SAĞLIK
Boynundaki 542 gramlık kitle başarıyla çıkarıldı 08 Mayıs 2026 Cuma - 16:52:35 Bilecik’te yıllardır boynunda giderek büyüyen tiroid kitlesi nedeniyle nefes almakta güçlük çeken 54 yaşındaki hasta, başarılı operasyonla yeniden sağlıklı nefes almaya başladı. Diyabet ve akciğer hastalığı da bulunan 54 yaşındaki İrfan Bozan, Sakarya’dan Bilecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne müracaat etti. Yapılan muayene ve tetkikler sonrasında Bozan’ın boynundaki kitle zamanla büyüyerek göğüs boşluğuna kadar ilerlediği görüldü. Günlük yaşamını ciddi şekilde etkileyen kitle nedeniyle nefes darlığı yaşayan hasta, sırt üstü yatamayacak duruma geldi. Daha önce başvurduğu çeşitli sağlık merkezlerinde ameliyatın yüksek risk taşıdığı belirtilen Bozan, uzun süre operasyon olamadı. Dev tiroid ameliyatıyla sağlığına kavuştu Tedavi umuduyla il dışından Bilecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Genel Cerrahi Kliniği’ne başvuran hasta için yapılan detaylı değerlendirmeler ardından ameliyat kararı alındı. Operasyon, Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Doğuşcan Kurular tarafından başarıyla gerçekleştirildi. Yaklaşık 2,5 saat süren operasyon sırasında, solunum yollarına baskı oluşturan ve göğüs boşluğuna kadar uzanan 542 gram ağırlığındaki dev tiroid dokusu başarıyla çıkarıldı. Ameliyat sonrası yakından takip edilen hastanın nefes alıp vermesinde belirgin rahatlama sağlandığı öğrenildi. Başarılı operasyonun ardından kısa sürede sağlığına kavuşan İrfan Bozan, taburcu edilerek günlük yaşamına yeniden döndü. Yetkililer, özellikle nefes darlığı, yutma güçlüğü ve boyunda büyüyen şişlik gibi belirtilerin ihmal edilmemesi gerektiğini vurgulayarak, erken teşhis ve zamanında müdahalenin hayati önem taşıdığına dikkat çekti.
08 Mayıs 2026 Cuma - 16:10 Anneler Günü öncesi "Bilgili Anneler Sağlıklı Nesiller" sempozyumu Anne Çocuk Eğitim ve Araştırma Derneği (AÇEAD) tarafından "Bilgili Anneler Sağlıklı Nesiller" temasıyla aile sempozyumu düzenlendi. Anneler Günü dolayısıyla gerçekleştirilen "Bilgili Anneler Sağlıklı Nesiller" sempozyumunda sağlıklı gebelik süreci, annenin beden ve ruh sağlığının korunması, yenidoğan bakımında dikkat edilmesi gerekenler ve anne sütünün önemi gibi konular ele alındı. Sempozyumda ayrıca çocuk ruh sağlığında koruyucu yaklaşım, çocuk gelişiminde aile desteğinin önemi ve annelik sürecinde karşılaşılan sorunlara yönelik çözüm önerileri bilim insanları tarafından değerlendirildi. Çocuk gelişiminde annenin rolünün önemine değinen AÇEAD Başkanı Prof. Dr. Nilgün Altuntaş, "Annenin hem biyolojik hem psikolojik olarak sağlıklı olması çok önemli. Annelik edebiyatta duygu, şefkat ile tanımlanır ama aslında bu sadece şefkat dediğimiz duygudan ibaret değil. Biyolojik de bir gücü var annenin. Şimdi bilimsel olarak gösterilenler bunlar. Çünkü beyin gelişiminin özellikle ilk üç yılda yüzde 80’i tamamlanıyor ve yaşamın o ilk döneminde de annenin bebeğin gelişimine çok büyük katkısı var" dedi. "Anne, doğurmanın dışında sağlıklı olarak kalmasını da sağlar" Anne ve çocuğun ilk temasının önemine vurgu yapan Altuntaş, "Temasın devam etmesi, dokunuş, bunlar nörolojik gelişimi desteklemektedir. Arkasından emzirme süreci gelir. Anne, sütüyle de aynı şekilde yine hem immün sistemini güçlendirir, bağışıklığını güçlendirir. Bunun yanında hayata tutunmasını, hem de sağlıklı kalmasını sağlar aynı zamanda sütüyle. Annenin sesinin de bebeğin nörolojik gelişimini iyileştirdiği son çalışmalarda gösterilmiş durumda. Anne her yönüyle gerçekten çocuğu hem hayatta tutmaya, doğurmanın dışında hayatta kalmasına ve sağlıklı olarak kalmasına da etki eder" diye konuştu. "Destek öncelikli olarak eşinden olmalı" Kadınların hem ev içerisinde hem de sosyal hayatında büyük sorumluluklarının olduğunu ifade eden Altuntaş, "Bizim toplumun merkezinde olduğu için, toplumun temeli olduğu için anneyi bu büyük sorumlulukları altında kesinlikle güçlendirmemiz gerekir. Destek olunması gerekir. Bu destek öncelikli olarak eşinden olmalı, çevresinden, biz sağlıkçılardan bir destek. Tabii ki devletten de bir destek mutlaka olması gerekir. Çünkü biz kadının aslında sessizce toplumu dönüştürdüğünü, dünyayı değiştirdiğini biliyoruz. O nedenle de kadına yapılacak olan yatırım, onu güçlendirmeye yönelik olarak yapılan yatırım çok önemli bir halk sağlığı yatırımı durumuna geliyor" dedi. Hayata en iyi başlangıçlardan birinin normal doğum, bir diğerinin ise anne sütüyle beslenilmesi olduğunu belirten Altuntaş, "Emzirme gerçekten en önemli yatırım. Bunun için bizim çok uğraşmamız gerekiyor. Ben öğrencilerime de anlatırken ‘Bunu bir vatan hizmeti olarak göreceksin’ diyorum. Nasıl askerlik yapılıyorsa ben o şekilde yapıyorum. Gerçekten bizim ülkeye yaptığımız çok büyük bir iyilik olarak görüyorum emzirmenin yaygınlaştırılmasını. Çünkü anne zaman zaman bırakacak düzeye gelebiliyor sorunlarla boğuşurken. O yüzden anne sütü çok kıymetli. Zaten sadece besin de değil anne sütü. Aynı zamanda immünolojik olarak bir sürü içerisinde hücre var. Bir damlasında bir milyondan fazla hücrenin olduğu bir sıvı. Yaşayan bir sıvı ve o kadar dizayn edilmiş ki bebek büyüdükçe o da değişerek ona uyum sağlayan bir sıvı. Enfeksiyonlardan, alerjiden, kanserden koruyor" diye konuştu.
