SAĞLIK
Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Yıldız Akdaş Reis: "Menopoz sürecini daha konforlu geçirmek mümkün" 12 Mayıs 2026 Salı - 17:02:49 Medical Park Ankara Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Yıldız Akdaş, menopoz döneminin kadın yaşamında doğal ve fizyolojik bir süreç olduğuna dikkat çekerek, "Ortalama menopoz yaşı 50 civarındadır. Bu dönemde yaşanan hormonal değişimler hem fiziksel hem de psikolojik etkiler oluşturabilir. Düzenli hekim takibi, sağlıklı beslenme ve aktif yaşam tarzı menopoz sürecinin daha konforlu geçirilmesine katkı sağlayabilir" dedi. Medical Park Ankara Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Yıldız Akdaş Reis, menopoz dönemi ile ilgili açıklamalarda bulundu. Menopozun, yumurtalık fonksiyonlarının azalmasına bağlı olarak adet kanamalarının kalıcı şekilde sona erdiği doğal bir süreç olduğunu belirten Reis: "Başka bir neden olmaksızın 12 ay boyunca adet görülmemesi menopoz olarak tanımlanır. Bu süreçte yumurtalık rezervi azalır, östrojen hormon düzeyi düşer ve buna bağlı hormonal değişiklikler ortaya çıkar. Ortalama menopoz yaşı 50 civarındadır. Ancak 40-45 yaş arasında görülmesi erken menopoz olarak değerlendirilir. Menopoz bir hastalık değil, kadın yaşamının doğal ve fizyolojik bir dönemidir" diye konuştu. "Adet düzensizliği ilk belirtiler arasında yer alıyor" Menopoza geçiş sürecinin çoğunlukla adet düzenindeki değişimlerle fark edildiğini dile getiren Doç. Dr. Reis, "Öncelikle adet aralıkları uzar, düzensizlikler başlar ve zamanla adet kanamaları tamamen kesilir. Özellikle erken yaşta şüphe varsa hormon testlerinden yararlanılır. FSH hormonunun yüksek, östrojen düzeyinin ise düşük olması menopozu destekleyen bulgulardır" ifadelerini kullandı. "Sıcak basmaları yaşam kalitesini etkileyebiliyor" Menopoz belirtilerinin kişiden kişiye farklılık gösterebildiğini söyleyen Doç. Dr. Reis, "En sık görülen belirtilerin başında sıcak basmaları ve gece terlemeleri gelir. Bunun yanı sıra vajinal kuruluk, cinsel ilişkide ağrı, sık idrar yolu enfeksiyonu ve yanma gibi şikayetler de görülebilir" dedi. "Psikolojik etkiler de görülebiliyor" Hormonal değişimlerin psikolojik etkiler oluşturabileceğine değinen Doç. Dr. Reis, "Östrojen düzeyindeki azalma beyindeki bazı nörotransmitterleri etkileyerek duygu durum değişikliklerine neden olabilir. Bu dönemde sinirlilik, anksiyete, depresif duygu durum, motivasyon azalması ve konsantrasyon güçlüğü görülebilir" diye konuştu. Uyku problemlerinin de psikolojik etkileri artırabileceğini kaydeden Doç. Dr. Reis, "Doğru bilgilendirme, sosyal destek ve gerektiğinde profesyonel yardım ile menopoz süreci daha sağlıklı yönetilebilir" dedi. "Kemik erimesi riski artabiliyor" Menopoz sonrası osteoporoz riskinin arttığına dikkat çeken Doç. Dr. Reis, "Östrojen hormonu kemik yapımını destekleyen koruyucu bir etkiye sahiptir. Menopozla birlikte bu etkinin azalması kemik mineral yoğunluğunun düşmesine neden olabilir" ifadelerini kullandı. Doç. Dr. Reis, özellikle omurga, kalça ve el bileği kırıklarının daha sık görüldüğünü belirterek, riskli hastalarda kemik yoğunluğu ölçümü yapılmasının önemli olduğunu söyledi. "Yaşam tarzı düzenlemeleri büyük önem taşıyor" Osteoporozdan korunmada yaşam tarzı değişikliklerinin önemine değinen Doç. Dr. Reis, şu bilgileri paylaştı: "Yeterli kalsiyum ve D vitamini alımı, düzenli egzersiz ve güneş ışığından yeterince faydalanmak temel yaklaşımlar arasında yer alır. Sigara ve aşırı alkol kullanımından kaçınılması da kemik sağlığı açısından önemlidir." "Hormon tedavisi kişiye özel planlanmalı" Menopoz döneminde uygulanan biyoeşdeğer hormon replasman tedavisine ilişkin bilgi veren Doç. Dr. Reis, "Bu tedavi özellikle sıcak basmaları, gece terlemeleri ve uyku problemleri gibi şikayetleri belirgin olan kadınlarda kullanılabilmektedir" dedi. Tedavinin her hasta için uygun olmadığını vurgulayan Doç. Dr. Reis, "Meme kanseri öyküsü, tromboembolik hastalıklar, açıklanamayan vajinal kanama ve ileri karaciğer hastalıkları önemli engeller arasında yer almaktadır" açıklamasında bulundu. "Beslenme ve egzersiz önerisi" Menopoz döneminde beslenmenin önemli olduğunu anlatan Doç. Dr. Reis, "Kalsiyum ve D vitamini açısından zengin besinlerin tüketilmesi, işlenmiş gıdalardan kaçınılması ve yeterli protein alınması önemlidir" dedi. Doç. Dr. Reis, düzenli fiziksel aktivitenin hem sıcak basmalarını azaltabileceğini hem de kemik ve kalp sağlığını destekleyebileceğini belirterek, "Yürüyüş, direnç egzersizleri ve düzenli hareketli yaşam menopoz sürecinin daha konforlu geçirilmesine katkı sağlayabilir" diye konuştu. "Düzenli hekim takibi ihmal edilmemeli" Menopozun yalnızca biyolojik değil aynı zamanda sosyal ve psikolojik yönleri olan bir süreç olduğunu ifade eden Doç. Dr. Reis, "Düzenli hekim takibi, bireysel ihtiyaçlara göre planlanan yaklaşım ve sosyal destek menopoz döneminin daha sağlıklı geçirilmesine yardımcı olabilir" dedi.
