SAĞLIK
27 Nisan 2026 Pazartesi - 17:12 Mardin’de nadir görülen hastalıkla doğan bebek sağlığına kavuştu Mardin’de doğum sırasında ciddi solunum sıkıntısı yaşayan ve nadir görülen "Sağ Konjenital Diyafragma Hernisi (Bochdalek Hernisi)" tanısı konulan bebek, başarılı operasyon ve yaklaşık 2 aylık tedavi sürecinin ardından sağlıklı şekilde taburcu edildi. Mardin Eğitim ve Araştırma Hastanesinde ilk kez gerçekleştirilen operasyonla hayata tutunan bebek, multidisipliner yaklaşım sayesinde sağlığına kavuşurken, tamamen anne sütüyle beslenir hale geldi ve oksijen ihtiyacı olmadan 57 gün sonra taburcu edildi. Çocuk uzmanı Adnan Azizoğlu yaptığı açıklamada, vakanın 37 haftalık ve 2 kilo 750 gram doğan, doğum sırasında ciddi solunum sıkıntısı gelişmesi üzerine entübe edilerek yenidoğan ünitesine alınan bir bebek olduğunu söyledi. Hastayı entübe şekilde devraldıklarında çekilen akciğer filminde karın içi organlarının sağ toraks içinde yerleştiğini tespit ettiklerini belirten Azizoğlu, "Bunun üzerine hastamızı acilen çocuk cerrahisi bölümüne danıştık. Aynı zamanda akciğer gelişiminde sorun olması nedeniyle akciğere giden ana damarda ciddi tansiyon yüksekliği mevcuttu" dedi. Hastanın stabilize edilmesinin ardından ameliyata alındığını ifade eden Azizoğlu, "Sağ tarafta olması ve karaciğer, apendiks ile ince ve kalın bağırsakların göğüs boşluğunda yer alması vakayı oldukça riskli hale getiriyordu. Bu operasyon Mardin’de ilk kez gerçekleştirildi" diye konuştu. Tedavi sürecinin multidisipliner şekilde yürütüldüğünü aktaran Azizoğlu, hastanın 57 günlük ve 4 kilogram ağırlığında olduğunu belirterek, "Oksijen ihtiyacı bulunmuyor ve tamamen anne sütüyle besleniyor. Yapılan tetkiklerde beyin dahil herhangi ciddi bir hasar tespit edilmedi. Bu bizim için sevindirici ve gurur verici bir durum" ifadelerini kullandı. Yenidoğan uzmanı Muhammet Hocaoğlu da vakanın en önemli özelliğinin diyafragma hernisinin sağ tarafta görülmesi olduğunu dile getirdi. Bu durumun hastalığı daha da nadir hale getirdiğini belirten Hocaoğlu, "Göğüs boşluğuna yerleşen organ miktarı arttıkça ölüm riski de artmaktadır. Bizim hastamızda ince ve kalın bağırsakların yanı sıra karaciğer de sağ toraks içinde yer alıyordu. Bu nedenle süreçte ciddi problemler yaşadık’’ dedi. Ameliyat öncesi ve sonrasında pulmoner hipertansiyonla mücadele ettiklerini ve uzun süre nitrik oksit tedavisi uyguladıklarını anlatan Hocaoğlu, bağırsak iskemisi ile de karşılaştıklarını kaydetti. Beslenme sürecinin kademeli ilerlediğini ifade eden Hocaoğlu, "Yaklaşık 50 gün boyunca oksijen desteği aldı. Bugün ise oksijen ihtiyacı olmadan, kilosunu neredeyse iki katına çıkarmış şekilde sağlıklı olarak taburcu ediliyor. Bu durum Mardin için önemli bir gelişme" şeklinde konuştu.
27 Nisan 2026 Pazartesi - 15:09 Van’da optisyenlerden sahte güneş gözlüğü uyarısı Van’da havaların ısınmasıyla birlikte güneş gözlüğü kullanımı artarken, optisyenler ise vatandaşları uyararak bijuteri ve sokak tezgâhlarında satılan sahte ürünlerin göz sağlığında kalıcı hasarlara yol açabileceğini söyledi. Kentte havaların ısınmasıyla birlikte artış gösteren güneş gözlüğü kullanımı, merdiven altı ürün tehlikesini de beraberinde getirdi. Sektör temsilcileri, bijuteri ve sokak tezgahlarında satılan kalitesiz gözlüklerin göz sağlığını korumak yerine kalıcı hasarlara yol açabileceği uyarısında bulundu. Yeni sezon hazırlıklarının tamamlandığı kentte, optik mağazalarında yoğunluk yaşanırken uzmanlar, vatandaşların bilinçsiz seçimlerden kaçınması gerektiğini vurguladı. Özellikle Sağlık Bakanlığı onayı olmayan ve camları işlevsiz ürünlerin uzun vadede ciddi göz kusurlarına zemin hazırladığına dikkat çekildi. "Güneş gözlüğü, gözü zararlı ışınlardan korur" İHA muhabirine konuşan Optisyen Uğur Özbek, güneş gözlüğünün sadece bir aksesuar olmadığını, bir sağlık gereci olduğunu belirtti. Yeni sezonla ilgili tüm hazırlıklarını tamamladıklarını ifade eden Optisyen Özbek, "Şu an yeni sezonla ilgili süreç başladı ve ürünlerimizin tamamı dizildi. Stoklarımızı hazırladık; gelen misafirlerimize ve hastalarımıza yardımcı olmaya çalışıyoruz. Yeni sezonda öncelikle kaliteli, markalı ve Sağlık Bakanlığı onaylı ürünlerin kullanılmasını öneriyoruz. Bu sezon özellikle bu hususlara dikkat edilmesi gerekiyor. Güneş gözlüğü, gözü zararlı UV ışınlarından korur. Bu nedenle başta uzun yol şoförlerimiz olmak üzere; çocuklardan yetişkinlere, tüm gençlerimize ve her yaş grubuna güneş gözlüğü kullanmasını tavsiye ediyoruz. Güneş gözlüğü alırken ürünün orijinalliğine ve camların UV koruma özelliğine mutlaka dikkat edilmelidir" dedi. "Tercih edilecek yer kesinlikle bir optik mağazası olmalıdır" İşportada veya kozmetik mağazalarında satılan gözlüklerin göz sağlığı için büyük risk taşıdığını dile getiren Özbek, "Gözlük alırken tercih edilecek yer kesinlikle bir optik mağazası olmalıdır. Kozmetik mağazası gibi yerlerde satılan ürünler orijinal değildir; bunların hiçbir koruyucu özelliği bulunmadığı gibi garantileri de yoktur. Camları işlevsiz olan bu basit gözlükleri kesinlikle önermiyoruz. Göz sağlığı için gözlüğün mutlaka bir optisyenden, profesyonel bir optik mağazasından alınması gerekmektedir" diye konuştu.