08 Mayıs 2026 Cuma - 16:08 Anneler Günü öncesi "Bilgili Anneler Sağlıklı Nesiller" sempozyumu Anne Çocuk Eğitim ve Araştırma Derneği (AÇEAD) tarafından, "Bilgili Anneler Sağlıklı Nesiller" temasıyla aile sempozyumu düzenlendi. Anneler Günü öncesinde gerçekleştirilen "Bilgili Anneler Sağlıklı Nesiller" sempozyumunda anne ve çocuk sağlığına ilişkin güncel bilgiler paylaşılırken, sağlıklı gebelik süreci, annenin beden ve ruh sağlığının korunması, yenidoğan bakımında dikkat edilmesi gerekenler ve anne sütünün önemi gibi konular ele alındı. Sempozyum kapsamında ayrıca çocuk ruh sağlığında koruyucu yaklaşım, çocuk gelişiminde aile desteğinin önemi ve annelik sürecinde karşılaşılan sorunlara yönelik çözüm önerileri bilim insanları tarafından değerlendirildi. Çocuk gelişiminde annenin rolünün önemine değinen AÇEAD Başkanı Prof. Dr. Nilgün Altuntaş, toplantıda yaptığı açıklamada şu ifadelere yer verdi: "Annenin hem biyolojik hem psikolojik olarak sağlıklı olması çok önemli. Annelik edebiyatta duygu, şefkat ile tanımlanır ama aslında bu sadece şefkat dediğimiz duygudan ibaret değil. Biyolojik de bir gücü var annenin. Şimdi bilimsel olarak gösterilenler bunlar. Çünkü beyin gelişiminin özellikle ilk üç yılda yüzde 80’ni tamamlanıyor ve yaşamın o ilk döneminde de annenin bebeğin gelişimine çok büyük katkısı var." "Anne, doğurmanın dışında sağlıklı olarak kalmasını da sağlar" Anne ve çocuğun ilk temasın önemine vurgu yapan Altuntaş, "Temasın devam etmesi, dokunuş bunlar nörolojik gelişimi desteklemektedir. Arkasından emzirme süreci gelir, anne sütüyle de aynı şekilde yine hem immün sistemini güçlendirir, bağışıklığını güçlendirir. Bunun yanında hayata tutunmasını hem de sağlıklı kalmasını sağlar aynı zamanda sütüyle, annenin sesi de bebeğin nörolojik gelişimini iyileştirdiği son çalışmalarda gösterilmiş durumda. Anne her yönüyle gerçekten çocuğu hem hayatta tutmaya, doğurmanın dışında hayatta kalmasına ve sağlıklı olarak kalmasına da etki eder" diye konuştu. "Destek öncelikli olarak eşinden olmalı" Kadınların hem ev içerisinde hem de sosyal hayatında büyük sorumluluklarının olduğunu açıklayan Altuntaş, "Bizim toplumun merkezinde olduğu için, toplumun temeli olduğu için anneyi bu büyük sorumlulukları altında kesinlikle güçlendirmemiz gerekir. Destek olunması gerekir. Bu destek öncelikli olarak eşinden olmalı, çevresinden, biz sağlıkçılardan bir destek, tabi ki devletten de bir destek mutlaka olması gerekir. Çünkü biz kadının aslında sessizce toplumu dönüştürdüğünü, dünyayı değiştirdiğini biliyoruz. O nedenle de kadına yapılacak olan yatırım, onu güçlendirmeye yönelik olarak yapılan yatırım çok önemli bir halk sağlığı yatırımı durumuna geliyor" ifadelerini kullandı. Hayata en iyi başlangıçlardan birinin normal doğum, bir diğerinin ise anne sütüyle beslenilmesi olduğunu belirten Altuntaş, "Emzirme gerçekten en önemli yatırım. Bunun için bizim çok uğraşmamız gerekiyor. Ben öğrencilerime de anlatırken ‘Bunu bir vatan hizmeti olarak göreceksin’ diyorum. Nasıl askerlik yapılıyorsa ben o şekilde yapıyorum. Gerçekten bizim ülkeye yaptığımız çok büyük bir iyilik olarak görüyorum emzirmenin yaygınlaştırılmasını. Çünkü anne zaman zaman bırakacak düzeye gelebiliyor sorunlarla boğuşurken. O yüzden anne sütü çok kıymetli. Artık içerisinde olanlar ispat edildi ki bunun bir mucize besin olduğunu biliyoruz. Zaten sadece besin de değil anne sütü. Aynı zamanda immünolojik olarak bir sürü içerisinde hücre var. Bir damlasında bir milyondan fazla hücrenin olduğu bir sıvı. Yaşayan bir sıvı ve o kadar dizayn edilmiş ki bebek büyüdükçe de o da değişerek ona uyum sağlayan bir sıvı. Enfeksiyonlardan, alerjiden, kanserden koruyor" diye konuştu. (DLR-
Beslenme ve Diyet Uzmanı Gündüz: "Metabolizma doğru alışkanlıklarla desteklenebilir"
