi gerektiğini belirtti.
21 Mayıs 2025 Çarşamba - 10:26
MEAH’ta pelvik konjesyon sendromuna girişimsel radyolojik müdahale gerçekleştirildi
Muğla Eğitim ve Araştırma Hastanesi, bir ilke daha imza atarak, kadınlarda kronik alt karın ağrısına neden olan Pelvik Konjesyon Sendromuna yönelik ilk girişimsel radyolojik müdahaleyi başarıyla gerçekleştirdi. İşlem, hastanenin radyoloji uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Ferda Bacaksızlar Sarı tarafından, Pamukkale Üniversitesi’nden Prof. Dr. Muhammed Arslan’ın desteğiyle yapıldı. Başarıyla tamamlanan müdahale sonrası, hastane Başhekimi Prof. Dr. Turhan Togan ve hastane yönetimi hastayı ziyaret ederek geçmiş olsun dileklerini iletti. Aynı zamanda süreci başarıyla yöneten Dr. Bacaksızlar Sarı’ya ve desteklerinden dolayı Prof. Dr. Arslan’a teşekkür edildi. "Kadınlarda görülen kronik ağrıya yönelik etkili müdahale" Dr. Öğr. Üyesi Ferda Bacaksızlar Sarı, işlemle ilgili bilgilendirmede bulunarak şu ifadeleri kullandı: "Yaygın olarak bilinen adıyla Pelvik Venöz Konjesyon Sendromu, kadın hastalarda alt karın (pelvik) bölgesinde 6 aydan uzun süren kronik ağrıların sık görülen nedenlerinden biridir. Kadınlarda nedeni açıklanamayan karın ağrılarının yaklaşık yüzde 30’unda bu sendrom görülmektedir. Bu durum, yumurtalıklara ve rahim çevresine giden toplardamarlarda, kapakçıkların yetersizliği sonucu oluşur. Tıpkı bacak varisleri gibi, bu damarlarda da genişleme ve kan göllenmesi meydana gelir. Bu da çeşitli şikayetlere neden olur. Sendromun tanısı, ultrason (USG), bilgisayarlı tomografi (BT) ve manyetik rezonans (MR) gibi radyolojik görüntüleme yöntemleriyle konulabiliyor. Tanı sonrası uygulanan tedavi yönteminde, yumurtalık ve rahim etrafındaki genişlemiş toplardamarlar, anjiyografi eşliğinde kateter ve özel ilaçlar kullanılarak embolize ediliyor, yani kapatılıyor. Bu işlem, cerrahiye alternatif etkili bir yöntem olup kol veya kasık damarından girilerek yapıldığından dikiş izi bırakmıyor. Ayrıca hasta genellikle aynı gün taburcu edilebildiği için oldukça konforlu bir iyileşme süreci sunuyor" Hastane yönetimi, Muğla’da bir ilki gerçekleştiren Dr. Ferda Bacaksızlar Sarı’yı ve destek sağlayan Prof. Dr. Muhammed Arslan’ı tebrik etti. Ayrıca tedavi edilen hastaya geçmiş olsun dilekleri iletildi.
21 Mayıs 2025 Çarşamba - 10:19
Covid-19 sadece çocukluğunu değil geleceğini de aldı
Uzm. Klinik Psikolog Aybige Üstüner, uyarıyor: Pandemi, bir kuşağın sadece bugünü değil, yarınını da tehdit ediyor. Sosyal izolasyon, eğitim eşitsizliği, artan kaygı bozuklukları ve duygusal kopukluk. Covid-19’un çocuklar üzerindeki etkisi görünenden çok daha derin ve kalıcı. Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu’nun (UNICEF) 43 ülkeyi kapsayan son raporu, pandeminin çocuklar üzerindeki etkilerini çarpıcı verilerle ortaya koydu. Rapora göre, yüksek gelirli ülkelerde bile Covid-19’un çocuklar üzerinde uzun vadeli etkiler bıraktığı vurgulanırken, Türkiye en olumsuz etkilenen sekiz ülke arasında yer aldı. Biruni Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nden Uzman Klinik Psikolog Aybige Üstüner, gelişim çağındaki çocukların sosyal, duygusal ve bilişsel ihtiyaçlarının pandemi süresince büyük ölçüde karşılanamadığını belirtti. Üstüner’e göre bu durum, yalnızca kısa vadeli değil, uzun vadeli sonuçlar da doğurdu. Akademik başarıda yaşanan düşüş, psikolojik sorunlardaki artış ve fiziksel sağlıktaki gerileme artık bireysel olmaktan çıkıp toplumsal boyut taşıyan bir krize dönüşmüş durumda. Bir nesil yalnız büyüdü Salgın döneminde çocuklar, sosyal etkileşimden büyük ölçüde uzak kaldı. Oyun oynayamadılar, arkadaşlarıyla yeterince vakit geçiremediler, öğretmenleriyle doğrudan temas kuramadılar. Bu da duygularını düzenleme, sorun çözme ve sağlıklı benlik algısı geliştirme gibi temel becerilerin sekteye uğramasına yol açtı. Yetişkinin kaygısı çocuğa yansıdı Ev içindeki stresin artması, ekonomik belirsizliklerin