SAĞLIK
Akdeniz anemisi, erken tanı ve doğru takiple kontrol altına alınıyor 06 Mayıs 2026 Çarşamba - 16:35:12 Memorial Diyarbakır Hastanesi Hematoloji Bölümünden Prof. Dr. Vekfi Gürhan Kadıköylü, Akdeniz anemisinin doğru tanı, düzenli takip ve uygun tedavi ile hastaların yaşam kalitesinin önemli ölçüde artırılabileceğini söyledi. Genetik geçişli bir hastalık olan talasemide taşıyıcılığın erken dönemde tespit edilmesi büyük önem taşıyor. Memorial Diyarbakır Hastanesi Hematoloji Bölümü’nden Prof. Dr. Vekfi Gürhan Kadıköylü, doğru tanı, düzenli takip ve uygun tedavi ile hastaların yaşam kalitesinin önemli ölçüde artırılabileceğini vurguladı. Talasemilerin, otozomal resesif geçiş gösteren, eritrosit (kırmızı kan hücrelerine) kırmızı rengini veren protein yapısındaki hemoglobin zincirlerinden birinin veya bir kaçının hatalı sentezi sonucu ortaya çıkan hipokrom mikrositer anemi ile karakterize bir grup hastalık olduğunu belirten Prof. Kadıköylü, "Talasemi, alfa, beta, gama, delta olarak tanımlanan hemoglobin zincirinin veya zincirlerinin az sayıda veya hiç yapılamaması ile oluşur. Alfa zincir yapımı azlığı alfa talasemiye, beta zincir yapım azlığı beta talasemiye neden olmaktadır. Dünya nüfusunun yüzde 3’ü beta talasemi taşıyıcısı, Güneybatı Asya’da nüfusun yüzde 5-10’u alfa talasemi taşıyıcısıdır. Ülkemizde Çukurova, Akdeniz, Ege ve Marmara bölgelerinde talasemi taşıyıcılığı çok sıktır" dedi. "Sessiz taşıyıcı hematolojik olarak normal iken talasemi minörda (taşıyıcı, heterozigot) hafif hipokrom mikrositer anemi görülür" diyen Kadıköylü, "Talasemi taşıyıcılığında herhangi bir yakınma olmaz iken tedaviye gerek yoktur. Genetik danışmanlık mutlaka verilmeli ve hasta anne, baba ve kardeşleri taşıyıcılık yönünden taranmalıdır. Talasemi intermediada (hasta, homozigot) kan transfüzyonu ihtiyacı çok değildir ancak orta derecede bir anemi mevcut olup anemiye bağlı halsizlik, çabuk yorulma, çarpıntı ve efora toleranssızlık ortaya çıkabilir. Hemoglobin düzeyi 6-10 g/dl arasında olup enfeksiyon, cerrahi gibi durumlarında kan transfüzyonu gerekir. Sarılık, dalak büyüklüğü, idrar renginde koyulaşma, yüzdeki ve uzun kemiklerdeki değişiklikler, demir emiliminin artışı ve sık kan transfüzyonuna bağlı olarak kalp, karaciğerde ve diğer organlarda demir birikimi nedeniyle çeşitli bulgular görülür" diye konuştu. Talaseminin majorda klinik bulguların genellikle 6 ay-2 yaş arasında ortaya çıktığını aktaran Kadıköylü, "İlk 4-6 ayda anemiye bağlı bulgular görülür. Solukluk, kısa boy, yüz kemikleri çıkık görünümlü, baş büyüktür, büyüme geriliği, karında şişlik, sarılık, karaciğer ve dalak büyüklüğü, kemik kırıkları tespit edilir. Bu hastalar küçük yaşlardan itibaren kan transfüzyonlarına bağımlıdır. Talasemi tanısında rutin hemogram (hemoglobin ve hematokrit düşüklüğü, bunlarla uyumsuz olarak eritrosit sayısında yükseklik, hipersplenizm gelişirse lökosit ve trombosit sayısında düşüklük), periferik yayma (hipokromi, mikrositoz, bazofilik noktalanma, eritrosit öncül hücrelerinin görülmesi), demir parametreleri (demir ve demir doygunluğunda normallik/artış, normal/yüksek ferritin düzeyleri) yardımcıdır. Ancak tanı hemoglobin elektroforezinde hemoglobin yapımına bağlı olarak HbA azalması, HbA2 ve HbF artışı tespit edilir. Genetik olarak mutasyonlar tespit edilebilirir" şeklinde konuştu. Talasemili hastalarda kan transfüzyonun amacının doku oksijenlenmesini sağlamak olduğunu kaydeden Prof. Kadıköylü, "Büyümeyi engellemeyecek, kemik iliğindeki yetersiz kan yapımını baskılayabilecek hemoglobin düzeyinin sağlanmasıdır. Hemoglobin düzeyinin 9-10 g/dl’nin altına düşürmemek için taze eritrosit süspansiyonları verilmelidir. Talasemide demir şelasyon tedavisi vücutta demir birikiminin önlenmesi, mevcut demir birikiminin azaltılması ve böylece artmış vücut demir birikimine bağlı gelişen kalp (en sık ölüm nedenidir, göğüs ağrısı, nefes darlığı, çarpıntı, ritm bozukluğu), karaciğer (siroz ve kanser), endokrin (gelişme-büyüme geriliği, kemik gelişimde zayıflık, kırıklar, ergenlikte gecikme, hipogonadizm, tiroid ve paratiroid bezinde yetersiz çalışma, diyabetes mellitus), enfeksiyonlara yatkınlık gibi komplikasyonların önlenmesidir. Demir birikiminin önlenmesi ve takip için serum ferritin düzeyi (1000 ng/ml’nin altında tutulmalı) izlenmelidir. Karaciğer ve kalpte demir birikiminin tespit edilmesi için magnetik rezonans (MR) incelemesi gereklidir. Demir şelasyonu için desferrioksamine (pompa ile kullanılmaktadır, günümüzde çok tercih edilmemektedir), deferiprone (ağızdan kullanılır, kan değerlerinde kısmi düşüklük yapabilir) ve deferasiroks (ağızdan kullanılır, en çok tercih edilen ilaçtır, böbrek fonksiyonları izlenmelidir) gibi ilaçlar kullanılmaktadır" dedi. Splenektominin çocuklarda ölümcül enfeksiyon riski nedeniyle erken çocukluk çağında önerilmemekte olduğunu söyleyen Kadıköylü, "5 yaşından sonra yapılmalıdır. Splenektomiden 3-6 hafta önce pnömokok, hemofilus influenza, meningokok aşıları yapılmalı, splenektomi sonrasında antibiotik proflaksisi kullanılmalıdır. Kemik iliği (kök hücre) nakli talasemide tek kesin tedavi şeklidir. Bütün talasemi majör hastalarına tanı sonrası sağlıklı kardeşi varsa doku grupları (HLA) araştırılmalı, donörü olma ihtimali değerlendirilmelidir. HLA uygun kardeşten donör bulma şansı yaklaşık %25’tir. Kök hücre nakli kemik iliği, periferik kan, göbek kordon kanından yapılabilir. Karaciğer büyüklüğü ve biyopsi fibrozis varlığı, şelasyon tedavisine uyuma göre hastalar kök hücre nakli açısından sınıflandırılarak risk değerlendirilmesi yapılır. Talasemide en önemli nokta koruyucu/önleyici tıptır. Eğitimler okul çağında başlanmalı ve evlilik öncesi taramalar yapılmalıdır. Talasemi taşıyıcısı olan anne-babalara genetik danışmanlık verilmelidir. Prenatal tanı için fetal kan örnekleri 19-20. haftada, amniyosentez 16-20. haftalarda, koryon-villus örnekleri 10-11. haftada DNA analizi yapılır" ifadelerini kullandı.
