SAĞLIK
Bilecik’e 14 yeni doktor ataması gerçekleştirildi 28 Şubat 2026 Cumartesi - 13:05:40 Bilecik’e Sağlık Bakanlığı tarafından 14 yeni doktor ataması gerçekleştirildi. Sağlık Bakanlığı’nca yapılan atamalar kapsamında 6 doktor ve 8 uzman doktor Bilecik’te çeşitli hastanelerde görevlendirildi. Atamalarda, Bilecik’te en çok ihtiyaç duyulan Deri ve Zührevi Hastalıkları Bölümü’ne de uzman hekim görevlendirilmesi dikkat çekti. Doktor atamaları Bilecik’in ilçeleri olan Gölpazarı Devlet Hastanesi, Osmaneli Devlet Hastanesi, Söğüt Devlet Hastanesi ile Söğüt Toplum Sağlığı Merkezi’ne yapılırken, uzman doktor kadroları ise Bilecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne Deri ve Zührevi Hastalıkları 1, Tıbbi Onkoloji 1; Bozüyük Devlet Hastanesi’ne Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları 1, Kadın Hastalıkları ve Doğum 1, Ruh Sağlığı ve Hastalıkları 1; Söğüt Devlet Hastanesi’ne Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları 1, İç Hastalıkları 1; Yenipazar Devlet Hastanesi’ne Aile Hekimliği 1 şeklinde gerçekleştirildi. Bilecik İl Sağlık Müdürü Ferhat Damkacı, "İlimizde sunulan sağlık hizmetlerinin niteliğini daha da artırmak amacıyla en kısa sürede görevlerine başlayacak olan hekimlerimizle sağlık kadromuz güçlenmeye devam ediyor. Bu süreçte ilimize yapılan hekim atamaları dolayısıyla başta Sağlık Bakanımız Sayın Kemal Memişoğlu, Bilecik Valimiz Sayın Faik Oktay Sözer ve Bilecik Milletvekilimiz Sayın Halil Eldemir olmak üzere emeği geçen herkese teşekkür ediyoruz. Bilecik’imiz için hayırlı olsun" dedi.
28 Şubat 2026 Cumartesi - 13:03 "Türkiye’de her 16 kişiden biri, herhangi bir nadir hastalık için taşıyıcı konumunda" Türkiye’nin nadir ve özellikle kalıtsal metabolik hastalıklar açısından dünyadaki en riskli ülkelerden biri olduğunu söyleyen Prof. Dr. Neslihan Önemli Mungan, "Türkiye’de her 16 kişiden biri, herhangi bir nadir hastalık için taşıyıcı konumunda. Topuk kanı ile yenidoğan taraması, genetik teşhis ve akraba evliliklerinin önüne geçilmesi nadir hastalıkların görülme sıklığını azaltacaktır" dedi. 20 bin farklı hastalığı kapsayan nadir hastalıklar dünyada 350 milyon kişiyi etkiliyor. Bazı nadir hastalıklar Türkiye’de dünyadan beş kat fazla görülüyor. Dünyada büyük bir bölümü 5 yaş altındaki çocuklar olmak üzere 350 milyon kişiyi etkileyen 20 binden fazla nadir hastalık olduğunu söyleyen Çukurova Üniversitesi Çocuk Metabolizma Bilim Dalı ve Çocuk Beslenme ve Metabolizma Hastalıkları Derneği Başkanı Prof. Dr. Neslihan Önemli Mungan, "Nadir hastalıkları engellemenin tek yolu farkında olmaktır. Topuk kanı ile yenidoğan taraması, genetik teşhis ve akraba evliliklerinin önüne geçilmesi nadir hastalıkların görülme sıklığını azaltacaktır" dedi. "Türkiye’de her 16 kişiden biri, herhangi bir nadir hastalık için taşıyıcı konumunda" Yaklaşık 20 bin tür nadir hastalığın 1.700’ünün kalıtsal metabolik hastalık olduğunu söyleyen Prof. Dr. Mungan, "Türkiye, nadir ve özellikle kalıtsal metabolik hastalıklar açısından dünyadaki en riskli ülkelerden biri. Bunun en önemli nedenlerinden biri genetik faktörler ve akraba evliliklerinin görece yaygın olması. Türkiye’de her 16 kişiden biri, herhangi bir nadir hastalık için taşıyıcı konumunda. Mesela dünyada 10-25 binde bir gözüken fenilketonüri hastalığı Türkiye’de 4 bin çocukta bir görülüyor. Hâlen dünyadaki fenilketonürinin en sık görüldüğü ülke Türkiye’dir. Bunun en önemli sebebi ise genetik ve akraba evliliği. Taşıyıcılar tamamen sağlıklı göründüğü için risk çoğu zaman fark edilmiyor. İki taşıyıcının evliliğinde ise her gebelikte hastalığın ortaya çıkma ihtimali devam ediyor. Öte yandan Türkiye, kalıtsal metabolik hastalıkların ayrı bir bilim dalı olarak ele alındığı dünyadaki tek ülke. Dünyada hiç benzerimiz yok" açıklamasını yaptı. "Topuk kanı 4 bin 500 hayatı kurtarıyor" Yenidoğan döneminde alınan topuk kanının, nadir