Yerel Haberler
Eskişehir
12 Mayıs 2026 Salı - 16:53 Anadolu Üniversitesi ’Uzay Turizmi’ dersi ile geleceğin rehberlerini gökyüzüne hazırlıyor Anadolu Üniversitesi Turizm Fakültesi Turizm Rehberliği Bölümü Dr. Öğr. Üyesi Barış Seyhan, Türkiye’de ilk kez açılan ’Uzay Turizmi’ dersinin öğrencilere yalnızca yeni bir ders içeriği sunmadığını, aynı zamanda yeni bir bakış açısı kazandırdığını söyledi. Uzay turizmi günümüzde yalnızca bilim kurgu anlatılarının ötesine geçerek turizm sektöründe yeni bir uzmanlık alanı olarak öne çıkıyor. Üniversitelerde açılan dersler ise öğrencileri bu yeni alanlara hazırlarken aynı zamanda farklı bakış açıları kazandırmayı hedefliyor. Anadolu Üniversitesi Turizm Fakültesi Turizm Rehberliği Bölümünde verilen ’Uzay Turizmi’ dersi de bu kapsamda dikkat çekiyor. Türkiye’de ilk uzay turizmi dersi Anadolu Üniversitesi Turizm Fakültesi Turizm Rehberliği Bölümü Dr. Öğr. Üyesi Barış Seyhan, Türkiye’de ilk kez açılan ’Uzay Turizmi’ dersinin öğrencilere yalnızca yeni bir ders içeriği sunmadığını, aynı zamanda yeni bir bakış açısı kazandırdığını ve dersin ortaya çıkış sürecinde dünyadaki gelişmeleri yakından takip etme isteğinin belirleyici olduğunu ifade ediyor. Dersin Türkiye’de bir ilk olduğunu vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Barış Seyhan, "Bu, dünyada ilk açılan ders değil Türkiye’de ilk açılan ders. Anadolu Üniversitesinde bu ders içeriklerinden faydalandık ancak kendimize özgü şekilde yorumlayarak ve Anadolu Üniversitesinin ihtiyaçlarına göre geliştirerek 2020 yılında hayata geçirdik" dedi. ’Yeni uzay’ bakış açısı: Sadece gökyüzü değil yeni bir turizm alanı Dersin temel amacının öğrencilere ’yeni uzay’ bakış açısı kazandırmak olduğunu belirten Dr. Öğr. Üyesi Barış Seyhan, bu yaklaşımın yalnızca uzaya gitmekle sınırlı olmadığını söyledi. Dr. Öğr. Üyesi Seyhan "Hem dünyayı yakalamak hem de öğrencilerimizin gözünü gökyüzüne çevirmek istiyoruz." ifadelerini kullanarak uzay turizminin astrofotoğrafçılık, göktaşı yağmuru izleme etkinlikleri gibi geniş bir alanı kapsadığını dile getirdi. Uzay turizminin artık geleceğin değil bugünün konusu haline geldiğini belirten Turizm Fakültesi öğretim üyesi Seyhan, bu alanın turizm sektöründe yeni meslekler doğurduğunu ifade etti. 52 ülkeden gençlerin katıldığı bir araştırmaya da değinen Dr. Öğr. Üyesi Seyhan, uzay turu rehberliğinin geleceğin meslekleri arasında öne çıktığını söyledi. Uygulamalı eğitim ve öğrenci projeleri Ders kapsamında öğrencilerin önce uzayın temel kavramlarını öğrendiğini belirten Dr. Öğr. Üyesi Barış Seyhan ardından öğrencilerin gerçek verilere dayalı hayali uzay turları tasarladığını aktardı. Öğrenciler bu turları afiş, video ve sunumlarla anlatarak yenilikçi üretim süreçlerine dahil oluyor. Dr. Öğr. Üyesi Seyhan, bu çalışmaların öğrencilerin farklı disiplinlerle bağlantı kurmasını sağladığını ve yapay zekâ kullanımının da teşvik edildiğini belirterek öğrencilerin derse ilgisinin yüksek olduğunu söyledi. Disiplinlerarası yaklaşım ve yeni meslek alanları Türkiye’nin uzay turizmi alanında ilerleyebilmesi için disiplinlerarası çalışmanın önemine dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Barış Seyhan uzay hukuku, gastronomi, rehberlik ve iletişim gibi alanların birlikte düşünülmesi gerektiğini ifade etti. Uzay turizmini yalnızca uzaya gitmek değil, sürecin tüm aşamalarına katkı sunmak olarak değerlendirdiklerini belirtirken bu dersi alan öğrencilerin gelecekte uzay gözlem noktaları, gökyüzü olayları ve tematik rotalar gibi alanlarda yeni kariyer fırsatları elde edebileceğini söyledi. Motivasyon kaynağı: Alper Gezeravcı buluşması Ders kapsamında gerçekleştirilen önemli etkinliklerden birinin de Türkiye’nin ilk astronotu Alper Gezeravcı’nın geçtiğimiz aylarda öğrencilerle buluşması olduğunu belirten Dr. Öğr. Üyesi Barış Seyhan, bu buluşmanın öğrenciler için güçlü bir motivasyon kaynağı olduğunu ifade ederken benzer etkinliklerin uygun takvimler doğrultusunda devam etmesinin planlandığını da sözlerine ekledi.