06 Mayıs 2026 Çarşamba - 14:37 Van’da gebe anneye aynı anda hem sezaryen hem beyin ameliyatı yapıldı Van Eğitim ve Araştırma Hastanesine görme kaybı şikayetiyle başvuran 35 haftalık gebe hasta, aynı seansta gerçekleştirilen sezaryen ve endoskopik hipofiz ameliyatlarıyla sağlığına kavuştu. Bingöl’de yaşayan 3 çocuk annesi 35 yaşındaki Bircan Kolak, ani gelişen görme kaybı şikayetiyle Van Eğitim ve Araştırma Hastanesine başvurdu. 35 haftalık gebe olan Kolak’ta yapılan tetkikler sonucunda, hipofiz bezinde meydana gelen kanamanın görme sinirlerine baskı yaptığı tespit edildi. Hayati risk ve kalıcı görme kaybı ihtimali üzerine Beyin Cerrahisi uzmanları Op. Dr. Fatih Gök ve Op. Dr. Mustafa Arıcı ile Kadın Doğum ekibi acil operasyon kararı aldı. Ameliyathanede gerçekleştirilen koordineli müdahale ile önce sezaryen operasyonuyla bebek sağlıklı bir şekilde dünyaya getirildi. Ardından Op. Dr. Gök ve Op. Dr. Arıcı tarafından kapalı yöntemle endoskopik hipofiz cerrahisi uygulandı. Başarılı geçen operasyonların ardından yeniden görmeye başlayan Bircan Kolak ve bebeği hayati tehlikeyi atlattı. Anne ve bebeğin sağlık durumunun iyi olduğu, yakın zamanda taburcu edilecekleri bildirildi. Konuya ilişkin konuşan Hastane Başhekimi Doç. Dr. Remzi Sarıkaya Van Eğitim ve Araştırma Hastanesinin çevre illerden de sevk alan ileri sevk merkezi olduğunu belirtti. Başhekim Sarıkaya, "Komplike, zor vakaların bile güzel bir şekilde yönetildiği bir seviyeye geldik. Bundan dolayı çok mutluyuz. Artık birden fazla ameliyat gerektiren durumlar, gebelik gibi riskli durumların da eşlik ettiği hastalıkları sevk etmeden merkezimizde başarılı bir şekilde yönetebiliyoruz. Ben bu ameliyatı yapan tüm ekip arkadaşlarıma canı gönülden teşekkür ediyorum, hastamıza da acil şifalar diliyorum" dedi. "Cerrahimizi başarılı bir şekilde gerçekleştirdik" Hem kadın doğum hem de beyin cerrahisi bölümünün iki kademeli bir ameliyatı başarıyla gerçekleştirdiklerini dile getiren Beyin Cerrahisi Op. Dr. Fatih Gök ise "Önce sezaryenle hastamızın bebeğini sağlıklı bir şekilde yenidoğan yoğun bakıma gönderdik. Ardından görme kaybına sebep olan iki şah damarı arası bölgede, hormonal aktivitenin yüksek olduğu bir bölgede olan tümörünü yaklaşık 12 milimetrelik bir alandan endoskopik olarak burundan girilerek çıkardık. İki şah damarı arasından girilerek cerrahimizi başarılı bir şekilde gerçekleştirdik. Tabii bu bölgenin belli başlı anatomik göstergeleri vardı, onları kullanarak ameliyatımızı yaptık ama sonuçta bayağı riskli bir ameliyattı. Yaklaşık 5 saat süren bir ameliyatın sonunda başarılı bir şekilde sonuca eriştik. Ameliyattan sonra hastamızla görüştüğümüzde görmesinin gayet düzeldiğini, daha net gördüğünü teyit ettik. Şu anda hem hastamız hem çocuğu sağlıklı. Takip sürecimiz de bir hafta kadar sürdü. Hormonel dengelerini sağladıktan sonra taburculuğunu planlayacağız artık" diye konuştu. "Üst düzey bir ameliyattı" Beyin Cerrahisi Op. Dr. Mustafa Arıcı da bu ameliyatın genellikle üçüncü basamak hastanelerde yapılabilen üst düzey bir ameliyat olduğunu belirterek, "Post-op takibi çok önemlidir; post-op takibinde herhangi bir komplikasyon, sıkıntı yaşamadık. Multidisipliner bir şekilde takiplerimizi gerçekleştirdik. Hastamızı şifa ile taburcu etmeyi bekliyoruz" dedi. Gebe olan eşinin aynı zamanda FSH (Kas) hastası olduğunu ve görme problemi geliştiğini anlatan Erhan Kolak ise şunları söyledi: "Van’daki doktorlar bize yer açtılar. Onlar bu süreçte bize yardımcı oldular. Her gün, her saatte hastayla ilgilendiler; hastanın bütün problemlerine baktılar, çözdüler. Ondan sonra bizi taburcu ettiler, Allah onlardan razı olsun. Eşim iki ameliyat geçirdi; biri sezaryen bir de beyin cerrahi ameliyatı. İkisini de Allah’a çok şükür atlattık, bir sıkıntı yok. Doktorlara çok teşekkür ediyorum."