hastalıklarla mücadelede en güçlü silah olduğu belirten Prof. Dr. Mungan, "Topuk kanı ile bugün Türkiye’de fenilketonüri, biyotinidaz eksikliği, kistik fibrozis, SMA ve konjenital adrenal hiperplazi gibi hastalıklar taranıyor. Bu taramalar sayesinde her yıl yaklaşık 4 bin 500 çocuk sağlıklı hayata kavuşuyor" dedi. Bebekten topuk kanı almanın hiçbir zararı olmadığını ifade eden Prof. Dr. Mungan, "Belirti çıksın sonra bakalım" anlayışının geri dönüşü olmayan hasarlara yol açtığını vurguladı. Bu hastalıkların genellikle kronik, ilerleyici, dejeneratif özellik taşıdıklarından, zamanında ve doğru teşhis konularak tedavi başlanabilmesi bir kısmında hayat kurtarıcı, bir kısmında ise zihinsel ve bedensel yeti eksikliklerinin ortaya çıkışını önleyici olduğunu belirten Prof. Dr. Mungan, "Özellikle fenilketonüri gibi hastalıklarda erken teşhis olmazsa kalıcı zihinsel ve bedensel engellilik kaçınılmaz hâle geliyor" dedi. "Genişletilmiş yenidoğan tarama programı şart" Uzmanlar, mevcut topuk kanı tarama programının genişletilmesi gerektiğini düşünüyor. Aynı kan örneğiyle bugün 40-60 nadir hastalığın erken teşhisi mümkün. Bu sayede bebekler henüz hiçbir belirti göstermeden tedavi edilebiliyor; organ hasarları, yanlış teşhisler, uzun hastane süreçleri önlenebiliyor. "En ucuz ve en etkili tedavi, korumadır" diyen Prof. Dr. Mungan, genişletilmiş yenidoğan tarama programının bir an önce hayata geçirilmesi gerektiğini belirterek, "Aynı topuk kanıyla teşhisi konulabilecek 60 kadar hastalık var. Hepsi yenidoğan döneminde bebekleri komaya sokan ama hiçbir bulgusu ortaya çıkmadan tedavi edilebilir hastalıklar. Şu andaki en büyük mücadelemiz genişletilmiş yenidoğan tarama programı. Biz onları tanır ve tedavi edersek tekrarlayan gebeliklerde aynı hastalığı önleriz. Bu çocukların organ, uzuv, işlev kayıplarını önlemiş oluruz. Çocuk Beslenme Metabolizma Derneği olarak projelerimizi hazırladık. Sağlık Bakanlığına sunduk. Beş tane pilot il belirledik. Kalıtsal metabolik hastalıklarla uğraşan 180 kişilik bir grubuz ama bütün yükü kaldırmaya hazırız" dedi. "10 yılda teşhis ediliyor" Prof. Dr. Mungan, sözlerine şöyle devam etti: "Birçok hasta için teşhis süreci 5 ila 10 yılı, bazen daha da uzun bir zamanı kapsıyor. Hastaların yaklaşık yüzde 40’ı doğru teşhisi alana kadar yıllarca farklı branşlarda, yanlış teşhislerle takip ediliyor ve gereksiz tedaviler görüyor. Bu gecikme, özellikle çocuklarda kalıcı zihinsel ve bedensel hasarlara yol açabiliyor. Nadir bir hastalığa sahip çocukların yüzde 30’unun 5 yaşına gelmeden hayatını kaybettiği bilinmektedir. Bunun en temel sebebi hastalıkların teşhislerinin kısa sürede konulamaması ve tedavinin gecikmesidir. Bunun en önemli sebeplerinden biri farkındalık eksikliği. ’Bana denk gelmez’ düşüncesi, nadir hastalıkların teşhiste en sona bırakılmasına yol açıyor." "Nadir hastalığa genetik temizlik" Genetik taramanın nadir hastalıklarla mücadelede önemli bir yeri olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Mungan, "Genetik taramayı öncelikle hastanın uygun tedaviye daha iyi cevap vermesini sağlamak için yapıyoruz. Öte yandan aile taraması yapıp bunların çoğu çekinik kalıtıldığı için ailedeki diğer taşıyıcıları bulmayı ve tekrarlayan gebeliklerde hastalığı ortaya çıkma riskini azaltmayı hedefliyoruz. Başarabilirsek akraba evliliklerinin önüne geçerek, yeni nesillerde bu hastalıkların önüne geçmek istiyoruz. Bu konudaki en önemli gelişmelerden biri de preimplantasyon genetiği dediğimiz bir yöntemle yani bir ’genetik temizlik yöntemiyle’ tüp bebekle sağlıklı çocuk sahibi olma şansını tanımak. Preimplantasyon genetik teşhisin amacı, ebeveynlerden bir ya da ikisinde kalıtımsal genetik bozukluk bulunan çiftlerde genetik olarak bu bozukluğu taşımayan sağlıklı embriyoyu belirlemektir. Bu yöntemle taşıyıcı çiftlerin de sağlıklı bebek sahibi olması mümkün kılınıyor" dedi.