12 Mayıs 2026 Salı - 16:42 Bakan Memişoğlu: "Hemşire ve ebe sayımızı 330 binin üzerine çıkardık" Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu, Ebe ve Hemşireler günü münasebetiyle düzenlenen programda konuştu. Sağlık ordularının her geçen gün daha da büyüdüğünü ve güçlendiğini ifade eden Memişoğlu, "Hemşire ve ebe sayımızı 330 binin üzerine çıkardık" dedi. 12 Mayıs Ebe ve Hemşireler Günü sağlık Bakanlığı tarafından düzenlenen programla kutlandı. "İlk Nefeste Siz, Her Umutta Siz" temasıyla düzenlenen programda Hizmet, Vefa ve Özel Ödül kategorilerinde Türkiye’nin farklı illerinden seçilen ebe ve hemşirelere ödülleri takdim edildi. Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu, ödüle layık görülen Ebe ve Hemşireleri tebrik ederek hatıra fotoğrafı çektirdi. Programın açılış konuşmasını da Bakan Memişoğlu gerçekleştirdi. Ebe ve Hemşirelerin insan sağlığının korunması konusunda çok önemli bir görev üstlendiklerini ifade eden Memişoğlu, Ebe ve hemşirelerin, sağlığın korunmasından tedavi ve bakım süreçlerinin yönetilmesine kadar fedakârca çalışan kahramanlar olduğunu ifade etti. "Bizim medeniyetimizde hastaya bakmak, sadece tedavi etmek değil, onun ruhuna da dokunmaktır" "Batı toplumlarında hemşireliğin miladı olarak 1800’lerin gösterildiğini belirten Bakan Memişoğlu, "Oysa bizim medeniyet köklerimizde bundan asırlar öncesine dayanır. Kayseri’de Gevher Nesibe Hatun adına kurulan darüşşifadan Edirne Şifahanesi’ne, ilimle tıbbı buluşturan aziz ecdadımızdan miras kalan güçlü bir gelenek vardır. Bizim medeniyetimizde hastaya bakmak; sadece tedavi etmek değil, onun ruhuna dokunmak, yüreğini ısıtmak, ona moral olmaktır. Modern hemşirelik tarihimizin temelinde de büyük bir fedakârlık yatar. Balkanlarda, Çanakkale’de, İstiklâl Harbi’nde yaralı askerlerimizin başucunda bekleyen hemşirelerimizi, Safiye Hüseyin Elbi’leri nasıl unutabiliriz?" ifadelerini kullandı. "Gebe okullarımızda 1 milyon anne adayımıza destek olduk" Ebe ve hemşirelerin, sağlık sistemi açısından daima büyük öneme sahip olduklarını ifade eden Memişoğlu sözlerine şu şekilde devam etti: "Anadolu irfanında ebe; tecrübenin, bilgeliğin, güvenin ve rehberliğin sembolü olarak görülmüştür. Hemşirelik de özünde kardeşliği, yakınlığı ve samimiyeti taşımaktadır. Hastayı bir yakını, kardeşi gibi gören bu anlayış asırları aşan şifa kültürümüzün ayrılmaz bir parçasıdır. Tarih boyunca hemşireliğin ve ebeliğin köklerinde bu içtenlik ve samimiyet var olmuştur. Ebe ve hemşireler, sağlığın korunmasından tedavi ve bakım süreçlerinin yönetilmesine kadar fedakârca çalışan kahramanlarımızdır. Gece gündüz demeden, hiç tanımadıkları insanlara şifa olmak için büyük özveriyle görev yapmaktadırlar. Ebelerin mesleki mevzuatlarını güncelleyerek proaktif bir yaklaşımla sahanın merkezine konumlandırdık. Doğumhanelerde daha etkin hâle getirdik. Bugün yaklaşık 62 bin ebeyle çok güçlü bir hizmet ağına sahibiz. Gebe okullarımızda düzenlediğimiz eğitimlerle son bir yılda yaklaşık 1 milyon anne adayımıza destek olduk." "Hemşirelerimiz geliştirdiği 76 inovatif ürün için patent başvurusu yapılmıştır" Hemşirelerin bakım hizmetleriyle birlikte yenilikçi fikir geliştiren, proje üreten, teknolojiyi sağlık hizmetine dönüştüren ve Üreten Sağlık vizyonuna yön veren önemli aktörler hâline geldiklerini söyleyen Memişoğlu, "Sahadaki tecrübe ve birikimleriyle sağlık hizmetlerinde birçok pratik çözüm geliştiriyorlar. Geçtiğimiz yıl hemşirelerimiz tarafından geliştirilen 76 inovatif ürün için patent başvurusu yapılmıştır. TÜSEB aracılığıyla düzenlenen Sağlıkta İnovatif Fikir Yarışması’na sağlık profesyonellerimizin Bin 500’ü aşkın projeyle katılması, "Üreten Sağlık" vizyonumuzun sahada ne kadar güçlü karşılık bulduğunu göstermektedir. Bu yarışmada en fazla proje üreten sağlık profesyoneli ödülünü 77 projeyle bir hemşiremizin alması da bizleri ayrıca gururlandırmıştır" diye konuştu. ‘Yeni bir fikrim var, bir projem var’ diyen tüm hemşireleri, ebeleri ve sağlık çalışanlarını Üreten Sağlık Portalı’na kayıt olmaya davet eden Bakan Memişoğlu, yenilikçi fikirleri birlikte geliştirme çağrısında bulundu. "Sabahlara kadar nöbet tutan bütün mesai arkadaşlarımı bu ülkenin gurur kaynağı olarak görüyorum" Türkiye’nin, tedavi hemşireliğinden acil bakım hemşireliğine, koruyucu hemşirelikten ameliyathane ve yoğun bakım hemşireliğine kadar hemşirelik alanında dünyada yeni ufuklar açabilecek altyapıya, insan gücüne sahip bir ülke olduğunu ifade eden Memişoğlu, "Son bir yılda hemşirelik alanında 700’ü aşkın sertifikasyon eğitimi düzenledik. Sertifikasına uygun alanda çalışan ve iş yükü fazla olan hemşirelerimizi daha güçlü şekilde teşvik edecek, destekleyecek bir sisteme geçmek için çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Türk hemşiresinin adanmışlık ruhuna millet olarak bizzat şahit olduk. Pandemide, kendi evladına, ailesine sarılamama pahasına, günlerce evine gitmeden hastalarının nefesi olanlar sizlerdiniz. 6 Şubat depremlerinde gecesini gündüzüne katan; enkaz altında hiç tanımadığı yaralılara koşan, deprem anında kendi canını düşünmeden kuvözlere ve hastalarımıza siper olan kahramanlarımızı aziz milletimiz asla unutmayacaktır. Sabahlara kadar nöbet tutan bütün mesai arkadaşlarımı bu ülkenin gurur kaynağı olarak görüyorum" dedi. "Hemşire ve ebe sayımızı 330 binin üzerine çıkardık" Sağlık ordularının her geçen gün daha da büyüdüğünü ve güçlendiğini ifade eden Memişoğlu, "Hemşire ve ebe sayımızı 330 binin üzerine çıkardık. Sahada hep birlikte hizmet veriyoruz. Ebe ve hemşirelerimizin çalışma şartlarını iyileştirmek, mesleki değerlerini daha da yükseltmek için adımlar atmaya devam edeceğiz. Bu anlamlı günde, kutsal göreviniz uğruna büyük fedakârlıklar gösteren ailelerinize de ayrıca teşekkür etmek istiyorum. Sizler hastanelerde, sahada başkalarına şifa olurken; evde yolunuzu bekleyen evlatlarınıza, eşlerinize, anne ve babalarınıza şükranlarımı sunuyorum" diye konuştu.
