SAĞLIK
07 Mayıs 2026 Perşembe - 16:55 Denizli’de ücretsiz HPV aşı uygulaması başladı Denizli Büyükşehir Belediyesi’nin ekonomik sıkıntılar nedeniyle sağlık hizmetlerine erişmekte zorluk çeken ailelere yönelik hayata geçirdiği ücretsiz HPV aşı uygulaması başladı. Kansere karşı büyük bir farkındalık oluşturulan aşılama programına erkeklerin de dahil edilmesi fark oluşturdu. Denizli Büyükşehir Belediyesi’nin toplum sağlığını korumak ve sağlıkta fırsat eşitliği sağlamak amacıyla yüksek maliyetli sağlık hizmetlerine erişmekte zorluk çeken vatandaşlara yönelik başlattığı HPV aşı desteği fiilen uygulamaya geçti. Sosyal Hizmetler Dairesi Başkanlığı’nın yürüttüğü proje kapsamında ilk ziyaretler yapıldı. Evde Bakım ve Sağlık Hizmetleri Şube Müdürlüğü’nde görevli sağlıkçıların ilk doz HPV aşısını uyguladığı programa Sosyal Hizmetler Dairesi Başkanı Veysel Danacıoğlu da eşlik etti. Aşılama programına katılan vatandaşlar bu maliyetli ve hayati derecede önemli aşıya ücretsiz ulaşabilmenin kendileri için büyük bir destek olduğunu belirterek sağlanan imkan dolayısıyla Başkan Çavuşoğlu’na teşekkürlerini iletti. Aşılama hizmeti vatandaşın ayağına götürülüyor Halkın yoğun ilgisiyle büyüyen projenin sağlık desteği olmanın ötesine geçerek kent genelinde bilinçlenme seferberliğine dönüştüğü belirtildi. Randevu sistemiyle hak sahiplerinin adreslerine gidilerek yerinde uygulanan aşılama programına erkek çocuk ve gençlerin de dahil edilmesi ise kanserle mücadelede bir fark oluşturdu. Söz konusu uygulamanın virüsün bulaş zincirini kırmak ve toplum bağışıklığını sağlamak adına büyük önemi olduğu belirtilirken, aşıların muhafazasından taşınmasına kadar tüm süreçlerin ‘soğuk zincir’ kurallarına uygun olarak yürütüldüğü kaydedildi. Proje kapsamda, Dünya Sağlık Örgütü önerilerine göre, 9-14 yaş arası kız ve erkek çocuklarına 2 doz, 15-30 yaş arası kadınlara 3 doz ve 15-21 yaş arası erkeklere 3 doz dokuz valanlı HPV aşısı yapılacak. Sağlıklı bir gelecek için Denizli Büyükşehir Belediye Başkanı Bülent Nuri Çavuşoğlu, HPV aşısının henüz Sağlık Bakanlığı’nın rutin aşı uygulaması içerisinde yer almadığına dikkati çekerek, bugünün ekonomik şartlarında bu hizmete ulaşmanın pek çok aile için mümkün olmadığını söyledi. Hem sağlıkta adaletsizliği gidermeye katkı koymak hem de kansere karşı bir farkındalık oluşturmak için hayata geçirdikleri projenin amacına ulaştığını vurgulayan Başkan Çavuşoğlu, "Projemize gösterilen yoğun ilgi, ne kadar doğru bir iş yaptığımızı bizlere bir kez daha gösterdi. Şehrimizde sağlıklı bir gelecek inşa etmek için tüm imkanlarımızı seferber etmeye devam edeceğiz" dedi. HPV aşısı neden önemli? Genital siğil, prekanseröz genital lezyonlar (servikal, vajinal, vulvar, anal) ile serviks, vajinal, vulvar, anal, penil ve baş-boyun kanserleri gibi birçok kanser türüne karşı koruyucu özelliği kanıtlanmış olan HPV aşısı, modern tıbbın kanserle mücadelesindeki en güçlü silahı olarak kabul ediliyor. Türkiye’de rutin aşılama takviminde olmadığı için eczanelerden ücretli olarak temin edilebilen aşı özellikle 9-14 yaş arasında uygulandığında bağışıklık sistemini güçlendirerek en yüksek korumayı sağlıyor.