28 Şubat 2026 Cumartesi - 13:01 Uzmanından, "Oruç kesinlikle sigara ile açılmamalı" uyarısı Ramazan ayında iftar ve sahurda beslenmeyle ilgili çeşitli tavsiyelerde bulunan uzmanlar, orucun kesinlikle sigara ile açılmaması gerektiğini vurguluyor. Ramazan ayı dolayısıyla diyetisyenler iftar ve sahur için birçok tavsiyelerde bulunuyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Murat Serkan Sinav, beslenmenin ötesinde sigara tüketiminin de önemli olduğunu belirterek, orucun kesinlikle sigara ile açılmaması gerektiğine vurgu yaptı. İftar ve sahurda beslenme konularına da değinen Sinav, "Ramazan ayında bulunduğumuz bu günlerde beslenmemiz ön planda bulunmakta. Özellikle iftar vaktinde muhakkak su tüketmeyi ihmal etmeyelim. Yemekleri ağır, yavaş yememiz çok önemli. Bunun yanında, orucumuzu açıp, çorbamızı içtikten sonra 10 dakikalık ara bizler için olmazsa olmaz. Muhakkak 10 dakika ara vermeliyiz, sağlığımız açısından önemli" dedi. "Sigara içenler oruçlarını kesinlikle sigara ile açmamalı" Diyetisyen Murat Serkan Sinav, zararlı olarak yapılmaması gereken en önemli şeyin ise sigara tiryakilerini ilgilendirdiğini belirterek, "Sigara içenler oruçlarını sigara ile kesinlikle açmamalıdır. Veya çorbanın ardından bir sigara içmek kesinlikle olmaz. İftarı yaptıktan yarım saat sonra sigara tüketilebilir. Tabii ki tüketmemelerinden yanayız, ancak rutin olduğu için söylemek istiyorum. İftarda özellikle asitli gıdalar, aşırı soğuk, aşırı sıcak gıdalar tüketiminde dikkat edilmesi gerekir. Özellikle bağırsak ve sindirim sisteminde problem yaşamak istemiyorsak asitli gıdalardan uzak durmamız bizler açısından en doğrusu olacaktır. Bunların yanında yemekleri aşırı sıcak tüketmemeliyiz. Aşırı soğuk gıdaları tercih etmemeliyiz. Mümkünse oda sıcaklığında veya soğukluğunda yiyecek ve içecekler tercih etmeliyiz. Sahurda ise muhakkak çiğ sebzeden zengin bir sofra olmalı. Kahvaltılık ağırlıklı bir menü tercih etmeliyiz. İftarda ise mümkün olduğunca yavaş yemenin yanında tuzlu veya baharatlı gıdalardan uzak durarak, ağır yemeklerden uzak durarak bir iftar tercih etmeliyiz" diye konuştu.
28 Şubat 2026 Cumartesi - 12:35 Aydın Devlet Hastanesi’nden Ramazan’da sağlık hamlesi Aydın Devlet Hastanesi’nde Ramazan ayı boyunca sürecek program kapsamında sağlıklı beslenmeden organ bağışına kadar birçok başlıkta vatandaşlara bilgilendirme yapılıyor. Aydın’da toplumun sağlık okuryazarlığını artırmak, sağlıklı yaşam alışkanlıklarını teşvik etmek ve koruyucu sağlık hizmetlerinin kullanımını yaygınlaştırmak amacıyla "Ramazanda Sağlık Programı" hayata geçirildi. Aydın Devlet Hastanesi bünyesinde başlatılan program, Sağlığın Geliştirilmesi Genel Müdürlüğü planlaması doğrultusunda uygulanıyor. Program kapsamında hastane poliklinik girişinde "Sağlıklı Beslenme ve Hareketli Hayat İstasyonu" ile "Organ ve Doku Bağışı Bilgilendirme İstasyonu" stantları kuruldu. Diyetisyenler eşliğinde kurulan sağlıklı yaşam istasyonunda vatandaşların beden kitle indeksi (BKİ) ölçümleri yapılarak kişiye özel beslenme ve yaşam tarzı önerilerinde bulunuldu. Ramazan ayına uygun sahur ve iftar öğün planlaması, yeterli su tüketimi, tuz ve şeker kullanımının sınırlandırılması konularında bilgilendirme yapılırken, broşürler aracılığıyla uygun fiziksel aktivite önerileri de paylaşıldı. Organ ve Doku Bağışı Bilgilendirme İstasyonu’nda ise vatandaşlara organ ve doku bağışının önemi hakkında genel bilgilendirme yapılarak farkındalık oluşturulması hedeflendi. Ramazan ayı boyunca farklı içeriklerle açık kalacak stantlarda, koruyucu sağlık hizmetlerinin kullanımı, sağlık hizmetlerine erişim ve acil ilk yardım müdahaleleri konusunda da bilgi ve destek sunulacağı bildirildi.