derinleşmesi ve aile içi iletişimde yaşanan kopukluklar, çocukların üzerindeki duygusal yükü daha da ağırlaştırdı. Üstüner, yetişkinlerde görülen kaygı, tükenmişlik ve belirsizlik halinin doğrudan çocuklara yansıdığını belirtti. Yaşlarının ötesinde sorumluluklar üstlenmek zorunda kalan çocuklar oldu, bazıları ise ihmal ya da istismar riskiyle karşı karşıya kaldı. Yoksulun çocuğu daha fazla yara aldı Sosyoekonomik eşitsizlikler, uzaktan eğitime geçiş sürecinde daha da derinleşti. Düşük gelirli ailelerin çocuklarının internete erişim, uygun çalışma ortamı ve ebeveyn desteğinden mahrum kaldığını belirten Üstüner, bu durumun eğitimdeki adaletsizliği artırdığını söyledi. "Birçok çocuk temel akademik becerilerde geride kaldı, aynı zamanda öğrenmeye dair motivasyonlarını da kaybetti" dedi. Ekran başında hareketsizliğe mahkum oldular Pandemi sadece ruhsal değil, bedensel sağlığı da olumsuz etkiledi. Hareketsizlik arttı, ekran süreleri uzadı, uyku düzeni bozuldu. Araştırmalar, pandemi sonrası çocuklarda kaygı bozuklukları, dikkat eksikliği, depresyon belirtileri ve öfke kontrolü problemlerinde artış olduğunu gösteriyor. Aynı zamanda sosyal ortamlardan kaçınma, yalnızlık hissi ve kendilik değerinde düşüş gibi davranışsal sorunların da yaygınlaştığı gözlemleniyor. Çok katmanlı psikososyal destek şart Çocukların bu sürecin ardından yeniden güçlenebilmeleri için sistemli ve çok katmanlı bir destek mekanizması gerektiğine dikkat çeken Üstüner, okullarda psikolojik danışmanlık hizmetlerinin yaygınlaştırılmasının önemine işaret etti. Rehberlik servislerinin duygusal gelişimi önceleyen bir yapıya kavuşturulması gerektiğini belirten Üstüner, ebeveynlerin de duygusal okuryazarlık, travma sonrası destek ve empatik iletişim gibi konularda bilinçlendirilmesi gerektiğini ifade etti. Dijital uçurumun ötesine geçmek gerek Çocukların yalnızca akademik başarıyla değil; oyun, sanat ve spor gibi alanlarla da gelişimlerini sürdürebilmesi gerektiğine vurgu yapan Üstüner, sosyal-duygusal öğrenmenin eğitim sistemine entegre edilmesi gerektiğini söyledi. Dijital eşitsizliğin giderilmesi, sağlıklı beslenmeye ve sağlık hizmetlerine erişimin artırılması ve her çocuğun güvenli bir öğrenme ortamına sahip olması gerektiğinin altını çizdi. Pandeminin izlerini aile dayanışması siler Ailelere yönelik destek politikalarının yaygınlaştırılması gerektiğini vurgulayan Üstüner, aile danışmanlığı, ebeveynlik atölyeleri ve ekonomik destek paketlerinin çocuğun iyilik hali açısından kritik öneme sahip olduğunu belirtti. "Pandemi, çocukların hayatında görünmez ama derin bir iz bıraktı" diyen Üstüner, sözlerini şöyle tamamladı: "Bu kuşağın yeniden ayağa kalkabilmesi için güvenli bağlara, anlayışlı yetişkinlere ve destekleyici bir toplumsal yapıya ihtiyaç var. Her çocuk yeterli destekle iyileşebilir, güçlenebilir ve potansiyelini gerçekleştirebilir."
21 Mayıs 2025 Çarşamba - 10:15
Halk Sağlığı Genel Müdürü Demirkol: "Vatandaşlarımızın en sağlıklı suya ulaşmasını hedefliyoruz"
Halk Sağlığı Genel Müdürü Muhammed Emin Demirkol, "Denetimleri artırarak su kalitesini ve güvenilirliğini sağlamak için ambalajlı ve içme, kullanma sularında sıklaştırılmış kontrollerle vatandaşlarımızın en sağlıklı suya ulaşmasını hedefliyoruz" dedi. Türkiye’de kullanılan içme, kullanma suları ve ambalajlı suların kalite denetimleri ve kontrolleri Sağlık Bakanlığı’na bağlı Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü tarafından yapılıyor. Bu kapsamda 81 ilde numunelerin kalite kontrolü, denetimi hem kimyasal hem de mikrobiyolojik açıdan illerde bulunan uzmanlar tarafından yapılıyor. Konuya ilişkin açıklamalarda bulunan Halk Sağlığı Genel Müdürü Muhammed Emin Demirkol, Kurban Bayramı’nın yaklaşmasıyla denetimleri artırdıklarını belirterek, 84 laboratuvarda laborantların, hekimlerin, mikrobiyoloji ve biyokimya alanında uzmanlaşmış hekimlerin bu numuneleri hassasiyetle incelediklerini aktardı. "Ambalajlı