30 Haziran 2025 Pazartesi - 09:41 Beslenme ve Diyet Uzmanı Gündüz: "Metabolizma doğru alışkanlıklarla desteklenebilir" Kilo vermek isteyen birçok kişinin yaptığı en yaygın hatalardan birinin, düşük kalorili, kısıtlayıcı diyetler uygulamak olduğuna dikkat çeken Beslenme ve Diyet Uzmanı Çisem Gündüz, "Metabolizma hızını artırmak mümkündür ancak bu disiplinli ve sürdürülebilir alışkanlıklarla başarılabilir" dedi. Metabolizma kavramını, vücudun yediği ve içtiği her şeyi enerjiye dönüştürdüğü karmaşık bir sistem olarak açıklayan Acıbadem Adana Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Çisem Gündüz, bu sürecin nefes almaktan düşünmeye kadar tüm hayati faaliyetlerde rol oynadığını vurguladı. Genetik faktörlerin belirleyici olduğu metabolizma hızının, kilo verme sürecinde en çok merak edilen konular arasında yer aldığını belirterek bu konuda önemli bilgiler paylaştı. Metabolizmanın yalnızca genetikle sınırlı olmadığına değinen Diyetisyen Gündüz "Kilo vermek istiyorsanız bu durumu değiştiremeyeceğinizi düşünerek pes etmeyin. Metabolizmanızı destekleyecek yaşam tarzı değişiklikleriyle hedefinize ulaşmanız mümkün olabilir" diye konuştu. Bazal metabolizma hızınız bile enerji harcar Vücudun dinlenme halindeyken bile kalori yaktığının altını çizen Gündüz, "Buna bazal metabolizma hızı diyoruz. Bu, vücudun nefes alma, kan dolaşımı, hücre onarımı gibi temel işlevleri yerine getirebilmesi için harcadığı enerjidir. Günlük aktiviteler, egzersizler ve hareketlilik bu sürece ek kalori harcaması kazandırır. Dolayısıyla metabolizması daha hızlı çalışan birey, dinlenirken bile daha fazla kalori yakar" ifadelerini kullandı. Kilo vermek isteyen birçok kişinin yaptığı en yaygın hatalardan birinin, düşük kalorili, kısıtlayıcı diyetler uygulamak olduğunu vurgulayan Gündüz, "Bu durum metabolizmayı yavaşlatabilir. Çünkü vücut, aşırı düşük kalori alımını bir tür açlık sinyali olarak algılar. Bu da zamanla daha az kalori harcamasına, yani metabolizmanın yavaşlamasına neden olur. Bu yüzden bazı kişiler birkaç kilo verdikten sonra kilo verememeye başlar" şeklinde konuştu. Metabolizma hızını artıran yiyecekler de olduğunu aktaran Gündüz, araştırmaların bazı besinlerin dinlenme metabolizmasını etkileyebileceğini gösterdiğini söyledi. Gündüz, Protein yönünden zengin gıdaların (yağsız tavuk, balık, baklagiller, yoğurt, kuruyemişler, chia tohumu, az yağlı süzme peynir) ve rafine edilmemiş karbonhidratların (sebzeler, meyveler, tam tahıllar, esmer pirinç) bu gruba dahil olduğunu ifade etti. Gündüz, Ayrıca kafein içeren içeceklerin ve yeşil çayın da termojenik etki oluşturabileceğini iki fincan yeşil çayın, günlük ortalama 70 kalori fazla yakılmasını sağlayabileceğini dile getirdi. "Tatlıyı sabah yiyin, akşamdan kaçının" Metabolizma hızının günün erken saatlerinde daha aktif çalıştığına vurgu yapan Diyetisyen Gündüz, "Diyet dışı kaçamaklar olacaksa, örneğin yaş pasta gibi, bunu sabah saatlerinde tüketmek daha az zarar verebilir. Sabah saatlerinde vücut daha yüksek enerji harcar ve bu sayede alınan kalorileri dengelemek daha kolay olabilir. Kas dokusu, dinlenme halinde bile yağ dokusuna göre daha fazla kalori yakar. Bu nedenle güç antrenmanları yaparak kas kitlesini artırmak, bazal metabolizmayı hızlandırır. Aynı zamanda bu tür egzersizler, egzersiz sonrası da kalori yakımının sürmesini sağlar" dedi. "Metabolizma doğru alışkanlıklarla desteklenebilir" Metabolizma hızını artırmanın mümkün olduğunu ancak bunun disiplinli ve sürdürülebilir alışkanlıklarla mümkün olabileceğini de vurgulayan Gündüz, "Sağlıklı beslenme, yeterli su tüketimi, düzenli egzersiz ve yeterli kas kütlesi ile metabolizma desteklenebilir. Bu süreçte amaç sadece kalori açığı oluşturmak değil, vücudu yeterli besinle donatarak işlevlerini desteklemektir" diyerek sözlerini tamamladı.