Kalp sağlığında rutin kontroller hayati önem taşıyor
24 Ağustos 2025 Pazar - 14:26 Kalp sağlığında rutin kontroller hayati önem taşıyor Acıbadem Kayseri Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Ergün Seyfeli, kalp damar hastalıklarının dünyadaki ölümlerin sebeplerinin en başında olduğunu söyleyerek, "Kalp sağlığımızı korumak adına belli kontrolleri yapmamız gerekiyor" dedi. Kalp sağlığında genetik faktörün önemli olduğunu söyleyen Prof. Dr. Ergün Seyfeli, "Kalp damar hastalıkları hepimizin bildiği gibi tüm dünyada bir numaralı ölüm sebebidir. Ülkemize de yaklaşık 200-250 bin insanımızı kalp ve dolaşım sistemine bağlı hastalıklardan maalesef kaybetmekteyiz. Tabii tüm hastalıklarda olduğu gibi aslında hasta olduktan sonra değil de hasta olmadan da bir şeyler yapmamız gerekiyor. Yani hastalığı daha başından engellememiz gerekiyor. Kalp hastalıklarında da bu oldukça önemli. Çünkü bizim kardiyovasküler risk faktörleri dediğimiz riskleri azalttığımızda, kalp krizi geçirme ve kalp hastalığına yakalanma riskimizi neredeyse yüzde 50’ye yakın azaltıyoruz. Bir örnek vermek gerekirse; örneğin sigarayı bıraktığımızda ilk 1-2 yıl içerisinde sigaraya bağlı kalp krizini neredeyse yüzde 50 oranında azaltmış oluyoruz. Örneğin bu yüksek oranları hiçbir ilaçla biz başaramadık. Tabii kalp hastalıklarında bir takım risk faktörleri var. Yani kimler kalp hastalığına yakalanıyor diye baktığımızda; özellikle 40 yaşından sonra kalp hastalığının arttığını görüyoruz ama son zamanlarda pandemi ile birlikte bu 40 yaşının da daha aşağılara indiğini yani 30 yaşlarından itibaren kalp krizlerinin de arttığını görmekteyiz. Doğal olarak da yani yaşlandıkça da kalp hastalığı riskimiz artıyor. Bir diğer önemli nedeni de genetik. Eğer ailemizde annemizde 65 yaşın altında, babamızda 55 yaşın altında eğer kalp krizi geçiren varsa bu bizde aslında genetik olarak kalp krizine yakalanma ya da kalp hastalığına yakalanma riskimizi arttırıyor. Özellikle hele hele kırklı yaşlarda babasında ya da annesinde kalp krizi geçiren insanlarımız varsa bunların özellikle dikkat etmelerini öneriyoruz. Yine özellikle hipertansiyon, şeker hastalığı, kolesterol yüksekliği, obezite, hareketsiz yaşam, sağlıksız beslenme ve stresi de dahil ettiğimizde ciddi manada bu tür hastaların kalp hastalığına yakalandığını görüyoruz ve bu saydığım risk faktörlerini gerçekten de azalttığımızda ya da kontrol ettiğimizde gerçekten de kalp sağlığımızı korumuş oluyoruz. Hatta hastalığa belki de hiç yakalanmayacağız diyebiliriz" dedi. Prof. Dr. Seyfeli, özellikle dengeli beslenmenin ve egzersizin kalp sağlığına faydalı olacağını söyleyerek, "Özellikle ben yine de kalp hastalığında sağlıklı beslenmenin, dengeli ve düzenli beslenmenin ve egzersizin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü bunlar gerçekten yapması kolay hatta bazen de bedava işler diye düşünüyorum ben. Özellikle egzersizi vurgulamak istiyorum. Tabii biz genelde hastalarımıza mümkünse haftanın her günü en az 30 dakika, mümkünse 45 dakika veya 1 saate kadar da bu uzatılabilir düzenli egzersiz yapmalarını, eğer her gün yapamıyorsa haftanın en azından yarısından fazlasını şayet bunu da yapamıyorlarsa yani yoğun çalışan insanlarımız olabiliyor tabii ki o zaman da hafta sonu cumartesi-pazar bu 5 gün yapamadıkları egzersizleri toplayıp bile yapsalar aynı faydayı görüyorlar. Burada tabii önemli olan nokta şu; hangi egzersizleri yapacağız? Bunlar çok önemli, özellikle kas gücü gerektiren, kol kaslarını çalıştıran egzersizlerden biraz uzak durmak gerekiyor. Mümkünse bisiklet sürmek, yüzme, aerobik egzersizler ya da tempolu yürüyüşlerin daha faydalı olduğunu söyleyebiliriz kalp sağlığı açısından. Burada önemli nokta şu; yani sporu bizim bir gezinti olarak ya da arkadaşlarla muhabbet aracı olarak değil de bizim belli kriterleri de sağlamamız gerekiyor özellikle egzersizde. Yani mesela ben basitçe hastalarıma ter atacak kadar efor yapmanızı öneriyorum diyorum. Çünkü bazen kalp hızını arttırdığımızda yani başlangıçtaki kalp hızınız 70 ise bunu en az yüzde 70-75 kadar hızınızı artırmanız gerekiyor ki biz gerçekten istediğimiz faydayı elde edelim. Onun dışında basitçe eğer evde dijital tansiyon aleti varsa egzersize başlamadan önce kan basıncınızı ve nabzınızı ölçün. Orada gösteriyor size ve burada eğer nabzınızı 70’se mesela yüzde 70-75’i yaklaşık 50 eder 50 eklediğimizde yani 120’ye kadar kalp hızınızı çıkartmanız gerekiyor. Buna özellikle dikkat edilmesi gerekiyor. Bir diğer önemli konu ise beslenme. Tabii bizim dengeli ve düzenli beslenmemiz lazım. Hatta şöyle söyleyebiliriz; aslında bizim ne hastası olacağımıza ne yediklerimiz karar veriyor. Yani eğer siz şekerli gıdalar, hamur, tatlı gıdalar yediğinizde şeker hastası olabilirsiniz, kilonuz artabilir. Yine tuzlu gıdalar çok tüketirseniz, işlenmiş gıdalar çok tüketirseniz o zaman da tansiyonunuz yükselebilir. Dolayısıyla da bizim dengeli ve düzenli beslenmemiz gerekiyor. Özellikle rafine edilmiş işlenmiş gıdalardan, tuzlu, yağ oranı yüksek gıdalardan uzak durmamız gerekiyor" ifadelerini kullandı. "Kalp sağlığı için kontroller önemli" Seyfeli, kalp sağlığında özellikle kontrollerin yapılmasının çok önemli olduğunu söyleyerek, "Tabi biz sadece sağlığımıza, egzersiz ve beslenmeye dikkat etmekle kalmayacağız. Aynı zamanda da bizim aslında belli kontrolleri kalp sağlığını korumak adına ve öğrenmek adına da yapmamız gerekiyor. Özellikle 40 yaşından sonra bizim mutlaka yılda bir ya da iki kez kardiyolojik muayene olmamız gerekiyor. Eğer ailesinde erken yaşta kalp hastalığı varsa ya da genetik olarak kolesterol yüksekliği varsa bu hastaların bence 30 yaşından itibaren de belli sürelerle yani 3 yılda bir olabilir mutlaka kalp kontrollerini yaptırmaları gerekiyor. Kalp kontrollerinde de tabii bizim rutin de yaptığımız muayene, efor testi, ekokardiyografi gibi bir takım tetkikler yapıyoruz. Bazen bunlarda tabii her zaman bir şey bulunamayabilir. Dolayısıyla da biz burada şuna dikkat ediyoruz; hastanın mevcut risk faktörlerini bir gözden geçiriyoruz. Eğer burada kalp sağlığı için ileri 10 yılda orta derece risk taşıyan hastalar varsa ve kardiyovasküler riski orta derecede olanlar varsa bunlara da biz sanal anjiyografiyi özellikle öneriyoruz. Şu an son yıllarda sanal anjiyo sıkça kullandığımız metodlardan. Gerçekten de bu saydığım yöntemlerle yani klasik yöntemlerle kalp hastalığından habersiz olan, damar tıkanıklığından habersiz olan hastalarımızı bu sanal anjiyo ile de yakalayabiliyoruz. Bu işlemin de son derece kolay olduğunu söyleyebilirim. Doğruluk payı da neredeyse yüzde 90-95’e yakın kalp damar sağlığımızı teşhis edebiliriz. Özetle ben sağlıklı ve dengeli beslenmeyi, stresi azaltmayı, alkol ve sigaradan uzak durmayı, kiloyu kontrol altına almamız gerekiyor. Kan şekerimizi, kan basıncımızı ve kolesterole dikkat ettiğimizde umarım kalp hastalığı riskimizi ciddi oranda azaltacağını düşünüyorum" dedi.