07 Mayıs 2026 Perşembe - 15:52 Uzm. Psikoloğu Turan: "Çocukların sağlıklı gelişimi, yalnızca bireysel değil aynı zamanda toplumsal bir sorumluluktur" SANKO Üniversitesi Hastanesi Uzm. Psikoloğu Gizem Başkılıç Turan, "Çocukların sağlıklı gelişimi, yalnızca bireysel değil aynı zamanda toplumsal bir sorumluluktur" dedi. ‘Riskli çocuk’ kavramının, çoğu zaman yanlış yorumlandığını söyleyen Uzm. Psikolog Turan, "Riskli çocuk, doğuştan tehlikeli olan değil; gelişim sürecinde çeşitli biyolojik, psikolojik ve çevresel faktörlerin etkisiyle duygusal ve davranışsal zorluklar yaşama ihtimali artmış çocuğu ifade eder" ifadelerini kullandı. Riskli çocukların toplumda farklı şekillerde karşımıza çıkabildiğini belirten Uzm. Psikolog Turan, "Bazı çocuklar aşırı öfkeli, saldırgan ya da kurallara karşı gelme eğiliminde olabilirken; bazıları da içe kapanık, kaygılı, yalnız ve görünmez kalmayı tercih edebilir. Bu çocukların ortak noktası, duygularını düzenlemekte zorlanmaları, yaşadıkları zorluklar karşısında esnek davranamaması ve sağlıklı baş etme becerilerinin yeterince gelişmemiş olmasıdır" dedi. Anne-baba ve öğretmenler için erken farkındalığın oldukça önemli olduğuna vurgu yapan Uzm. Psikolog Turan, "Çocukta hızlı ve anlamsız davranış değişiklikleri, yoğun öfke patlamaları, arkadaş ilişkilerinde bozulma, okuldan kaçınma, akademik başarıda düşüş, kuralları sürekli ihlal etme ya da aşırı içe kapanma gibi belirtiler dikkatle izlenmelidir. Özellikle şiddet içerikli konuşmalar, kendine veya başkalarına zarar verme ifadeleri mutlaka ciddiye alınmalıdır. Bu durumların ortaya çıkmasında tek bir neden yoktur. Aile içi çatışmalar, ihmal ya da tutarsız ebeveyn tutumları, travmatik yaşantılar, akran zorbalığı, dijital içeriklere kontrolsüz maruz kalma ve bazı nörogelişimsel ya da psikiyatrik yatkınlıklar bu süreci etkileyebilir. Yani çocuk davranışı, çoğu zaman çevresel ve duygusal birikimlerin bir yansımasıdır" ifadelerini kullandı. Riskli çocuklarda görülebilecek belirtiler Riskli olarak değerlendirilen çocuklarda sıklıkla görülebilecek belirtilerin dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu (DEHB), davranış bozukluğu, zıt olma-karşı gelme bozukluğu ya da travma sonrası stres olduğunu kaydeden Uzm. Psikolog Turan, "Ancak burada önemli olan, çocuğu bir tanıya göre değil de bütüncül bir değerlendirme yapmaktır. Bu süreçte bir çocuk ve ergen psikiyatristi ile birlikte kapsamlı bir değerlendirme yapılması önemlidir" ifadelerine yer verdi. Riskli çocukların tedavi ve destek süreci Riskli çocuklarda tedavi ve destek sürecinin çocuğun ihtiyacına göre planlandığını kaydeden Uzm. Psikolog Turan, "Psikoeğitim, oyun terapisi, aile danışmanlığı ve gerektiğinde çocuk psikiyatrik değerlendirme süreci, müdahalenin temel yapı taşlarını oluşturur. Aileyle iş birliği içinde ilerlemek, en güçlü koruyucu faktörlerden biridir. Çünkü çocuk, değişimi en çok güvenli ve destekleyici ilişkiler içinde öğrenir" dedi. Uzm. Psikolog Turan, riski çocuklara yardımcı olmak için yapılabileceklerle ilgili olarak ise, "Öncelikle yargılamak yerine anlamaya çalışmak gerekir. ‘Neden böyle davranıyor?’ sorusu yerine ‘Bu çocuk ne yaşıyor?’ sorusunu sormak çok daha kapsayıcıdır. Sınır koyarken aynı zamanda duygusal destek sunmak, tutarlı ve güvenli bir ilişki kurmak ve çocuğun kendini ifade edebileceği alanlar oluşturmak büyük önem taşır. Destek almak için rehberlik servisleri, çocuk psikologları, çocuk ve ergen psikiyatrisi birimleri ve aile danışmanlık merkezlerine başvurulabilir. Erken müdahale, riskli davranışların kalıcı hale gelmesini önlemede kritik rol oynar. Unutulmamalıdır ki her çocuk anlaşılmaya, görülmeye ve doğru destekle yeniden yön bulmaya ihtiyaç duyar. Riskli çocukları dışlamak değil, onlara ulaşmak toplum olarak en büyük sorumluluğumuzdur" diye konuştu.
Op. Dr. Öztaş’tan hamilelere oruç uyarıları
23 Şubat 2026 Pazartesi - 12:40 Op. Dr. Öztaş’tan hamilelere oruç uyarıları Gaziantep Özel ANKA Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Sonay Öztaş, hamilelere oruç tutma konusunda önemli uyarılarda bulundu. Gaziantep Özel ANKA Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Sonay Öztaş, gebelik döneminde oruç tutma konusunda anne adaylarına önemli uyarılarda bulundu. Dr. Öztaş, karar sürecinde en belirleyici unsurun anne ve bebek sağlığı olduğunu vurguladı. Gebelik ve emzirme döneminde dini açıdan kolaylık sağlandığını hatırlatan Op. Dr. Sonay Öztaş, "Normal şartlarda sağlıklı bir yetişkin uzun süreli açlığa dayanabilir. Ancak gebelikte metabolizma hızlanır, enerji ihtiyacı artar ve kan şekeri daha hızlı düşer. Biz hekimler gebelerimize az ve sık beslenmelerini öneriyoruz" dedi. "Uzun süreli açlık risk oluşturabilir" Uzun süreli açlığın gebelikte bazı riskler oluşturabileceğini belirten Dr. Öztaş, kan şekerinin düşmesine bağlı olarak yağ dokusunun parçalandığını ve kanda keton adı verilen maddelerin arttığını ifade etti. Bu maddelerin bebeğe uzun vadeli etkileri konusunda kesin veriler bulunmasa da risk ihtimalinin göz ardı edilmemesi gerektiğini söyledi. "Sıvı tüketimi hayati önem taşıyor" Gebelikte artan kan hacmi ve bebeğin içinde bulunduğu amniyon sıvısı nedeniyle su ihtiyacının da arttığını dile getiren Op. Dr. Öztaş, "Uzun süre susuz kalmak tansiyon düşüklüğüne, böbrek fonksiyonlarında etkilenmeye ve ciddi halsizliğe yol açabilir" uyarısında bulundu. "Her gebe için aynı cevap verilemez" "Gebe oruç tutamaz mı?" sorusuna net bir "evet" ya da "hayır" yanıtı verilemeyeceğini belirten Dr. Öztaş, değerlendirmelerin kişiye özel yapılması gerektiğini söyledi. Eğer gebelik sağlıklı ilerliyorsa, anne adayında diyabet, hipertansiyon, kalp ya da böbrek hastalığı gibi ek bir rahatsızlık yoksa ve gebelik düşük riskli gruptaysa doktor kontrolünde bireysel değerlendirme yapılabileceğini belirten Öztaş, riskli gebeliklerde, gebelik şekeri olanlarda, tansiyon problemi yaşayanlarda veya bebekte gelişme geriliği bulunan durumlarda ise oruç tutmanın önerilmediğini ifade etti. Sahur şart, dengeli beslenme şart Oruç tutmaya karar veren gebelerin mutlaka sahur yapması gerektiğini belirten Op. Dr. Sonay Öztaş, günlük alınması gereken sıvı miktarının iftar ile sahur arasında tamamlanmasının önemine dikkat çekti. Sahur ve iftarda aşırı yemek tüketiminin hazımsızlık ve gereksiz kilo artışına yol açabileceğini hatırlatan Öztaş, dengeli ve kontrollü beslenmenin önemini vurguladı. Son olarak anne adaylarına çağrıda bulunan Öztaş, gebelik döneminde oruç tutmak isteyenlerin mutlaka takiplerini yapan hekim ve sağlık personeline danışmaları, mümkünse diyet desteği alarak süreci planlamaları gerektiğini sözlerine ekledi.