sular yakından analiz edilmektedir" Demirkol, denetimlerin teknolojik cihazlarla her ilde yapıldığını kaydederek, "Ankara’da Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü bünyesinde Ulusal Referans Laboratuvarımızda illerden gelen numuneleri büyük bir hassasiyetle ve modern cihazlarla uzmanlarımız analiz etmektedir. Vatandaşların kullanmış olduğu hem ambalajlı suların hem de içme, kullanma suyu olarak bilinen çeşme suyunun ayrı ayrı değerlendirmesi yapılmaktadır. Ambalajlı sular vatandaşlarımızca çok fazla kullanılıyor, çok fazla doğal kaynak suyumuz var. Ambalajlı sular özellikle bizim ekiplerimiz tarafından da kaynak yerlerinde ve dolum yerlerinde yakından analiz edilmektedir. Aynı zamanda illerimizdeki ekiplerimiz de 3 ayda bir üretim tesislerine giderek numuneler almaktadır" diye konuştu. "Legionella (bakteri) başta olmak üzere birçok mikrobun bulunup bulunmadığı da yakından analiz edilmekte" Yapılan denetimler çerçevesinde ambalajlı suların satıldığı marketler ve iş yerlerinden farklı zamanlarda çok sayıda numune aldıklarını vurgulayan Demirkol, "İllerde alınan numuneler, gerektiği takdirde Ankara’daki Ulusal Referans Laboratuvarı’nda yakından analiz ediliyor. Burada hem suların içinde arsenik ve cıva gibi kimyasal maddeler bulunması açısından hem de mikrobiyolojik açıdan Legionella (bakteri) başta olmak üzere birçok mikrobun bulunup bulunmadığı da yakından analiz ediliyor. Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü, bu analizleri sisteme sonuçlanır sonuçlanmaz düşürüyor. Çıkan sonuçlar sisteme otomatik olarak düşüyor ve illerimizdeki mülkiye amirlerimiz, valilerimiz, kaymakamlarımız, il özel idareleri ve belediyedeki yetkililer tarafından anında görülüyor" ifadelerini kullandı. "Vatandaşlarımızın en kaliteli suya ulaşması noktasında uyarılarımızı yapıyoruz" Sağlık Bakanlığı’nın suların kalitesini ve denetimini yapmakla mükellef kurum olduğuna değinen Demirkol, denetimleri hızlıca sonuçlandırdıklarını bildirerek, "Vatandaşlarımızın en kaliteli suya ulaşması noktasında da takiplerimizi yaptığımızda anında görülmesine rağmen yazılı ve sözlü olarak uyarılarımızı yapıyoruz" şeklinde konuştu. "Vatandaşlarımızın en sağlıklı suya ulaşmasını hedefliyoruz" Kurban Bayramı’nda valilerce alınmış olan kararlara tüm vatandaşların uyması, Tarım ve Orman Bakanlığı ile Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın belirlediği alanlarda kurban kesiminin yapılması gerektiğine de dikkati çeken Demirkol, kurban kesen vatandaşların dikkatli olmasının suların kirlenmemesi açısından oldukça önemli olduğuna vurgu yaparak şunları söyledi: "Bütün vatandaşlarımızın Kurban Bayramı döneminde de yine ilde belirlenen yerlerde, uzmanlarca kontrol edilen yerlerde kurbanlarını kesmeleri ve kurbanın özellikle iç organlarının ve artıklarının su kaynaklarına karışmaması açısından bunu çok önemli görüyoruz. Ve vatandaşlarımızı su kalitesi için bir kez daha uyarmış oluyoruz. Biz bu dönemde rutin denetimlerin sıklığını artıracağız. İllerimize çapraz ekiplerimiz gidiyor. Denetimleri artırarak hem referans laboratuvarımızda hem de illerimizdeki laboratuvarlarda su kalitesini ve güvenilirliğini sağlamak için ambalajlı ve içme, kullanma sularında yakın denetim ile sıklaştırılmış kontroller vatandaşlarımızın en sağlıklı suya ulaşmasını hedefliyoruz. Bunun için çalışmalarımızı ve kontrollerimizi artırmış durumdayız." Şikayet durumunda vatandaşların 184 numaralı telefon numarasını arayarak şikayetlerini iletebileceğini dile getiren Demirkol, yapılan ihbarın ardından ekipler tarafından numunelerin hızlıca kontrol edileceğini sözlerine ekledi.
21 Mayıs 2025 Çarşamba - 10:14
Alerji nedeniyle gözünüz kaşınıyorsa sakın ovmayın