ESOGÜ Hukuk Fakültesi projesine TÜBİTAK desteği
06 Aralık 2024 Cuma - 15:53 ESOGÜ Hukuk Fakültesi projesine TÜBİTAK desteği Eskişehir Osmangazi Üniversitesi (ESOGÜ) Hukuk Fakültesi’nin hayata geçirdiği “Çevresel Sürdürülebilirliğin Teşebbüslerin Rekabet Politikalarına Etkisi: Türk Mevzuatı ve Avrupa Birliği Müktesebatı ile Güncel Uygulamalar Kapsamında Disiplinlerarası Bir Yaklaşımla Değerlendirme ve Öneriler” başlıklı proje, TÜBİTAK desteği kazandı. Projenin tanıtım toplantısı ESOGÜ Rektörlük Senato Salonu’nda ESOGÜ Rektör Yardımcısı ve Hukuk Fakültesi Dekan Vekili Prof. Dr. Emine Gümüşsoy ile Eskişehir Barosu Başkanı Av. Barış Günaydın’ın da katılımları ile gerçekleştirildi. Çağımızın en kritik meselelerinden biri olan çevresel sürdürülebilirlik ile modern hukuk sisteminin temel taşı olan rekabetin korunması arasındaki ilişkiye odaklanmakta olan proje; hukuk, ekonomi ve çevre bilimlerinin kesişim noktasında, disiplinlerarası bir anlayışla hazırlandı. ESOGÜ Hukuk Fakültesi Dr. Öğr. Üyesi Burcu İrge Erdoğan yürütücülüğünde; Doç. Dr. Kazım Sedat Sirmen, Dr. Öğr. Üyesi Bilge Aytuğar, Dr. Öğr. Üyesi Nazlı Elbir, Araş. Gör. Gökberk Atacan’dan oluşan proje ekibine Boğaziçi Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden Dr. Öğr. Üyesi Muzaffer Eroğlu proje danışmanlığı yapıyor. Proje ile ilgili olarak ESOGÜ Hukuk Fakültesi’nden yapılan açıklamada, “Projemiz sürdürülebilirliğin rekabet politikalarına etkisini hem teorik hem de pratik düzeyde ele alarak, yerel yönetimler ve özel teşebbüslerle iş birliği içinde yürütülmektedir. Bu, sadece akademik bir çalışmanın ötesinde, ülkemizin ekonomik ve çevresel politikalarına ışık tutacak bir girişimdir. Ayrıca Rekabet Kurumu’nun projemize desteği ve süreçteki etkin katılımı, bu çalışmanın ulusal düzeyde oluşturduğu etkiyi daha da güçlendirecektir. Dünya artık sürdürülebilirlik temelli bir ekonomik düzene doğru hızla ilerlemektedir. Bu dönüşümde hukuk, yalnızca düzenleyici bir çerçeve sunmanın ötesine geçerek, çevresel hedefler ile ekonomik gerçeklikler arasında bir denge kurma görevini üstlenmiştir. Projemiz bu bağlamda, sadece hukuki ve akademik alana değil, uygulamaya yönelik yenilikçi çözümler sunmayı da hedeflemektedir. Hukuk, çevre ve rekabet politikalarını birleştiren bu öncü çalışmanın çıktılarının gerek akademik dünyada gerekse uygulamada derin izler bırakacağına yürekten inanıyoruz.” Denildi.