Mersin Şehir Hastanesi’nde ilk kornea nakli başarıyla yapıldı
23 Şubat 2026 Pazartesi - 12:11 Mersin Şehir Hastanesi’nde ilk kornea nakli başarıyla yapıldı Mersin Şehir Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde ilk kez gerçekleştirilen kornea nakli (keratoplasti) ameliyatı başarıyla tamamlandı. Yapılan operasyonla hastanın görme melekesini yeniden kazanması hedeflendi. Hastanenin Göz Kliniği hekimleri Doç. Dr. Erman Bozalı ve Doç. Dr. Emin Serbülent Güçlü tarafından gerçekleştirilen ameliyatın planlandığı şekilde başarıyla sonuçlandığı bildirildi. Operasyonun, bölge açısından ileri düzey göz cerrahisinin ulaştığı noktayı göstermesi bakımından önemli olduğu belirtildi. Bölge için önemli bir cerrahi adım Doç. Dr. Erman Bozalı, korneanın gözün en ön kısmında yer alan ve görmenin temelini oluşturan saydam bir doku olduğunu ifade ederek, "Kornea saydamlığını kaybettiğinde ciddi görme kayıpları ortaya çıkabilir. Gerçekleştirdiğimiz nakil ameliyatı ile hastamızın yeniden görme potansiyelini kazanmasını hedefledik. Operasyon planladığımız şekilde başarıyla tamamlandı" dedi. Bu ameliyatın bölge için önemli bir gelişme olduğunu vurgulayan Bozalı, kornea hastalıkları nedeniyle başka illere sevk edilen birçok hastanın artık Mersin’de tedavi edilebileceğini kaydetti. Kornea hastalıklarında yüksek başarı oranı Doç. Dr. Emin Serbülent Güçlü ise kornea naklinin birçok göz hastalığında uygulanan etkili bir tedavi yöntemi olduğunu belirtti. Güçlü, "Keratokonus, enfeksiyon sonrası oluşan kornea lekeleri, travmaya bağlı doku kayıpları ve endotel yetmezliği gibi durumlarda kornea nakli uygulanmaktadır. Gelişen cerrahi tekniklerle yalnızca hastalıklı tabakanın değiştirildiği yöntemler sayesinde başarı oranı oldukça yüksektir" diye konuştu. Doğru takiple görme kalitesi artıyor Ameliyat sonrası sürecin önemine dikkat çeken Güçlü, "Nakil sonrası düzenli takip ve damla tedavilerinin doğru kullanılması büyük önem taşımaktadır. Uygun takip ile hastalar günlük yaşamlarına dönebilmekte ve görme kaliteleri belirgin şekilde artmaktadır" ifadelerini kullandı. İleri cerrahi uygulamalar artacak Mersin Şehir Eğitim ve Araştırma Hastanesi Başhekimi Prof. Dr. Mehmet Ballı da operasyonun, hastanenin sağlık hizmetlerindeki gelişimini gösterdiğini belirterek, "Göz hastalıkları alanında yapılan ilk kornea nakli ameliyatının başarıyla tamamlanması, hastanemizin nitelikli sağlık hizmeti sunma hedefinin önemli bir göstergesidir. Amacımız, hastalarımızın tanı ve tedavi süreçlerini kendi şehirlerinde tamamlayabilmelerini sağlamaktır. Önümüzdeki süreçte ileri cerrahi uygulamaları artırarak vatandaşlarımıza daha kapsamlı sağlık hizmeti sunmaya devam edeceğiz" dedi. Gerçekleştirilen ilk kornea nakliyle birlikte, kornea hastalıkları nedeniyle başka illere yapılan sevklerin azalmasının beklendiği bildirildi.