Uzm. Dr. Safiye Küçükgül, polen yoğunluğunun arttığı bugünlerde mevsimsel göz alerji vakalarındaki artışa dikkat çekti. Polenlerle temasın gözlerde kızarıklığa, kaşıntı ve sulanmaya yol açtığını belirten Uzm. Dr. Küçükgül, "Bu alerji tablosunda ortaya çıkan kaşınma hissine karşı gözlerin ovuşturulması yapılabilecek en büyük hatadır. Gözleri ovuşturmak alerjiyi daha da kötüleştirebileceği gibi korneayı inceltebilir, glokom riskini yükseltebilir. Alerji olsun olmasın gözlerinizi sakın ovuşturmayın, gözünüze zarar vermeyin" dedi. En yaygını mevsimsel alerjik konjoktivite Acıbadem Kent Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Safiye Küçükgül, göz alerjisinin, gözün alerjen maddelerin neden olduğu iltihaplanmaya verdiği tepki olduğunu söyledi. Küçükgül, en yaygın görülen göz alerjisi türü olan mevsimsel alerjik konjoktiviteye polenlerin yanı sıra toz akarlarının, evcil hayvan tüylerinin, hijyen eksikliğinin, sigaranın ve sigara dumanına maruz kalmanın, çevresel faktörlerin, iyi temizlenmeyen makyaj ürünlerinin de yol açtığını söyledi. Göz alerjisinin gözlerde kaşınmayla başladığını kaydeden Uzm. Dr. Küçükgül, en yaygın görülen belirtilerini de yanma ve batma hissi, sulanma, kızarıklık olarak sıraladı. Bu şikayetlere ışığa ve güneşe karşı aşırı hassasiyet, burun akıntısı, hapşırık ve öksürüğün de eklenebileceğini belirten Uzm. Dr. Küçükgül, mevsimsel göz alerjisinin tekrarlayan bir hastalık olduğunu vurguladı. Göz alerjisini kesin olarak tedavi etmenin mümkün olmadığını ifade eden Uzm. Dr. Küçükgül, göz alerjisinin tedavisinde bu süreci rahat geçirtecek antihistaminik damlalarla yakınmaları başlamadan önlemeye çalıştıklarını kaydetti. Mevsimsel göz alerjisinden korunmak için öncelikle alerjene neden olan maddelerden uzak durmak gerektiğini belirten Uzm. Dr. Küçükgül, "Bu önlemler polenlerin en yoğun salgılandığı saatlerde dışarı çıkmamak, dışarıdayken koruyucu gözlük takmak, göz hijyenine dikkat etmek, sigara dumanına maruz kalmamak, ellerin temiz olmasına dikkat edip gözlere sürmemek olarak sıralanabilir" diye konuştu. Gözlerinizi ovuşturmayın Uzm. Dr. Küçükgül alerjinin neden olduğu kaşıntıyı gidermek için gözleri ovuşturmanın göze ciddi zararları olduğunu vurguladı. Gözlerimizi alerji dışında da ovuşturma ihtiyacı hissettiğimiz zamanlar olduğunu belirten Uzm. Dr. Küçükgül sözlerini şöyle sürdürdü: "Göz alerjisinin sulanma, kızarma dışında kişiyi en çok rahatsız eden semptomlarından biri de kaşıntıdır. Bu kaşıntıdan kurtulmak için sürekli gözler ovuşturuluyor. Alerjinin dışında da yorgun olduğumuzda, uykumuz geldiğinde ya da bilgisayara, telefona çok uzun süre baktığımızda yorulan gözlerimizi ovuşturma ihtiyacı duyarız. Ovuşturduğumuzda bu gözlerimizde bir anlık rahatlama sağlayabilir. Ancak gözleri sürekli ovuşturmak, kaşımak gözün saydam tabakası olan korneanın yapısında bozulmalara neden olur, inceltir, çizer. Hatta korneanın incelip bombeleşmesi kerotokonus hastalığına zemin hazırlayabilir. Gözleri ovuşturmak enfeksiyon riskini artırır, göz tansiyonunu olumsuz etkiler, göz altı morluklarını artırır. Göz çevresinde tahrişe yol açar. Gözleri kaşımak, ovuşturmak zararlıdır. Soğuk suyla gözlerin yıkanması göz kaşıntısının etkileri azaltır."
21 Mayıs 2025 Çarşamba - 10:00
Sarıgöl Devlet Hastanesine yeni başhekim atandı
Manisa’nın Sarıgöl ilçesinde bulunan Sarıgöl Devlet Hastanesine yeni başhekim atandı. 2021 yılında Sarıgöl Devlet Hastanesinde 112 Acil Sağlık Hizmetleri biriminde pratisyen hekim olarak göreve başlayan Dr. Fahrettin Bozdağ, başhekimlik görevine getirildi. Manisa’nın Salihli ilçesinde doğan Dr. Fahrettin Bozdağ, 2021 yılında İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Tıp Fakültesinden mezun oldu. Mezuniyetinin ardından Sarıgöl Devlet Hastanesinde pratisyen hekim olarak görev yapan Bozdağ, evli ve bir çocuk babası. Dört yıllık hizmet süresinin ardından başhekimlik görevine atanan Dr. Fahrettin Bozdağ, "İlçemiz devlet hastanesinin halkımıza daha kaliteli sağlık hizmeti sunabilmesi için tüm personelimizle birlikte çalışacağız. Hastanemizde mevcut eksikliklerin giderilmesi için de gerekli çalışmaları yapacağım." ifadelerini kullandı.