Psikolog Beste Çokaygil: "Sevgililer Günü jestler ve hediyelerle sınırlı olmamalı"
13 Şubat 2026 Cuma - 17:05 Psikolog Beste Çokaygil: "Sevgililer Günü jestler ve hediyelerle sınırlı olmamalı" Acıbadem Eskişehir Hastanesi’nden Uzman Klinik Psikolog Beste Çokaygil, 14 Şubat Sevgililer Günü’nün yalnızca romantik jestler ve hediyelerle sınırlı görülmemesi gerektiğini belirterek, "Sosyal medyadaki mutlu çift fotoğrafları ve idealize edilmiş ilişki temsilleri, kişilerin kendi ilişkilerini sorgulamasına neden olabiliyor" dedi. Toplumda 14 Şubat’ın çoğu zaman romantik beklentilerle anlamlandırıldığını ancak bu günün yalnızca ’sevgiyi kutlama’ günü olmadığını ifade eden Uzman Klinik Psikolog Beste Çokaygil, "Psikolojik açıdan sevgi yalnızca romantik ilişkilere indirgenemez. Kişinin kendine şefkat gösterebilmesi, ihtiyaçlarını fark edebilmesi ve yalnız kalabilme kapasitesini geliştirmesi ruhsal sağlık açısından çok değerlidir" şeklinde konuştu. "14 Şubat bazı kişilerde mutluluk, bazılarında yalnızlık duygusunu tetikleyebilir" Sevginin yalnızca romantik bir his olmadığını vurgulayan Psikolog Çokaygil, "Sevgi; anlaşılma, görülme ve duygusal olarak güvende hissetme ihtiyacının bir yansımasıdır. Psikoloji literatüründe bağlanma, çocuklukta bakım verenlerle kurulan ilişkinin yetişkinlikteki yakın ilişkilere yansıması olarak ele alınır. Bu nedenle 14 Şubat bazı bireylerde sıcaklık ve mutluluk oluştururken, bazı bireylerde yalnızlık, değersizlik ya da terk edilme korkularını tetikleyebilir" diye belirtti. "Sağlıklı ilişkilerde bağ, konuşabilme alanıyla güçlenir" Çokaygil, sözlerinin devamında, "Duyguların ifade edilebildiği, kırgınlıkların konuşulabildiği, ihtiyaçların dile getirildiği ve sınırların karşılıklı olarak saygı gördüğü ilişkilerde bağ güçlenir. Sevgi yalnızca iyi hissettiren bir duygu değil; emek, sorumluluk ve karşılıklılık içeren bir süreçtir" ifadelerini kullandı. "Aşk başlar, bağ zamanla oluşur" Romantik aşk ile bağ kurma arasındaki farka değinen Psikolog Beste Çokaygil, şunları söyledi: "Aşk çoğu zaman yoğun bir heyecanla başlar, bağ ise zamanla gelişir. Bağ kurmak, karşımızdakini idealize etmek değil; onu olduğu haliyle kabul edebilmektir. Gerçek yakınlık, kişinin kırılganlığını paylaşabildiği ilişkilerde ortaya çıkar." "14 Şubat yalnız olanlar için bir kayıp değil" Yalnız olmanın bir eksiklik anlamına gelmediğini vurgulayan Çokaygil, "Yalnızlık, bireyin iç dünyasıyla temas kurabilmesi için bir alan sunar. Kendisiyle bağ kuramayan bir bireyin başkalarıyla sağlıklı bağlar kurması da zorlaşır. Bu nedenle 14 Şubat, yalnız olanlar için bir kayıp değil; ilişkiyi güçlendirme fırsatı olarak da değerlendirilebilir" dedi.
Eski sanal kumar bağımlısının ibret dolu hikayesi
13 Şubat 2026 Cuma - 16:39 Eski sanal kumar bağımlısının ibret dolu hikayesi Bolu’da 15 yıllık sanal kumar bağımlılığından kurtulan 34 yaşındaki Ü.A., "Ben küçük oynuyorum" diyerek kendisini kandıranları uyardı. Sistemin önce kazandırıp bağladığını, sonra ise her şeyi geri aldığını belirten Ü.A., "Büyük paralar verdiği zaman daha çok bağlanacaksın. Seni bağladıktan sonra gençliğini vereceksin. Parayı kaybediyordum, eve gidemiyordum. Ben hastanede yattım, parkta yattım, dışarıda yattım, arabada yattım. Bunlar aklıma geldikçe bile çok tuhaf oluyorum, kötü oluyorum. Yol yakından dönün" dedi. Sanal kumar bağımlılığına bir günde yüksek meblağlar kazanarak adım atan ancak daha sonra her şeyini kaybeden Ü.A., son 1,5 yılda verdiği mücadeleyle hayata yeniden tutundu. Ailesinin desteğiyle Bolu Yeşilay Danışmanlık Merkezi’ne başvuran ve Alkol ve Uyuşturucu Madde Bağımlıları Tedavi ve Araştırma Merkezi’nde (AMATEM) tedavi gören Ü.A., yaşadığı zorlu süreci ve bağımlılığın hayatından neleri çaldığını anlattı. "İki günde maaşımın 60 katı parayı kumara verdim" Kumar hikayesinin "büyük bir kazançla" başladığını ancak sonunun hüsran olduğunu belirten Ü.A., "Bir günde maaşımın 40-50 katı kazandım. Ertesi günde para almamam gereken insanlardan tekrar borçlandım, maaşımın 10 katı. İki günde maaşımın 60 katı parayı kumara verdim. Hem aldım hem ekstradan aldığım parayı verdim. Tekrardan gittim başkasından borç alıp kumara verdim iki gün içinde. O iki gün içinde zaten psikolojim iyice alt üst oldu. Üçüncü gün ’Hayatıma artık son vereceğim’ dedim çünkü işin içinden çıkamıyorum başka türlü. Böyle de olmuyor, öyle de olmuyor. Alıyorum da olmuyor, veriyorum da olmuyor" dedi. "Arkadaşım dostum dediğim kişiler, arkadaşım değilmiş" Kumar bağımlılığının bir hastalık olduğunu söyleyen Ü.A., bu süreçte sadece ailesinin kendisine destek olduğunu, arkadaşlarının ise sırt çevirdiğini vurgulayarak, "Arkadaşım dostum dediğim kişiler, arkadaşım