Okul arazisine lavanta, biberiye, kekik ve adaçayı fidanları diktiler
06 Aralık 2024 Cuma - 15:49 Okul arazisine lavanta, biberiye, kekik ve adaçayı fidanları diktiler Eskişehir İl Tarım ve Orman Müdürlüğü ekipleri, 5 Aralık Dünya Toprak Günü çocuklarla birlikte lavanta, biberiye, kekik ve adaçayı fidanları dikti. Eskişehir İl Tarım ve Orman Müdürlüğü, 5 Aralık Dünya Toprak Günü kapsamında anlamlı bir etkinliğe imza attı. Etkinlik, Odunpazarı 30 Ağustos Ortaokulu’nda gerçekleştirilirken, açılış konuşmalarını Okul Müdürü Mehmet Berberler ve Eskişehir İl Tarım ve Orman Müdürü Ender Muhammed Gümüş yaptı. Program kapsamında Tarımsal Altyapı ve Arazi Değerlendirme Şube Müdürü Ece Özel Cura, toprağın önemi üzerine dikkat çeken bir sunum gerçekleştirdi. Öğrencilere ayrıca toprakla ilgili farkındalık oluşturmayı amaçlayan kısa bir film izletilerek, farklı toprak çeşitleri tanıtıldı. Etkinlik, Eskişehir İl Tarım ve Orman Müdürlüğü, Orman Bölge Müdürlüğü ve İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nün iş birliğiyle düzenlenirken, öğrencilerle birlikte okul arazisine lavanta, biberiye, kekik ve adaçayı fidanları dikildi. Bu uygulamalı çalışma, öğrencilere hem toprağın korunması hem de bitki yetiştiriciliği konusunda önemli bir deneyim kazandırdı. Etkinliğe Eskişehir İl Tarım ve Orman Müdürü Ender Muhammed Gümüş, İl Milli Eğitim Müdür Yardımcısı Emine Tunç, Tarımsal Altyapı ve Arazi Değerlendirme Şube Müdürü Ece Özel Cura, Koordinasyon ve Tarımsal Veriler Şube Müdürü Hasan Öz, İl Milli Eğitim Şube Müdürü Ayben Çimen ve Okul Müdürü Mehmet Berberler ile öğretmenler, teknik personel ve çok sayıda öğrenci katılım sağladı. Program, toprağın ve doğanın korunması ile sürdürülebilir bir gelecek ve gelecek nesillere daha yaşanabilir bir çevre bırakılması adına için farkındalık oluşturma hedefiyle gerçekleştirildi.