21 Mayıs 2025 Çarşamba - 09:57
"Stresli yaşam kilo vermeyi zorlaştırıyor"
Farkında olmadan yapılan bazı yaşam tarzı hatalarının kilo vermeyi yavaşlatabileceğini söyleyen Diyetisyen Ceyda Demirel, "Stresli bir yaşam ve yetersiz uyku, vücutta kortizol hormonunu artırarak yağ yakımını zorlaştırabilir. Aç kalarak zayıflamaya çalışmak yaygın bir hatadır. Öğün atlamak, metabolizmayı hızlandırmaz, aksine vücut kıtlık sinyali alarak metabolizmayı yavaşlatır ve kas kaybına yol açabilir" dedi. Birçok kişi kilo vermeye çalışırken beklediği hızda sonuç alamamaktan yakınıyor. Kilo verme süreci bireyden bireye değişirken bazen çeşitli faktörler bu süreci yavaşlatabiliyor veya zorlaştırabiliyor. Medical Park Ataşehir Hastanesi’nden Beslenme ve Diyet Uzmanı Dyt. Ceyda Demirel, kilo vermeyi zorlaştıran etkenler ve yavaşlatan sebepler hakkında açıklamada bulundu. "Şok diyetler kilo vermeye direnç oluşturabilir" Farkında olmadan yapılan bazı yaşam tarzı hatalarının da kilo vermeyi yavaşlatabileceğini söyleyen Dyt. Ceyda Demirel, "Stresli bir yaşam ve yetersiz uyku, vücutta kortizol hormonunu artırarak yağ yakımını zorlaştırabilir. Kortizolün yüksekliği insülin direnci riskini de yükseltir ve vücut yağ depolamaya daha meyilli hale gelebilir. Ayrıca, geçmişte defalarca şok diyetler yapmış olmak da metabolizmayı yavaşlatıp yeni diyet denemelerinde vücudu dirençli kılabilir. Sık sık kilo alıp verme döngülerinde (yo-yo döngüsü) vücut, enerji tutumlu davranmayı öğrenir ve sonuçta aynı hızla kilo vermek zorlaşır. Özetle, kilo verme hızı; beslenme düzeniniz, fiziksel aktivite seviyeniz, stres yönetiminiz ve geçmiş diyet öykünüz gibi pek çok faktörden etkilenir" şeklinde konuştu. "Genetik faktörler kilo vermeyi zorlaştırabilir" Kilo vermede genetik yatkınlığın önemli bir rol oynadığına değinen Dyt. Demirel, "Her bireyin metabolizma hızı, iştah düzeyi, yağ depolama biçimi ve hatta tokluk sinyalleri genetik olarak farklılık gösterebilir. Örneğin, bazı kişiler genetik mirasları gereği hızlı metabolizmaya sahipken, bazılarının vücudu gelen kalorileri tasarruflu kullanmaya daha eğilimlidir. Araştırmalara göre obeziteye yatkınlık yüzde 40-70 oranında kalıtsal olabilmektedir; yani bir kişinin kilo kontrolü üzerindeki etkisinin yüzde 70’e varan kısmı genetik faktörlerden kaynaklanabilir" dedi. "En sık yapılan hatalar" Dyt. Demirel, kilo verme döneminde en sık yapılan hataları şöyle açıkladı: "Uzun süre aç kalmak: Aç kalarak zayıflamaya çalışmak yaygın bir hatadır. Öğün atlamak, metabolizmayı hızlandırmaz; aksine vücut kıtlık sinyali alarak metabolizmayı yavaşlatır ve kas kaybına yol açabilir. Bu durum başlangıçta kilo verdirir gibi görünse de sürdürülemez ve verilen kiloların fazlasıyla geri alınmasına davetiye çıkarır. Tek tip beslenmek veya besin gruplarını tamamen kesmek: Popüler diyetlerin bazılarında belli bir besin grubunu (örneğin karbonhidrat veya yağ) tamamen hayatınızdan çıkarmak önerilir. Oysa karbonhidratlar ve sağlıklı yağlar vücudun temel ihtiyaçlarındandır. Örneğin, karbonhidratı tamamen kesmek, enerji düşüklüğüne ve kas kaybı riskine yol açabilir. Benzer şekilde vücudun düzgün çalışması için bir miktar sağlıklı yağa da ihtiyacı vardır; hiç yağ almamak metabolizmayı yavaşlatıp vitamin emilimini bozar. Tek tip beslenme de vitamin-mineral eksikliklerine yol açarak sağlığı tehlikeye atar. Yetersiz su tüketimi: Su içmemek, diyet yapanların en sık yaptığı hatalardandır ve kilo verme hızını önemli ölçüde düşürür. Susuz kalan vücutta sindirim yeterince iyi çalışmaz, metabolizma yavaşlar ve ödem tutma eğilimi artar. Bazı kişiler "su içmek ödem yapar" yanılgısıyla diyette suyu kısıtlar; oysa tam tersine, vücutta biriken ödemi atmak için bol su içmek gerekir. (Su tüketiminin önemi aşağıda ayrıntılı olarak ele aldık.) Hareket etmemek (egzersiz yapmamak): Sadece diyete odaklanıp fiziksel aktiviteyi ihmal etmek de bir diğer hatadır. Hem sağlıkla yaş almak hem de zinde kalmak için hayatımızın her anında spor olmalıdır. Vücutta ne kadar kas olursa bazal metabolizma hızı da o kadar fazla olur ve böylece yağ yakımına yardımcı olur. Ancak aşırı egzersiz yapmak da sürdürülebilir olmadığından önerilmez, önemli olan düzenli ve dengeli bir aktivite planıdır. Gerçekçi olmayan hedefler ve şok diyetlere yönelmek: Bir haftada 5-10 kg gibi gerçekçi olmayan hedefler belirlemek veya çok düşük kalorili şok diyetler uygulamak sıkça başarısızlıkla sonuçlanır. Bu tür diyetler vücudu zorlar ve genelde uzun vadede devam ettirilemez. Başlarda hızlı kilo verilse bile metabolizma hızla adapte olur ve durma noktasına gelir. Kişi eski beslenme düzenine döndüğünde ise verdiği kiloları fazlasıyla geri