Fabrika patlamasında yaralanan Çinli işçi Van’da tedavi ediliyor
30 Haziran 2025 Pazartesi - 09:40 Fabrika patlamasında yaralanan Çinli işçi Van’da tedavi ediliyor Ağrı’da çakmak fabrikasında meydana gelen patlamada ağır yaralanan 54 yaşındaki Çinli işçi Cıyong Qıu, Van Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde yapılan başarılı ameliyatlarla hayata tutundu. Ağrı’da 19 Haziran tarihinde fabrikanın üretim bölümünde yaşanan şiddetli patlamada baş, boyun, kol ve bacak bölgeleri yanan Qıu, fabrika çalışanlarının yardımıyla ilk olarak Ağrı’daki sağlık kuruluşuna kaldırıldı. Buradaki ilk müdahalenin ardından durumu ağır olan Çinli işçi, Van Eğitim ve Araştırma Hastanesi Yanık Merkezi’ne sevk edildi. Yoğun bakımda 4 gün boyunca tedavi altında tutulan Qıu, daha sonra Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Ali Rıza Karayıl ve ekibi tarafından art arda gerçekleştirilen 4 başarılı ameliyatla hayati tehlikeyi atlattı. Hastanın tedavi sürecine ilişkin bilgi veren Yanık Merkezi Sorumlu Hekimi Op. Dr. Ali Rıza Karayıl, kabul ettikleri hastanın meydana gelen patlama sonucunda vücudunda ikinci ve üçüncü derece derin yanıklar oluştuğunu belirtti. İlk geldiğinde genel durumu oldukça kötü olduğunu hatırlatan Dr. Karayıl, "Bu nedenle yoğun bakımda takibe aldık. Yaklaşık 3-4 gün süren bir yoğun bakım süreci geçirdi. Bu süreçte ilk tedavisine başladık, gerekli ameliyatlarını ve debridmanlarını gerçekleştirdik. Ardından servise aldık. Serviste de tedavisine ve takibine devam ediyoruz. Ameliyatları ve debridmanları sürüyor. Yaklaşık 10 gün daha hastamızı takip etmeyi, sonrasında da inşallah şifayla taburcu etmeyi planlıyoruz" dedi. "Ülkesinin sıcaklığını hissettiriyoruz" Hastaya kendi ülkesinin sıcaklığını hissettirdiklerini dile getiren Karayıl, "Hastamız, ülkesinden kilometrelerce uzakta. Biz de ona kendi ülkesinin sıcaklığını hissettirmek için yanık merkezi ekibimizle birlikte elimizden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyoruz. Hastamıza hem aile, hem doktor, hem de arkadaş olmaya gayret ediyoruz. Umuyoruz ki en kısa sürede sağlığına kavuşur ve bir daha böyle bir kaza yaşamaz. Şu an hastamızın genel durumu iyi. Türkçeyi çok iyi bilmediği için doğrudan iletişim kuramıyoruz. Ancak Türkiye’de yaşayan yeğeni aracılığıyla sağlıklı bir iletişim sağlıyoruz. Hastamız geldiği güne göre hem tıbbi açıdan hem de moral olarak çok daha iyi durumda" diye konuştu. "Dayımla çok iyi ilgilendiler" Yaralanan işçinin 27 yaşındaki yeğeni Yifei Wu ise "Dayım iki hafta önce gözünü bile açamıyordu, yemek yiyemiyordu. Şu an durumu çok daha iyi. Gözünü açıyor, konuşuyor. Buradaki doktor ve hemşirelere çok teşekkür ediyorum. Hepsi çok ilgililer" şeklinde konuştu.
El, ayak ve ağız hastalığı çocuklar arasında çok hızlı yayılıyor
30 Haziran 2025 Pazartesi - 09:38 El, ayak ve ağız hastalığı çocuklar arasında çok hızlı yayılıyor Memorial Kayseri Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü’nden Doç. Dr. Samet Özer, çocuklar arasında bu sıralar hızla yayılan el, ayak ve ağız hastalığı hakkında bilgi verdi. El, ayak ve ağız hastalığı, çocukların ellerinde ve ayaklarında kabarcık benzeri döküntülerle kendini belli eden ve ağız içinde ağrılı yaralara neden olan bulaşıcı bir enfeksiyon olarak tanımlanıyor. Viral bir enfeksiyon olan hastalık, genellikle bebekleri ve 5 yaşından küçük çocukları daha çok etkiliyor, genellikle 7- 10 gün içinde kendiliğinden iyileşiyor. Coxsackievirus ve enterovirus ailelerine ait virüslerin neden olduğu hastalık kirli havuzlardan bulaşabildiği gibi öpüşmek, sarılmak ve ortak eşya kullanımı yollarıyla da çok hızlı yayılabiliyor. "Kabarcık benzeri döküntüler görülüyor" Doç. Dr. Samet Özer, hastalığın sonucunda gözlemlenen kabarcıklar olduğunu söyleyerek, "Hastalık sonucunda ellerde ve ayaklarda oluşan kabarcık benzeri döküntüler ile ağız içinde gelişen ağrılı yaralar nedeniyle ‘el, ayak ve ağız’ ismi kullanılmaktadır. Aslında döküntüler göğüs, sırt, kollar, bacaklar, genital organlar ve kalçalar dahil olmak üzere vücudunun herhangi bir yerinde ortaya çıkabilmektedir" dedi. "Çocuklar birbirine bulaştırıyor" 5 yaşından küçük çocukların hastalığa yakalanma riskinin daha yüksek olduğunu söyleyen Doç. Dr. Özer, "Bebekler ve 5 yaşından küçük çocukların el, ayak ve ağız hastalığına yakalanma ihtimali yüksektir. Kreş ve okullarda çocuklar arasında hızla yayılma eğilimi bulunmaktadır. Yine de, daha büyük çocuklar ve hatta yetişkinlerde bile bu hastalık görülmektedir. Hastalığa birkaç virüs neden olabileceğinden, bu hastalığa birden fazla kez yakalanmak