06 Mayıs 2026 Çarşamba - 14:25 Muratlı’da sağlıklı beslenmenin temel ilkelerin anlatıldı Tekirdağ Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenen "Sağlıklı ve Dengeli Beslenmenin Önemi" programı Muratlı ilçesinde gerçekleştirildi. Tekirdağ Büyükşehir Belediyesi, sağlıklı yaşam bilincini artırmaya yönelik çalışmalarını sürdürüyor. Bu kapsamda Süleymanpaşa’da başlayan "Sağlıklı ve Dengeli Beslenmenin Önemi" programının ikinci etabı Muratlı Gençlik Merkezi’nde vatandaşların katılımıyla yapıldı. Programda, Kültür Sanat ve Sosyal İşler Dairesi Başkanlığı’na bağlı Gençlik Hizmetleri ve Spor Şube Müdürlüğü’nde görev yapan Diyetisyen Dr. Hamit Can tarafından sağlıklı beslenmeye ilişkin detaylı bilgiler paylaşıldı. Dr. Can, dengeli beslenmenin temel ilkelerinin yanı sıra yetersiz ve dengesiz beslenmenin insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerine dikkat çekti. Etkinlikte ayrıca vücut kitle endeksi, kalori açığı, glisemik indeks ve insülin direnci gibi konular ele alınırken, günlük protein, karbonhidrat ve yağ tüketimine ilişkin öneriler de katılımcılarla paylaşıldı. Beslenmeye bağlı kronik hastalıklar, diyet türleri ve besin grupları hakkında da bilgilendirme yapıldı. Program, katılımcıların sorularının yanıtlandığı interaktif bölümle sona ererken, etkinliğin önümüzdeki günlerde Tekirdağ genelinde farklı noktalarda devam edeceği belirtildi.
06 Mayıs 2026 Çarşamba - 13:44 Dr. Kilim: "Çocuklarda demir eksikliği sessiz bir tehdit" Medical Point Gaziantep Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzm. Dr. Esra Kilim, demir eksikliğinin özellikle 6 ay ile 5 yaş arasındaki çocuklarda sık görüldüğünü ve zamanında önlem alınmadığında ciddi sağlık sorunlarına yol açabileceğini belirtti. Medical Point Gaziantep Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzm. Dr. Esra Kilim, demir eksikliğinin özellikle 6 ay ile 5 yaş arasındaki çocuklarda sık görüldüğü belirtti. Demir eksikliğine zamanında önlem alınmadığında ciddi sağlık sorunlarına yol açabileceğini belirten Dr. Kilim, "Çocuk sağlığı açısından kritik öneme sahip olan demir, büyüme ve gelişmenin temel yapı taşlarından biridir. Ancak son yıllarda yapılan gözlemler, çocuklarda demir eksikliğinin giderek daha yaygın hale geldiğini ve çoğu zaman fark edilmeden ilerlediğini ortaya koymaktadır. Demir, vücutta oksijen taşıyan hemoglobinin üretimi için gereklidir. Eksikliği durumunda ise kansızlık (anemi), bağışıklık sisteminde zayıflama ve gelişimde gerileme gibi sonuçlar ortaya çıkabilir" dedi. "Belirtiler her zaman belirgin olmayabilir" Ailelerin dikkat etmesi gereken başlıca belirtiler hakkında bilgi veren Dr. Kilim, "Sürekli yorgunluk ve halsizlik. İştahsızlık. Soluk cilt rengi. Dikkat eksikliği ve öğrenme güçlüğü. Sık hastalanma. Bu belirtiler başka sağlık sorunlarıyla karıştırılabileceği için düzenli doktor kontrolleri büyük önem taşımaktadır" ifadelerini kullandı. "Risk faktörleri artıyor" Uzm. Dr. Esra Kilim, demir eksikliğinin önlenebilir bir sağlık sorunu olduğunun altını çizerek, dengeli ve çeşitli beslenme alışkanlıklarının kazandırılmasının önemine dikkat çekerek, "Dengesiz beslenme alışkanlıkları, işlenmiş gıdaların artan tüketimi ve demir açısından zengin besinlerin yeterince alınmaması, demir eksikliğinin başlıca nedenleri arasında yer alıyor. Özellikle sadece süt ağırlıklı beslenen çocuklarda risk daha yüksek görülmektedir. Kırmızı et, yumurta, yeşil yapraklı sebzeler, kuru baklagiller ve pekmez gibi demir açısından zengin besinlerin düzenli tüketilmesi önerilmektedir. Ayrıca, C vitamini içeren gıdalar demir emilimini artırdığı için beslenme planına dahil edilmelidir" şeklinde konuştu. "Erken tanı, sağlıklı gelecek" Dr. Kilim, "Çocuklarda demir eksikliği erken teşhis edildiğinde kolaylıkla tedavi edilebilmektedir. Bu nedenle ebeveynlerin bilinçli olması ve çocuklarının gelişimini yakından takip etmesi büyük önem taşımaktadır" diye konuştu.