alabilir. Bu kısır döngü hem fiziksel sağlığı hem de motivasyonu olumsuz etkiler. Bu yüzden diyet sürecine sabırlı yaklaşmak ve sürdürülebilir küçük değişimlerle ilerlemek çok daha doğrudur." "Hastalıklar kilo vermeyi engelleyebilir" Kilo verme probleminin hastalıklardan da kaynaklanabileceğini anlatan Dyt. Demirel, "Diyet ve egzersiz yapmanıza rağmen kilo veremiyorsanız, altta yatan bir hastalık veya hormonal bozukluk buna engel oluyor olabilir. Örneğin, tiroit bezinin yetersiz çalışması (hipotiroidizm), metabolizma hızını düşürerek kişinin normalden daha az kalori yakmasına yol açar. Bu durumda kişi çok az yese bile vücut enerjiyi verimli kullanamadığı için kilo veremez ve hatta kilo alabilir. Benzer şekilde, kadınlarda sık görülen Polikistik Over Sendromu (PCOS) insülin direncine ve hormonal dengesizliklere neden olarak kilo artışı yapabildiği gibi, kilosu yüksek hastaların zayıflamasını da zorlaştırır. Bu tarz hastalık durumlarında belirli besin gruplarına karşı da bir hassasiyet görülebilir. Diyetisyen eşliğinde kişiye özel bir beslenme yolculuğu ve tespit yöntemi gereklidir. Bu şekilde uygun beslenme sistemini bularak zorlanılan kilo verme konusu aşılabilir" şeklinde konuştu. "Yaş ilerledikçe kilo verme zorlaşabilir" Yaş faktörünün olumsuz etkiler oluşturabileceğini dile getiren Dyt. Demirel, "Yaş ilerledikçe kilo vermenin zorlaştığı yaygın bir gözlemdir. Çünkü ilerleyen yaşla beraber vücuttaki kas kütlesi azalır ve yağ oranı artma eğilimindedir. Yaşın ilerlemesiyle fiziksel aktivite düzeyi de azalır. Orta yaş ve üzerindeki bireyler gençlere kıyasla daha hareketsiz bir yaşam sürebilir; iş veya sağlık koşulları nedeniyle daha az egzersiz yapılması, enerji tüketimini düşürür" dedi. "Hızlı kilo kaybı doğru değil" Hızlı kilo kaybının vücuda zarar verebileceğine dikkat çeken Dyt. Demirel, "Hızlı kilo vermek genellikle sağlıksız ve risklidir. Çok düşük kalorili, dengesiz diyetlerle haftada 2-3 kilodan fazla vermeye çalışmak vücudun dengesini bozabilir" ifadelerini kullandı.
21 Mayıs 2025 Çarşamba - 09:53
Rusya’da çaresiz kalan çocuğa Türk doktorlardan umut veren tedavi
Distoni rahatsızlığı nedeniyle şiddetli kasılmalar sonucu kolları ile bacakları geriye bükülen ve konuşmakta güçlük çeken Rus uyruklu 13 yaşındaki Iunuz Amın Teboev, Türk doktorların elinde şifa buldu.
21 Mayıs 2025 Çarşamba - 09:52
Novo Nordisk, klinik araştırma yatırımlarını ikiye katladı
Geliştirdiği yenilikçi tedavilerle diyabet ve obezite tedavisinde öne çıkan global sağlık şirketi Novo Nordisk, 2024 yılında Türkiye’de gerçekleştirdiği klinik çalışmalar için yatırımlarını bir önceki yıla oranla iki katına çıkardı. Türkiye, klinik araştırmalarda hem bilimsel üretim hem de hasta erişimi açısından stratejik bir rol üstleniyor. Sağlık şirketi Novo Nordisk, 20 Mayıs Dünya Klinik Araştırmalar Günü kapsamında açıklamalarda bulundu. Şirket hem Türkiye’de yürüttüğü bölgesel klinik çalışmalar hem de küresel Ar-Ge stratejileriyle ciddi kronik hastalıklarla mücadelede bilimsel liderliğini sürdürüyor. Türkiye, şirketin klinik araştırma üssü konumunda Yapılan açıklamaya göre, Novo Nordisk’in 2018 yılında Türkiye’yi Klinik Araştırmalar Bölgesel Merkezlerinden biri olarak konumlandırması, Türkiye’yi sadece bir uygulayıcı değil, aynı zamanda bölgesel bir koordinasyon noktası haline getirdi. Bugün Türkiye merkezli bu yapı, Cezayir, Fas, Lübnan, Mısır, Umman ve Suudi Arabistan dahil olmak üzere toplam 7 ülkedeki klinik araştırmaları koordine ediyor. Bölgesel merkez yapısı, Türkiye’deki deneyimli ekiplerin, operasyonel altyapının ve uluslararası araştırmalara uyumlu çalışma düzeninin bir sonucu olarak faaliyet gösteriyor. 2024 yılı itibarıyla yalnızca Türkiye’de 570 hekim ve 462 hastayla 23 uluslararası nitelikli klinik araştırma yürütüldü. Son 5 yılda bu sayı toplamda 822 hekim ve 1838 hastaya ulaştı. Şirket, bu çalışmalar sayesinde hastalara en gelişmiş tedavilere erken erişim sunarken, sağlık profesyonellerine de yenilikçi ilaçlarla ilgili erken hasta deneyimi kazanma imkânı sağlıyor. Ar-Ge’ye önemli yatırım Açıklamaya göre şirket, her yıl global satışlarının yaklaşık yüzde 16’sını Ar-Ge’ye ayırarak bu alanda dünyanın en çok yatırım yapan şirketlerinden biri konumunda. Türkiye’deki yatırımlar da bu büyümenin bir parçası. Şirket 2024 yılında Türkiye’de gerçekleştirdiği klinik çalışmalar için yatırımlarını bir önceki yıla oranla iki katına çıkardı. Şirketin Türkiye’de yürüttüğü araştırmalar; diyabet, obezite ve nadir hastalıkların yanı sıra kardiyovasküler hastalıklar (KVH), Alzheimer ve alkole bağlı olmayan karaciğer yağlanması (MASH) gibi yüksek oranda karşılanmamış tedavi ihtiyaçlarına