12 Mayıs 2026 Salı - 16:08 Baharda alerji alarmı... Çocuklarda şikayetler artıyor Bahar aylarının gelmesiyle birlikte doğada polen yoğunluğunun arttığını belirten Nev Sağlık Grubu Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü’nden Uzm. Dr. Cemalettin Güneş, bu durumun çocuklarda alerjik hastalıkların daha sık görülmesine neden olduğunu söyledi. Son haftalarda polen alerjisine bağlı başvurularda belirgin artış yaşandığını ifade eden Güneş, ailelerin belirtileri doğru tanımasının ve gerekli önlemleri almasının büyük önem taşıdığını vurguladı. "Baharda en sık görülen alerjik hastalıklar" Bahar aylarında en sık karşılaşılan alerjik hastalıklarla ilgili bilgi veren Uzm. Dr. Cemalettin Güneş, "Alerjik rinit (saman nezlesi) burun akıntısı, tıkanıklık, sık hapşırma ve burun kaşıntısı ile kendini gösterir. Çocuklar genellikle burunlarını yukarı doğru silme hareketi yapar. Alerjik konjonktivit gözlerde kızarıklık, kaşıntı, yanma ve sulanma ile ortaya çıkar. Çocuklar gözlerini sürekli ovalama eğilimindedir. Alerjik astım ise özellikle gece artan öksürük, eforla ortaya çıkan nefes darlığı ve hırıltı ile kendini gösterir. Bahar aylarında ataklar belirgin şekilde artabilir. Bu hastalıklar çoğu zaman birlikte de görülebilir ve çocuğun uyku kalitesini, okul başarısını ve günlük yaşamını olumsuz etkileyebilir" diye konuştu. "Ailelerin en sık yaptığı hata" Alerjik belirtilerin çoğu zaman soğuk algınlığı ile karıştırıldığına dikkat çeken Uzm. Dr. Cemalettin Güneş,"En sık karşılaştığım durumlardan biri, alerjik belirtilerin uzun süre ‘soğuk algınlığı’ zannedilmesidir. Soğuk algınlığı genellikle 5-7 gün içinde düzelir. Alerjik şikayetler ise haftalarca hatta aylarca sürebilir. Eğer çocukta 1 haftadan uzun süren burun akıntısı, tekrarlayan hapşırık krizleri, göz kaşıntısı ve gece artan öksürük varsa mutlaka alerji açısından değerlendirilmesini öneriyorum. Sabah erken saatlerde ve rüzgârlı havalarda dışarı çıkışı sınırlandırın" diye konuştu. "Tedavi süreci nasıl ilerliyor" Alerjik hastalıkların doğru tanı ve uygun tedavi ile kontrol altına alınabileceğini ifade eden Uzm. Dr. Cemalettin Güneş, süreci şöyle anlattı: "Gerekli durumlarda alerji testleri yapılarak tetikleyici faktörler belirleniyor. Her çocuğun ihtiyacına göre kişiselleştirilmiş tedavi planı oluşturuluyor. Uygun ilaç tedavileri (şurup, burun spreyi, inhaler tedaviler) ile şikayetler etkin şekilde kontrol altına alınıyor. Erken dönemde başlanan tedavi sayesinde hem şikayetleri azaltmak hem de hastalığın ilerlemesini önlemek mümkün oluyor" "Hangi çocuklar risk altında" Bazı çocuklarda alerjik hastalıkların daha sık görüldüğünü belirten Uzm. Dr. Cemalettin Güneş, şu bilgileri paylaştı: "Ailesinde alerji veya astım öyküsü olanlar, Daha önce egzama (atopik dermatit) geçirmiş olanlar, Sigara dumanına maruz kalanlar bu açıdan daha risk altındadır. Bu çocukların bahar aylarında daha dikkatli takip edilmesini öneriyoruz" "Erken tanı yaşam kalitesini artırıyor" Bahar aylarında uzayan burun akıntısı, geçmeyen öksürük ve göz şikayetlerinin çoğu zaman enfeksiyon değil alerjiye bağlı olduğuna dikkat çeken Uzm. Dr. Cemalettin Güneş, "Erken fark etmek, doğru yönetmek ve uygun tedaviye başlamak çocuğun yaşam kalitesini belirgin şekilde artırır. Şikayetler uzuyorsa mutlaka bir çocuk hekimi tarafından değerlendirilmesini öneriyorum" diye konuştu.