Kalp sağlığında rutin kontroller hayati önem taşıyor
24 Ağustos 2025 Pazar - 14:22 Kalp sağlığında rutin kontroller hayati önem taşıyor Acıbadem Kayseri Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Ergün Seyfeli, kalp damar hastalıklarının dünyadaki ölümlerin sebeplerinin en başında olduğunu söyleyerek, "Kalp sağlığımızı korumak adına belli kontrolleri yapmamız gerekiyor" dedi. Kalp sağlığında genetik faktörün önemli olduğunu söyleyen Prof. Dr. Ergün Seyfeli, "Kalp damar hastalıkları hepimizin bildiği gibi tüm dünyada bir numaralı ölüm sebebidir. Ülkemize de yaklaşık 200-250 bin insanımızı kalp ve dolaşım sistemine bağlı hastalıklardan maalesef kaybetmekteyiz. Tabii tüm hastalıklarda olduğu gibi aslında hasta olduktan sonra değil de hasta olmadan da bir şeyler yapmamız gerekiyor. Yani hastalığı daha başından engellememiz gerekiyor. Kalp hastalıklarında da bu oldukça önemli. Çünkü bizim kardiyovasküler risk faktörleri dediğimiz riskleri azalttığımızda, kalp krizi geçirme ve kalp hastalığına yakalanma riskimizi neredeyse yüzde 50’ye yakın azaltıyoruz. Bir örnek vermek gerekirse; örneğin sigarayı bıraktığımızda ilk 1-2 yıl içerisinde sigaraya bağlı kalp krizini neredeyse yüzde 50 oranında azaltmış oluyoruz. Örneğin bu yüksek oranları hiçbir İlaçla biz başaramadık. Tabii kalp hastalıklarında bir takım risk faktörleri var. Yani kimler kalp hastalığına yakalanıyor diye baktığımızda; özellikle 40 yaşından sonra kalp hastalığının arttığını görüyoruz ama son zamanlarda pandemi ile birlikte bu 40 yaşının da daha aşağılara indiğini yani 30 yaşlarından itibaren kalp krizlerinin de arttığını görmekteyiz. Doğal olarak da yani yaşlandıkça da kalp hastalığı riskimiz artıyor. Bir diğer önemli nedeni de genetik. Eğer ailemizde annemizde 65 yaşın altında, babamızda 55 yaşın altında eğer kalp krizi geçiren varsa bu bizde aslında genetik olarak kalp krizine yakalanma ya da kalp hastaneye yakalanma riskimizi arttırıyor. Özellikle hele hele kırklı yaşlarda babasında ya da annesinde kalp krizi geçiren insanlarımız varsa bunların özellikle dikkat etmelerini öneriyoruz. Yine özellikle hipertansiyon, şeker hastalığı, kolesterol yüksekliği, obezite, hareketsiz yaşam, sağlıksız beslenme ve stresi de dahil ettiğimizde ciddi manada bu tür hastaların kalp hastalığına yakalandığını görüyoruz ve bu saydığım risk faktörlerini gerçekten de azalttığımızda ya da kontrol ettiğimizde gerçekten de kalp sağlığımızı korumuş oluyoruz. Hatta hastalığa Belki de hiç yakalanmayacağız diyebiliriz" dedi. Prof. Dr. Seyfeli, özellikle dengeli beslenmenin ve egzersizin kalp sağlığına faydalı olacağını söyleyerek, "Özellikle ben yine de kalp hastalığında sağlıklı beslenmenin, dengeli ve düzenli beslenmenin ve egzersizin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü bunlar gerçekten yapması kolay hatta bazen de bedava işler diye düşünüyorum ben. Özellikle egzersizi vurgulamak istiyorum. Tabii biz genelde hastalarımıza mümkünse haftanın her günü en az 30 dakika, mümkünse 45 dakika veya 1 saate kadar da bu uzatılabilir düzenli egzersiz yapmalarını, eğer her gün yapamıyorsa haftanın en azından yarısından fazlasını şayet bunu da yapamıyorlarsa yani yoğun çalışan insanlarımız olabiliyor tabii ki o zaman da hafta sonu cumartesi-pazar bu 5 gün yapamadıkları egzersizleri toplayıp bile yapsalar aynı faydayı görüyorlar. Burada tabii önemli olan nokta şu; hangi egzersizleri yapacağız? Bunlar çok önemli, özellikte kas gücü gerektiren, kol kaslarını çalıştıran egzersizlerden biraz uzak durmak gerekiyor. Mümkünse bisiklet sürmek, yüzme, aerobik egzersizler ya da tempolu yürüyüşlerin daha faydalı olduğunu söyleyebiliriz kalp sağlığı açısından. Burada önemli nokta şu; yani sporu bizim bir gezinti olarak ya da arkadaşlarla muhabbet aracı olarak değil de bizim belli kriterleri de sağlamamız gerekiyor özellikle egzersizde. Yani mesela ben basitçe hastalarıma ter atacak kadar efor yapmanızı öneriyorum diyorum. Çünkü bazen kalp hızını arttırdığımızda yani başlangıçtaki kalp hızınız 70 ise bunu en az yüzde 70-75 kadar hızınızı artırmanız gerekiyor ki biz gerçekten istediğimiz faydayı elde edelim. Onun dışında basitçe eğer evde dijital tansiyon aleti varsa egzersize başlamadan önce kan basıncınızı ve nabzınızı ölçün. Orada gösteriyor size ve burada eğer nabzınızı 70’se mesela yüzde 70-75’i yaklaşık 50 eder 50 eklediğimizde yani 120’ye kadar kalp hızınızı çıkartmanız gerekiyor. Buna özellikle dikkat edilmesi gerekiyor. Bir diğer önemli konu ise beslenme. Tabii bizim dengeli ve düzenli beslenmemiz lazım. Hatta şöyle söyleyebiliriz; aslında bizim ne hastası olacağımıza ne yediklerimiz karar veriyor. Yani eğer siz şekerli gıdalar, hamur, tatlı gıdalar yediğinizde seker hastası olabilirsiniz, kilonuz artabilir. Yine tuzlu gıdalar çok tüketirseniz, işlenmiş gıdalar çok tüketirseniz o zaman da tansiyonunuz yükselebilir. Dolayısıyla da bizim dengeli ve düzenli beslenmemiz gerekiyor. Özellikle rafine edilmiş işlenmiş gıdalardan, tuzlu, yağ oranı yüksek gıdalardan uzak durmamız gerekiyor" ifadelerini kullandı. "Kalp sağlığı için kontroller önemli" Seyfeli, kalp sağlığında özellikle kontrollerin yapılmasının çok önemli olduğunu söyleyerek, "Tabi biz sadece sağlığımıza, egzersiz ve