sahip alanları da kapsıyor. Konu hakkında değerlendirmede bulunan Novo Nordisk Türkiye Kıdemli Klinik, Medikal ve Ruhsatlandırma Direktörü Dr. Ömer Buğra Bahadır, "Klinik araştırmalar, sadece yeni ilaçların geliştirilmesini değil, aynı zamanda daha geniş bir hasta kitlesine umut olmayı da ifade ediyor. Türkiye’deki klinik araştırma altyapımız, hem uluslararası standartlarda bilimsel üretime hem de yerli sağlık ekosistemine katkı sağlıyor. Bilimi merkezimize alarak sağlıkta sürdürülebilir çözümler sunmayı sürdüreceğiz" dedi. Global ortaklıklarla geleceği inşa etmek: Septerna iş birliği Açıklamaya göre, Novo Nordisk’in bilimsel gücünü pekiştiren adımlardan biri de şirketin son yıllarda gerçekleştirdiği Ar-Ge iş birlikleri ve stratejik yatırımlarının bir parçası olan, yakın dönemde duyurulan Septerna ile stratejik ortaklığı oldu. Bu anlaşma, özellikle obezite ve tip 2 diyabet gibi kardiyometabolik hastalıkların tedavisinde kullanılmak üzere oral küçük moleküllü ilaçlar geliştirmeyi hedefliyor. Septerna’nın G proteinine bağlı reseptör (GPCR) uzmanlığı ile şirketin metabolik hastalıklar alanındaki liderliği birleşerek; GLP-1, GIP ve glukagon reseptörlerini hedefleyen çok sayıda aday molekül üzerinde ortak araştırma yürütülmesini mümkün kılıyor. Şirket, bu iş birliği kapsamında 2,2 milyar ABD doları tutarında yatırım taahhüdünde bulunuyor. Bilimle büyüyen gelecek Bugün şirket, 60 ülkede yürütülen 195 klinik çalışma ile 10 bin 600’den fazla araştırmacı ve 39 binden fazla hastaya ulaşıyor. Türkiye bu yapının önemli bir parçası olarak, yalnızca bölgesel değil küresel sağlık çözümlerinin geliştirilmesinde de stratejik bir konuma sahip. Klinik araştırmalar sayesinde yalnızca yeni tedaviler geliştirmekle kalmayıp, aynı zamanda hastalıkların seyrini değiştiren çözümleri topluma kazandıran Novo Nordisk, sağlıklı bir geleceği bilimle inşa etmeye devam ediyor.
21 Mayıs 2025 Çarşamba - 09:51
Anadolu Üniversitesi DİLKOM yenilenen altyapısıyla güçleniyor
Anadolu Üniversitesi Dil ve Konuşma Bozuklukları Eğitim, Uygulama ve Araştırma Merkezi (DİLKOM), 20 yılı aşkın süredir dil ve konuşma bozukluğu olan bireylerin değerlendirme, terapi ve danışmanlık süreçlerinde faaliyet göstererek, alanda öncü bir merkez olma misyonunu sürdürüyor. Merkez bünyesinde, dil, konuşma, ses ve yutma bozukluklarının değerlendirme ve terapilerinde; ayrıca Dil ve Konuşma Terapisi Bölümü öğrencilerinin eğitim ve araştırma süreçlerinde kullanılan teknolojik cihazlar yenileniyor ve sayıları artırılıyor. Anadolu Üniversitesi’nin bilimsel altyapı projeleri kapsamında yürütülen çalışma ile birlikte, kullanım ömrünü tamamlamış cihazlar güncel teknolojilerle değiştiriliyor. Böylece hem araştırmalarda hem eğitim hem de terapi süreçlerinde daha modern ve etkili araçlar kullanıma sunuluyor. Yenilenen teknolojik donanım sayesinde ses bozukluklarının değerlendirilmesinde günümüzde yaygın olarak kullanılan kepstral analiz yöntemi artık DİLKOM’da da uygulanabilecek. Ayrıca yutma bozukluğu olan bireylerin tedavisinde kullanılan nöromüsküler elektrik stimülasyon cihazları ile daha fazla bireye terapi imkânı sunulması hedefleniyor. Dudak damak yarıklı bireylerin değerlendirmelerinde kullanılan yeni nesil Nazometre cihazı sayesinde ise bu bireylere yönelik değerlendirme ve terapi süreçlerinin niteliği artırılacak. Proje kapsamında temin edilen tüm bu cihazlar, yalnızca terapi ve değerlendirme hizmetlerinin niceliğini ve niteliğini artırmakla kalmayacak, aynı zamanda dil ve konuşma terapisi alanında yürütülen bilimsel araştırmalara da önemli katkılar sağlayacak. DİLKOM Müdürü Diken: "Teknolojiyi terapilerimize daha fazla entegre etmeyi amaçladık" DİLKOM’un Türkiye’de üniversite bünyesinde kurulan ilk Dil ve Konuşma Bozuklukları Merkezi olduğunu belirten DİLKOM Müdürü Prof. Dr. Özlem Diken, açıklamalarında şu ifadelere yer verdi: "Bu alandaki öncülüğümüzle birlikte, geçmişte üniversitemizin ve dönemin yöneticilerinin desteğiyle birçok teknolojik cihaz merkezimize kazandırılmıştı. Ancak teknolojinin ve yapay zekâ uygulamalarının hızla geliştiği günümüzde elimizdeki bazı cihazların artık yazılım ve donanım desteği alamadığını bu nedenle güncelliğini yitirdiğini fark ettik. Bu doğrultuda teknolojiyi terapilerimize daha fazla entegre etmek ve çağın gereklerini karşılayabilmek için bir altyapı yenileme projesi hazırladık. Projemiz, üniversitemiz tarafından desteklenmeye uygun bulundu. Başta teknolojik ekipman olmak üzere altyapımızı yenilemeye başladık. Bu yenileme süreci hem verdiğimiz hizmetlerin kalitesini artıracak hem de öğrencilerimizin ve akademisyenlerimizin yürüttüğü araştırmalara katkı sunacaktır."