ESOGÜ’den artan antibiyotik dirençleri uyarısı
06 Aralık 2024 Cuma - 15:48 ESOGÜ’den artan antibiyotik dirençleri uyarısı Eskişehir Osmangazi Üniversitesi (ESOGÜ) Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Ana Bilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Uğur Bilge, artan antibiyotik dirençleri hakkında bilgilendirici bir açıklama yaptı. Prof. Dr. Bilge, artan antibiyotik direncinin ciddi enfeksiyonlara, komplikasyonlara, daha uzun hastane yatışlarına ve yüksek ölüm oranlarına sebep olduğunu anlattı. Antibiyotiklerin aşırı reçetelenmesinin yan etki riskinin artmasına sebep olduğunu anlatan Bilge, “Alerjik reaksiyonlar, karın ağrısı, ishal ile karaciğer ve böbrek problemleri bu yan etkilere örnek olarak verilebilir. Çocuklar yılda ortalama 6-8 kez soğuk algınlığı geçirebilirler ve bu oran bazı çocuklarda 12’ye kadar çıkabilir. Yaşla beraber hastalık sıklığı azalmakla birlikte erişkin yaş döneminde yılda 2-3 enfeksiyon geçirilebilir. Solunum yolu enfeksiyonlarında uygunsuz/gereksiz antibiyotik kullanımı yüzde 30-50 arasındadır ve antibiyotiklerin yarısının uygunsuz kullanıldığı kabul edilir. Antibiyotikler virüslerin neden olduğu enfeksiyonları tedavi edemez. Bu bilimsel bir gerçektir ve son yıllarda insanlar arasında daha yaygın olarak bilinir hale gelmiştir. Bu artan farkındalığa rağmen, her yıl grip mevsimi antibiyotik kullanımının artmasına ve uygunsuz kullanıma yol açar. Enfeksiyonlar nedeniyle kullanılan antibiyotikler insan ve hayvanlar nedeniyle doğaya salınmakta ve antibiyotik direncine neden olmaktadır. Antibiyotikler gerçekten ihtiyaç duyulduğunda etkililiğini korumak için dikkatli kullanılmalıdır” diye kaydetti. “İlaçlarınızı bilinçli kullanın, antibiyotiklerin gücü azalmasın” Prof. Dr. Uğur Bilge, son araştırmaların, grip benzeri hastalığı olan hastaların uygunsuz antibiyotik alma oranının hala yüksek olduğunu ortaya koyduğunu belirterek şunları anlattı; “Grip veya soğuk algınlığında tedavi, semptomları hafifletmeye yöneliktir. Grip olan kişiler istirahat etmeli ve bol sıvı tüketmelidir. Çoğu kişi bir hafta içinde kendi kendine iyileşir. Şiddetli vakalarda ve risk faktörleri olan kişilerde tıbbi bakım gerekebilir. Bakteri, mantar ve viral enfeksiyonlar dahil olmak üzere mikrobiyal enfeksiyonların başarılı tedavisi ilaçlara artan direnç nedeniyle engellenmektedir. Yeni dirençli mekanizmaların ortaya çıkması ve yayılması; idrar yolu enfeksiyonları, üst solunum yolu enfeksiyonları, tifo ve grip gibi birçok yaygın hastalığın tedavisini tehdit ederek tedavi başarısızlığına, kalıcı sakatlığa hatta ölüme neden olmaktadır. Yeni ilaçlar mevcut olmadığı sürece kanser kemoterapisinin, transplantasyon cerrahisinin, yoğun bakım hasta takibinin ve hatta küçük diş prosedürlerinin başarısı ilaç direnci nedeniyle ciddi şekilde tehdit altındadır. İlaçlara direnç nedeniyle antibiyotikler güç kaybetmektedir. Bu konu sadece küçük bir alanı değil tüm dünyayı etkilemektedir. Direnci engellemek için doktorunuza güvenin, antibiyotik talep etmeyin, başkasının antibiyotiğini kullanmayın ve kendi ilacınızı tavsiye etmeyin. İlaçlarınızı bilinçli kullanın. Antibiyotiklerin gücü azalmasın.”