mümkündür. El, ayak ve ağız hastalığı belirtileri genellikle iki aşamada ortaya çıkmaktadır. Hastalık başladığında, çocuklarda grip benzeri belirtiler görülebilmektedir. Hafif ateş, boğaz ağrısı, burun akması, karın ağrısı ve iştahsızlık belirti olarak görülebilir" ifadelerini kullandı. Özer, belirtilerin birkaç gün içerisinde görülebileceğini söyleyerek, "Avuç içlerinde, ayak tabanında, dirseklerde ve dizlerinde, cinsel organda veya kalçalarda kaşıntılı döküntü, ağız içinde ve çevresinde, dil de dahil olmak üzere herhangi bir yerde gelişebilen ağrılı ağız içi yaralar oluşur. Yaralar genellikle parlak pembe noktalar veya sonunda kabarcıklara dönüşen küçük şişlikler şeklinde başlar ve boyunlarındaki lenf bezleri şişer. El, ayak ve ağız hastalığının belirtileri genellikle 7-10 gün içinde geçecektir. Ancak 2 yaşından küçük çocukların virüsten daha fazla etkilenecektir. El, ayak ve ağız hastalığı bulaşıcıdır. Hastalığın en bulaşıcı evresi genellikle döküntüler ortaya çıkmadan öncedir. Kabarcıklar genellikle yaklaşık 10 gün içinde kurur. Kabarcıklar kuruduktan sonra çocuğun hastalığı başkalarına bulaştırma ihtimali daha düşüktür. Ancak, döküntü geçtikten sonra virüs dışkıda haftalarca yaşayabilmektedir" dedi. Hastalığın bulaşma yolları hakkında bilgiler veren Doç. Dr. Özer, "Bu hastalık şu yollarla yayılabilmektedir; enfekte bir kişinin hapşırması veya öksürmesiyle havaya yayılan damlacıklar yoluyla. Enfekte bir kişinin tükürüğü veya dışkısıyla temas edip daha sonra ağzınıza, gözlerinize veya burnunuza dokunarak. Enfekte bir kişinin vücudundan çıkan damlacıklarla doğrudan temas. Virüs taşıyan birini öpmek veya sarılmak. Kişisel eşyaları paylaşmak. Çok nadir olsa da el, ayak ve ağız hastalığı bazen şu sorunlara neden olabilmektedir; Dehidratasyon: Ağız yaraları içmeyi ve yemeyi acı verici hale getirebilmektedir. Dehidratasyonu önlemek için yeterli sıvı içmek önemlidir. Tırnak kaybı: Bazı insanlar virüse yakalandıktan sonra birkaç tırnak veya ayak tırnağını kaybetse de tırnaklar tekrar uzamaktadır. Viral menenjit ve ensefalit: El, ayak ve ağız hastalığı olan çok az sayıda kişide menenjit ve ensefalit gelişebilmektedir. Bu nadir durum beyinde (ensefalit) ve beyin ve omurilik zarında (menenjit) tehlikeli şişmeye neden olabilmektedir. El ayak ağız hastalığı ile ilgili belirtilerin görülmesi durumunda vakit kaybedilmeden uzman doktora başvurulması önem taşımaktadır. Doktor hastalığın şiddetine göre uygun bir tedavi planı belirleyecektir. Ayrıca çevredeki kişilere bulaşmaması açısından da önlem alınmalıdır" ifadelerini kullandı.
Kars’ta "Sessiz Tehdit, Kene" etkinliği
29 Haziran 2025 Pazar - 14:12 Kars’ta "Sessiz Tehdit, Kene" etkinliği Kars’ta "Sessiz Tehdit: Kene" bilgilendirme etkinliği düzenlendi. Etkinlikte Kırım-Kongo Kanamalı Ateşi ve Kene ile ilgili doğru bilinen yanlışlar anlatıldı. Kafkas Üniversitesi Bilim İletişim Ofisi tarafından düzenlenen Bilim Kafe etkinliklerinin 2’incisi olan "Sessiz Tehdit: Kene" etkinliği Beylerbeyi Sarayı’nın bahçesinde düzenlendi. Etkinliğin Moderatörlüğünü Dede Korkut Eğitim Fakültesi Bilim İletişimi Ofisi Koordinatörü Doç. Dr. Ebru Kuşcu Sır yaptı. Etkinlikte Veteriner Fakültesi Klinik Öncesi Bilimler / Veterinerlik Parazitolojisi Prof. Dr. Zati Vatansever ve Tıp Fakültesi Dahili Tıp Bilimleri / Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Dr. Öğr. Üyesi Elif Özge Damar Mıdık, bilgi ve deneyimlerini katılımcılarla paylaştı. Etkinlikte, iklim değişikliği, küresel ısınma ve aşırı avlanma gibi insan kaynaklı çevresel sorunlar, başta kırsal bölgeler olmak üzere Türkiye’de bazı parazit türlerinin (örneğin kenelerin) popülasyonunda ciddi artışlara neden olduğuna dikkat çekildi. Ayrıca. yaz aylarında özellikle Kırım-Kongo Kanamalı Ateşi (KKKA) gibi ciddi hastalıkların görülme sıklığında artış olduğu vurgulandı. Son dönemde, özellikle Orta ve Doğu Anadolu Bölgelerinde KKKA vakalarındaki yükseliş, hem tarım ve hayvancılıkla uğraşan vatandaşların, hem de sağlık çalışanlarının bu konuda daha fazla bilinçlenmesinin zorunlu olduğu işaret edildi. Etkinliğe katılan Prof. Dr. Zati Vatansever ve Dr. Öğr. Üyesi Elif Özge Damar Mıdık, ‘Kırım-Kongo Kanamalı Ateşi nedir?’, ‘Nasıl bulaşır, belirtileri nelerdir?’, ‘Bu belirtiler görüldüğünde ne yapılmalı?’, ‘Kenelere ve benzeri parazitlere karşı nasıl korunabiliriz?’, ‘Halk arasında doğru bilinen yanlışlar neler?’ ve ‘Kene popülasyonunu azaltmaya yönelik doğal ve kimyasal önlemler nelerdir?’ konularında katılımcıları bilgilendirdi. Etkinlik vatandaşlardan yoğun ilgi gördü. Bu tür etkinliklerin devam edeceği öğrenildi.