Tekerlekli sandalyeyle getirilen hasta tedavi sonrası yürüyerek çıktı
10 Şubat 2026 Salı - 13:41 Tekerlekli sandalyeyle getirilen hasta tedavi sonrası yürüyerek çıktı Kahramanmaraş’ta geçirdiği trafik kazası sonrası yürümemekte güçlük çeken hasta, gerçekleştirilen başarılı ameliyatların ardından sağlığına kavuşarak yeniden ayağa kalktı. Kahramanmaraş’ta yaşayan Cafer Gök, geçirdiği trafik kazası sonrası yürüme güçlüğü yaşamaya başladı. HG Hostpital’a başvuran hasta burada yapılan başarılı ameliyatlar ve fizik tedavi ile yeniden yürümeye başladı. Hastanın tedavi süreci hakkında bilgiler veren HG Hospital Ortapedi Uz. Dr. Coşkuner Kalın, "Kliniklerde sıklıkla rastlanmayan nadir görülen bir vaka. Hastamız bize bir ay önce başvurmuştu. Çeşitli hastanelere bacağındaki lejyon nedeniyle başvurmuş ancak fayda görememiş. Biz bir multidisipliner olarak birkaç bölüm birden değerlendirdik. Trafik kazası sonrası her iki uyruğunda geniş moralleve lezyonu olduğunu tespit ettik. Hastanın tedavilerinden fayda görmediği ve şikayetlerinin azalmadığını tespit ettik. Tarafımca öncelikle cerrahi tedavi uygulandı her iki uyruğundaki sıvı boşaltıldı, vak tedavisi uygulandı ve fizik tedavi bölümüne devrildi. Yapılan tedaviler sonrasında hatamız şifasına kavuştu. HG Hospital Fizik Tedavi Uzmanı Mehmet Küçüker , hastamızı değerlendirdikten sonra cerrahi tedavisi yapıldı ve sonrasında sıvı dolmaması için ultrason eşliğinde hastamızın yan sıvısı boşaltılıp iyileştirici bir solüsyon verildi yaklaşık 5-6 seans devam etti ve yürümesi düzeldi" diye konuştu. Yaşadığı kaza hakkında bilgi veren Hasta Cafer Gök, "Bir arkadaş tavsiyesi ile geldim. Doktorlarımızı çok iyi ilgilendiler iyileştim. Tekerlekli sandalye ve baston ile geldim yürüyemiyordum ve oturup kalkamıyordum. Şimdi artık yürüyebiliyorum" ifadelerini kullandı. (HLL-HİV-
Bilecik’te çöp tesisinin suyu kesilince salgın riski oluştu
10 Şubat 2026 Salı - 13:28 Bilecik’te çöp tesisinin suyu kesilince salgın riski oluştu Bilecik’te çöp bertaraf işi yapan Biosun Entegre Katı Atık Tesisi ile Karasu Su Birliği arasında yaşanan anlaşmazlık sonrası tesisin suyu kesilirken kentte salgın riski oluştu. Bilecik Belediyeler Birliğine bağlı Biosun Entegre Katı Atık Tesisi ile CHP’li Bilecik Belediye Başkanı Melek Mızrak Subaşı’nın başkanlığını yürüttüğü Karasu Su Birliği arasında sayaç, abonelik ve metreküp fiyatının 5 TL’den 50 TL’ye çıkarılmak istenmesi üzerine anlaşmazlık yaşandı. Bilecik Karasu İçme Ve Kullanma Suyu İşletme Birliği Başkanlığı bunun üzerine tesisin 8 yıldır kullandığı suyu kesti. Yaşanan su kesintisi sonrası firma çevre ilçe ve köylerde tankerler su taşımaya başladı. Hal böyle olunca günde 200-225 ton çöpün toplandığı tesiste su sıkıntısı yaşanmaya başladı. İlgili kurumlara salgın riskine karşı dilekçe verdiler Biosun Entegre Katı Atık Tesisi yetkileri yaşanan bu olaylardan sonra Bilecik İl Sağlık Müdürlüğü ve Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğü’ne yazı yazdı. Yazıda, Bilecik’in evsel nitelikli katı atıklarının ve tıbbi atıklarının toplandığı tesiste bulunan işçilerin hijyeninin sağlanamadan şehre dağıldığı, evsel nitelikli katı atıkları ve tıbbi atıkları toplayan araçların yıkanması ve dezenfektesinin yapılamadığı konularına değinildi. Ayrıca dilekçede bu hususun Bilecik halkında salgına sebebiyet verebileceği bildirildi.
Çanakkale’de prematüre bebeğe hayat kurtaran müdahale
10 Şubat 2026 Salı - 13:25 Çanakkale’de prematüre bebeğe hayat kurtaran müdahale Çanakkale Mehmet Akif Ersoy Devlet Hastanesinde bakımı süren prematüre bebeğin kalbinde açık damar cerrahi müdahale ile kapatıldı. Çanakkale Mehmet Akif Ersoy Devlet Hastanesi Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi’nde 26’ıncı gebelik haftasında 458 gram ağırlığında dünyaya gelen prematüre bebek tedavi altına alındı. Doğumun ardından yoğun bakım ünitesine alınarak yakın takibi yapılan bebek 48 gün sonunda 1 kilo 5 gram ağırlığına ulaştı. Entübe olarak izlenen prematüre bebek medikal tedavi almasına rağmen kalbinde bulunan Patent Duktus Arteriosus (PDA) damarının kapanmaması üzerine doktorlar tarafından cerrahi müdahale kararı alındı. İstanbul Cemil Taşçıoğlu Şehir Hastanesi Pediatrik Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Ali Rıza Karaci tarafından, KVC Uzmanı Op. Dr. Engin Gürcü, Neonatoloji Uzmanı Uz. Dr. Müge Üstkaya Sungur, Çocuk Kardiyoloji Uzmanları Uz. Dr. Doğan Çağrı Tanrıverdi, Uz. Dr. Derya Aydın, Anestezi Uzmanı Uz. Dr. Yener Tutaş’ın da katılımıyla, bebeğin genel durumu göz önünde bulundurularak yenidoğan yoğun bakım ünitesinde yatak başı PDA ligasyonu başarıyla gerçekleştirildi. Ameliyat sonrası bebeğin sağlık durumunun iyi olduğu öğrenildi. Sağlık hizmetlerimizdeki nitelikli yaklaşımın somut bir göstergesi Ameliyat ile ilgili açıklama yapan Başhekim Op. Dr. Hasan Keser, "Yenidoğan yoğun bakım ünitemizde son derece hassas bir süreçte izlenen prematüre bebeğimize, alanında uzman bir ekip tarafından zamanında ve doğru müdahale yapılmıştır. Multidisipliner iş birliğiyle gerçekleştirilen bu başarılı operasyon, sağlık hizmetlerimizdeki nitelikli yaklaşımın somut bir göstergesidir. Emeği geçen tüm sağlık çalışanlarımıza ve destek veren Prof. Dr. Ali Rıza Karaci hocamıza teşekkür ediyor, bebeğimize sağlıklı bir yaşam diliyorum" ifadelerini kullandı.