değilmiş. Tek arkadaşım dostum, ailemmiş. Allah razı olsun. Bir onlar bırakmadı beni. Ailem maddi ve manevi çok etkilendiler. Eşim, annem, babam, kardeşim ve kayınpederime kadar yakın çevremde kim varsa etkilendi. Özellikle de annem, babam ve eşim. Belki de tekrar başlamamanın sebebi ailemdir. Çevremdeki insanlar bunun bir hastalık olduğunu bilmiyorlar. ’Sen bile bile yapıyorsun’ gibisinden konuşuyorlar" dedi. "Sabah kumar oynamaya başlıyordum" Kumar oynadığı süre boyunca hayatından birçok şey kaybettiğini aktaran Ü.A., "50 kiloydum. Mesela telefonumdan sabah kumar oynamaya başlıyordum. Akşama kadar çay, sigara. Yemek yemem yoktu, uyku düzenim yoktu. ’Eşim uyusa da ben hemen şurada kumar oynasam’ gibi düşünceler geliyordu. Şu an işten çıkıp eve gitsem uyuyabiliyorum, uyku düzenim var ama o zamanlar işten çıkınca kumar oynamaya gidiyordum, param yoksa eğer para aramaya gidiyordum. Şimdi yemek yiyebiliyorum. İştahım var Allah’a şükür. Uyku düzenim çok iyi, uyuyabiliyorum. Ailemle ilişkim çok iyi" diye konuştu. "Ben gençliğimi kaybettim" Gençlere ve hala kumar oynayanlara seslenen Ü.A., "Şu an çoğu kişi bu kumarı oynuyor. ’Oynamayın’ diye uyarıyorum. ’Ben gençliğimi kaybettim’ diyorum. 15 yıl oynadım, gençliğim boşa gitti. Kumar sitelerinden bildirim geliyordu, ayrıca eşim görürse laf söyler diye telefonumu masanın üzerine koyamazdım. Sürekli gizlilik içindeydim. Şu an oynayanlar, ’Ben küçük oynuyorum, 500 liralık oynuyorum, 100 liralık oynuyorum’ diyor. E ben de öyle başlamıştım. 100 lirayla, 200 lirayla ya da 3 lirayla, 5 lirayla benim ilk başladığım zamanlar ama sonrasında ne oldu? Milyonlar gitti, benim gençliğim gitti. Ben 15 yıl boşuna çalışmışım. 15 yıldır aldığım parayı şuradan alıp çöp kutusuna atmışım. Onlar da atacak eğer bırakmazlarsa" ifadelerini kullandı. "Eve gidemiyordum" Kaybettiği paralar yüzünden evine gidemediğini ve sokaklarda kaldığını belirten Ü.A., yaşadığı pişmanlığı yineleyerek, "Parayı kaybediyordum, eve gidemiyordum. Evdekilere ne diyeceğim? Ben hastanede yattım, parkta yattım, dışarıda yattım, arabada yattım. Bunlar aklıma geldikçe bile çok tuhaf oluyorum, kötü oluyorum. Bunları düşünmemek istiyorum artık. Kumar oynayanların da yol yakınken bırakmaları gerekiyor. Büyük paralar verdiği zaman daha çok bağlanacaksın. Seni bağladıktan sonra gençliğini vereceksin. Yol yakınken bırakmaları gerekiyor" dedi.
ESOGÜ Hastanesi’nden tütünle mücadelede yeni adım
13 Şubat 2026 Cuma - 16:16 ESOGÜ Hastanesi’nden tütünle mücadelede yeni adım Eskişehir Osmangazi Üniversitesi (ESOGÜ) Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesi’nde, Aile Hekimliği Ana Bilim Dalı bünyesinde tütün bağımlılığıyla mücadelede önemli bir adım olan "Sigara Bırakma Polikliniği" hizmete girdi. ESOGÜ Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Ana Bilim Dalı’ndan Dr. Öğr. Üyesi Yasemin Sağlan, sigarayı bırakmak isteyen bireylere bilimsel, kişiye özel ve sürdürülebilir destek sunmayı amaçlayan yeni poliklinikle ilgili olarak şu bilgilendirici açıklamayı yaptı: "Sigara kullanımı kalp-damar hastalıkları, solunum sistemi hastalıkları ve kanser başta olmak üzere birçok ciddi sağlık sorununa yol açmaktadır. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre, sigarayı bırakmayan kullanıcıların yaklaşık yarısı tütün kullanıma bağlı nedenlerle yaşamını kaybetmektedir. Ayrıca tütün kullanımı her yıl 7 milyondan fazla insanın ölümüne sebep olurken, bu ölümlerin yaklaşık 1,6 milyonu pasif içiciliğe maruz kalan sigara içmeyen kişilerden oluşmaktadır. Bu nedenle sigara kullanımının azaltılması için sigara bırakma poliklinikleri önem arz etmektedir. Bu sorumluluk bilinciyle Aile Hekimliği Ana Bilim Dalımız bünyesinde Sigara Bırakma Polikliniği açılmıştır. Sigara bağımlılığıyla mücadelede kanıta dayalı yaklaşımların uygulanacağı poliklinikte; bireylerin bağımlılık düzeyleri belirlenerek davranışsal danışmanlık, motivasyonel görüşme ve gerekli durumlarda ilaçla tedavi seçenekleri sunulmaktadır. Sigara bırakma sürecinde profesyonel destekle başarı şansı anlamlı ölçüde artmaktadır. Sigarayı bırakmak her yaşta mümkündür. Doğru yöntemler ve düzenli takip ile bireyler sağlıklı bir yaşama güçlü bir adım atabilir. Bugün bırakılan her sigara, yarın daha sağlıklı bir yaşama uyanmaktır. Hastanemizde açılan Sigara Bırakma Polikliniği ile bireysel ve toplumsal düzeyde sağlıklı yaşam alışkanlıklarının desteklenmesi hedeflenmektedir. Poliklinik, sigarayı bırakma konusunda profesyonel destek almak isteyen tüm bireyleri bilimsel temelli bu sürece katılmaya davet etmektedir. Polikliniğe yapılacak başvurular ESOGÜ Hastanesi Aile Hekimliği Ana Bilim Dalı Polikliniği üzerinden gerçekleştirilecektir."