Büyükşehir Diyetisyeni İpek Öztaş’tan sağlıklı beslenme önerileri
23 Şubat 2026 Pazartesi - 12:11 Büyükşehir Diyetisyeni İpek Öztaş’tan sağlıklı beslenme önerileri Antalya Büyükşehir Belediyesi diyetisyeni İpek Öztaş, Ramazan ayında değişen beslenme düzenine sağlıklı uyum sağlamanın yollarını anlattı. Sahur ve iftarda dengeli beslenmenin önemine dikkat çeken Öztaş, yavaş ve kontrollü yemenin sindirim sistemi için kritik olduğunu vurguladı. Ramazan ayının başlamasıyla günlük beslenme düzeni değişiyor, oruç sürecine sağlıklı bir geçiş yapmak ve vücut dengesini korumak ise büyük önem taşıyor. Antalya Büyükşehir Belediyesi Haşim İşcan Aile Eğitim ve Sosyal Hizmetler Merkezi’nde görev yapan diyetisyen İpek Öztaş, Ramazan boyunca doğru beslenme alışkanlıklarının nasıl olması gerektiğine ilişkin önemli bilgiler verdi. "Sahurda yediklerimiz önemli" Beslenme düzeninin değiştiği bu dönemde vatandaşların bazı hususlara dikkat etmesi gerektiğini belirten Öztaş, sahurun gün boyu enerjiyi korumak açısından kritik olduğunu söyledi. Öztaş, "Sahur, gün boyunca enerjinizi yüksek tutmanızı sağlar. Bu nedenle lif açısından zengin tam buğday ekmeği ve sebzeler ile protein değeri yüksek peynir, yumurta, yoğurt gibi besinler tercih edilmeli. Ceviz ve badem gibi sağlıklı yağ kaynakları da tokluk süresini uzatır ve sindirim sisteminin düzenli çalışmasına katkı sağlar" dedi. ’’10-15 dakika beklenmeli’’ İftara hurmayla başlamanın doğru bir tercih olduğunu ifade eden Öztaş, suyun yavaş tüketilmesi gerektiğini vurgulayarak, "Mideyi aniden doldurmak yerine küçük bir kase çorbayla başlanmalı ve ardından 10-15 dakika beklenmeli. Ana öğünde tavuk, balık, kırmızı et ya da baklagiller gibi protein kaynaklarının yanında tam buğday ekmeği, bulgur pilavı ve sebze tüketilerek dengeli bir tabak oluşturulmalı. Aşırı yağlı ve kızartılmış yiyeceklerden kaçınılmalı; ızgara, fırın veya tencere yemekleri tercih edilmeli" diye konuştu. "Kontrollü yemeye özen gösterin" Yeme alışkanlıklarının da en az içerik kadar önemli olduğunu belirten Öztaş, hızlı yemenin şişkinlik ve hazımsızlığa yol açabileceğini söyleyerek, "Lokmalar iyice çiğnenmeli, yavaş ve kontrollü yenmeli. Günlük en az 2 litre su tüketilmeli. İftardan sonra meyve, süt, yoğurt ya da ayran gibi ara öğünler kan şekerinin dengelenmesine yardımcı olur. Ayrıca iftar sonrasında yapılacak hafif tempolu yürüyüşler sindirim sistemini destekler, ancak ağır egzersizlerden kaçınılmalıdır" ifadelerini kullandı.
Karabük’te EKT uygulaması başladı
23 Şubat 2026 Pazartesi - 12:02 Karabük’te EKT uygulaması başladı Karabük Eğitim ve Araştırma Hastanesi bünyesinde hizmet veren 5000 Evler Ek Hizmet Binası’ndaki 24 yataklı Psikiyatri Kliniği’nde "Elektrokonvülsif Terapi" (EKT) uygulamasına başlandı. Modern psikiyatri uygulamaları kapsamında tıbbi altyapısını güçlendirmeye devam eden hastanede, Karabük’te ilk kez uygulanmaya başlayan tedavi yöntemiyle hem il genelindeki hem de Batı Karadeniz bölgesindeki psikiyatrik tanı alan hastalara önemli bir sağlık hizmeti alternatifi sunulması hedefleniyor. İlaç ve psikoterapiye dirençli vakalarda hayati rol oynayan EKT’nin; şiddetli depresyon, şizofreni, katatoni ve bipolar bozukluk gibi rahatsızlıkların tedavisinde en güvenli ve etkili yöntemlerden biri olarak kabul edildiği belirtildi. EKT sürecinin, Psikiyatri uzmanlarının yanı sıra anestezi ve kardiyoloji uzmanlarının katılımıyla multidisipliner bir yaklaşımla yürütüldüğü aktarıldı. Genel anestezi ve kas gevşetici ilaçlar eşliğinde, yüksek tıbbi standartlarda gerçekleştirilen uygulama kapsamında son 4 ay içerisinde 5 hastaya toplam 25 seans tedavi uygulandığı bildirildi. Tedavisi tamamlanan hastaların sağlığına kavuşarak taburcu edildiği, idame tedavisi gereken hastaların ise süreçlerinin titizlikle takip edildiği kaydedildi. Uygulamanın hayata geçirilmesinde emeği geçen ekibe teşekkür eden Erkan Doğan, "Psikiyatri ve Anestezi kliniklerimizce koordineli şekilde yürütülen bu ileri tedavi yöntemi, hastanemizin teknolojik gücünü ve uzman kadrosunun başarısını bir kez daha kanıtlamıştır. İlimizde sağlık hizmet kalitesinin artırılması için bizlerden desteğini esirgemeyen Sağlık Bakanımız Kemal Memişoğlu olmak üzere; Karabük Valimiz Oktay Çağatay’a, milletvekillerimiz Cem Şahin, Ali Keskinkılıç’a ve İl Sağlık Müdürümüz İsmail Kara’ya şükranlarımı sunuyorum" dedi.