Uzmanından açıklama: "Kadınların yaklaşık yüzde 20’sinde, erkeklerin ise yüzde 8’inde migren görülüyor"
10 Şubat 2026 Salı - 13:07 Uzmanından açıklama: "Kadınların yaklaşık yüzde 20’sinde, erkeklerin ise yüzde 8’inde migren görülüyor" Bayındır Söğütözü Hastanesi Nöroloji Uzmanı Uzm. Dr. Serdar Eren, "Kadınların yaklaşık yüzde 20’sinde, erkeklerin ise yüzde 8’inde migren görülüyor. Çocukluk çağında başlayabilse de çoğunlukla ergenlik döneminde ortaya çıkıyor ve hastaların yüzde 80’inden fazlasında 30 yaşından önce başlıyor" dedi. Migren, yalnızca bir baş ağrısı değil; günlük yaşamı, iş verimini ve sosyal hayatı doğrudan etkileyen yaygın bir nörolojik rahatsızlık olarak öne çıkıyor. Saatlerce, hatta günlerce sürebilen ataklarla kendini gösteren migren; bulantı, ışık ve ses hassasiyeti gibi belirtilerle yaşam kalitesini ciddi biçimde düşürebiliyor. Toplumda sanılandan çok daha yaygın görülen bu hastalıkta, doğru tanı, tetikleyicilerin fark edilmesi ve güncel tedavi yaklaşımları migrenin kontrol altına alınmasında büyük önem taşıyor. Dünya nüfusunun yüzde 15’i migren hastası Migrenin tüm dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 15’ini etkilediğini belirten Uzm. Dr. Serdar Eren, "Kadınların yaklaşık yüzde 20’sinde, erkeklerin ise yüzde 8’inde migren görülüyor. Çocukluk çağında başlayabilse de çoğunlukla ergenlik döneminde ortaya çıkıyor ve hastaların yüzde 80’inden fazlasında 30 yaşından önce başlıyor" diye konuştu. Kadınlarda menopoz sonrası hormon düzeylerinin azalmasıyla migren ataklarının sıklığının genellikle azaldığını ifade eden Eren, çocukluk çağında araç tutması, baş dönmesi ve tekrarlayan karın ağrısı yaşayan bireylerin ilerleyen yaşlarda migren açısından risk taşıdığına dikkati çekti. Migrenin belirtileri saatlerce, günlerce sürebiliyor Migren ataklarının genellikle 4 ila 72 saat sürdüğünü aktaran Eren, en sık görülen belirtilere ilişkin, "Çoğunlukla tek taraflı baş ağrısı, zonklayıcı, orta veya yüksek şiddette ağrı, fiziksel aktiviteyle artan ağrı, bulantı ve kusma, ışık, ses ve kokuya karşı aşırı hassasiyet" açıklamasında bulundu. Bazı besinler ve yaşam alışkanlıkları migreni tetikliyor Migren ataklarını tetikleyen faktörlerin kişiden kişiye değişebildiğine de değinen Eren, en sık karşılaşılan tetikleyiciler arasında şunların yer aldığını söyledi: "Eski peynirler (kaşar, gravyer vb.), sakatatlar ve katkı maddeli et ürünleri, deniz ürünleri (kalamar, karides, midye), konserve gıdalar, turunçgiller, yağlı, baharatlı yiyecekler ve hazır soslar, kafeinli içecekler, uyku düzensizliği, stres, aşırı fiziksel aktivite ve uzun süreli açlık." Migren tanısı nasıl konuluyor Migren tanısının detaylı bir değerlendirme ile konduğunu vurgulayan Eren, "Öncelikle hastanın şikayetleri dinlenir ve tanı kriterlerine uygunluğu değerlendirilir. Nörolojik muayene yapılır. Ağrıya neden olabilecek başka bir hastalığı dışlamak için gerektiğinde MR, MR anjiyo, BT ve BT anjiyo gibi görüntüleme yöntemlerine başvurulur" dedi. Migren tedavisi kişiye özel planlanıyor Atak tedavisine ilişkin konuşan Eren, "Basit ve kombine ağrı kesiciler, migrene özgü ağrı kesiciler, bulantı ilaçları kullanılır" ifadelerini kullandı. Ayrıca botoks uygulamasının 1 hafta içinde etki göstermeye başladığını ve 4-6 ay sürebildiğini belirten Eren, sinir blokajı (nöral terapi), akupunktur gibi yöntemlerin de bazı hastalarda fayda sağladığını söyledi. Migren tedavisinde yeni dönem Son yıllarda migren tedavisinde önemli gelişmeler yaşandığını belirten Eren, "Migren aşısı olarak bilinen ve beyindeki ağrı reseptörlerini bloke eden tedaviler ayda bir kez cilt altına uygulanıyor. Bunun yanı sıra, migren ağrı reseptörlerine özel geliştirilmiş tablet formundaki yeni ilaçlar hem atak tedavisinde hem de önleyici tedavide kullanılabiliyor" şeklinde konuştu.