Gürcistan’da kabusu yaşayan kadın çareyi Samsun’da buldu
26 Şubat 2026 Perşembe - 12:56 Gürcistan’da kabusu yaşayan kadın çareyi Samsun’da buldu Gençleşmek için Gürcistan’da yaptırdığı iki botoks işleminin ardından göz kapağı düşen 55 yaşındaki kadının, Samsun’daki tetkiklerinde tıp dünyasında nadir görülen bir vakayla karşılaşıldı. Hastanın bir kaş kasının hiç olmadığı belirlenirken, Samsun’da uygulanan tedavi sonrası sağlığına kavuştu. Yüzündeki kırışıklıklardan kurtulmak için memleketinde bir güzellik merkezine giden Gürcistan uyruklu G.A. (55), orada uygulanan ilk enjeksiyonun ardından kaş ve göz kapağındaki ani düşüşle sarsıldı. Uzmanların "geçici bir yan etki" demesi üzerine yine Gürcistan’da ikinci kez koltuğa oturan talihsiz kadın, doz azaltılmasına rağmen aynı sonucu alınca çareyi Türk hekimlerine başvurmakta buldu. Medicana International Samsun Hastanesi’ne gelen G.A., Kulak, Burun, Boğaz Kliniğinde tedavi edilerek sağlığına kavuştu. "Kaş çatmaya yarayan kasın olmadığını gördük" Samsun’da vakayı inceleyen Kulak, Burun, Boğaz Uzmanı Doç. Dr. Nesrettin Fatih Turgut, sorunun standart bir botoks komplikasyonu olmadığını fark etti. Hastadaki asimetrinin izini süren Dr. Turgut ve ekibi, ultrason ve EMG testleriyle çarpıcı bir sonuca ulaştı. Muayenede de normalin dışında bir durum sezdiğini ifade eden Doç. Dr. Turgut, "İncelemelerimiz sonucunda, kaş çatmaya yarayan ’korugatör’ kasının hastanın bir tarafında hiç var olmadığını gördük. Doğuştan gelen bu anatomik farklılık, standart botoks noktalarının o bölgede ters tepmesine neden oluyordu. Hastanın anatomik haritası çıkarıldıktan sonra botoks planı sil baştan değiştirildi. Kasın bulunmadığı noktalar pas geçilerek, tamamen kişiye özel bir enjeksiyon stratejisi izlendi. Sonuç ise mükemmel oldu. Hasta hem kırışıklıklarından kurtuldu hem de üçüncü kez göz kapağı düşüklüğü yaşamaktan kurtuldu" dedi. Öte yandan bu nadir vakanın, estetik dünyası için de önemli bir ders niteliğinde olduğunu hatırlatan Doç. Dr. Turgut, her yüzün kendine has bir anatomisi olduğunu ve botoks gibi işlemlerin ezbere yapılmaması gerektiğini vurguladı. Literatüre girecek bu vaka üzerinden uyarılarda bulunan Turgut, "Estetik operasyonlar sadece bir uygulama değil, bir tıp sanatıdır. Anatomik varyasyonlar her zaman hesaba katılmalı ve işlemler uzman hekimler tarafından gerçekleştirilmelidir" şeklinde konuştu. "Türk hekimleri sayesinde sağlığıma kavuştum" Ekran önünde bir iş yapan ve yaşadığı estetik kaza sonrası özgüvenini kaybettiğini dile getiren G.A., "Artık aynalara küsmüştüm ve tekrar botoks yaptırmaya çok korkuyordum. Ancak Fatih Bey’in detaylı incelemesi ve doğru teşhisi bana güven verdi. Türk hekimlerinin tecrübesi ve bilime dayalı yaklaşımı sayesinde sağlığıma kavuştum" diye konuştu. Literatürde çok nadir rastlanan bu ’tek taraflı kas eksikliği’ vakası, bilimsel bir makale olarak da tıp dünyasına sunuldu.
İşte Ramazan Ayında Sağlıklı Beslenme Rehberi
26 Şubat 2026 Perşembe - 11:00 İşte Ramazan Ayında Sağlıklı Beslenme Rehberi Uzmanlar sağlıklı ve huzurlu bir Ramazan geçirme ile ilgili önerilerde bulundu. Sahura mutlaka kalkılması gerektiğini ifade eden uzmanlar, "Orucubuz 1-2 adet hurma ve su ile açın, suyu tek seferde çok fazla ve hızlı içmeyin, şerbetli tatlılar yerine sütlü veya meyveli tatlılar tercih edin, yemeklerinizi yavaş yavaş ve iyice çiğneyerek tüketin" dediler. Erzurum Sağlık Müdürü tarafından sosyal medya hesabında yapılan paylaşımda "Ramazan Ayında Sağlıklı Beslenme Rehberi" başlığıyla uzman görüşlerine yer verildi. Paylaşımda, "Sağlıklı tercihlerle huzurlu bir Ramazan olsun" denilerek sahur ve iftarla ilgili beslenme, sıvı ve tatlı tüketimi, fiziksel aktivite gibi bir çok başlıkta tavsiyeler yapıldı. Günü dengeli başlatın Uzmanlar oruç tutanların mutlaka sahura kalkması gerektiğini ifade ederek, "Sahur yapmadan oruç tutmak gün içinde halsizlik ve kan şekeri düşüşüne neden olabilir. Sahurda yumurta, yoğurt, peynir, tam tahıllı ekmekler, çiğ sebze- meyve gibi besinlerden oluşan hafif bir kahvaltı yapın ya da çorba, zeytinyağlı yemekler, yoğurt ve salatadan oluşan bir öğün tercih edin. Aşırı tuzlu, yağlı ağır yemeklerden, hamur işlerinden ve işlenmiş ürünlerden (sucuk, salam vb.) kaçının" dediler. Sıvı tüketimi Sıvı ihtiyacının karşılanmasında suyun ilk tercih olması gerektiği ifade edilen paylaşımda şöyle devam edildi, "Suyu tek seferde çok fazla ve hızlı içmeyin, iftardan sahura kadar aralıklarla ve yudumlayarak tüketmeye özen gösterin. Asitli içecekler, hazır meyve suları gibi şeker oranı yüksek içecekler yerine süt, ayran, sade soda, taze sıkılmış meyve-sebze suları, şekersiz hoşaf veya kompostolar tercih edin" İftar kontrollü ve dengeli Orucu 1-2 adet hurma ve su ile açmayı tavsiye eden uzmanlar, şöyle devam ettiler"Çorba ve salatayla başlangıç yapıp, 10-15 dakika ara verin. Ani ve aşırı yemek tüketimi mide problemleri ve kan şekeri dalgalanmalarına yol açabilir, bu nedenle ara vermek önemlidir. Ana öğünde; ızgara / haşlama fırında pişirme yöntemleriyle hazırlanmış yemekler, sebze yemekleri, kurubaklagiller, yoğurt, salata, tam tahıllı ekmekler tercih edin. Porsiyon kontrolüne dikkat ederek pide, bulgur pilavı, basmati pirinç tüketilebilir" Tatlı tüketimi Şerbetli tatlılar yerine sütlü veya meyveli tatlılar tercih edilmesini vurgulayan uzmanlar, " Tatlıyı iftardan hemen sonra değil, 1-2 saat sonra tüketin ve haftada 1-2 kez ile sınırlandırın. Diğer günlerde süt/yoğurt, meyve, kuru meyve, kabuklu yemişlerle yapacağınız bir ara öğün tercih edin" dediler. İşte diğer önemli noktalar Uzmanların oruçla ilgili diğer önerileri ise şöyle devam etti, "Yemeklerinizi yavaş yavaş ve iyice çiğneyerek tüketin. Hazımsızlık, reflü gibi sorunları yaşamamak adına öğünlerden hemen sonra yatar pozisyona geçmeyin. Beslenme düzeninin değişmesinden dolayı oluşabilecek kabızlığı önlemek için su içmeye ve lif oranı yüksek yiyecekler (kuru baklagiller, sebzeler, tam tahıllar) tüketmeye dikkat edin. Ramazan ayında amaç; kilo almak ya da vermek değil, metabolik dengeyi korumak olmalıdır. Kronik hastalığı olan bireyler (diyabet, hipertansiyon vb.) mutlaka hekim ve diyetisyen kontrolünde oruç tutmalıdır" Fiziksel aktivite Uzmanlar oruçta fiziksel aktivitenin de önemli olduğunu dile getirerek, "Gün içinde ağır egzersizden kaçının. İftardan 1-2 saat sonra yapacağınız hafif tempolu yürüyüşler sindirimi ve kilo kontrolünü destekler" dediler.