beslenmeye dikkat etmekle kalmayacağız. Aynı zamanda da bizim aslında belli kontrolleri kalp sağlığını korumak adına ve öğrenmek adına da yapmamız gerekiyor. Özellikle 40 yaşından sonra bizim mutlaka yılda bir ya da iki kez kardiyolojik muayene olmamız gerekiyor. Eğer ailesinde erken yaşta kalp hastalığı varsa ya da genetik olarak kolesterol yüksekliği varsa bu hastaların bence 30 yaşından itibaren de belli sürelerle yani 3 yılda bir olabilir mutlaka kalp kontrollerini yaptırmaları gerekiyor. Kalp kontrollerinde de tabii bizim rutin de yaptığımız muayene, efor testi, ekokardiyografi gibi bir takım tetkikler yapıyoruz. Bazen bunlarda tabii her zaman bir şey bulunamayabilir. Dolayısıyla da biz burada şuna dikkat ediyoruz; hastanın mevcut risk faktörlerini bir gözden geçiriyoruz. Eğer burada kalp sağlığı için ileri 10 yılda orta derece risk taşıyan hastalar varsa ve kardiyovasküler riski orta derecede olanlar varsa bunlara da biz sanal anjiyografiyi özellikle öneriyoruz. Şu an son yıllarda sanal anjiyo sıkça kullandığımız metodlardan. Gerçekten de bu saydığım yöntemlerle yani klasik yöntemlerle kalp hastalığından habersiz olan, damar tıkanıklığından habersiz olan hastalarımızı bu sanal anjiyo ile de yakalayabiliyoruz. Bu işlemin de son derece kolay olduğunu söyleyebilirim. Doğruluk payı da neredeyse yüzde 90-95’e yakın kalp damar sağlığımızı teşhis edebiliriz. Özetle ben sağlıklı ve dengeli beslenmeyi, stresi azaltmayı, alkol ve sigaradan uzak durmayı, kiloyu kontrol altına almamız gerekiyor. Kan şekerimizi, kan basıncımızı ve kolesterole dikkat ettiğimizde umarım kalp hastalığı riskimizi ciddi oranda azaltacağını düşünüyorum" dedi.
İzmir kan bağışında ülke ortalamasının üstünde
24 Ağustos 2025 Pazar - 12:10 İzmir kan bağışında ülke ortalamasının üstünde İzmir, kan bağışında Türkiye ortalamasının üzerinde performans sergiliyor. İzmir’in rakamsal olarak ve nüfusa oranla Türkiye’nin en iyi kan veren illerinden biri olduğunu belirten Türk Kızılay Ege Bölgesi Kan Merkezi Müdürü Dr. Barış Dolaş, "Aydın, Manisa ve İzmir’de yıllık kan bağışı hedefi 300 bin ünite. Bu hedefi, tüm aylarda ve geçmiş yıllarda yüzde 100 oranında tutturuyoruz" dedi. Türkiye genelinde her gün binlerce kişi, trafik kazaları, cerrahi operasyonlar ve kronik hastalıklar gibi çeşitli nedenlerle kana ihtiyaç duyuyor. Hayati öneme sahip olan kan, yalnızca insandan temin edilebiliyor ve modern tıpta vazgeçilmez bir tedavi unsuru olarak kabul ediliyor. Bir ünite kan, üç farklı hastanın hayatını kurtarabiliyor. Üstelik bir kan bağışı, ortalama sadece 15 dakika sürüyor. Türkiye’nin kan ihtiyacının gönüllü ve düzenli bağışçılardan karşılanması amacıyla Türk Kızılay tarafından "Ulusal Kan Temini Projesi" yürütülüyor. Proje kapsamında, 18 Bölge Kan Merkezi, 68 Kan Bağış Merkezi ve mobil bağış araçlarıyla ülke genelinde 300’ü aşkın noktada hizmet veriliyor. 2024 yılı verilerine göre, İzmir 154 bin 784 ünite kan bağışıyla Türkiye’de en fazla bağış yapılan iller arasında üst sıralarda yer aldı. İzmir ile birlikte Manisa ve Aydın illerindeki tüm kan bağışı Ege Bölge Kan Merkezi Müdürlüğü binasından yürütüldüğünü söyleyen Türk Kızılay Ege Bölgesi Kan Merkezi Müdürü Dr. Barış Dolaş, "İzmir, rakamsal olarak ve nüfusa oranla Türkiye’nin en iyi kan veren illerinden biridir. Ege Bölge Kan Merkezi Müdürlüğü’nün Aydın, Manisa ve İzmir’de yıllık kan bağışı hedefi 300 bin ünite. Bu hedefi, tüm aylarda ve geçmiş yıllarda yüzde 100 oranında tutturuyoruz. Bağışçılarımızın gerçekleştirdiği organizasyonlar sayesinde bu hedefe ulaşıyor ve emaneti başarıyla taşıyoruz" ifadeleri kullandı. Kanın tek kaynağı insan Kanın yalnızca insan vücudundan elde edilebilen, başka hiçbir yerde üretilemeyen, tarlada yetiştirilemeyen hayati bir organ olduğunu kaydeden Dr. Dolaş, "Dolayısıyla birbirimize muhtaçlığımızın en güzel örneklerinden biridir. Vicdanlı her insanın ve vatandaşlık görevini kutsal sayan herkesin, sedyeye yatıp üç kişinin hayatını kurtarmak için kendine bir motivasyon kaynağı bulduğu bir iyilik karakteridir. Kan bağışı, sadece teknik olarak vücuttan 480 mililitre kanın alınması ve başka bir insana verilmesi değil, aynı zamanda büyük bir iyilik hareketinin önemli bir basamağıdır. Bu bakış açısıyla, Türkiye’de özellikle İzmir, Manisa ve Aydın gibi illerde, duyarlı vatandaşlarımızın destekleri ve katkılarıyla, bölgedeki 95 hastanenin kan ihtiyacını karşılamak konusunda Türkiye’nin en ön sıralarında yer almaktayız" diye ekledi. Bağış yap, hayat kurtar Dönemsel olarak kan bağışında zaman zaman düşüşler yaşandığını da ifade eden Türk Kızılay Ege Bölgesi Kan Merkezi Müdürü Dr. Barış Dolaş sözlerini şu şekilde noktaladı: "5 dakika sonra telefonunuz çalabilir ve maalesef oğlunuzun merdivenden düştüğü, eşinizin trafik kazası geçirdiği veya doğum sırasında bebeğinizin kan ihtiyacı olduğu kötü haberini alabilirsiniz. Kan ihtiyacı doğacak hasta veya hasta yakını olacağımızın garantisini hiçbirimiz veremeyiz. Bugün gönüllü olarak erkekler 3 ayda bir, kadınlar ise 4 ayda bir düzenli kan bağışı yaparak tanımadığımız insanların hayatına dokunuyoruz. Ancak birkaç ay veya hatta birkaç dakika sonra belki sizin birinci derece yakınınızın, hatta kendinizin kan ihtiyacı olabilir. Bu noktaya gelmeden önce insanlık adına, yaşam mücadelesi için, birbirimize sahip çıkmak adına tüm vatandaşlarımızı kan bağışına davet ediyorum." Kan bağışında bulunan Alican Bodur ise sağlığı için dört ayda bir kan verdiğini belirterek herkesi kan bağışı yapmaya davet etti.