Özel Sular Akademi Hastanesi’nde özel diyetle bir yılda 52 kilo verdi
23 Şubat 2026 Pazartesi - 11:47 Özel Sular Akademi Hastanesi’nde özel diyetle bir yılda 52 kilo verdi Kahramanmaraş’ta bir kişi 150 kilo olarak geldiği hastaneden, düzenlenen diyet programı sayesinde 98 kilo olarak çıktı. Kahramanmaraş’ta yaşayan 47 yaşındaki Yusuf Çalışkan’ın, aşırı kiloları nedeniyle günleri zor geçiyordu. Özel Sular Akademi Hastanesi’ne başvuran Çalışkan, kendisine uygulanan diyet programı sonrası 52 kilo verip 150 kilodan 98 kilograma düştü. Çok rahat ve mutlu olduğunu söyleyen hasta Yusuf Çalış, "Öncelikle kan tahlili yaptırmam gerekiyordu ve sonuçlarda birçok sağlık sorunu ortaya çıktı. Aile hekimim kilo vermem gerektiğini söyledi. Bunun üzerine Sular Akademi Hastanesi’nde Merve hanıma başvurdum. Süreç kolay olmadı, özellikle ilk başlarda çok zorlandım ve bırakmak için bahaneler aradım. Ancak hocamız her zaman destek oldu ve süreci bırakmama izin vermedi. Toplamda 52 kilo verdim. 150 kilodan 98 kiloya düştüm. Şu anda kendimi çok rahat ve mutlu hissediyorum" dedi. Diyetisyen Merve Kapudere Demirciler ise, "Yusuf bey 150 kiloyla bize başvurdu. Başlangıçta yaşam kalitesi oldukça düşüktü, çabuk yoruluyordu ve çeşitli sağlık sorunları vardı. Kendisi de bu kiloya kadar düşebileceğini düşünmüyordu. Sürece güçlü bir motivasyonla başladık. Zaman zaman zorlandığımız anlar oldu ancak çok güzel sonuçlar da elde ettik. Sürecin sonunda hem Yusuf bey hem de ben çok mutlu olduk. Giyim tarzı tamamen değişti, özgüveni ve yaşam kalitesi önemli ölçüde arttı. Bu sonucu görmek benim için de çok keyifliydi" diye konuştu.
Diyetisyen Deniz Mutluer: "Lipödeme karşı Akdeniz tipi beslenin"
23 Şubat 2026 Pazartesi - 11:08 Diyetisyen Deniz Mutluer: "Lipödeme karşı Akdeniz tipi beslenin" Eskişehir Özel Ümit Vişnelik Hastanesi Diyetisyeni Deniz Mutluer, "Lipodem, özellikle bacaklarda yağlanma ve ödemle ortaya çıkan kronik bir hastalıktır. Akdeniz tipi ve ketojenik beslenme tedaviyi desteklerken, rafine şeker ve işlenmiş gıdalardan uzak durulmalıdır" dedi. Diyetisyen Deniz Mutluer, özellikle kadınlarda sık görülen lipodem hastalığına ilişkin önemli açıklamalarda bulundu. Lipodemin genellikle bacaklarda belirgin yağlanma ve ödemle ortaya çıkan kronik inflamatuvar bir hastalık olduğunu belirten Diyetisyen Mutluer, beslenmenin hastalığın yönetiminde kritik rol oynadığını ifade etti. Hastalıkta temel hedefin vücuttaki inflamasyonu azaltmak olduğuna dikkat çeken Mutluer, doğru beslenme planının tedavi sürecini nasıl desteklediğini anlattı. "Doğru beslenme inflamasyonu azaltıyor" Akdeniz diyetinin lipodemli bireyler için önemli bir beslenme modeli olduğunu vurgulayan Diyetisyen Deniz Mutluer, "Zeytinyağı, omega-3 yağ asitleri, taze sebze ve meyveler, kurubaklagiller ve lif açısından zengin olan Akdeniz tipi beslenme, inflamasyon belirteçlerinin azalmasına yardımcı olur. Ketojenik beslenme de düşük karbonhidrat ve yüksek sağlıklı yağ içeriği sayesinde vücutta ketozis sürecini başlatır. Bu durumun yağ yakımını destekler ve inflamatuvar sürecin azaltılmasında etkili olabilir" şeklinde konuştu. Bu besinlerden uzak durulmalı Lipodemi olan bireylerin özellikle rafine şeker, alkol, paketli ve işlenmiş gıdalar ile aşırı tuz tüketiminden kaçınması gerektiğini belirten Diyetisyen Mutluer, kişiye özel planlanan bir beslenme programının hastalığın kontrol altına alınmasında önemli bir destekleyici unsur olduğunu vurguladı. Mutluer, sözlerinin devamında şu ifadeleri kullandı: "Lipodemin erken dönemde fark edilmesi, hastalığın ilerlemesini kontrol altına almak açısından son derece önemli. Bu süreç yalnızca beslenmeyle değil; hekim, diyetisyen ve gerektiğinde fizyoterapist iş birliğiyle yürütülmelidir. Multidisipliner bir yaklaşımla inflamasyonun azaltılması, ödemin kontrol altına alınması ve kilo yönetiminin sağlanması mümkündür. Doğru planlama yapıldığında hastalarımızın ağrı şikâyetleri azalır, hareket kabiliyetleri artar ve günlük yaşam kalitelerinde belirgin bir iyileşme sağlanır."