Ramazana hazırlıksız yakalanmayın
10 Şubat 2026 Salı - 12:54 Ramazana hazırlıksız yakalanmayın Ramazan ayı; öğün saatlerinin değişmesi, uzun süreli açlık ve uyku düzenindeki farklılaşmalar nedeniyle vücutta önemli fizyolojik adaptasyonlar gerektiren özel bir dönem olarak öne çıkıyor. Medicana Sağlık Grubu Beslenme ve Diyet Bölümü’den Uzm. Dyt. Mısra Aydın, Ramazan ayının daha sağlıklı ve dengeli geçirilebilmesi için beslenme ve yaşam tarzı düzenlemelerinin en az 2-3 hafta öncesinden planlanması gerektiğine dikkat çekti. Uzm. Dyt. Mısra Aydın, "Bilimsel çalışmalar, metabolizmasını hazırlamadan oruç tutmaya başlayan bireylerde kan şekeri dalgalanmaları, sindirim sistemi problemleri, baş ağrısı, halsizlik ve performans düşüşünün daha sık görülebildiğini ortaya koyuyor" ifadelerini kullandı. Medicana International İzmir Hastanesi Beslenme ve Diyet Bölümü’nden Uzm. Dyt. Mısra Aydın, Ramazan öncesi hazırlığın metabolizmanın açlık süresine uyum sağlaması açısından kritik öneme sahip olduğunu belirtti. "Ramazan ayı yalnızca öğün saatlerinin değiştiği bir dönem değil; aynı zamanda vücudun enerji kullanım biçiminin yeniden düzenlendiği fizyolojik bir adaptasyon sürecidir" diyen Uzm. Dyt. Mısra Aydın, "Bu sürece hazırlıksız girildiğinde kan şekeri dalgalanmaları, sindirim sistemi sorunları, gün içinde belirgin halsizlik ve dikkat azalması gibi etkiler daha sık görülebilir. Oysa beslenme düzeninde yapılacak küçük ama planlı değişiklikler sayesinde metabolizma uzun süreli açlığa daha rahat uyum sağlayabilir ve bireyler Ramazan ayını çok daha konforlu geçirebilir" ifadelerini kullandı. Gün içinde sık atıştırmaya alışkın bireylerde Ramazan ile birlikte ani öğün değişiklikleri metabolik stresi artırabileceğini vurgulayan Uzm. Dyt. Mısra Aydın, düzensiz beslenmenin insülin duyarlılığını olumsuz etkileyerek açlık-tokluk mekanizmasını bozabileceğini belirtti. Öğün düzenlemesi, metabolik adaptasyonu kolaylaştırır Uzm. Dyt. Mısra Aydın, öğün planlamasının Ramazan öncesi dönemin en önemli adımlarından biri olduğunu vurgulayarak, şu ifadeleri kullandı: "Gün boyunca kontrolsüz atıştırmak yerine ana öğünleri yapılandırmak, metabolizmanın ritmini düzenler. Öğün sayısını kademeli olarak azaltmak, geç saatlerde ağır ve yağlı yemeklerden kaçınmak ve akşam yemeklerini daha erken saatlere çekmek sindirim sisteminin yükünü hafifletir. Bu sayede Ramazan’da iftar sonrası sık karşılaşılan şişkinlik, mide yanması ve hazımsızlık gibi sorunların önüne geçmek mümkün olabilir." Uzun süreli açlık dönemlerinde kan şekerinin dengede kalmasının, hem fiziksel hem de zihinsel performans açısından büyük önem taşıdığına değinen Uzm. Dr. Mısra Aydın, düşük ve orta glisemik indeksli besinlerin, daha uzun süre tokluk sağlayarak ani açlık ataklarının önlenmesine yardımcı olduğuna dikkat çekti. Şeker ve un tüketimine dikkat edilmeli Uzm. Dyt. Mısra Aydın, Ramazan öncesi beslenmede tam tahıllar, kuru baklagiller, sebzeler, yeterli protein ve sağlıklı yağ kaynaklarının önceliklendirilmesi gerektiğini ifade ederek, "Rafine şeker ve beyaz un içeren besinlerin aşırı tüketimi kan şekerinde ani yükselme ve düşüşlere neden olabilir. Bu dalgalanmalar gün içinde yorgunluk, sinirlilik ve konsantrasyon güçlüğü olarak kendini gösterebilir. Dengeli bir makro besin dağılımı ise hem tokluk süresini uzatır hem de metabolik dengeyi destekler" diye konuştu. Yoğun çay ve kahve tüketimi olan bireylerde oruç tutarken görülen baş ağrısı ve halsizlik şikâyetlerinin önemli bir bölümünün kafein yoksunluğu ile ilişkilendirildiğini söyleyen Uzm. Dyt. Mısra Aydın, kafeinin ani kesilmesinin yorgunluk ve konsantrasyon bozukluğuna yol açabileceğini de ifade etti. Bu noktada kafein tüketiminin kademeli azaltımının önemine dikkat çeken Uzm. Dyt. Mısra Aydın, şöyle konuştu: "Oruç tutmaya başlamadan hemen önce kafeini tamamen kesmek yerine tüketimi aşamalı olarak azaltmak, vücudun bu değişime daha rahat uyum sağlamasına yardımcı olur. Aynı yaklaşım ilave şeker tüketimi için de geçerlidir. Tatlı isteğini dengelemek ve enerji dalgalanmalarını önlemek adına daha doğal ve kompleks karbonhidrat kaynaklarına yönelmek adaptasyon sürecini kolaylaştırır." Su tüketimi alışkanlığa dönüştürülmeli Sıvı tüketiminin iftar ve sahur arasına sıkışmasının dehidratasyon riskini artırabildiğini kaydeden Uzm. Dyt. Mısra Aydın, "Yetersiz su alımı baş ağrısı, kabızlık, kas krampları ve performans düşüşü ile ilişkilendiriliyor. Bu yüzden düzenli su içmek, alışkanlık haline gelmeli. Çünkü gün içine yayılan yeterli sıvı tüketimi yalnızca fiziksel dayanıklılığı değil, aynı zamanda zihinsel performansı da destekler. Susamayı beklemeden su içmek, Ramazan döneminde de oluşabilecek sıvı açığını yönetmeyi kolaylaştırır ve genel sağlık durumunun korunmasına katkı sağlar. Ayrıca lif yönünden zengin beslenme ve probiyotik tüketimi sindirim sisteminin Ramazan sürecine adaptasyonunu kolaylaştırıyor. Güncel çalışmalar, sağlıklı bir bağırsak mikrobiyotasının bağışıklık sistemi, inflamasyon kontrolü ve metabolik denge üzerinde belirleyici rol oynadığını gösteriyor. Sebze, meyve, tam tahıllar ve yoğurt gibi fermente besinlerin düzenli tüketilmesi bağırsak hareketlerini destekler ve sindirim konforunu artırır. Güçlü bir mikrobiyota yalnızca sindirim sağlığı için değil, genel metabolik denge için de önemli bir temel oluşturur" dedi. Kronik hastalıkları olanlar dikkat Bazı kronik hastalıklara sahip bireylerin mutlaka uzman kontrolünden geçmesi gerektiğini hatırlatan Uzm. Dyt. Mısra Aydın, "Diyabetli bireylerde uzun süreli açlık hipoglisemi ve hiperglisemi riskini artırabilir. Bu nedenle beslenme planı hekim ve diyetisyen kontrolünde oluşturulmalı, kan şekeri takibi aksatılmamalıdır. Hipertansiyon ve kalp-damar hastalarında ise yetersiz sıvı alımı tansiyon dengesini bozabilir; tuz tüketimi sınırlandırılmalı ve iftar sonrası aşırı besin tüketiminden kaçınılmalıdır" diye konuştu. Tiroid hastalarının da ilaç saatlerinin değişebileceğini vurgulayan Uzm. Dyt. Mısra Aydın, "İlaç kullanımı ve beslenme düzeni mutlaka uzman kontrolünde planlanmalıdır" dedi. Uzm. Dyt. Mısra Aydın, oruca hazırlanmanın yalnızca aç kalmaya alışmak anlamına gelmediğini belirterek, "Bu dönem; bilimsel temelli beslenme, yeterli sıvı alımı, düzenli uyku ve bireysel sağlık durumunu gözeten bütüncül bir yaklaşımla desteklenmelidir. Ramazan öncesinde yapılacak bilinçli ve planlı değişiklikler, sürecin daha sağlıklı, güvenli ve sürdürülebilir şekilde geçirilmesine yardımcı olur" ifadelerini kullandı.