Skolyoz tedavisinde erken teşhis çok önemli
29 Haziran 2025 Pazar - 11:58 Skolyoz tedavisinde erken teşhis çok önemli Acıbadem Kayseri Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Dr. Hülya Yüksel; skolyozun tedavisinde erken teşhisin önemine değinerek; "Skolyoz; erken tanıyla omurgadaki problemlerin önüne geçilebilir ve tedavisi mümkündür" dedi. Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Dr. Hülya Yüksel; Skolyoz Ayı nedeniyle hastalık hakkında bilgiler verdi. Hastalığın kız çocuklarında erkeklere göre daha sık görüldüğünü belirten Dr. Yüksel; "Skolyoz; omurganın üç boyutlu deformitesidir. Omurganın sağ, sol, ön, arka olarak 10 dereceden fazla eğri olmasına skolyoz diyoruz. Dünyaca yapılan çalışmalarda toplumda yüzde 2 - 3 oranında görülmektedir. Kız çocuklarda, erkek çocuklara oranla daha sık olarak görülmektedir. Skolyozun nedenleri arasında en sık neden idiopatik dediğimiz nedeni bilinmeyen faktörlerdir. Diğer nedenler ise genetik faktörler, omurga problemleri, travmalar ve kas hastalıkları olarak verilebilir. skolyozun yüzde 80’ini nedeni bilinmeyen idiopatik skolyoz oluşturur" dedi. Hastalığın tanı ve tedavi yöntemlerini aktaran Yüksel; "Omuzlarda eşitsizlik olması, kürek kemiklerinde bir eşitsizlik olması, arkadan bakıldığı zaman kalçanın tekinde yükseklik oluşması, bacak boyu kısalığı varmış gibi omurganın yana doğru eğik olması gibi bulgularla hekime başvurulur. Hekim tarafından değerlendirilen hasta; skolyometre ile poliklinikte muayene edilir, ayrıntılı fizik muayene sonrası skolyometrede herhangi bir bozukluk olması durumunda röntgeni çekilir ve cobb açısına göre skolyoz tanısı konur. Skolyoz tanısı konduktan sonra 10 ila 20 derece arasında fizik tedavi egzersizleri, pozisyonlama ve egzersizlerle hasta takip edilir. 20 ila 40 derece arasındaki açılarda fizik tedavi egzersizleri, pozisyonlama ve korse tedavisi önerilir. 40 derecenin üstündeki eğriliklerde ise genellikle cerrahi sonrası ve öncesi rehabilitasyon şeklinde tedavi sağlanır" ifadelerini kullandı. "Çocuklarımızı erken tanıyalım" Hastalığın tedavisinde erken tanının çok önemli olduğunun altını çizen Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Dr. Hülya Yüksel; "Skolyozlu ebeveynler; özellikle çocuklarının ileride omurga yapısıyla ilgili çok endişeye kapılmakta. Bizler; skolyozun tedavisinin mümkün olduğunu söylemekteyiz. Skolyozu olan çocuklar; mutlaka uygun bir spor dalına yönlendirilmesi, çanta ve okul sıralarındaki ergonomisine dikkat etmesi konusunda mutlaka uyarılmalılar. Skolyoz; erken tanıyla omurgadaki problemlerin önüne geçilebilir ve tedavisi mümkündür. Skolyozlu çocuklarımızı erken tanıyalım ve tedavisini uygulayalım" diye konuştu.
Skolyoz tedavisinde erken teşhis çok önemli
29 Haziran 2025 Pazar - 11:52 Skolyoz tedavisinde erken teşhis çok önemli Acıbadem Kayseri Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Dr. Hülya Yüksel; skolyozun tedavisinde erken teşhisin önemine değinerek; "Skolyoz; erken tanıyla omurgadaki problemlerin önüne geçilebilir ve tedavisi mümkündür" dedi. Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Dr. Hülya Yüksel; Skolyoz Ayı nedeniyle hastalık hakkında bilgiler verdi. Hastalığın kız çocuklarında erkeklere göre daha sık görüldüğünü belirten Dr. Yüksel; "Skolyoz; omurganın üç boyutlu deformitesidir. Omurganın sağ, sol, ön, arka olarak 10 dereceden fazla eğri olmasına skolyoz diyoruz. Dünyaca yapılan çalışmalarda toplumda yüzde 2 - 3 oranında görülmektedir. Kız çocuklarda, erkek çocuklara oranla daha sık olarak görülmektedir. Skolyozun nedenleri arasında en sık neden idiopatik dediğimiz nedeni bilinmeyen faktörlerdir. Diğer nedenler ise genetik faktörler, omurga problemleri, travmalar ve kas hastalıkları olarak verilebilir. skolyozun yüzde 80’ini nedeni bilinmeyen idiopatik skolyoz oluşturur" dedi. Hastalığın tanı ve tedavi yöntemlerini aktaran Yüksel; "Omuzlarda eşitsizlik olması, kürek kemiklerinde bir eşitsizlik olması, arkadan bakıldığı zaman kalçanın tekinde yükseklik oluşması, bacak boyu kısalığı varmış gibi omurganın yana doğru eğik olması gibi bulgularla hekime başvurulur. Hekim tarafından değerlendirilen hasta; skolyometre ile poliklinikte muayene edilir, ayrıntılı fizik muayene sonrası skolyometrede herhangi bir bozukluk olması durumunda röntgeni çekilir ve cobb açısına göre skolyoz tanısı konur. Skolyoz tanısı konduktan sonra 10 ila 20 derece arasında fizik tedavi egzersizleri, pozisyonlama ve egzersizlerle hasta takip edilir. 20 ila 40 derece arasındaki açılarda fizik tedavi egzersizleri, pozisyonlama ve korse tedavisi önerilir. 