‘İyi kolesterol hayat kurtarıyor’
23 Şubat 2026 Pazartesi - 10:58 ‘İyi kolesterol hayat kurtarıyor’ Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Oğuzhan Yücel, toplumda çoğunlukla "zararlı" olarak bilinen kolesterolün bir türünün damarları koruyan en önemli doğal savunma mekanizması olduğunu belirterek, "HDL dediğimiz iyi kolesterol, damarların adeta süpürgesidir. Kalp krizine karşı sessiz ama güçlü bir koruma sağlar" dedi. Türkiye’de kalp-damar hastalıklarının tüm ölümlerin yaklaşık yüzde 40’ını oluşturduğunu vurgulayan Büyük Anadolu Samsun Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Oğuzhan Yücel, bu tablonun arka planında düşük HDL düzeyleri, yüksek LDL(düşük yoğunluklu lipoprotein) kolesterol, hareketsiz yaşam ve sağlıksız beslenme alışkanlıklarının yer aldığını söyledi. Kolesterolün vücut için hayati bir madde olduğunu ifade eden Yücel, hormon üretiminden hücre zarlarının yapısına, D vitamini sentezinden sindirim için gerekli safra asitlerinin üretimine kadar pek çok önemli görev üstlendiğini kaydetti. Kolesterolün kanda serbest dolaşamadığını ve "lipoprotein" adı verilen taşıyıcı paketlerle taşındığını belirten Yücel, bu noktada LDL ve HDL’nin (yüksek yoğunluklu lipoprotein) rolüne dikkat çekti. LDL’nin damar duvarlarında birikerek damar sertliğine zemin hazırladığını, HDL’nin ise bu birikimleri toplayarak karaciğere geri götürdüğünü ifade eden Yücel, "Tıpta buna ters kolesterol taşınımı diyoruz. Bu süreç kalp krizine karşı en önemli doğal savunma mekanizmalarından biridir. Kardiyoloji pratiğimde hastalarıma hep şunu söylerim: LDL ateşi yakan kibrit, HDL ise yangın söndürme ekibidir" diye konuştu. HDL’nin yalnızca kolesterol taşımakla kalmadığını, aynı zamanda damar iç yüzeyindeki iltihaplanmayı azalttığını, kanın pıhtılaşma eğilimini dengelediğini ve LDL kolesterolünün oksitlenmesini önleyerek damar sertliğinin ilerlemesini yavaşlattığını dile getiren Yücel, HDL düşüklüğünün genellikle belirgin bir belirti vermediğine dikkat çekti. HDL değerleri hakkında bilgi veren Yücel, erkeklerde 40 mg/dL’nin, kadınlarda ise 50 mg/dL’nin altındaki seviyelerin riskli kabul edildiğini, 40–59 mg/dL aralığının normal, 60 mg/dL ve üzerinin ise koruyucu düzey olarak değerlendirildiğini ifade etti. Düzenli kan tahlilinin görünmeyen riskleri erken yakalamak açısından büyük önem taşıdığını belirten Yücel, 20 yaşından itibaren en az 5 yılda bir lipid profili testi yapılması gerektiğini söyledi. 40 yaş üstü, ailede erken yaşta kalp hastalığı öyküsü bulunanlar, diyabet, tansiyon veya obezitesi olan kişilerin ise yılda en az bir kez test yaptırmasının önem taşıdığını kaydetti. HDL seviyesinin yaşam tarzı değişiklikleriyle önemli ölçüde artırılabileceğini vurgulayan Yücel, haftada en az 150 dakika orta şiddette aerobik egzersiz yapılmasını önerdi. Tempolu yürüyüş, bisiklet ve yüzme gibi aktivitelerin HDL’yi yüzde 5-10 oranında artırabildiğini belirten Yücel, düzenliliğin en kritik unsur olduğunu ifade etti. Beslenme alışkanlıklarının da belirleyici olduğunu kaydeden Yücel, zeytinyağı, avokado, ceviz, badem ve somon, uskumru, sardalya gibi omega-3’ten zengin yağlı balıkların HDL’yi desteklediğini söyledi. Trans yağlardan ve aşırı doymuş yağlardan uzak durulması gerektiğini belirten Yücel, lif açısından zengin beslenmenin de kolesterol dengesini olumlu etkilediğini ifade etti. Mercimek, nohut, kuru fasulye gibi kurubaklagillerin yanı sıra yulaf, taze sebze ve meyvelerin çözünür lif içerikleri sayesinde bağırsaktaki kolesterol emilimini azalttığını dile getirdi. Sigaranın HDL’yi doğrudan düşüren en önemli faktörlerden biri olduğunu vurgulayan Yücel, sigarayı bırakan kişilerde HDL düzeyinin birkaç hafta içinde yükselmeye başladığını belirtti. Fazla kilolardan kurtulmanın da HDL artışını desteklediğini kaydeden Yücel, her 3 kilogramlık kilo kaybının HDL’de yaklaşık 1 mg/dL artış sağlayabildiğini ifade etti. Alkol tüketimi konusunda da uyarıda bulunan Yücel, çok az miktarda alkolün HDL üzerinde artırıcı etkisine dair veriler bulunduğunu ancak genel sağlık riskleri nedeniyle bu amaçla alkol tüketiminin önerilmediğini söyledi. Kronik stresin kortizol hormonunu artırarak kolesterol profilini olumsuz etkileyebileceğini belirten Yücel, meditasyon, nefes egzersizleri ve düzenli uykunun kalp sağlığı açısından önemli olduğunu ifade etti. Sık sorulan sorular ve yanlış bilinenler Sık sorulan sorular ve yanlış bilinenler hakkında bilgi aktaran Doç. Dr. Oğuzhan Yücel, şunları söyledi: "HDL’m yüksekse kalp krizi geçirmem mümkün değil mi?’ Maalesef hayır. Yüksek HDL riski azaltır ama sıfırlamaz. Tansiyon, şeker hastalığı, sigara ve genetik faktörler de büyük rol oynar. Kalp sağlığı bütünsel bir yaklaşım gerektirir. ‘Yumurta yemek kolesterolü yükseltir mi?’ Güncel bilimsel veriler, sağlıklı bireylerin günde 1-2 yumurta tüketmesinin kolesterol dengesini olumsuz etkilemediğini göstermektedir. Yumurta, aslında HDL’yi destekleyen besinler arasındadır. ‘HDL’yi ilaçla yükseltmek mümkün mü?’ Bazı ilaçlar HDL’yi yükseltebilir, ancak ilaçla yükseltilen HDL’nin yaşam tarzıyla yükselen HDL kadar koruyucu olup olmadığı hâlâ araştırılmaktadır. Doktorunuzun önerisi olmadan ilaç kullanmayın. ‘Zeytinyağı gerçekten HDL’yi yükseltir mi?’ Evet. Akdeniz tipi beslenmenin temel taşı olan zeytinyağı, içerdiği oleik asit ve polifenoller sayesinde HDL düzeyini olumlu yönde etkiler. Günlük 2-3 yemek kaşığı soğuk sıkım zeytinyağı tüketimi, kalp-damar sağlığı için güçlü kanıta dayalı bir öneridir. ‘Kolesterol testini ne sıklıkla yaptırmalıyım?’ 20 yaşından itibaren en az 5 yılda bir lipid profili önerilir. 40 yaş üstü, ailede erken yaşta kalp hastalığı öyküsü olanlar, diyabet, tansiyon veya obezitesi bulunan kişilerin ise yılda en az bir kez test yaptırması gerekir. ‘Hastalarıma her zaman şunu hatırlatırım: Sağlıklı yaşam değişiklikleri, hiçbir ilaçla elde edemeyeceğiniz kadar geniş bir koruma ağı örer. HDL’nizi yüksek tutmak, bu ağın en kritik düğümü olabilir."