Turkuaz Semt Polikliniği’yle ağız ve diş sağlığı hizmetlerine erişim kolaylaşacak
06 Aralık 2024 Cuma - 15:46 Turkuaz Semt Polikliniği’yle ağız ve diş sağlığı hizmetlerine erişim kolaylaşacak Eskişehir İl Sağlık Müdürlüğü’ne bağlı Eskişehir Ağız ve Diş Sağlığı Hastanesi bünyesinde Turkuaz Semt Polikliniği açılıyor. Tepebaşı ilçesi, Sazova Mahallesi’nde hizmet verecek olan Turkuaz Semt Polikliniği’nin, Eskişehir İl Sağlık Müdürlüğü’ne bağlı Eskişehir Ağız ve Diş Sağlığı Hastanesi bünyesinde faaliyet göstereceği belirtildi. Eskişehir İl Sağlık Müdürü Doç. Dr. Yaşar Bildirici tarafından yapılan konuşmada, çok yakında açılacak olan Turkuaz Semt Polikliniği’nin vatandaşlara daha hızlı, kaliteli ve erişilebilir ağız ve diş sağlığı hizmetleri sunacağı ifade edildi. Poliklinikte, 5 diş hekiminin görev yapacağı ve geniş bir yelpazede ağız ve diş sağlığı hizmetleri sunulacağı aktarıldı. “Turkuaz Semt Polikliniği ile Eskişehir halkı diş sağlığı hizmetlerine artık daha yakın olacak” İl Sağlık Müdürü Doç. Dr. Yaşar Bildirici, açılacak yeni poliklinikle birlikte Eskişehir’de diş sağlığı hizmetlerinin daha erişilebilir olacağına dikkat çekerken, açıklamasında şu ifadelere yer verdi: “Bu yeni poliklinikle, sağlık hizmetlerine erişimi daha da kolaylaştırıyoruz. Şehrimizin farklı bölgelerine açacağımız bu tür merkezlerle vatandaşlarımıza daha hızlı ve kaliteli hizmet sunmayı hedefliyoruz. Turkuaz Semt Polikliniği ile Eskişehir halkı diş sağlığı hizmetlerine artık daha yakın olacak. Sunulan hizmet çeşitliliği ve modern altyapımızla halkımızın tüm ihtiyaçlarını karşılamaya odaklanıyoruz. Bu merkez, Eskişehir’in sağlık altyapısını güçlendirme hedeflerimizin önemli bir parçası olacak.”
Doğal doğum hem anne hem bebek sağlığı için çok faydalı
06 Aralık 2024 Cuma - 15:40 Doğal doğum hem anne hem bebek sağlığı için çok faydalı Acıbadem Eskişehir Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Gizem Kaplan, doğum eyleminin kendiliğinden başlayıp devam eden ve yine kendiliğinden sonlanan doğal doğumun anne ve bebek için faydaları hakkında önemli bilgiler verdi. Annelerin doğal doğum yapmasının hem kendilerinin hem de bebeklerinin sağlığı için çok önemli olduğunu belirten Dr. Kaplan, sezaryen doğuma tıbbi zorunluluk durumunda başvurulduğunu vurgulayarak, “Doğum gebeliğin 37 ila 42. haftası arasında herhangi bir günde başlayabilir. Doğumun kendiliğinden başlamasına izin verilmesi doğumun kolay ilerleme ihtimalini artıracaktır. 37 haftadan sonra bebekler gelişimlerini anatomik olarak tamamlar. 40.haftada ise artan riskler aileye anlatılıp daha sıkı takiple doğum beklenebilir ya da doğum eylemi başlatılabilir, zorunlu durumlarda ise gebelik sezaryenle sonuçlandırılabilir” dedi. Beklemeyi tercih eden ailelerde takiplerin sıklaştırılacağını ancak bekleme riskini almak istemeyen aileler için ise vajinal doğumu tetikleyici bazı uygulamalarla vajinal doğum denenebileceğini belirten Dr. Gizem Kaplan, “Ancak unutulmamalıdır ki doğum eylemi kendiliğinden başladığında daha kolay ilerlerken müdahale ile başlatıldığında daha zor ilerleyebilir, ek müdahale ihtiyacı artabilir ve sezaryen ihtimali artar. Bu riskleri almak istemeyen ailelerde ise gebelik planlı bir sezaryen ile sonuçlandırılabilir. Fakat planlı bir sezaryenin riskleri de beklemenin ya da vajinal doğumu başlatmanın risklerinden daha az değildir” ifadelerini kullandı. “Doğum sürecinin ilk belirtisi kasılmalardır” Dünyada ne kadar anne ve bebek varsa o kadar doğum hikayesi olduğundan bahseden Dr. Kaplan “Temelde tüm doğumlar 3 bulgu ile başlar. İlki olan kasılma, gebeliğin son haftalarında rahim doğuma hazırlık için bazı kasılmalar yaşar, yani egzersiz yapar. Bu yalancı kasılmalar dinlenmeyle, hareket edince, bir şeyler yemekle geçebilir. Gerçek bir doğum kasılması ise hiç bir durumda geçmez ve gerilemez. Doğum kasılmaları ritmiktir. Giderek