Obeziteye karşı ‘Mikro’ mücadele
24 Ağustos 2025 Pazar - 10:29 Obeziteye karşı ‘Mikro’ mücadele Sağlıklı ve fit bir görünüm için spor ve dengeli beslenme genel olarak kabul gören bir formül olsa da, uygulama konusunda birçok kişi zorluk yaşayabiliyor. Medicana Sağlık Grubu Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Bölümü’nden Uzm. Dr. Şeyma Büyükkömürcü, özel zaman ya da mekân gerektirmeyen mikro egzersizlerin küçük gibi görünse de metabolizma, duruş ve eklem sağlığı üzerinde büyük etkiler oluşturduğunu belirtti. Spor yapmak herkesin hayatına dâhil etmek istediği bir aktivite olsa da bunun için ya yeterli zaman ya da uygun ortam bulunamıyor. Ancak mikro egzersizler bu soruna çare olabiliyor. Mikro egzersizlerin doğru uygulandığında spor yapmak kadar etkili olabileceğini belirten Medicana International İzmir Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Bölümü’nden Uzm. Dr. Şeyma Büyükkömürcü, mikro egzersizler sayesinde kas hafızasının güçlendiğini ve böylece daha hareketli bir yaşama adım atılabileceğini ifade etti. "Masa başı çalışanlara uygun" Sık yapılan hareketlerin beyin ve kaslar tarafından kaydedilmesi sonucu kas hafızasının oluştuğunu aktaran Uzm. Dr. Şeyma Büyükkömürcü, "Kas hafızası, sık yapılan hareketlerin beyin ve kaslar tarafından kaydedilmesiyle oluşur. Bu sayede yıllar geçse de bisiklete binmek gibi beceriler kolayca geri döner. Mikro egzersizler, vücuda unuttuğu hareketleri tekrar hatırlatır. Uzun süre hareketsiz kalan kaslar bu küçük egzersizlerle yeniden aktifleşir. Sadece 1-2 dakikalık bilinçli bir hareket bile, kasların ve beynin ‘harekete geç’ mesajını almasını sağlar. Özellikle masa başı çalışanlar, egzersize yeni başlayanlar ve obez bireylerde uzun süre hareketsizlik sonrası başlangıç için güvenli ve etkili bir ilk adımdır" sözlerini kaydetti. "Yeniden başlamanın en iyi yolu" Obezite sorunu olan bireylerde mikro egzersizlerin etkili olabileceğini ifade eden Uzm. Dr. Şeyma Büyükkömürcü, "Obezite sorunu olan bireyler için en uygun başlangıç egzersizleri; otururken, yatarken veya destek alarak yapılabilen basit ve güvenli hareketlerdir. Örneğin sırt üstü yatarken yapılan nefes egzersizi, sandalyede mini çömelme veya otururken kalçayı sıkma gibi hareketler kasları yormadan yeniden çalıştırır. Amaç kasları uyandırmak, eklemleri zorlamadan harekete alışmaktır. Bu küçük egzersizler hem kas hafızasını canlandırır hem de vücudu daha büyük hareketlere hazırlamak için güvenli bir zemin oluşturur" dedi. "Özel bir zaman oluşturmanıza gerek yok" Mikro egzersizler için özel bir zaman oluşturmaya gerek olmadığının altını çizen Uzm. Dr. Şeyma Büyükkömürcü, şu ifadeleri kullandı: "Örneğin sabah yatakta uyanınca dizler bükülü pozisyonda birkaç derin nefes alınıp, bel yatağa bastırılıp bırakılabilir. Bu hareket, karın ve bel kaslarını nazikçe uyandırır. Gün içinde otururken kalçanızı birkaç saniye sıkıp bırakmak ya da ayaklar yerdeyken topuklarınızı yukarı kaldırmak da hem dolaşımı destekler hem kasları harekete geçirir. Hatta kırmızı ışıkta beklerken bile dik durup omuzlar geriye alınarak postür hatırlatması yapılabilir. Küçük ama düzenli bu adımlar, vücudu yeniden harekete hazırlamanın en güvenli yoludur." "Küçük hareketler büyük etki oluşturuyor" Mikro egzersizlerin kolayca yapılabilir olmasının, etkili olmaz göstergesi verebildiğini söyleyen Uzm. Dr. Şeyma Büyükkömürcü, mikro egzersizlerle ilgili şunları söyledi: "Kaslar ne kadar aktifse, metabolizma o kadar canlı çalışır; üstelik bu küçük hareketler insülin duyarlılığını bile artırabilir. Duruş bozukluklarında da etkili olan mikro egzersizler, özellikle masa başında zayıflayan kasları güçlendirerek omurga sağlığını destekler. Eklem sağlığı açısından da, hafif ama düzenli hareketler eklem sıvısının dolaşımını artırır, sertliği önler. Bilimsel çalışmalar, gün içine yayılan 2-3 dakikalık egzersiz molalarının hem postüral yorgunluğu azalttığını hem de glikoz ve yağ metabolizmasını olumlu etkilediğini gösteriyor. Ancak mikro egzersizleri herkese önermiyoruz. Yaş, kilo ve eklem problemlerine göre kişiye uygun mikro egzersiz planlanmalıdır. Örneğin diz ya da bel problemi olanlarda yere çömelmeden, daha çok oturarak veya sırtüstü yapılan egzersizler tercih edilir. En doğrusu, vücudunuzu zorlamayan, ama düzenli yaptığınızda sizi iyi hissettiren egzersizleri seçmektir." "Düzenli yapılmalı" Öte yandan düzenli bir şekilde mikro egzersiz yapan bireylerde gözlemlenen olumlu değişimleri de paylaşan Uzm. Dr. Şeyma Büyükkömürcü, "Duruş bozuklukları düzelir, kaslar dengeye gelir. Boyun, bel, diz gibi bölgelerdeki ağrılar hafifler. Kas hafızası canlanır, vücut hareket etmeyi yeniden öğrenir. Metabolizma hızlanır, ödem ve ağırlık hissi azalır. Zihinsel netlik ve enerji artar. Günlük işler; örneğin merdiven çıkmak, sandalyeden kalkmak kolaylaşır. Genellikle 1-2 hafta içinde fark edilir iyileşmeler başlar. Mikro egzersizler, fiziksel aktiviteye geçişte güvenli ve etkili bir basamaktır" diye konuştu.