Uzm. Dr. Doğan: "Acil serviste çocuk vakalarında artış gözlemleniyor"
23 Şubat 2026 Pazartesi - 10:23 Uzm. Dr. Doğan: "Acil serviste çocuk vakalarında artış gözlemleniyor" Medical Point Gaziantep Hastanesi Acil Servis Uzmanı Uzm. Dr. Baki Doğan "Son günlerde çocuk hastalara yönelik başvurularda artış gözlemlenmektedir. Özellikle ateş, kusma ve ishal şikayetleriyle yapılan başvuruların yoğunluk kazandığı bildirilmektedir" dedi. Gaziantep’te son günlerde çocuk hastalara yönelik başvurularda artış gözlemlenmesine ilişkin değerlendirmede bulunan Medical Point Gaziantep Hastanesi Acil Servis Uzmanı Uzm. Dr. Baki Doğan, mevsimsel geçiş dönemlerinde viral enfeksiyonların daha sık görüldüğünü belirterek açıklamalarda bulundu. Viral enfeksiyonlardan dolayı acil servise başvuranların sayısının arttığını ve küçük yaş grubunda sıvı kaybı riski nedeniyle tablo kısa sürede ağırlaşabildiğini söyleyen Uzm. Dr. Baki Doğan, "Son dönemde acil servisimize başvuran çocuk hastalarda yüksek ateş, mide bulantısı, kusma ve ishal şikayetlerini sıkça görmekteyiz. Vakaların büyük kısmı viral enfeksiyon kaynaklıdır. Ancak özellikle küçük yaş grubunda sıvı kaybı riski nedeniyle tablo kısa sürede ağırlaşabilmektedir" dedi. Uzm. Dr. Baki Doğan, 38 derece üzerinde ve kontrol altına alınamayan ateş, sık tekrarlayan kusma, günde 5’ten fazla sulu ishal, halsizlik, ağız kuruluğu ve idrar miktarında azalma durumlarında ailelerin vakit kaybetmeden bir sağlık kuruluşuna başvurmaları gerektiğini ifade etti. Çocuklarda kusma ve ishal durumunda en önemli riskin dehidratasyon (sıvı kaybı) olduğuna dikkat çeken Doğan, evde ilk olarak sıvı takviyesinin önemine değinerek, "Çocuklara sık aralıklarla sıvı verilmesi önemlidir. Ancak sıvı alımının mümkün olmadığı durumlarda mutlaka tıbbi değerlendirme yapılmalıdır" ifadelerini kullandı. Ayrıca antibiyotiklerin her ateşli hastalıkta gerekli olmadığına dikkat çeken Uzm. Dr. Baki Doğan, bilinçsiz ilaç kullanımının önüne geçilmesi gerektiğini belirtti. Uzm. Dr. Baki Doğan, hijyen kurallarına dikkat edilmesinin ve çocukların genel durumunun yakından takip edilmesinin bulaşıcı hastalıkların önlenmesinde önemli rol oynadığını da hatırlattı.
Akciğer damarındaki pıhtıların tanısında radyasyonsuz çözüm
23 Şubat 2026 Pazartesi - 10:20 Akciğer damarındaki pıhtıların tanısında radyasyonsuz çözüm DENİZLİ (İHA) – Özel Denizli Tekden Hastanesinde bir dönem başarılı çalışmalara imza atan Radyoloji Uzmanı Dr. Nevzat Karabulut ve ekibinin, akciğer damarındaki pıhtıların tanısına dadyasyonsuz çözüm sağlayan bilimsel çalışması uluslararası literatürde yankı uyandırdı. Bir dönem Denizli Tekden Hastanesinde de çalışan ve çalışmalarına ABD’de devam Dr. Nevzat Karabulut ve ekibinin yaptığı, British Journal of Radiology dergisinde yayımlanan "Diagnostic performance of contrast-enhanced and unenhanced combined pulmonary artery MRI and magnetic resonance venography techniques in the diagnosis of venous thromboembolism" başlıklı araştırmada manyetik rezonans (MR) yöntemi kullanılarak hem akciğer damarlarının hem de pıhtının kaynağı olan bacak toplardamarlarının aynı anda, tek bir incelemede değerlendirilebileceği gösterildi. Toplam 44 hastanın incelendiği çalışmada elde edilen sonuçlar oldukça dikkat çekti. Kontrastlı MR yöntemi, hastaların tamamında akciğer embolisini doğru şekilde tespit ederken; kontrastsız MR yöntemi de yüksek doğruluk oranına ulaştı ve önemli ölçüde güvenilir sonuçlar verdi. Bu bulgular, radyasyon içermeyen MR yönteminin pıhtı hastalığını saptamada güçlü bir alternatif olduğunu ortaya koydu. Özellikle Radyasyon riskinin daha önemli olduğugenç hastalarda ve gebelerde MR’ın güvenli ve etkili bir seçenek olabileceği vurgulandı. 2025 Yılında Önemli Bir Uluslararası Atıf Dr. Karabulut’un bu çalışması, 2025 yılında yayımlanan kapsamlı bir meta-analizde önemli bir uluslararası dergide atıf aldı. Toplam 2 bin 611 hastanın yer aldığı bu meta-analizde Dr. Karabulut ve ekibinin yaptığı MR çalışması da bulundu. Meta-analiz sonuçlarına göre, geleneksel V/Q sintigrafisi (nükleer tıp yöntemi) ile yapılan incelemelerde tanı konulamayan vakaların oranı yaklaşık yüzde 34,7 olarak bulundu. Yani her üç hastadan birinde sonuç net olmayabiliyordu. Buna karşılık MR temelli yöntemlerde tanı konulamayan oran yalnızca %3,31 olarak rapor edildi. Bu oran, MR tekniklerinin çok daha net ve yorumlanabilir sonuçlar verdiğini