Sahur atlanmadığı ve hafif beslenildiği takdirde Ramazan ayı kilo vermek için bir fırsat
26 Şubat 2026 Perşembe - 10:41 Sahur atlanmadığı ve hafif beslenildiği takdirde Ramazan ayı kilo vermek için bir fırsat Acıbadem Eskişehir Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Ekin Sayer, Ramazan ayında doğru planlanan bir beslenme düzeniyle hem sağlıklı bir oruç süreci geçirilebileceğini hem de kilo kontrolünün sağlanabileceğini belirterek, "Yanlış yapılan iftar ve atlanan sahur, sağlık sorunlarına neden olabilir" uyarısında bulundu. Ramazan ayında en sık yapılan hatalardan birinin, bütün gün aç kalan mideye aniden ağır ve yüksek karbonhidratlı yemeklerle yüklenmek olduğunu ifade eden Acıbadem Eskişehir Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Ekin Sayer, bunun kan şekerinde ani yükselme ve düşmelere yol açtığını söyledi. Kilo vermek isteyenler için Ramazan ayının dengeli beslenildiğinde bir fırsat olduğuna değindi. Sahurun atlanmaması gerektiğine dikkat çeken Uzman Diyetisyen Sayer, protein ağırlıklı beslenilmenin önemine vurgu yaptı. "Sahuru atlamak ciddi kalori açığı oluşturur" Oruç açarken acele edilmemesi gerektiğini vurgulayan Sayer, şu önerilerde bulundu: "İlk olarak su ve bir adet hurmayla oruç açılabilir. Ardından hafif bir çorba ve salata tercih edilmelidir. Bu sayede gün boyu boş kalan mide ve bağırsak sistemi daha yumuşak bir geçiş yapar. Ayrıca lif tüketimi Ramazan’da sık görülen kabızlık sorununa da destek olur. Ana yemeğe geçmeden önce 10-15 dakika beklemek sindirimi kolaylaştırır ve kan şekerinin daha dengeli yükselmesini sağlar. Sahuru atlamak aslında bir ana öğünü tamamen devre dışı bırakmaktır. Uzun süre ihtiyacımızdan düşük kaloride beslenirsek metabolizma buna adapte olur ve yavaşlar. Bu durum kilo vermeyi zorlaştırabilir, hatta kilo alımına eğilim oluşturabilir. Ayrıca yetersiz protein alımı kas kaybına yol açabilir." "Pide ve tatlı tüketiminde porsiyon kontrolü şart" Sahurda tüketilen besinlerin en az sahur yapmak kadar önemli olduğunu vurgulayan Sayer, "Yumurta, peynir, ayran ve yoğurt gibi protein kaynakları sahurda mutlaka yer almalı. Buna lif grubu ve sağlıklı yağlar da eklendiğinde gün boyunca daha uzun süre tok kalınabilir. Ayrıca bu denge, stres hormonu olarak bilinen kortizolün daha kontrollü seyretmesine yardımcı olur. Yanlış iftar, sahurun atlanması ve aşırı karbonhidrat tüketimi kilo artışına neden olabilir. Ancak doğru kalori dengesi sağlandığında ve protein yeterli miktarda alındığında Ramazan ayı kilo vermek için destekleyici bir dönem olabilir" ifadelerini kullandı. Sayer, Ramazan’da kişiye özel planlanan beslenme programlarının daha sağlıklı sonuçlar vereceğini belirterek, bilinçli ve dengeli bir yaklaşımın önemine dikkat çekti.