Adana’da "Bir Bebek Bir Fidan" protokolü imzalandı
13 Şubat 2026 Cuma - 15:25 Adana’da "Bir Bebek Bir Fidan" protokolü imzalandı Adana’da İl Sağlık Müdürlüğü, Türk Kızılayı ve Orman Genel Müdürlüğü arasında "Bir Bebek Bir Fidan" etkinliği kapsamında iş birliği protokolü imzalandı. Sağlık Bakanlığı Adana İl Sağlık Müdürlüğü, Türk Kızılayı ve Orman Genel Müdürlüğü Adana Orman Bölge Müdürlüğü arasında "Bir Bebek Bir Fidan" etkinliği kapsamında iş birliği protokolü imzalandı. Protokol imza törenine Adana İl Sağlık Müdürü Uzm. Dr. Halil Nacar, Adana Orman Bölge Müdürü Tahsin Etli, ve Türk Kızılay Genel Sekreteri Ramazan Saygılı katıldı. İl Sağlık Müdürü Uzm. Dr. Halil Nacar, "Adana’da 2026 yılı içerisinde doğan her bir bebeğimiz adına bir fidan dikilmesini öngören bu anlamlı protokol ile hem yeni hayatların sevincini doğayla buluşturmayı hem de gelecek nesillere daha yeşil bir çevre bırakmayı hedefliyoruz. Bu anlamlı iş birliğinde emeği geçen Türk Kızılayı’na ve Adana Orman Bölge Müdürlüğü’ne teşekkür ediyor "Bir Bebek Bir Fidan" etkinliğinin ilimiz ve ülkemiz adına hayırlı olmasını temenni ediyorum. "Bir Bebek Bir Fidan" anlayışı; yaşamın başlangıcını, toprağa tutunan bir fidanla sembolleştirerek çevre bilincinin güçlendirilmesini ve sürdürülebilir bir gelecek vizyonunun toplum genelinde yaygınlaştırılmasını amaçlamaktadır" dedi. Ramazan Saygılı ise 2026 yılında Adana il genelinde doğan bebek sayısı esas alınarak fidan dikimi gerçekleştirileceğini, Türk Kızılayı’nın organizasyon ve koordinasyon sürecini yürüteceğini söyledi.
Şifa doğayla buluşuyor: Medical Point’te yeşil dönüşüm dönemi başladı
13 Şubat 2026 Cuma - 14:54 Şifa doğayla buluşuyor: Medical Point’te yeşil dönüşüm dönemi başladı Sağlık hizmetlerinde kaliteyi çevresel sürdürülebilirlikle harmanlayan İzmir Ekonomi Üniversitesi Medical Point Hastanesi, dünya standartlarında çevre dostu bir yapıya bürünmek adına LEED (Yeşil Hastane) Sertifikasyonu hazırlık sürecini resmen hayata geçirdi. Kurum, Kalite İyileştirme ve Geliştirme Müdürlüğü öncülüğünde; enerji verimliliğinden su tasarrufuna, atık yönetiminden teknik altyapı çözümlerine kadar her alanda kapsamlı bir dönüşüm başlatarak modern sağlık hizmetlerini gezegene karşı etik bir sorumluluk anlayışıyla yeniden tanımlıyor. Nitröz oksit gazı sonlandırıldı Bu vizyoner dönüşümün en dikkat çekici adımlarından biri, tıbbi süreçlerde köklü bir değişikliğe gidilmesi oldu. Hastane yönetimi, küresel ısınma potansiyeli oldukça yüksek olan ve atmosferde onlarca yıl kalarak iklim krizini derinleştiren nitröz oksit gazının kullanımını tamamen sonlandırdığını açıkladı. Tıpta uzun yıllardır tercih edilen bu gazın kullanımından vazgeçilmesi, "önce zarar verme" ilkesinin yalnızca hastalar üzerinde değil, tüm ekosistem üzerinde uygulanması gerektiğini vurgulayan güçlü bir liderlik duruşu olarak değerlendiriliyor. Bu karar, teknik bir tercih olmanın ötesinde, gelecek kuşaklara daha yaşanabilir bir dünya bırakma hedefinin somut bir göstergesi niteliği taşıyor. 480 bin ağacın dikilmesine eşdeğer Mühendislik temelli çözümlerin ve sürekli iyileştirme (Kaizen) anlayışının merkeze alındığı bu süreçte, hastane enerjisini güneşten alan altyapısıyla da fark yaratıyor. Yıllık 20 milyon kWh temiz enerji üretimi gerçekleştiren tesis, doğaya sağladığı bu katkıyla yaklaşık 480 bin ağacın dikilmesine eşdeğer bir karbon azaltımı sağlıyor. Böylece tıbbi süreçlerin her aşamasına entegre edilen yeşil enerji, sağlıkta iyileşme gücünü doğanın gücüyle birleştiriyor. İzmir Ekonomi Üniversitesi Medical Point Hastanesi, sadece hastaları tedavi etmeyi değil, aynı zamanda nefes aldığımız dünyayı korumayı temel sorumluluk olarak görüyor. LEED sertifikasyon süreciyle birlikte perçinlenen bu kararlılık, kurumun hem çalışan hem de hasta güvenliğini önceleyen sürdürülebilir bir gelecek inşa etme konusundaki öncü rolünü pekiştiriyor. Yenilikçi ve sorumlu sağlık hizmeti anlayışıyla hareket eden hastane, bu hamlesiyle sektöründe çevreci dönüşümün en önemli temsilcilerinden biri olmayı hedefliyor.