ortaya koydu. Araştırmacılar, çalışmalar arasında raporlama farklılıkları olabileceğine dikkat çekmekle birlikte, MR yöntemlerinde "tanı konulamama" oranının belirgin şekilde düşük olduğunu özellikle vurguladı. Bu durum, MR’ın pıhtı hastalığının değerlendirilmesinde güçlü ve güvenilir bir alternatif olduğunu destekleyen önemli bir bulgu olarak değerlendirildi. Ayrıca, halen Porto Riko’da yapılmakta olan Amerikan Toraks Görüntüleme Derneğinin STR 2026 toplantısında da Karabulut ve ekibinin çalışmalarının MR’nin akciğer hastalıklarının tanısında kullanımına öncülük yaptığı vurgulandı. Dr. Nevzat Karabulut’un kıdemli yazarı olduğu bu çalışma, pıhtı hastalığının radyasyon olmadan teşhis edilmesine yönelik önemli kilometre taşlarından biri olarak kabul edildi. Araştırmanın uluslararası dergilerde atıf alması, Türk bilim insanlarının dünya tıbbına yaptığı katkının güçlü bir örneği olarak öne çıktı. Bilimsel Etki ve Uluslararası Tanınırlık Uluslararası literatürde yankı uyandıran çalışma hakkında bilgi veren Dr. Nevzat Karabulut, "Akciğer embolisi, genellikle bacak damarlarındaki pıhtının dolaşımla akciğer damarını tıkaması sonucu oluşan ve zamanında fark edilmediğinde hayati tehlike oluşturabilen acil bir tıbbi durumdur. Bugün bu hastalıkları teşhis etmek için en sık Radyasyon içeren ilaçlı bilgisayarlı tomografi (BT) anjiyografisi kullanılıyor. Ancak Radyasyon ve kullanılan kontrastlı madde özellikle hamileler, genç hastalar ve kontrast maddeye alerjisi olan kişiler için risk oluşturabilir. Bu nedenle doktorlar radyasyon içermeyen ve daha güvenli alternatif yöntemler üzerinde çalışmaktadır. Ekibimle birlikte yapılan bilimsel çalışmanın büyük uluslararası araştırmalarda kaynak olarak gösterilmesi, o çalışmanın ne kadar değerli ve etkili olduğunu gösterir. Bu durum, yapılan araştırmanın sadece yayımlandığı dönemde değil, uzun vadede de bilim dünyasına katkı sağladığını ortaya koyar" dedi.
İnönü Üniversitesi’nde koklear implant ameliyatları yeniden başladı
23 Şubat 2026 Pazartesi - 10:19 İnönü Üniversitesi’nde koklear implant ameliyatları yeniden başladı Malatya’da ileri ve çok ileri derecede işitme kaybı yaşayan hastalar için koklear implant ameliyatları yeniden yapılmaya başlandı. Pandemi ve 6 Şubat depremleri nedeniyle ara verilen koklear implant ameliyatları, İnönü Üniversitesi bünyesindeki Turgut Özal Tıp Merkezi’nde yeniden başladı. Uzman Odyolog Aysel Koç ile Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi İsmail Demir, yönteme ilişkin değerlendirmelerde bulundu. İşitsel rehabilitasyon sürecinin önemine dikkat çeken Öğretim Görevlisi Uzman Odyolog Aysel Koç, işitmenin sosyal ve bilişsel gelişimde belirleyici rol oynadığını belirtti. İşitme kaybının hem akademik hem de sosyal gelişimi olumsuz etkilediğini ifade eden Koç, "Koklear implantasyon gerçekten bir önemli ancak bu süreci güçlendiren, ailelerin gerçekçi beklentileri, kişinin motivasyonu ve düzenli işitsel rehabilitasyondur. Evde uygun dinleme ortamları oluşturulmalı, dinleme egzersizleri yapılmalı ve profesyonel destek alınmalıdır. Bu şartlar sağlandığında konuşma gelişimi mümkün olabilir" dedi. Koklear implant ameliyatının her hastaya uygulanamadığını kaydeden Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi İsmail Demir ise ileri ve çok ileri işitme kaybı olan hastalara öncelikle işitme cihazı önerildiğini söyledi. İşitme cihazından fayda görmeyen hastalarda koklear implantın devreye alındığını kaydeden Demir, "Öncelikle işitme değerlendirmesi yapılıyor, ardından radyolojik görüntülemelerle iç kulağın anatomik uygunluğu inceleniyor. İşitme sinirinin çalışıyor olması ve konuşma gelişiminin belirli düzeyde bulunması gerekiyor" ifadelerini kullandı. İmplantın doğrudan işitme sinirini uyararak işitme sağladığını belirten İsmail Demir, devlet desteği kapsamında belirli kriterleri karşılayan hastalara uygulamanın ücretsiz yapılabildiğini ifade etti. Demir, ameliyatın 1 yaşından itibaren her yaş grubuna uygulanabildiğini, ilk ameliyatların doğuştan işitme kaybı bulunan iki çocuk hastaya yapıldığını ve ameliyat sonrası ölçümlerde herhangi bir sorun yaşanmadığını kaydetti. Sürecin yalnızca cerrahiyle sınırlı olmadığını da aktaran Demir, ameliyat sonrası takip ve eğitimin de büyük önem taşıdığını, özellikle erken yaşta uygulanan hastalarda işitme, konuşma ve iletişim gelişiminin yaşıtlarıyla aynı seviyeye ulaşabildiğini söyledi.