Eğitimin birincisi oldu, direksiyon başında hayat kurtarıyor
24 Ağustos 2025 Pazar - 09:51 Eğitimin birincisi oldu, direksiyon başında hayat kurtarıyor Düzce’de düzenlenen Ambulans Sürüş Güvenliği Eğitimine katılan ve 17 kişi arasında en yüksek puanı alarak birinci olan iki çocuk annesi 45 yaşındaki Semra Karagöz, ambulans şoförü olarak görev yapmaya başladı. Düzce İl Ambulans Servisi Başhekimliğince düzenlenen ve 5’i erkek 12’si kadın 17 personelin katıldığı eğitimde, zorlu parkurlarda ileri sürüş teknikleri gösterildi. Eğitimi birincilikle tamamlayan Karagöz, direksiyon başına geçerek hastalara ve yaralılara en hızlı şekilde ulaşmak için görev yapıyor. "Mutlu ve gururluyum" Karagöz, mesleğe 2004’te Iğdır’da başladığını, daha sonra Kayseri’de görev yaptığını ve son olarak Düzce’ye atandığını söyledi. Sürüş güvenlik eğitiminde birinci olduğunu öğrendiğinde çok şaşırdığını ve mutlu olduğunu belirten Karagöz, "Karma bir eğitim aldık ve ben orada birinci olduğumu öğrendim. Sonuçlar çıkınca bende çok şaşırdım. Çok mutlu oldum ve gurur duydum kendimle" dedi. "Kadınlar ve çocuklar görünce çok seviniyor" Direksiyon başında kendisini gören vatandaşların şaşırdığını ve olumlu tepkiler verdiğini anlatan Karagöz, şöyle devam etti: "Özellikle kadınlar olumlu yönde tepki gösteriyorlar. Çocuklar çok seviniyor. Vatandaşlar gördükleri zaman şaşırıyorlar. Ambulans sürmek çok keyifli, çok mutluyum. Vakalara giderken direksiyon başına geçince çok mutlu oluyorum. Sonuçta görevimiz hayat kurtarmak. Bunun içinde çok mutlu ve gururluyum. Erkek mesai arkadaşlarımla birlikte nöbet tuttuğumda sağ olsunlar beni destekliyorlar. Her zaman her konuda yardımcı oluyorlar. Aldığımız eğitimler ve arkadaşlarımızın destekleri sayesinde sürüş tekniklerini iyi biliyoruz, vakalarda zorlanmıyorum" Karagöz, tüm kadınlara ambulans şoförlüğünü tavsiye ettiğini belirterek, "Şoförlüğü tüm kadın arkadaşlarımıza öneririm. Ambulans sürmenin keyfini diğer kadın arkadaşlarımızın da tatmasını isterim" ifadelerini kullandı.
Çocuklarda ağır çanta kullanımı bel ağrısı yapıyor
24 Ağustos 2025 Pazar - 09:46 Çocuklarda ağır çanta kullanımı bel ağrısı yapıyor Okul dönemi, öğrencilerin bedensel ve zihinsel gelişimleri açısından kritik bir süreç olarak öne çıkıyor. Bu süreçte öğrencilerin taşıdığı çantalar, sağlıklı gelişim üzerinde önemli bir rol oynuyor. Yanlış çanta seçimi ve kullanımı, çocukların omurga sağlığına ciddi zararlar verebiliyor. Medicana Sağlık Grubu Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Doç. Dr. Gökhan Cansabuncu, okulların açılmasına yakın aileleri çanta konusunda uyardı. Okul çağı yaş grupları için bel ve sırt bölgesi ağrılarının görülmesi erken gibi düşünülse de bel ağrısı sıklığı yüzde 9-66 arasında değişmekte olup, yeni yapılan çalışmalardaki sıklık oranlarının eski çalışmalara göre daha fazla olduğunu ifade eden Medicana Bursa Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Bölümü’nden Doç. Dr. Gökhan Cansabuncu, "Çocukluk çağında sırt ağrısının en sık görüldüğü yer bel bölgesidir. Bel ağrısının görülme sıklığı, hasta grubunun yaşına ve aktivite düzeyine göre değişir. Özellikle uğraşılan spor dalına göre bel ağrısı sıklığı artabilir. Çocuklarda bel ağrıları; mekanik (duruş bozuklukları, kas spazmları ve gerginlikleri), gelişimsel (omurga eğrilikleri), enfeksiyon ve tümör gibi nedenlerle gelişebilir. Ayrıca, uzun süre televizyon seyretmek, bilgisayar başında oturmak ve hareketsiz yaşam öyküsü de çocuklar arasında bel ağrısına neden olabilecek faktörler arasındadır. Okul döneminde yanlış ve ağır çanta kullanımı da öğrencilerde omuz, sırt ve bel ağrılarına yol açabilmektedir" diye konuştu. Çanta çift omuz askısı ile kullanılmalı Özellikle ağır çanta kullanımının çocuklarda omuz, boyun ve bel bölgesindeki kaslarda spazma yol açarak sırt ağrısına neden olabileceğini belirten Doç. Dr. Gökhan Cansabuncu, "Ayrıca ağır çanta tek taraflı omuz askısı kullanılarak taşındığında veya yan askılı okul çantaları kullanıldığında omurga üzerindeki dengesizlikten dolayı çeşitli sırt ağrıları görülebilir. Çanta kullanımına bağlı sırt ağrılarını azaltmak için çanta içerisindeki ağırlık mümkün olduğunca azaltılmalı. Ağır eşyalar mümkün olduğunca çantanın sırt bölgesine yakın kısmına konulmalı. Okul çantası mutlaka çocuğun yaşına ve boyuna uygun seçilmeli. Çanta çift omuz askısı ile kullanılmalı. Omuz askıları yeterli genişlikte ve yumuşak olmalı. Çantada mümkünse sırtı destekleyen bel bandı bulunmalı. Küçük yaş grubu çocuklarda üzerinde tekerlek olan modeller tercih edilmeli. Çocukluk çağı yaş grubunda başlayan bel ağrıları, fizik muayene ile tanı konulup takip edilebilir. Bel ağrısının erken teşhisini koyabilmek için, semptomlar iyi değerlendirmeli, diğer hastalıklar ekarte edilmelidir" şeklinde konuştu.