"Doğumsal kalp hastalıklarında erken teşhis hayat kurtarıyor"
10 Şubat 2026 Salı - 12:39 "Doğumsal kalp hastalıklarında erken teşhis hayat kurtarıyor" Doç. Dr. Meki Bilici, "Her 100 çocuktan 1’i doğumsal kalp hastalığıyla dünyaya geliyor. Doğumsal kalp hastalıklarında erken teşhis hayat kurtarıyor" dedi. 7-14 Şubat Doğumsal Kalp Hastalıkları Farkındalık Haftası kapsamında açıklamalarda bulunan İstanbul Liv Hospital Çocuk Kardiyolojisi Uzmanı Doç. Dr. Meki Bilici, doğumsal kalp hastalıklarının çocukluk çağında görülen en yaygın doğumsal hastalıklar olduğuna dikkat çekti. Bilici, her 100 çocuktan 1’inin doğumsal kalp hastalığıyla dünyaya geldiğini belirterek, erken tanının tedavi sürecinde belirleyici rol oynadığını vurguladı. "Erken teşhis edilmeyen hastalar ameliyat şansını kaybedebilir" Doç. Dr. Bilici, doğumsal kalp hastalıklarının görülme sıklığının birçok hastalığa göre oldukça yüksek olduğunu ifade ederek şu bilgileri paylaştı: "Her 100 çocuktan 1’i doğumsal kalp hastalığıyla dünyaya gelmektedir. Bu oran, doğuştan kalça çıkığının 10 katı ve kistik fibrozisin 25 katı kadar yüksek bir orandır. Hastaların önemli bir kısmı, anne karnında yapılan fetal ekokardiyografi ile tanı alabilmektedir. Tanı almayan bebekler ise ailelerin, aile hekimlerinin veya çocuk sağlığı ve hastalıkları uzmanlarının dikkatli gözlemi ve muayenesi sayesinde teşhis edilebilir. Erken teşhis edilemeyen hastalar zamanla ameliyat şansını kaybedebileceği için erken tanı hayati önem taşır." "Morarma önemli bir bulgu, ancak tek belirti değil" Belirtiler arasında morarmanın önemli bir bulgu olduğunu belirten Doç. Dr. Bilici, morarma görülmeyen çocuklarda da doğumsal kalp hastalığı olabileceği uyarısında bulundu. Bilici, aileleri şu belirtiler konusunda uyardı: "Morarması olan çocukların önemli bir kısmında kalp hastalığı olabiliyor. Ancak vücudunda morarma görülmeyen bazı çocuklarda da çabuk yorulma, kilo alamama, kalpte üfürüm, gelişme geriliği, hızlı ve güçlükle nefes alıp verme, bayılma gibi şikâyetlerden biri varsa mutlaka çocuk kardiyoloji uzmanına başvurulmalıdır." "Fetal ekokardiyografi tanıda kritik rol oynuyor" Doç. Dr. Bilici, fetal ekokardiyografinin doğumsal kalp hastalıklarının erken tanısında önemli bir yer tuttuğunu belirterek bazı durumlarda bu tetkikin mutlaka yapılması gerektiğini ifade etti: "Annede, babada veya kardeşlerinde doğumsal kalp hastalığı bulunan bebekler ile ayrıntılı ultrasonda böbrek, beyin ya da bağırsak sisteminde anormallik saptanan bebeklere; ritim problemi olan, suyu az veya çok olan bebeklere fetal ekokardiyografi yapılması gerekir." "Türkiye, doğumsal kalp hastalıklarının tedavisinde güçlü bir konumda" Doğumsal kalp hastalıklarının tedavisinde Türkiye’nin önemli bir sağlık altyapısına sahip olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Bilici, Avrupa ve Orta Doğu başta olmak üzere birçok ülkeden hastaların ülkemize gelerek tedavi gördüğünü belirtti. Doç. Dr. Bilici ayrıca Türkiye’de her yıl yaklaşık 10-12 bin bebeğin doğumsal kalp hastalığıyla dünyaya geldiğini ifade ederek, farkındalık çalışmalarının erken tanı açısından büyük önem taşıdığını belirtti.