Dr. Kademli, kışın çocuklarda enfeksiyonlara karşı alınacak önlemler hakkında bilgi verdi
26 Şubat 2026 Perşembe - 10:26 Dr. Kademli, kışın çocuklarda enfeksiyonlara karşı alınacak önlemler hakkında bilgi verdi Medical Point Gaziantep Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Öznur Kademli, özellikle okul çağındaki çocuklarda solunum yolu enfeksiyonlarının daha sık görüldüğünü belirterek, kış aylarında bağışıklık sisteminin korunmasının büyük önem taşıdığını vurguladı. Medical Point Gaziantep Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Öznur Kademli, "Bağışıklık sistemi henüz tam gelişmemiş olan bebekler ve okul öncesi çocuklar enfeksiyonlara karşı daha hassastır. Bu nedenle koruyucu önlemler ihmal edilmemelidir. Çocuklarda kışın en sık görülen hastalıklar arasında grip, nezle, bronşit ve orta kulak enfeksiyonları yer alıyor. Özellikle Influenza (grip), ani başlayan yüksek ateş, halsizlik ve kas ağrılarıyla kendini gösteriyor. Bunun yanı sıra Respiratuvar Sinsityal Virüs Enfeksiyonu (RSV) küçük yaş grubundaki çocuklarda ciddi solunum sıkıntılarına yol açabiliyor" dedi. Aileler nelere dikkat etmeli Enfeksiyonlardan korunmak için neler yapılması gerektiğini anlatan Dr. Kademli, "El Hijyeni Alışkanlığı Kazandırın, çocuklara doğru el yıkama alışkanlığı kazandırılmalı. Eller en az 20 saniye sabunla yıkanmalı; okuldan geldikten sonra ve yemeklerden önce mutlaka temizlik sağlanmalı. Bağışıklık sistemini güçlü tutmanın yolu düzenli uyku ve dengeli beslenmeden geçiyor. Sebze, meyve, protein ağırlıklı beslenme ve yeterli sıvı tüketimi büyük önem taşıyor. Kapalı Ortamları Havalandırın: Sınıf ve ev ortamlarının sık sık havalandırılması virüslerin yayılımını azaltıyor. Grip aşısı başta olmak üzere rutin aşı takviminin düzenli takip edilmesi gerektiğini belirten Kademli, özellikle risk grubundaki çocukların aşılarının geciktirilmemesi gerekiyor" ifadelerini kullandı. Ateş, yoğun öksürük ve halsizlik şikayeti olan çocukların okula gönderilmemesi gerektiğini belirten Kademli, bunun hem çocuğun iyileşmesi hem de salgının yayılmaması açısından önemli olduğunu söyledi. "Basit önlemlerle büyük koruma mümkün" Dr. Öznur Kademli, "Mevsime uygun giyinme, düzenli uyku, sağlıklı beslenme ve hijyen kurallarına dikkat edilmesi kış enfeksiyonlarına karşı en güçlü savunmadır" diyerek aileleri bilinçli olmalar konusunda uyardı.
Kahta Devlet Hastanesi’nde Sigara Bırakma Polikliniği hizmete açıldı
26 Şubat 2026 Perşembe - 10:25 Kahta Devlet Hastanesi’nde Sigara Bırakma Polikliniği hizmete açıldı Adıyaman’ın Kahta Devlet Hastanesi bünyesinde, sigara kullanımına bağlı sağlık sorunlarının önlenmesi ve bireylerin sağlıklı bir yaşama geçişinin desteklenmesi amacıyla Sigara Bırakma Polikliniği hizmete başladı. Poliklinikte yürütülecek çalışmaların Dr. Mehmet Mesut Şan yönetiminde sürdürüleceği öğrenildi. Sigaranın insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerine dikkat çeken Dr. Şan, sigaranın başta akciğer hastalıkları olmak üzere kalp-damar rahatsızlıkları, çeşitli kanser türleri ve solunum yolu hastalıklarına yol açtığını belirtti. Bağımlılıkla mücadelenin mümkün olduğunu ifade eden Şan, sigarayı bırakmak isteyen vatandaşların profesyonel destek almaktan çekinmemesi gerektiğini kaydetti. Poliklinikte sigara bırakma sürecine yönelik tıbbi ve psikolojik destek hizmetlerinin sunulacağı belirtildi. Toplum sağlığını korumanın en etkili yolunun bilinçlendirme ve önleyici sağlık hizmetleri olduğunu belirten Kahta Devlet Hastanesi Başhekimi Uzm. Dr. Mustafa Akel, "Sigara bağımlılığı hem bireysel hem toplumsal açıdan ciddi bir sağlık sorunudur. Hastanemiz bünyesinde hizmete başlayan Sigara Bırakma Polikliniği ile vatandaşlarımızın bu mücadelede yanında olacağız. Özellikle gençlerimizin sigaraya hiç başlamaması en güçlü korunma yöntemidir" ifadelerini kullandı.
Uzmanından obezite cerrahisi uyarısı
26 Şubat 2026 Perşembe - 10:24 Uzmanından obezite cerrahisi uyarısı Acıbadem Adana Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Süleyman Çetinkünar, obezite cerrahisinin yalnızca kilo kaybı amacıyla değil, obeziteye bağlı hastalıkların tedavisinde de etkili bir yöntem olduğunu belirterek, "Bariatrik cerrahi, diyet ve ilaç tedavisinden yeterli fayda görmeyen hastalar için bilimsel olarak kanıtlanmış güçlü bir tedavi seçeneğidir" dedi. Obezitenin günümüzde diyabet, hipertansiyon, kalp hastalıkları ve uyku apnesi gibi pek çok ciddi sağlık sorununa zemin hazırladığını vurgulayan Çetinkünar, "Obezite cerrahisi bu hastalıkların kontrol altına alınmasında önemli rol oynar. Ancak tek tip bir cerrahi yoktur. Her hasta özelinde detaylı planlama yapılır. Çünkü her hastanın farklı ek hastalıkları olabilir. Obezite cerrahisinde hangi yöntem hastaya daha uygunsa buna göre karar verilerek bir planlama gerçekleştirilir" ifadelerini kullandı. "En sık uygulanan yöntem tüp mide ameliyatı" Günümüzde en sık uygulanan bariatrik cerrahi yönteminin tüp mide olduğunu belirten Çetinkünar, "Bu yöntemde midenin büyük bir bölümü çıkarılarak tüp şeklinde bir mide oluşturulur. Açlık hissi azalır ve daha erken doyma sağlanır. Hastalar iki yıl içinde toplam vücut ağırlıklarının ortalama yüzde 25-30’unu kaybedebilir. Tüp mide ameliyatları sırasında bağırsağa ek bağlantı yapılmadığından vitamin-mineral eksikliği riski diğer yöntemlere göre daha düşüktür. Ancak bazı hastalarda reflü şikayetleri artabilir" diye konuştu. "Gastrik bypass diyabet üzerinde güçlü etki sağlar" Roux-en-Y gastrik bypass ameliyatının hem mide hacmini küçülttüğünü hem de emilimi kısmen azalttığını belirten Prof. Dr. Süleyman Çetinkünar, "Bu yöntemle iki yıl içinde yüzde 30-35 oranında kilo kaybı mümkündür. Özellikle tip 2 diyabeti olan ve şiddetli reflü şikayeti bulunan hastalarda etkili bir seçenektir" dedi. Mini gastrik bypass olarak bilinen yöntemin de benzer kilo kaybı sağladığını ifade eden Çetinkünar, ameliyat süresinin daha kısa olduğunu ancak vitamin ve protein eksikliği açısından düzenli takip gerektiğini vurguladı. "Şeker hastalarında SADI-S etkili olabilir" Tüp mide ile bağırsak bypassının birlikte uygulandığı SADI-S yönteminin özellikle ileri derecede obez ve diyabeti kontrol altına alınamayan hastalarda tercih edildiğini belirten Prof. Dr. Çetinkünar, "Bu yöntemde iki yıl içinde toplam vücut ağırlığının yüzde 35-40’ı kaybedilebilir. Ancak düzenli vitamin takibi şarttır" diye konuştu. "Ameliyat kararı kişiye özel verilir" Obezite cerrahisinde tek bir doğru yöntem olmadığını vurgulayan Çetinkünar, "Vücut kitle indeksi, diyabet varlığı, reflü şikâyetleri, beslenme alışkanlıkları ve hastanın beklentileri dikkate alınarak cerrah ve dahili uzmanların birlikte değerlendirmesiyle karar verilir. Amaç yalnızca kilo kaybı değil, uzun vadeli sağlıklı bir yaşamdır" ifadelerini kullandı. "Ameliyatlar kapalı ve robotik yöntemle yapılabiliyor" Bariatrik cerrahinin günümüzde laparoskopik ve robotik cerrahi yöntemleriyle gerçekleştirilebildiğini belirten Prof. Dr. Süleyman Çetinkünar, "Ameliyat sihirli bir çözüm değildir. Hastaların ameliyat sonrası beslenme düzenine ve yaşam tarzı değişikliklerine uyum sağlaması gerekir. Doğru hasta seçimi ve düzenli takip başarıyı belirleyen en önemli faktörlerdir" dedi.