Uzmanı uyardı: "Tırnağınızı değil, dişinizi yiyorsunuz. Fark etmeden diş köklerini eriten tehlike"
24 Ağustos 2025 Pazar - 09:27 Uzmanı uyardı: "Tırnağınızı değil, dişinizi yiyorsunuz. Fark etmeden diş köklerini eriten tehlike" Ağız, Diş ve Çene Cerrahisi Uzmanlarından Prof. Dr. Birkan Taha Özkan, "Tırnak yeme, başlangıçta fark edilmeyen ama zamanla diş minesini aşındırarak çatlatan, dentini açığa çıkaran, dişlerin orta hattını kaydıran, çene kemiğini zorlayan ve hatta diş köklerini eriten bir süreçtir. Sadece ağız değil, tüm yüz yapısını etkileyebilir" dedi. Özkan, yaptığı açıklamada, günlük hayatın stresi, kaygı bozuklukları ve odaklanma problemleriyle ilişkilendirilen tırnak yeme alışkanlığının, sanıldığından çok daha ciddi ve kalıcı ağız-diş sorunlarına yol açtığını belirterek, " Tırnak yeme, başlangıçta fark edilmeyen ama zamanla diş minesini aşındırarak çatlatan, dentini açığa çıkaran, dişlerin orta hattını kaydıran, çene kemiğini zorlayan ve hatta diş köklerini eriten bir süreçtir. Sadece ağız değil, tüm yüz yapısını etkileyebilir. Dişin dış katmanı olan mine, sert yapısına rağmen, tırnak yeme sırasında, sürekli travmaya maruz kaldığında mikroskobik olarak açınır ve çatlar. Tırnak yeme sırasında oluşan tekrar eden baskı ve sürtünme, zamanla bu aşınma ve çatlakları derinleştirir. Mine tabakası hasar gördüğünde, alttaki dentin tabakası korumasız kalır. Dentin, dış etkilere daha açık ve yumuşaktır. Sonuçta diş ayrıkları/ diş aralıkları oluşmaya başlar ve dişlerin anatomik olarak estetik görüntüsü bozulur. Bu durumda dişlerde hassasiyet, çürük riski ve estetik bozulmalar kaçınılmaz hale gelir" diye konuştu. "Türkiye’de her 3 gençten 1’i tırnak yiyor" Özkan, Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) ve Türkiye Psikiyatri Derneği verilerine göre, 7-12 yaş arası çocukların yüzde 30’unun, ergenlerin yüzde 45’nin, yetişkinlerin ise yüzde 15’nin tırnak yeme alışkanlığına sahip olduğuna dikkat çekerek şunları kaydetti: "Stresli dönemlerde bu oranlar hızla artarken, diş hekimleri bu alışkanlığın ağız içinde oluştuduğu tahribatla her geçen gün daha fazla karşılaşıyor. Dişlerin orta hattında kayma, yüz simetrisinde bozulması oluyor. 2024 yılında yayınlanan bilimsel çalışmalarda, 8-12 yaş grubundaki çocuklarda tırnak yeme alışkanlığı olan bireylerde dişlerin orta hattında kaymalar ve kapanış bozuklukları saptandı. Dişlerin hizasında meydana gelen sapmalar, yüz simetrisinde bozulmalara, çene darlığına ve hatta çene eklemi problemlerine zemin hazırlar. Bu değişiklikler, gelişim döneminde kalıcı hale gelebilir. Tırnak yerken alt çene öne kayıyor. Yapısal sorun sürekli tırnak yeme alışkanlığı alt çenenin öne doğru kayma hareketi yapmasından dolayı, alt çene öne doğru gelerek çene eklem sorunu ve kapanış bozukluğuna sebep olmaktadır. Bu durum, yalnızca estetik bir problem oluşturmakla kalmıyor, çene kasları ve çiğneme fonksiyonu üzerinde de etkili oluyor." "Diş kök rezorpsiyonu (Diş kökü erimesi) çene kemiğinde geri dönüşsüz hasar" Tırnak yeme alışkanlığıyla ilgili en endişe verici durumlardan birinin de diş köklerinde rezorpsiyon (erime) oluşması olduğunu anlatan Özkan, "Kök rezorpsiyonu olan diş zamanla yerinden oynamaya başlar. Sürekli mikrotravma, dişin kök ucunda çene kemik erimesini tetikleyerek dişin çene kemiğindeki tutunma gücünü azaltır. Bu fark edilmezse, diş kaybı kaçınılmaz olur. Bu hasar röntgenle fark edilir ama çoğu hasta farkına bile varmaz. Tırnak altı, dış dünyayla en çok temas eden bölgelerden biri olduğu için çeşitli mikroorganizmaların barındıran yeridir. Tırnak yeme yoluyla bu bakteriler doğrudan ağız içine taşınır ve diş eti iltihapları, ağız kokusu ve sistemik enfeksiyonlara yol açabilir. Candida, Enterobacteriaceae ve Staphylococcus gibi tırnak içi patojenler ağız içine taşınabilir. Ağız içi florasının bozulması; çürük artışına, diş eti hastalıklarına ve bağışıklık sistemi zayıflığında sistemik problemlere neden olabilir" dedi. Tırnak yemenin ruh sağlığından başlayan bir sorun olduğuna dikkat çeken Özkan, şöyle devam etti: "Tırnak yeme, psikiyatrik literatürde "Body-Focused Repetitive Behavior (BFRB)" yani ’vücut odaklı tekrarlayıcı davranış’ olarak tanımlanır. Bu alışkanlık genellikle çocuklukta başlar ve stres, anksiyete ya da dikkat eksikliği bozukluğu ile yakından ilişkilidir. Ağız sağlığı kadar ruh sağlığı da bu sorunun merkezinde yer alır. Bu nedenle, tırnak yeme tedavisinde yalnızca diş hekimi değil, gerekirse psikiyatri desteği de sürece dahil edilmelidir." Tırnak yeme alışkanlığı büyüme çağındaki çocuklarda çene gelişimini etkileyebilir. Erken yaşta fark edilen anomaliler, ortodontik plaklar veya gelişim yönlendirici apareylerle kontrol altına alınabilir. Geciken vakalarda ise ileri düzey ortodontik veya cerrahi müdahaleler gerekebilir. Çene ve yüz gelişimi açısından kritik olan 6-12 yaş döneminde düzenli diş hekimi takibi yapılmalı. Orta hat kaymaları, açık kapanış, çene darlığı gibi bulgular tespit edilirse ortodontik destekle müdahale edilmelidir. Tırnak yeme alışkanlığı sadece bir estetik sorun değil, ağız içinde anatomik, biyolojik ve psikolojik hasarlar bırakan bir alışkanlıktır. Fark edilmediğinde kalıcı diş kaybı, çene bozukluğu ve yüz gelişiminde geriliklere neden olabilir."