Tansiyon ve böbrek hastalığı: birbirini etkileyen iki sessiz sorun
13 Şubat 2026 Cuma - 14:45 Tansiyon ve böbrek hastalığı: birbirini etkileyen iki sessiz sorun SANKO Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı, Nefroloji Bilim Dalı’nda görev yapan Uzm. Dr. Orhan Özdemir, tansiyon ve böbrek hastalığının birbirini etkileyen ve ciddiye alınması gereken sağlık sorunu olduğunu söyledi. "Böbreklerimiz, vücudumuzun sessiz çalışan kahramanları gibidir" diyen Uzm. Dr. Özdemir, şöyle devam etti: "Sadece idrar üretmekle kalmaz, vücudun kimya laboratuvarı ve denge merkezi olarak da görev yapar. Aynı zamanda kan basıncının (Tansiyonun) düzenlenmesi açısından da önemli rol oynar. Bu sebeple tansiyon ve böbrek sağlığı birbiriyle yakından ilişkilidir." Böbrekler tansiyonu nasıl etkiler Böbreklerin vücuttaki fazla suyu ve tuzu atarak, kan basıncını düzenleyen bazı hormonları salgıladığını kaydeden Uzm. Dr. Özdemir, "Böbrekler iyi çalışmadığında vücutta su ve tuz birikir. Bu durum damar içi basıncı artırır ve tansiyon yükselir" dedi. "Yüksek tansiyon böbreklere zarar verir mi" Uzun süre kontrolsüz seyreden yüksek tansiyonun, böbreklerin içindeki küçük damarları zamanla zedelediğini belirten Uzm. Dr. Özdemir, bu hasara yönelik şu bilgileri paylaştı: "Böbreklerin kanı süzme gücünü azaltır. İdrarda protein kaçağına yol açabilir. Zamanla böbrek yetmezliğine kadar ilerleyebilir." Bu sürecin çoğu zaman belirti vermediğini söyleyen Uzm. Dr. Özdemir, sözlerini şöyle sürdürdü: "Kişi kendini iyi hissederken böbrekler sessizce zarar görebilir ve bir kısır döngü oluşur. Yüksek tansiyon böbrek hasarına neden olurken, böbrek hasarı da tansiyonun daha da yükselmesine sebep olacağından, tansiyon ve böbrek sağlığı birlikte takip edilmelidir." "Kimler daha dikkatli olmalı" Uzm. Dr. Özdemir, böbrek ve tansiyon kontrollerinin özellikle önemli olduğu kişileri şöyle sıraladı: "Hipertansiyon hastaları, diyabet hastaları, 40 yaş üzerindeki kişiler, ailesinde böbrek hastalığı olanlar, uzun süre ve sık ağrı kesici (Özellikle NSAİİ) kullananlar." "Böbrekleri ve tansiyonu korumak için neler yapabilirsiniz" Uzm. Dr. Özdemir, böbrekleri ve tansiyonu korumak için yapılabilecekleri şu şekilde özetledi: "Tansiyonunuzu düzenli ölçün, tuz tüketimini azaltın, doktorunuzun verdiği tansiyon ilaçlarını düzenli kullanın, gereksiz ağrı kesici kullanımından kaçının, sigara kullanmayın, sağlıklı kiloda kalın ve düzenli hareket edin, yılda en az bir kez kan ve idrar tahlili yaptırın." "Yüksek tansiyon böbrekleri de sessizce etkiliyor" Yüksek tansiyonun sadece kalbi değil, böbrekleri de sessizce etkilediğini hatırlatan Uzm. Dr. Özdemir, "Böbreklerdeki sorunlar tansiyon kontrolünü zorlaştırabilir. Ancak erken fark edilirse önlem almak mümkündür. Düzenli kontrol, sağlıklı yaşam ve hekim takibi böbrek sağlığının korunmasında büyük önem taşır" diye konuştu.