40 derecenin üstündeki eğriliklerde ise genellikle cerrahi sonrası ve öncesi rehabilitasyon şeklinde tedavi sağlanır" ifadelerini kullandı. "Çocuklarımızı erken tanıyalım" Hastalığın tedavisinde erken tanının çok önemli olduğunun altını çizen Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Dr. Hülya Yüksel; "Skolyozlu ebeveynler; özellikle çocuklarının ileride omurga yapısıyla ilgili çok endişeye kapılmakta. Bizler; skolyozun tedavisinin mümkün olduğunu söylemekteyiz. Skolyozu olan çocuklar; mutlaka uygun bir spor dalına yönlendirilmesi, çanta ve okul sıralarındaki ergonomisine dikkat etmesi konusunda mutlaka uyarılmalılar. Skolyoz; erken tanıyla omurgadaki problemlerin önüne geçilebilir ve tedavisi mümkündür. Skolyozlu çocuklarımızı erken tanıyalım ve tedavisini uygulayalım" diye konuştu. (TB-
Uzmanı uyardı: "Yaşlılar, gebeler ve çocukların öğle saatlerinde dışarı çıkmaması gerekir"
29 Haziran 2025 Pazar - 11:38 Uzmanı uyardı: "Yaşlılar, gebeler ve çocukların öğle saatlerinde dışarı çıkmaması gerekir" Diyarbakır Gazi Yaşargil Eğitim Ve Araştırma Hastanesi Acil Tıp Uzmanı Dr. Ömer Kaçmaz, sıcak havalarda yaşlıların, gebelerin ve çocukların öğle saatlerinde dışarı çıkmaması gerektiği uyarısında bulundu. Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde son günlerde artan sıcak hava dalgası yaşamı olumsuz etkiliyor. Diyarbakır Meteoroloji 15. Bölge Müdürlüğü tahminlerine göre hava sıcaklığının 40 derece, ancak termometrenin 42 derecenin üzerinde olduğu görüldü. Acil Tıp Uzmanı Dr. Ömer Kaçmaz, sıcak çarpmasının özellikle hava sıcaklığının 35-40 dereceyi geçtiği durumlarda vücut ısısını da 37 dereceyi geçip 40 derecelere ulaştığı dönemlerde vücudun maruz kaldığı sıcağa ve neme bağlı oluşan çeşitli semptomların ismi olduğunu söyledi. Sıcak çarpmasının özetle yaz günlerinde çok sık olduğunu, özellikle gündüz saatlerinde, öğle saatlerinde dışarıda çalışan işçiler, askerler, sporcular veya aşırı nemli ortamda yoğun iş yapan kişilerde ortaya çıkabildiğini belirten Dr. Kaçmaz, hipertermi denilen vücut ısısının çok yüksek olması durumu olduğunu kaydetti. Kaçmaz, "Bu bazı belirtilere yol açar özellikle ilk başlarda kimse sıcak çarpması olduğunu anlamayabilir basit bir bulantı hissi, çarpıntı, nefes darlığı sonrasında kusma hali gittikçe ajitasyon, huzursuzluk, sinirlilik sonrasında kusmalara ve sıcak çarpması artmasına bağlı komaya kadar gidebilen bazı semptomlara yol açar. Diyarbakır ve çevresinden sıcak çarpmasından çok sayıda vaka geliyor. Genelde hafif semptomlar oluyor. Daha çok vücutta kuruluk, sıcaklığa bağlı bulantı hissi, sinirlilik bu tarz şeyler. Komayı yılda bir kez olabiliyor. Genelde belli bir yerde çalışan bir kişinin baygınlık geçirmesi sonrası o sıcağa maruziyetinin süre olarak uzamış olmasına bağlıdır diğerleri hafif semptomlarla geçer ama özellikle çocuklar, yaşlılar, gebeler yoğun sıcaklığın olduğu saatlerde dışarıda çalışan kişilerin dikkat etmesi gerekir semptomları çok da ağır olabiliyor bazen tıbbi destek almak gerekir sıcak çarpmasına şüpheleniyorsa mutlaka bir sağlık kuruluşuna başvurmak gerekir" ifadelerini kullandı. Hastaneye ulaşılamayan durumlarda ise sıcaktan korunma yöntemlerine de değinen Kaçmaz, "Serin bir yere geçeceğiz, vücut ısımız artmışsa bol sıvı tüketeceğiz, sıvı tüketebilirsek özellikle böbreği korumuş oluruz. Sıcak çarpmasına bağlı en çok etkilenen organlar böbrek ve karaciğerdir. Bunları korumak için bol sıvı almamız lazım. Bir de düşürebilirsek hemen vücut ısısını düşürmemiz lazım. Serin bir yer bulursak serin bir yer yoksa suya girerek soğuk uygulamayla vücut ısısını düşürerek sıcak çarpmasının önüne geçebiliriz" diye konuştu. Sıcak çarpmasının sadece güneşte kalmaya bağlı oluşmadığını aktaran Dr. Kaçmaz, "Aynı zamanda aşırı nemli ortamda çalışmaya bağlı da oluşur. Özellikle inşaat işçileri bu konuda yüksek risk altındadır. Kapalı bir alanda sıcak saatlerde uzun süre çalışırsak ki bu bazen 45 dakikada bile oluşabiliyor zaten 8 saate kadar maruziyet olursa iş ciddi bir duruma gelebilir. O yüzden bu tür konularda dikkatli davranmamız lazım. Bölgemizde sıcak çarpmasından korunmak isteniyorsa özellikle öğle saatlerinde dışarı çıkmamaya özen göstereceğiz. Dışarı çıksak bile en kısa sürede işimizi bitirip yine serin bir yere geçmeliyiz. Nemli ortamlarda çok bulunmamalıyız, güneşten sakınmak için şemsiye ve benzeri şeyler kullanabiliriz. Hafif ve hava geçirebilen açık renkli elbiseler giymeliyiz, suyu tutan elbiselerden uzak durmalıyız" dedi.