"Sütüm fazla ama bebeğim huzursuz" diyorsanız nedeni hiperlaktasyon olabilir
26 Şubat 2026 Perşembe - 10:21 "Sütüm fazla ama bebeğim huzursuz" diyorsanız nedeni hiperlaktasyon olabilir Süt üretiminin bebeğin gereksiniminin belirgin şekilde üzerinde kalması durumu olan hiperlaktasyon doğru yönetilmediğinde hem anne hem de bebek açısından çeşitli sorunlara yol açabiliyor. Medicana Sağlık Grubu Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü’nden Uzm. Dr. Özge Yendur, hiperlaktasyonun çoğu zaman "süt bolluğu" olarak yorumlandığını ancak kontrol edilmediğinde emzirme sürecini zorlaştırabileceğini belirtti. Anne sütü bebek beslenmesinde altın standart olarak kabul edilir. Ancak fizyolojik sistemlerde esas olan dengedir. Doğum sonrası ilk haftalarda artan süt üretimi genellikle bebeğin ihtiyacına göre ayarlanır. Bazı annelerde ise süt üretimi bebeğin gereksiniminin belirgin şekilde üzerinde kalabilir. Medicana International İzmir Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü’nden Uzm. Dr. Özge Yendur, "Anne sütü fazlalığı ilk bakışta avantaj gibi algılansa da, fizyolojide denge esastır. Bebeğin ihtiyacının üzerinde üretim olduğunda annede ağrı, sızıntı ve tıkanıklık gibi problemler ortaya çıkabilir. Bebek ise hızlı akıma bağlı olarak huzursuz emebilir. Uygun teknikler ve doğru takip ile çoğu vakada ilaç gerekmeksizin denge yeniden sağlanabilir" dedi. Geçici dolgunluk ile hiperlaktasyon aynı değil Doğumdan sonraki ilk günlerde görülen meme dolgunluğu ve gerginliğin (engorjman) genellikle 1-2 hafta içinde azaldığını belirten Uzm. Dr. Özge Yendur, "Hiperlaktasyon ise daha kalıcıdır ve çoğu zaman aşırı süt akımı (hiper-ejeksiyon refleksi) ile birlikte görülür. Bu tablo, yalnızca fazla süt üretimi değil, aynı zamanda hızlı ve basınçlı akım ile karakterizedir" diye konuştu. Uzm. Dr. Özge Yendur, bu ayrımın önemine dikkat çekerek, "Her dolgunluk hiperlaktasyon değildir. Ancak dolgunluk, yoğun sızıntı ve sürekli tıkanıklık eğilimi uzun süre devam ediyorsa değerlendirme gerekir. Amaç emzirmeyi kesmek değil, üretimi bebeğin ihtiyacına yaklaştırmaktır" ifadelerini kullandı. En sık neden, farkında olmadan aşırı uyarı Hiperlaktasyonun en sık nedenlerinden birinin istemeden yapılan aşırı uyarı olduğuna dikkat çeken Uzm. Dr. Özge Yendur, sözlerine şöyle devam etti: "Gereksiz pompa kullanımı, her dolgunlukta memeyi tamamen boşaltma çabası veya yanlış yönlendirmeler süt üretimini artırabilir. Bazı annelerde ise bireysel ya da genetik yatkınlık söz konusu olabilir. Süt üreten doku kapasitesinin fazla olması ya da süt yapım yanıtının güçlü çalışması da bu tabloya neden olabilir. Öte yandan toplumda ‘Prolaktin yüksekse süt fazladır’ algısı yaygındır. Oysa süt üretimi yalnızca tek bir hormonla açıklanamaz. Her hiperlaktasyon vakasında rutin hormon testi yapmak yerine, eşlik eden klinik bulgular varsa hekim kontrolünde değerlendirme yapmak daha doğru bir yaklaşımdır." Anne ve bebekte görülen belirtiler Hiperlaktasyonun hem annede hem de bebekte kendini gösterebildiğini söyleyen Uzm. Dr. Özge Yendur, "Annede genellikle memede dolgunluk, baskı hissi, yoğun sızıntı ve sık tıkanıklık eğilimi görülür. Tekrarlayan tıkanıklıklar bazı durumlarda mastit riskini artırabilir. Ağrı, kızarıklık ve ateş gibi belirtiler ortaya çıktığında tıbbi değerlendirme önem taşır. Bebekte ise hızlı süt akımına bağlı olarak memede huzursuz emme, öksürme, memeyi bırakma, gaz artışı ve yeşil-köpüklü dışkı görülebilir" diye konuştu. Uzm. Dr. Özge Yendur, bu tabloya ilişkin şu değerlendirmeyi yaptı: "Hızlı akım sırasında bebek daha fazla hava yutabilir ve memeyi tam boşaltamadan bırakabilir. Bu durumda daha çok ön süt alınması laktoz yükünü artırarak gaz, karın gurultusu ve dışkı değişikliklerine yol açabilir. Bu tablo bazen reflü veya alerji ile karıştırılabildiği için klinik değerlendirme önemlidir." Emzirmeyi bırakmak değil, akışı yönetmek gerekir Uzm. Dr. Özge Yendur, hiperlaktasyon yönetiminde temel yaklaşımın emzirmeyi sonlandırmak değil, akışı kontrol altına almak ve üretimi dengeli hale getirmek olması gerektiğini ifade etti. "Geriye yaslanarak emzirme pozisyonu süt akımını