Samsun İl Sağlık Müdürlüğü yöneticilerinden Kızılay’ın kampanyasına destek
23 Ağustos 2025 Cumartesi - 14:02 Samsun İl Sağlık Müdürlüğü yöneticilerinden Kızılay’ın kampanyasına destek Samsun İl Sağlık Müdürlüğü bünyesindeki sağlık yöneticileri, Türk Kızılay Orta Karadeniz Bölge Kan Merkezi’nin "Birbirimize Candan Bağlıyız, Hedef 1919 Kan Bağışı Kampanyası"na destek vermek için kan bağışında bulundu. Cumhuriyet Meydanı’nda kurulan kan bağışı standını ziyaret eden Samsun İl Sağlık Müdürü Uzm. Dr. Mustafa Uras, kampanyanın önemine dikkat çekti. Uras, "Samsun İl Sağlık Müdürlüğü bünyesinde farklı kurumlarda yöneticilik yapan arkadaşlarımızla birlikte Türk Kızılay Orta Karadeniz Bölge Kan Merkezi tarafından başlatılan ’Birbirimize Candan Bağlıyız, Hedef 1919 Kan Bağışı Kampanyası’na destek olmak için Cumhuriyet Meydanı’nda bulunan Kızılay kan bağış alanımıza geldik. İnşallah burada bağışlanacak kanlarla birçok vatandaşımızın hayatlarının en zor anında, kana yani hayata yaşama en çok ihtiyaç duydukları anda, yanlarında olmuş, onların hayata tutunmasına vesile olmuş olacağız. Biz sağlık çalışanları olarak kan bağışının önemini, nasıl hayat kurtarabileceğini, birçok vakada yakından gördüğümüzden buradan tüm Samsunlulara seslenmek istiyoruz. Bir gün kan bağışının size de lazım olabileceğini düşünerek mutlaka düzenli olarak kan bağışında bulunun. Sağlıklı her Samsunlu yılda 4 kez 3 er aylık periyotlarla bağışta bulunabilir. Lütfen el birliğiyle kan stoklarımızı destekleyelim, hastalarımıza hayat verelim. Vatandaşlarımız bu yılki kampanyada ayrıca her kan bağışıyla doğaya da 3 fidan armağan etme şansına sahipler. El birliğiyle hem ormanlarımıza hem insanlarımıza can olalım, umut olalım. Tüm Samsunluları 24 Ağustos tarihine kadar açık olacak Cumhuriyet Meydanı’ndaki Kızılay kan bağışı stantlarına bekliyoruz" dedi. Kampanya, 24 Ağustos’a kadar Cumhuriyet Meydanı’ndaki Kızılay kan bağışı standında devam edecek.
Uzmanı uyardı: "Susuz kalan beyin, daha fazla stres üretiyor"
23 Ağustos 2025 Cumartesi - 12:34 Uzmanı uyardı: "Susuz kalan beyin, daha fazla stres üretiyor" Su eksikliğinin beyin dahil tüm organların işleyişini bozduğunu söyleyen Dr. Günay Budagova, "Hafif dehidrasyon bile kortizol (stres hormonu) seviyesini yükseltirken, mutluluk hormonu üretimini azaltır. Bu da kaygı, sinirlilik ve huzursuzluk hissine yol açar" dedi. İngiltere’de yapılan yeni bir araştırma yeterince su içmeyen kişilerin daha fazla strese maruz kaldığını ortaya koydu. Araştırmacılar, düzenli olarak az su içen kişilerin strese karşı daha abartılı biyolojik tepki verdiğini buldu. Bunun nedeninin ise; daha az su içen insanlarda yeterli miktarlarda su tüketenlere kıyasla stres hormonu olan kortizolün daha fazla salgılanması olduğu belirtildi. Araştırmacılar, stresli dönemlerde veya önemli bir konuşma yapacağınız zamanlarda yanınızda su şişesi bulundurmanın uzun vadeli sağlık açısından da faydalı olabileceğini ifade etti. Yapılan araştırmayı değerlendiren Biruni Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Günay Budagova, aşırı sıcaklarda, bir hastalıktan iyileşme sürecinde ve hamilelik sürecinde daha fazla su tüketilmesi gerektiğini söyledi. Dikkat, öğrenme ve karar vermeyi etkiliyor Erkeklerin günde 2 buçuk, kadınların ise 2 litre su tüketmesi gerektiğini de aktaran Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Günay Budagova, şunları belirtti: "Daha az su tüketimi doğrudan stres oluşturmaz ama vücutta hormon dengesini bozarak, zihinsel performansı etkiler bu da strese tepkiyi arttırır. Su eksikliği (dehidrasyon) ile ruh sağlığı arasında güçlü bir ilişki vardır. Düşük sıvı seviyeleri hormon değişikliklerine, bilişsel bozukluğa, kötü uykuya ve ruh halimizi bozabilecek belirtilere neden olur. Hafif dehidrasyon bile kortizol (stres hormonu) seviyesini yükseltebilir. Buna karşılık, mutluluk hormonu üretimi azalır. Aniden serotonin, dopamin ve oksitosin gibi iyi hissettiren nörotransmitterlerin sentezi azalır. Bu hormonal dengesizlikler bireyi sinirli, üzgün, bitkin bir hale dönüştürebilir. Dehidrasyon, elektrolitlerinizin dengesini de bozar. Elektrolitler, diğer birçok görevin yanı sıra bilişsel işlevlerinizi düzenler. Elektrolit düzeylerinde dengesizlik olduğunda; dikkat, öğrenme, karar verme, hafıza gibi bilişsel süreçler de etkilenir. Kortizol, vücudun birincil stres hormonudur ve strese karşı aşırı kortizol tepkisi, kalp hastalığı, diyabet ve depresyon riskinin arttırabilir." Dr. Günay Budagova, susuzluğun sadece ruh halinizi etkilemekle kalmadığını savaş ya da kaç tepkisini tetiklediğini de belirtti.