Yetersiz gıda alınımı kanserden kurtulan hastalarda ölüm riskini artırıyor
29 Haziran 2025 Pazar - 11:17 Yetersiz gıda alınımı kanserden kurtulan hastalarda ölüm riskini artırıyor Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde Öğretim Üyesi olan Prof. Dr. Uğur Coşkun, kanserden kurtulan hastalarda yetersiz beslenmenin ölüm riskini artırdığı üzerine açıklama yaptı. Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi, Tıbbi Onkoloji Bilim Dalı Öğretim üyesi Prof. Dr. Uğur Coşkun, yetersiz gıda alınımının kanserden kurtulan hastalarda ölüm riskini artırdığı ile ilgili açıklamalarda bulundu. Coşkun, sağlık kuruluşlarında gıda güvencesizliği taramasının yapılması ve ihtiyaç sahibi bireylerin yardım programlarına yönlendirilmesi gibi girişimlerde bulunmanın önemini belirtti. Uğur Coşkun açıklamasında şu ifadelere yer verdi: "Kanserin gerek gelişiminde gerekse kanser tedavisi esnasında beslenmenin ne kakar önemli olduğunu biliyoruz. Fakat ABD’ de yeni yapılan bir çalışmada ilk defa gıda güvensizliğinin yani vücut için gerekli olan gıdaların zamanında ve yeterince temin edilememesinin kanserden kurtulan bireylerde ölüm riskini ciddi oranda artırdığını ortaya koydu. Bu araştırmaya göre sağlıklı gıdaya erişimi olmayan kanser hastalarının ölüm riski yüzde 28 daha yüksek. ABD’de Perelman Tıp Fakültesi’nden bilim insanları, 5 bini aşkın kişinin sağlık verilerini inceledi. Araştırma, JAMA Health Forum adlı bilimsel dergide yayımlandı. Buna göre, gıda güvencesizliği yaşayan bireylerin ölüm riski, sağlıklı gıdaya erişimi olanlara kıyasla yüzde 28 daha fazla. Üstelik bu fark, yaş, cinsiyet, sigara kullanımı gibi faktörler hesaba katıldığında da geçerli." "Gıda yardımı programlarına katılmayan bireylerde risk yüzde 42’ye çıkıyor" Verilerin 2011-2012 yıllarındaki ABD Ulusal Sağlık Anketi ve 2019 yılına kadarki ölüm kayıtlarına dayandığına değinen Coşkun, "Araştırmaya katılanların yüzde 10’unun gıda güvensizliği yaşadığı tespit edildi. Bu grubun hem kansere bağlı hem de tüm nedenlere bağlı ölüm oranlarının daha yüksek olduğu görüldü. Gıda güvencesizliği yaşayıp devlet destekli gıda yardımı programlarına katılmayan bireylerde bu riskin yüzde 42’ye kadar çıktığı belirtiliyor. Bu çalışma, gıda güvencesizliği ile kanser sonrası ölüm riski arasındaki ilişkiyi gösteren ilk bilimsel araştırma olma özelliğini taşıyor" dedi. "Sağlıklı gıdaya erişim, hastaların yaşam süresini uzatabilir" Sağlıklı gıdanın kanser tedavilerinde düşünülenden çok daha önemli olduğunu vurgulayan Uğur Coşkun, "Sağlıklı gıdaya erişim, hastaların yaşam süresini uzatabilir. Tabii, kanser hastalarının tedavi sürecinde sosyal ihtiyaçlarının da göz önünde bulundurulması gerekiyor. Ayrıca, sağlık kuruluşlarında gıda güvencesizliği taramasının yapılması ve ihtiyaç sahibi bireylerin yardım programlarına yönlendirilmesi gibi girişimlerde bulunmak oldukça önemli. Sonuç olarak kanser tedavisi esnasında beslenme ne kadar önemli ise tedaviler sonrası kanserden kurtulan hastalarda da gıdalara erişim ve sağlıklı gıdaların tüketilmesi yine o kadar önemli diyebiliriz" ifadelerini kullandı.
TUSYAD Bölge Bilimsel Toplantısı Erzincan’da yapıldı
29 Haziran 2025 Pazar - 11:04 TUSYAD Bölge Bilimsel Toplantısı Erzincan’da yapıldı Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanları ile asistanlarının katıldığı TUSYAD Bölgesel Bilimsel Toplantı Erzincan’da yapıldı. Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi Prof. Dr. Erdoğan Büyükkasap Kültür ve Kongre Merkezi’nde bölgede farklı illerden ortopedistlerin katıldığı ön çapraz bağ yaralanmaları hastalıklarında kullanılan gelişmiş cerrahi teknikler deneyimli eğitmenler tarafından anlatıldı. Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi Mengücek Gazi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Nizamettin Koçkara gerçekleştirilen toplantı ile ilgili bilgi verdi. Koçkara, "Bugün Erzincan’da Türkiye Spor Yaralanmaları Artroskopi ve Diz Cerrahisi Derneği (TUSYAD) Erzurum Şubesi ile birlikte düzenlediğimiz ön çapraz bağ konulu panelimize Rize’den, Trabzon’dan, Giresun’dan, Sivas’tan, Van’dan ve Erzurum’dan olmak üzere ortopedistler katılım sağladı. TUSYAD Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Yavuz Kocabey’in de katılım sağladığı toplantının bilimsel açıdan yüksek verimlilikle tamamlandığını söyleyen Prof. Dr. Koçkara, amacımız bölgemizde ki ortopedi uzmanların bu konuda güncel bilgilerle eğitimdeki tecrübeli isimlerle buluşturmak, bölgemizde verilen hizmetin kalitesini artırmak. Hepimizin bildiği gibi ön çapraz bağ yaralanmaları insanlarımızın hayatında hayat kalitesini oldukça bozan bir yaralanmadır, bu yaralanmaların tedavisinde, teşhis ve tedavi sonrası sürecinde mevcut ve en güncel bilgileri meslektaşlarımıza sunmak." dedi. Yapılan toplantının Erzincan, üniversite ve meslektaşlar için oldukça yararlı olduğunu belirten Prof. Dr. Koçkara tüm katılımcılara teşekkür ederek konuşmasını tamamladı. Katılımcılar ön çapraz bağ yaralanmaları hastalıklarında kullanılan gelişmiş cerrahi teknikleri en deneyimli eğiticilerden dinleme fırsatı buldular.