yavaşlatabilir. Meme çok gerginse emzirmeden önce kısa süreli el sağımı ile basıncın azaltılması fayda sağlayabilir" diyen Uzm. Dr. Özge Yendur, özellikle pompa kullanımına dikkat çekerek, "Sık ve uzun süreli pompa kullanımı vücudu daha fazla üretmeye şartlandırabilir. Her dolgunluk hissinde memeyi tamamen boşaltmaya çalışmak üretimi artırabilir. Bu nedenle pompa kullanımı planlı ve kontrollü olmalıdır" diye konuştu. Uzm. Dr. Özge Yendur, sözlerini şöyle tamamladı: "Birinci basamak yöntemlerden biri olan blok emzirme ise belirli saat aralıklarında aynı memeden emzirip diğer memeyi yalnızca konfor için minimal düzeyde boşaltmayı içerir. Bu yöntem, üretimin zaman içinde bebeğin ihtiyacına uyum sağlamasına yardımcı olabilir. Blok emzirme ve benzeri uygulamalar mutlaka çocuk hekimi ile birlikte yakın takipte yapılmalıdır. Her annenin fizyolojisi farklıdır. Doğru teknik ve düzenli izlemle çoğu annede üretim güvenli şekilde dengelenebilir. Emzirme sürecinde yaşanan sorunların çoğu doğru destekle yönetilebilir. Hiperlaktasyonda temel hedef, anne konforunu korurken bebeğin sağlıklı ve dengeli beslenmesini sağlamaktır."
Diz protezi ameliyatları ağrısız bir yaşam için son çözüm
26 Şubat 2026 Perşembe - 10:10 Diz protezi ameliyatları ağrısız bir yaşam için son çözüm Genç yaşlarda bağ ve menisküs yaralanmalarının kapalı yöntemlerle tedavi edilebildiğini belirten Op. Dr. İbrahim Tavukçuoğlu, kireçlenmenin ilerlediği ve diğer yöntemlerden fayda sağlanamayan hastalar için diz protezi ameliyatının en etkili çözüm olarak öne çıktığını söyledi. Medicana Çamlıca Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Op. Dr. İbrahim Tavukçuoğlu, diz protezi ameliyatına yönelik "Diz protezi aslında bir kaplama ameliyatıdır. Bozulmuş eklemi çıkartıp yerine suni bir eklem yerleştirilir. Bu yöntem dizde olduğu gibi kalça ve diğer eklemlerde de uygulanabilir. Diz protezi; diğer tedavilerden fayda görmeyen, kireçlenmenin son aşamasına gelmiş hastalar için önerilir. Özellikle gece ağrısı olan, yürüyüş mesafesi 500 metrenin altında olan, ayakta yarım saat iş yapamayacak durumda olan hastalar için ameliyat zamanı gelmiş demektir" açıklaması yaptı. İleri yaş tek başına ameliyat kriteri değildir Protezin uygulanacağı hastaların; yaşa bağlı kireçlenme, mekanik kusurlar ve günlük aktivitelerinde ciddi kısıtlılık yaşayan bireylerden oluştuğunu belirten Op. Dr. İbrahim Tavukçuoğlu, "Fizik tedavi, enjeksiyonlar veya aks düzeltme ameliyatları gibi yöntemlerden artık fayda görmeyen hastalar için diz protezi, ağrısız ve fonksiyonel bir yaşamın kapısını açıyor" dedi. Diz protezi gerektiren durumlar Diz protezi ameliyatının diğer tedavi seçeneklerinden yeterli fayda alınamadığı durumlarda değerlendirilebildiğini belirten Op. Dr. İbrahim Tavukçuoğlu, "İleri derece osteoartrit ve kıkırdak hasarı, dinlenme sırasında bile devam eden şiddetli diz ağrısı, yürüme mesafesinin ciddi biçimde azalması, gece ağrılarının artması, fizik tedavi, ilaç tedavisi ve eklem içi enjeksiyonların etkisiz kalması gibi klinik belirtiler bulunur. Bu kriterler, ameliyat kararının bilimsel olarak belirlenmesinde temel rol oynar"dedi. Op. Dr. İbrahim Tavukçuoğlu, "Belirli bir yaşın üzerine gelmiş olmak tek başına ameliyat kararı kriteri olmamalı; hastanın fonksiyonel kapasitesi ve yaşam kalitesindeki düşüş daha önemli bir parametredir" açıklamalarında bulundu. Sıvı diz protezi: Popüler ancak onaylanmamış yöntem Son dönemde sosyal medyada sıkça gündeme gelen "sıvı diz protezi" yöntemi, halk arasında merak uyandırsa da bilimsel literatürde standardize edilmiş etkinliği ve uzun dönem verileri olan bir tedavi şekli değildir" diyen Op. Dr. İbrahim Tavukçuoğlu şu değerlendirmeyi yaptı: "Sıvı diz protezi popülerlik kazanmış bir kavram. Ancak mevcut bilimsel kanıtlar, bu yaklaşımın diz kireçlenmesinin tedavisinde protezin yerini alabilecek bir yöntem olduğunu göstermemektedir. Geleneksel tedavi algoritmaları ve kanıtlanmış cerrahi yöntemler halen altın standarttır." Op. Dr. İbrahim Tavukçuoğlu, hastaların ameliyat öncesi tüm tedavi seçeneklerini değerlendirmesi ve bilinçli karar vermesi gerektiğinin altını çizdi.