sıklığı artar, süresi uzar ve yoğunluğu artar. Doğum kasılmaları başladığında ritmik kasılmalar hissedildiğinde mutlaka doktora haber verilmelidir” diye konuştu Suyun gelmesinin ikinci bulgu olduğunu belirten Dr. Kaplan, bazı gebelerde çok bazılarında ise az su geldiğini belirtirken, çamaşırında ıslaklık hisseden gebelerin mutlaka çamaşır değiştirip tekrar ıslanmaya devam ediyor mu diye kontrol etmeleri gerektiğini söyledi. Su geliyorsa mutlaka doktora haber vermek gerektiğinin; suyun gelmesinden sonra 24-36 saat içinde doğum olmaması halinde bebekte enfeksiyon riskinin doğabileceğinin altını çizdi. “Nişan doğumun habercisidir” Gebeliğin son günlerinde jöle kıvamında, beyaz, pembe ya da kanlı gelen ve halk arasında nişan olarak tanımlanan akıntının da son bulgu olduğunu ifade eden Dr. Kaplan “Bu yapı doğuma yakın atılabilir. Her doğumda gelmek zorunda değildir. Ancak nişan geldiğinde ortalama 1 hafta-10 gün içerisinde doğumun başlayacağı tahmin edilir. Acele etmeye gerek yoktur ancak mutlaka doktor haberdar edilmelidir. Daha koyu renkli kanama ya da lekelenmelerde ise doktora acilen haber verilmelidir” diye konuştu. “2 saat hareket etmezse doktora haber verin” Gebeliğin son haftalarında bebeklerin yeri daraldığı için hareketlerinin kısıtlanıp azalacağına, gündüz hareketsiz olan bebeklerin akşam hareketleneceğine işaret eden Dr. Kaplan son haftalarda en az 2 saat boyunca hiç hareket hissedilmezse mutlaka doktora haber verilmesini söyledi. Kasılmalar kendiliğinden geldiğinde rutin suni sancı vermenin annenin ağrısını artırmak ve bebeğin strese girme riskini artırmak gibi sonuçları olabileceğinden bahseden Dr. Kaplan bu evrede anneye destek olunması, mümkünse kesintisiz ebe desteği verilmesi gerektiğini vurguladı. “Çömelme, diz dirsek pozisyonları kolaylık sağlayabilir” Doğum sürecinde rahim ağzı açıklığı tamamlandığında annenin istediği pozisyonda olması gerektiğini savunan Dr. Kaplan “Halk arasında çatal diye de bilinen litotomi masası doğumun fizyolojisi, anatomisi, mahremiyet ihtiyacı açısından uygun değildir. Annenin dikey pozisyonlarda olabildiği çömelme, diz dirsek, öreke ya da suda doğum seçenekleri anne adayına sunulmalıdır. Dikey doğum pozisyonlarında mahremiyet daha kolay sağlanabilir. Anne yerçekimi etkisini kullandığı için ve pelvis açıları daha geniş olduğu için bu pozisyonlarda bebeği daha kolay itebilir” dedi. Anneyi ıkınmaya zorlamamak gerektiğine dikkat çeken Dr. Kaplan, “Anne ıkınma hissi ile bebeğini ilerletirken baş görünmeye başladığında uygulanan çeşitli nefes ve ıkınma teknikleri ile sıcak kompres, perine masajı gibi teknikler de doğumda kesi ve dikiş ihtiyacını azaltmaktadır. Bebeğin başı çıktıktan sonra genellikle omuzlar da kendiliğinden çıkar. Çıkmadığı durumlarda hekim ya da ebe tarafından omuzlar kurtarılır” diye konuştu. Dr. Kaplan doğum sonrasında anneyle bebeğin bol bol buluşturulması, emzirmenin teşvik edilmesi, anneye emzirme danışmanlığı desteği verilmesi gerektiğini dile getirdi. Her şeyin yolunda gittiği gebeliklerde annelerin yüzde 90’ının tıbbi müdahaleye ihtiyaç duymadığını ifade etti. “İlk emzirme doğumhanede başlatılmalı” Bebek doğduktan sonra anne ile anında ten tene temas sağlanması gerektiğini vurgulayan Dr. Kaplan “Tıbbi bir gereklilik yoksa anne ve bebek ilk bir saat ayrılmamalı, mümkünse doğumhanede ilk emzirme başlatılmalıdır. Ten tene temas anne bebek bağının artmasına, sütün gelişinin kolaylaşmasına, bebeğin emme refleksinin iyi olmasına yardımcı olur. Anne ile bebek arasındaki kordon bağı mümkünse geç kesilmelidir. Kordonda kalan kanın olabildiğince bebeğe geçişinin sağlanması bebeğin kansızlık açısından korunmasını, kök hücre ve antikorları alarak bağışıklığının güçlü olmasını sağlamaktadır. Kordon tıbbi olarak engel bir durum yoksa kan akımı kesilene kadar beklendikten sonra da kesilebilir” dedi.