Eklem ağrılarının tedavisinde "Sanakin" dönemi
10 Şubat 2026 Salı - 12:37 Eklem ağrılarının tedavisinde "Sanakin" dönemi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Uzmanı Doç. Dr. İrfan Koca, eklem ağrıları olan vatandaşlara "Sanakin" tedavisi hakkında bilgi verdi. Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Uzmanı Doç. Dr. İrfan Koca, hastanın kendi kanından elde edilen biyolojik bir yöntem olan Sanakin tedavisinin, özellikle diz kireçlenmesi, kronik eklem ağrıları ve doku hasarlarında umut verici bir seçenek olarak öne çıktığını söyledi. Doç. Dr. İrfan Koca, "Eklem kireçlenmesi ve kronik kas-iskelet sistemi ağrıları, modern dünyada yaşam kalitesini kısıtlayan en yaygın sağlık sorunlarının başında geliyor. Son yıllarda bu alanda sentetik ilaçlar yerine vücudun kendi onarım mekanizmalarını kullanan biyolojik tedavilere olan ilgi artarken, Sanakin (Sitokin Tedavisi) bu alandaki etkin çözümlerden biri olarak dikkat çekiyor" dedi. "Doğal ve güçlü bir içerik" Doç. Dr. İrfan Koca, "Sanakin tedavisi; hastadan alınan kanın, özel olarak geliştirilmiş cam kürecikler içeren tüplerde işlenmesiyle elde edilir. Bu işlem sayesinde kanda bulunan ve iltihabı baskılayan "akıllı proteinler" (interlökin antagonistleri) yönünden zengin bir serum oluşturulur. Elde edilen bu değerli sıvı, sorunlu ekleme enjekte edilerek yangıyı durdurmayı ve hasarlı dokuyu desteklemeyi hedefler. Kimyasal madde içermemesi, bu yöntemi kortizon ve benzeri sentetik ilaçlardan ayıran en büyük avantajdır. Bu yöntem, hastanın kendi kanındaki doğal koruyucuları kullanarak eklem içindeki yıkıcı süreci yavaşlatmayı amaçlar. Ancak eklem sağlığı sadece kıkırdak dokusundan ibaret değildir. Kas gücünün artırılması ve eklem mekaniğinin düzeltilmesi için Sanakin tedavisi mutlaka kişiye özel planlanmış fizik tedavi ve rehabilitasyon programlarıyla desteklenmelidir" ifadelerini kullandı. "Hangi durumlarda uygulanabilir" Tedavinin özellikle şu hasta gruplarında destekleyici ve iyileştirici olarak kullanılabildiği ifade eden Dr. Koca, "Diz, kalça ve omuz kireçlenmesi (Osteoartrit) olanlar, Menisküs yaralanmaları sonrası kronik ağrı yaşayanlar, tendinit, bağ zorlanmaları ve spor yaralanmaları, cerrahi müdahale için henüz erken evrede olan hastalar. Güvenli Uygulama, Minimal Yan Etki olanlar" dedi. Biyolojik bir yöntem olması sebebiyle yan etki riskinin oldukça düşük olduğunu belirten Doç. Dr. İrfan Koca, uygulamanın mutlaka steril klinik şartlarda ve uzman hekim kontrolünde yapılması gerektiğinin altını çizdi. Koca, tedavinin başarısının klinik muayene ve görüntüleme sonuçlarının titizlikle analiz edilmesine bağlı olduğunu da sözlerine ekledi.
Dr. Sayar, "Karanlıkta kullanılan telefon ışığı göz sağlığını olumsuz etkiler"
10 Şubat 2026 Salı - 12:31 Dr. Sayar, "Karanlıkta kullanılan telefon ışığı göz sağlığını olumsuz etkiler" Medical Point Gaziantep Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Akgün Sayar, karanlık ortamda telefon kullanımının göz sağlığını olumsuz etkilediğini ve özellikle gençlerde göz numarasının ilerlemesine neden olabileceğini belirtti. Medical Point Gaziantep Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Akgün Sayar, özellikle karanlıkta telefon kullanma alışkanlığının gözlerde ciddi sorunlara yol açabileceği konusunda uyardı. Dr. Sayar, "Akıllı telefonların günlük yaşamda yoğun şekilde kullanılması, göz sağlığına yönelik riskleri de beraberinde getiriyor" dedi. Op. Dr. Sayar, ışıklar kapalıyken parlak ekrana bakmanın gözün daha fazla efor sarf etmesine neden olduğunu vurgulayarak, "Karanlık ortamda ekran ışığına maruz kalan göz, sürekli uyum sağlamak zorunda kalır. Bu durum göz yorgunluğunu artırır ve uzun vadede miyopi riskini yükseltebilir. Özellikle çocuklar ve ergenler bu konuda daha hassas" dedi. Mavi ışığın etkilerine de dikkat çeken Sayar, telefon ve tablet ekranlarından yayılan mavi ışığın karanlıkta daha yoğun algılandığını ifade etti. "Mavi ışık; göz kuruluğu, yanma, batma ve baş ağrısı gibi şikâyetlere yol açabilir. Aynı zamanda uyku hormonu olan melatoninin salgılanmasını baskılayarak uyku düzenini de olumsuz etkiler" diye konuştu. Göz sağlığını korumak için alınabilecek önlemlere değinen Op. Dr. Akgün Sayar, karanlıkta telefon kullanımından kaçınılması, ekran parlaklığının ortam ışığına uygun şekilde ayarlanması ve özellikle gece saatlerinde ekran süresinin sınırlandırılması gerektiğini söyledi. Ayrıca 20-20-20 kuralının göz yorgunluğunu azaltmada etkili bir yöntem olduğunu hatırlattı.
Burhaniyeliler kan bağışı paptı
10 Şubat 2026 Salı - 12:15 Burhaniyeliler kan bağışı paptı Burhaniye ilçesinde, Balıkesir Kızılay Kan Merkezi’nin düzenlediği kampanya ilgi gördü. Çok sayıda vatandaş, Cumhuriyet Meydanı’nda konuşlanan Kızılay Kan Bağışı Otobüsünde kan vermek için sıraya girdi. Düzenlenen kampanyaların ilgi gördüğünü anlatan yetkililer, herkesi kan bağışı yapmaya çağırdı. İki haftada bir Burhaniye’ye gelindiğini kaydeden Kızılay yetkilileri her defasında bağışçı sayısının 45-50 rakamını düşmediğini kaydederken, bağışçılarda kan bağışı ile sıhhat bulduklarını söylediler. Çok sayıda kan verdiğini kaydeden Zeki Selçuk, "Ben uzun yıllardan beri kan verdim. Gerek Kızılay’a olsun, gerekse hastanede ihtiyacı olanlara olsun. Son zamanlarda dizimden bir rahatsızlık geçirdiğim için ara vermek zorunda kaldım. Şimdi gene meydanda Kızılay Kan Merkezinde kan vermeyi düşünüyorum. İnşallah, bundan sonra belli periyotlarda kan vermeye devam edeceğim" dedi. 27 defa kan verdiğini kaydeden Bahriye Özyılmaz da, "Bu gün Burhaniye de Kızılay geldi meydana. Bende 15 gün önce vermiştim. Bu gün de eşim verdi. 27 defa kan verdim. Herkesi kan vermeye kanı fazla olanları kan vermeye bekliyoruz. Önümüz Ramazan. Ramazan da daha çok azalıyor. Kana herkesin ihtiyacı var. Lütfen herkesin vermesini rica ediyorum" diye konuştu. Kan vermenin sağlık olduğunu kaydeden Nurettin İlhan " Kan vermek sağlıklı bir şey. Zaten İslami kurullara göre vücudun sağlığı sıhhati için kan verilmesi lazım. Vücudu yeniliyor. Organlara faydası oluyor. Hücreleri alyuvarları yeniliyor. Ben çok sağlık, sıhhat gördüm. Allah’a binlerce şükür vermeye devam ediyoruz" dedi.