"Çocuklarda belirtiler sinsi ilerliyor"
13 Şubat 2026 Cuma - 13:16 "Çocuklarda belirtiler sinsi ilerliyor" DÜZCE(İHA) – Doç. Dr. Hatice Mine Çakmak, çocukluk çağı kanserlerinin dünyada her yıl yüz binlerce çocuğu etkilediğini söyledi. Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hematoloji-Onkoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Hatice Mine Çakmak, 15 Şubat Uluslararası Çocukluk Çağı Kanserleri Günü dolayısıyla açıklamada bulundu. Çocukluk çağı kanserlerinin dünyada her yıl yüz binlerce çocuğu etkilediğine dikkat çeken Doç. Dr. Çakmak, "2022 yılı verilerine göre dünyada 0-19 yaş aralığında 275 binden fazla yeni vaka bildirilmiştir. Tanı imkanlarının, görüntüleme yöntemlerinin kullanımının, patolojinin ve kanser kayıt sistemlerinin gelişmesiyle daha çok vaka yakalanabilmektedir. Türkiye’de yılda yaklaşık 2 bin 800-4 bin arası yeni çocukluk çağı kanseri olgusu olduğu tespit edilmiştir" dedi. Çocuklarda en yaygın görülen kanser türleri hakkında bilgi veren Çakmak, "Çocuklarda en sık kanserler genel olarak lösemi, beyin-omurilik tümörleri, lenfomadır. Türkiye’de ise en sık sırasıyla lösemi, lenfoma ve beyin-omurilik tümörleri görülür. Küçük yaşlarda nöroblastom ve Wilms tümörü, daha büyük çocuklarda ise kemik ve yumuşak doku sarkomları da sık görülebilmektedir" ifadelerine yer verdi. "Çocuklarda tedavi toleransı daha fazladır" Çocukluk çağı kanserleri ile yetişkin kanserleri farklılık gösterdiğine kaydeden Doç. Dr. Çakmak, "Yetişkinlerde sigara, alkol ve çevresel faktörler daha ön plandadır. Çocuklarda çevresel nedenlere eklenen genetik nedenler daha sık görülür. Çocuklarda tedavi toleransı daha fazladır. Çocuklarda tedavi yanında, büyüme, gelişme, okul hayatı ve ilerideki kısırlık riski büyük önem taşımaktadır. Çocuklarda uzun dönem yan etkilerin kapsamı ve önemi erişkinlere göre daha büyütür" şeklinde konuştu. Çocuklarda ciddiye alınması gereken belirtiler "Erken teşhis hayat kurtarır ama çocuklarda belirti sinsi olabilir" şeklinde açıklamasına devam eden Çakmak, "Anne-babanın özellikle şunları ciddiye alması gerekir; uzayan ateş, açıklanamayan solukluk-halsizlik, kolay morarma-peteşi, sık burun–diş eti kanaması, gece uyandıran kemik ağrısı-topallama, geçmeyen-büyüyen lenf bezi şişlikleri, belirgin kilo kaybı-gece terlemesi, karında şişlik-kitle, sabahları belirgin baş ağrısına eşlik eden kusma, göz bebeğinde fotoğrafta görülen beyaz yansıma (kedi gözü gibi), eklemlerde şişlik. Bu belirtilerin varlığında kötü huylu kanserleri araştırmak gerekmektedir" ifadelerine yer verdi. "Aileyi suçlamak doğru değildir" Toplumda çocukluk çağı kanserlerine dair doğru bilinen yanlışlara değinen Hatice Mine Çakmak "Toplumda çok yanlış bilinenler var. Kanser bulaşıcı değildir. Çoğu çocuk kanserini anne babanın yaptıklarıyla ilişkilendirmek, aileyi suçlamak doğru değildir. Biyopsinin kanserin her zaman tümörün yayılmasına neden olduğu da yanlış bir inanıştır. Çocukluk çağı kanserlerinin başarı şansı örneğin lösemilerde bazı türlerde yüzde 95 üzerine çıkabilmektedir. Çocukluk çağı tümörlerini ölümle eşleştirmek yanlıştır" dedi. Modern tıpta çocuk onkolojisi alanında son yıllarda yaşanan en umut verici gelişmeler hakkında bilgi veren Çakmak, "Son yılların umut verici gelişmeleri, hedefe yönelik tedavi denilen akıllı ilaçlar, hücre tedavileri ve kök hücre nakli stratejileridir. Tisagenlecleucel (CAR-T) tedavisi, nüks-dirençli B-hücreli Akut lenfoblastik lösemi için pediatrik- genç erişkinde FDA onayı almış bir örnektir. Ayrıca bazı çocuklarda tümörü hedefleyen bulunursa akıllı ilaçlar (ALK, BRAF-MEK, NTRK gibi hedeflere yönelik tedaviler) yüksek başarı sağlayabilmektedir" şeklinde konuştu. Günümüzde çocukluk çağı kanserlerinde genel iyileşme oranının ülkeye ve hastalığın tipine göre değiştiğini belirten Çakmak, "5 yıllık sağ kalım yüzde 70-80 civarı bildiriliyor; ama bu oran kanser türüne ve risk grubuna göre değişkenlik göstermektedir" dedi. "Biz buradayız, yalnız değilsiniz" Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Kemoterapi Ünitesi’nde günübirlik kemoterapi hizmeti, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Servisi’nde bir haftaya varan yatarak tedavi imkanı olduğunu dile getiren Çocuk Hematoloji-Onkoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Hatice Mine Çakmak, "Kemoterapi verdiğimiz kanserli çocuklar ve acil hematoloji hastaları gece gündüz cep telefonumuzdan bize ulaşabilmektedir, Biz buradayız, yalnız değilsiniz" şeklinde açıklamasını tamamladı.