21 Mayıs 2025 Çarşamba - 09:50
Üzerine çaydanlık devrilen 1 yaşındaki bebek dehşeti yaşadı, vücudunun yüzde 15’i yandı
İstanbul’da babaannesi mutfakta yemek yaptığı sırada üzerine kaynar çaydanlık devrilen 1 yaşındaki Defne Mila’nın vücudunun yüzde 15’i yandı. Babaannesinin hemen minik bebeği çeşme suyunun altına tutması hasarın boyutunun önüne geçerken hastasının durumuna ilişkin bilgi veren Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Mustafa Turan, "Yüzde 15 civarı, 2’nci derece ayağında yanıkları vardı, yoğun bakımda bir süreç geçirdi, toparlamaya başladı. Yanıklar olduğunda mutlaka enerjinin alınması lazım, çeşme suyuna tutulması olayın ilerlemesini, deri kayıplarını veya sakatlıkları engelleyici bir hamle oluyor" dedi.
21 Mayıs 2025 Çarşamba - 09:38
Sağlık-Sen Şırnak’ta yüzde 39’luk üyelik ile gücünü pekiştirdi
Sağlık ve Sosyal Hizmet Çalışanları Sendikası (Sağlık-Sen) Şırnak’ta yüzde 39’luk üyelik oranı ile gücünü pekiştirdi. Şırnak’ta sağlık ve sosyal hizmet çalışanlarının büyük çoğunluğu 2025 yılında da tercihini Sağlık-Sen’den yana kullandı. Yapılan yetki belirleme sürecinde Sağlık-Sen, çalışanların yüzde 39’un desteğini alarak Şırnak genelinde bir kez daha yetkili sendika oldu. En yakın rakip sendikanın yüzde 32 oranında kaldığı belirtilirken, Sağlık-Sen yüzde 39’luk üyelik oranı ile sağlık alanındaki gücünü bir kez daha ortaya koydu. "Emeklerimizin karşılığı yetkinin adı oldu" Sağlık ve Sosyal Hizmet Çalışanlarının her sene Mayıs ayında yapılan üye tespit toplantısı Şırnak İl Sağlık Müdürlüğü toplantı salonunda sendika temsilcileri ve idari kadronun katılımı ile gerçekleşti. Sağlık-Sen Şırnak Şube Başkanı Sabgatullah Anmal, yaptığı açıklamada, tüm sağlık ve sosyal hizmet çalışanlarına verdikleri destekten dolayı teşekkür etti. Anmal, "Şırnak’ta gitmedik yer, girilmedik işyeri bırakmadık. Çalışanlarımızın sıkıntılarına ortak olduk. Emeklerimizin karşılığı, yetkinin yeniden Sağlık-Sen’e verilmesi oldu" dedi. Anmal, 15 Mayıs’ta yapılan sayımda yetkiyi yeniden perçinleyerek almalarının ardından sağlık ve sosyal hizmet çalışanlarının haklarını savunmak ve sorunları çözmek adına kararlı bir şekilde çalışmalarına devam edeceklerini belirtti. Anmal "Sağlık-Sen olarak ülkemizin sağlık ve sosyal hizmetin altyapısını güçlendirilmesi, kamuda personel rejimin yeniden şekillendirilmesi için kararlı bir şekilde çalışmalarımız sürecektir. Bu süreçte bize destek olan üyelerimiz ve sağlık ve sosyal hizmet çalışanlarımız özveriyle çalıştığımıza şahit oldu. Kimseye umut tacirliği yapmadığımızı, üye almak için kimseyi kandırmadığımızı ve çözümün adresi olduğumuzu gördüler. Sağlık Sen olarak sahada yaptığımız çalışmalarla yetkiyi almayı başarmışsak bunun temelinde dürüst, çözüm odaklı ve çalışanların menfaatini gözeten sendikal mücadelemiz var. Bu mücadelede eğer bir sorun varsa çözerse Sağlık Sen çözer dedik. Bizler kamu görevlilerinin sosyal ve ekonomik beklentilerini gündeme getirmek çalışma koşulların fiziki olarak düzeltilmesi ve ücret adaletsizliğin ortadan kalkması için çalışıyoruz. Bu vesileyle bizlere emanet edilen her bir üyemizin hakkını savunmak ve yetki ile verilen görevleri teslimiyette üyelerimizi mahcup etmeyerek başımız dik ne siyasi ne de terörize edenlere müsaade etmeyeceğiz" ifadelerini kullandı.
Daha Fazla Yükle
GERİ BİLDİRİM
Geliştirme sürecine katkıda bulunmak için lütfen sitede karşılaştığınız hataları bize bildirin.
Gönder