Gündoğmuş çifti kaybolan mesleği yarım asırdır yaşatmaya çalışıyor
06 Aralık 2024 Cuma - 09:45 Gündoğmuş çifti kaybolan mesleği yarım asırdır yaşatmaya çalışıyor Eskişehir’de 49 yıllık evli Ömer ve Sevim Gündoğmuş çifti, ilerlemiş yaşlarına rağmen yok olmaya yüz tutmuş yün yorgan ve yastık işini el ele vererek yaşatmaya çalışıyor. Çiftin hem işinde hem de evliliklerindeki dayanışması ve tüm zorluklara rağmen birbirlerine olan hoşgörüsü çevresine örnek oluyor. Eskişehir’de 2 çocuk sahibi 76 yaşındaki Ömer ve 71 yaşındaki Sevim Gündoğmuş çifti yıllardır yorgancılık yapıyor. Ömer Gündoğmuş tarafından gerçek eğrilen yünlerle doldurulan yorganlar, eşi Sevim Gündoğmuş tarafından dikiliyor. Evliliğin ilk yılından buyana 49 yıldır aynı dükkânda çalışan Gündoğmuş çifti, hem iyi anlaşmaları, hem de çalışma sistemleri konusunda çevresine örnek oluyor. Eşini çok sevdiğini belirten 76 yaşındaki Ömer Gündoğmuş, gün boyu eşiyle birlikte çalıştığı için daha da keyifli iş gördüklerini belirtti. Sevim Gündoğmuş ise günümüzde evli çiftlerin çabucak kavga ettiğine ve buna çok üzüldüklerine değindi. Yün yastık ve yorganın işlenişi İşinin inceliklerini anlatan Ömer Gündoğmuş, elyaf yorgana göre yün yorganın faydalarından bahsetti. Gündoğmuş, yün yoganın kişiye daha kaliteli uyku sunduğunu ifade ederken, piyasada ise elyaf yorganın yaygın olduğunun altını çizdi. Eski yorgan ve yatıkların içinden çıkan yünleri işledikten sonra tekrardan yorgan ve yastıkların içini doldurduğunu ifade eden Gündoğmuş, işin inceliklerinden bahsetti. Belli bir fiyat tarifesi olmadığını belirten Gündoğmuş, maddi durumu olmayan vatandaşların yorganlarını normalden daha uygun fiyata doldurduğunu söyledi. Mesleğinde ustanın artık yetişmediğini belirten Gündoğmuş, bu zanaatı yakında kaybolacağından korktuğundan bahsetti. “Çırak yok, ama talep fazla” 76 yaşındaki Ömer Gündoğmuş, "40 sene önce Kuyumcular Çarşısı’nın orada bir yorgancı dükkânımız vardı. Biz orada babamızın yanında yetiştik. Babamız esnafın işini yapan bir adamdı, sanatkardı. Onun sayesinde biz de bir şeyler öğrendik, yanında ona yardımcı olduk. Hayat böyle devam etti, onlar vefat etti gitti. Şimdi bu işler bize kaldı. Ben bu işi ölünceye kadar devam ettiririm diye tahmin ediyorum. Bu işi yapan kalmadı. Arkadan birileri gelmiyor, çırak yok ama talep fazla. İnsanların sanki tekrar eskiye dönme hevesi var. Bana devamlı geliyorlar, ’Ömer amca dükkanını ne olur kapatma, biz işlerimizi kime yaptıracağız?’ diyorlar. Ben elimden geldiğince kimseyi kırmadan yapmaya uğraşıyorum ama bir yerde yaşım itibariyle ağır gelmeye başladı. Bakalım, nereye kadar sürdüreceğimi ben de bilemiyorum" dedi. “Günde 1 tane dikiyorum, 10 yorgan geliyor” Doğal olan malzemelerin her zaman için insan sağlığı açısından daha iyi olduğuna vurgu yapan Gündoğmuş, "Pamuk ve yün daha sağlıklıdır. Elyafı tercih edenlere ben buradan diyorum, hastalık çoğaldı. Elyaf sağlıksız ve tehlikeli bir madde. Ayrıca bir yangın çıktığı zaman kurtarmak mümkün değil ama bir yün ve pamuk sinsi yanar. Dumanı çıkar, kokusundan anlarsın. Benim kalp doktorum da gelir, buradan yün yastık alır. Günlük yorgan diktiğim zaman basma mitil şeklinde 1 gün içerisinde 4 buçuk 5 saati buluyor. Eşimle birlikte yapıyorum, o da yardımcı oluyor. Biz ikimiz birlikte çalışıyoruz, ikimiz de 70’in üzerindeyiz. Şu anda yorganı 500 liraya dikiyorum. Çift tek tarıyorum, ipi benden, taraması benden. Sadece malzemesini müşteri evinden eski malzemeleri ben onları yeniden değerlendiriyorum, sıfır hale getiriyorum. Burada genellikle kendi yorganım yok, devamlı dışarıdaki insanların işini yapıyorum. Onlar getiriyor, ben yapıyorum. Şu anda 3 aylık doluyum. Getiriyorlar, geri gönderiyorum. Bunu müşterimi kırmadan yapıyorum, ’Beklerseniz dikerim’ diyorum ama beklemezlerse yaşım itibariyle ben de fazla yüklenemiyorum. Mesela bir gün 1 tane dikiyorum, 10 yorgan geliyor. Ben 10 yorgana nasıl cevap vereyim? O yüzden beklemesi lazım. Tuttuğum defterde herkesin sırasına göre dikiyorum, bunu kendilerine de söylüyorum. Telefonlarını alıyorum, bitince haber veriyorum" şeklinde konuştu. “El ele verip mesleği ilerletmeye çalışıyoruz” Eşiyle yaklaşık yarım asırdır dayanışma halinde işlerini yürüttüğünü belirten, 71 yaşındaki Sevim Gündoğmuş ise, şunları söyledi: "Ben genelde dikiş dikiyorum, o yorgan dikişlerini yapıyor. Ben makinede dikiyorum. Yaklaşık 12 yaşında evde dikiş dikmeye başladım. Sonra konfeksiyona diktim, pantolon dikiyordum. Evlendikten sonra baktım yorgan işi var, yorgancılara yardım etmeye başladım. Baştan kayınpederime diktim, sonradan eşimle beraber dükkan açınca onunla beraber çalışmaya başladık. Şimdi böyle devam ediyoruz. Aslında güzel bir meslek yalnız aynı zamanda zor ve tozlu. Ben dikersem onun işi kolaylaşıyor, o da yorganın içine yün doldurup öyle dikiyor. El ele verip mesleği ilerletmeye çalışıyoruz ama biraz yaşımız da ilerlediği için zorlanıyoruz. Ancak elimizden geldiği müddetçe bu işi yapacağız. Yeni nesilde maalesef dikiş becerisi fazla yok. İğne geçirmeyi bilmiyorlar, söküğünü bile dikemeyenler var. Onu bize getiriyorlar, biz dikiyoruz. Beraber çalışmak hakikaten iyi bir şey. Çoğu kişi de eşiyle beraber çalışamaz. Ben evlendiğimden beri beraber çalışıyoruz. Kayınpederim vefat edince biz kendimiz dükkan açtık. O zamandan beri bu şekilde devam ediyoruz."