Son Dakika
|
Ordu’da kıyıya insansız deniz aracı vurdu
MHP ve DEM Parti bayramlaştı: "Terörsüz Türkiye" süreci öne çıktı
Arakçi: "Hürmüz Boğazı açık, temas halinde güvenli geçiş sağlamaya hazırız"
Bağcılar TEM’de yolcu otobüsü alevlere teslim oldu
ABD, İran petrolünün satışına 30 gün süreyle izin verdi
Bayram günü mahalle savaş alanına döndü: 3 ölü, 22 yaralı
Otomobilin çarptığı motosikletli tıp fakültesi öğrencisi hayatını kaybetti
Erzurum’da şüpheli ölüm!
İran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan’dan dünyaya uyarı
Cumhurbaşkanı Erdoğan: "Siyonist İsrail malum yüzlerce, binlerce insanı katletti; İnşallah bunun bedelini de ödeyeceğinden hiç şüphem yok"
Abone
Gündem
Politika
Ekonomi
Dünya
Asayiş
Spor
Video
Yerel
Belgesel
Daha
Fotogaleri
Aktüel
Sağlık
Çevre
Magazin
Kültür Sanat
Eğitim
Teknoloji
Hava Durumu
Tüm Haberler
Tüm Manşetler
RSS
Abone
Gündem
Politika
Ekonomi
Dünya
Asayiş
Spor
Video
Yerel
Belgesel
Daha
Fotogaleri
Aktüel
Sağlık
Çevre
Magazin
Kültür Sanat
Eğitim
Teknoloji
Hava Durumu
Tüm Haberler
Tüm Manşetler
RSS
Whatsapp
İHA Kurumsal
EN
A Genocide Survivor Searching the Ruins of Sabra in Gaza
Bağdat ve Erbil’de havalimanı yakınlarında İHA saldırısı düzenlendi
U20 Grekoromen Güreş Milli Takımı şampiyon oldu
Almanya'da bayram coşkusu: Çocuklar kapı kapı gezip şeker topladı
Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan Nevruz mesajı
İstanbul’da cinayete kurban giden futbolcu genç son yolculuğuna uğurlandı
İran: "71. saldırıda İsrail'e ait askeri hedefler ile ABD üsleri hedef alındı"
Sınırda korkutan patlama: Tır küle döndü
SAĞLIK
Uzmanı açıkladı: "Bayramda kurulan ilişkiler ruh sağlığını güçlendiriyor"
21 Mart 2026 Cumartesi - 11:52:31
Sivas Medicana Hastanesi Uzman Psikolog Kerime Begüm Özkaya, bayram sonrası işe dönüşte yaşanan isteksizliklerin oldukça normal olduğunu söyleyerek, "Psikolojik olarak en sağlıklı bayram, kişinin kendini zorlamadan ama mümkün olduğunca bağ kurduğu, paylaştığı ve anlam bulduğu bayramlardır" dedi. Bayramlarda insanlar günlük hayatın yoğun temposundan uzaklaşarak daha çok sosyal ilişkilerine yöneliyor. Aile ziyaretleri, akraba buluşmaları ve toplu kutlamalar bu dönemlerde artış gösteriyor. İnsanlar bayram süresince paylaşma, yardımlaşma ve birlikte vakit geçirme gibi davranışlara daha fazla önem veriyor. Yeni kıyafetler, hazırlanan ikramlar ve yapılan ziyaretler bayram coşkusunu artırıyor. Bayramlar, toplumda birlik ve beraberlik duygusunun güçlendiği özel zamanlar olarak dikkat çekiyor. Bayramların bireylerin psikolojisi üzerinde genellikle olumlu etkiler oluştururken, bu dönemlerde artan sosyal etkileşim, kişilerin kendilerini bir gruba ait hissetmelerini sağlarken yalnızlık duygusunu azaltıyor. Aynı zamanda paylaşma ve empati gibi duyguların güçlenmesi, bireylerin kendilerini daha anlamlı ve değerli hissetmesine katkı sunuyor. Konuya ilişkin açıklamalarda bulunan Medicana Sivas Hastanesi’nde görevli Uzman Psikolog Kerime Begüm Özkaya, bayram sonrası uyum sürecine dikkat çekerek, "Bu süreçte bireyin kendini birkaç gün uyum süresi tanıması iş yükünü parçalar haline bölmesi ve günlük rutinini yeniden oluşturmayı adaptasyonu kişide kolaylaştırır. Bu yüzden bu yaşadığımız olumsuzluklarda bayram sonrasında gayet normaldir" dedi. "Pozitif duyguları artırır" Kerime Begüm Özkaya, bayramlarda kişinin aidiyet duygusunun arttığını belirterek, "Bayramlarda insanlar günlük hayatın yoğun temposundan uzaklaşarak daha çok sosyal ilişkilerine yöneliyor. Aile ziyaretleri, akraba buluşmaları ve toplu kutlamalar bu dönemlerde artış gösteriyor. İnsanlar bayram süresince paylaşma, yardımlaşma ve birlikte vakit geçirme gibi davranışlara daha fazla önem veriyor. Yeni kıyafetler, hazırlanan ikramlar ve yapılan ziyaretler bayram coşkusunu artırıyor. Bu süreçte bireyler hem duygusal hem de sosyal açıdan daha yoğun bir dönemden geçiyor. Bayramlar, toplumda birlik ve beraberlik duygusunun güçlendiği özel zamanlar olarak dikkat çekiyor. Bayramlar, ruh sağlığını güçlendiren sosyal köprülerdir. Bayramlar sadece kültürel ve dini günler değil aynı zamanda insanların duygusal dünyasını güçlü şekilde etkileyen sosyal dönemlerdir. Bayramlar insanların psikolojisi üzerine genellikle olumlu ve güçlendirici etkileri oluşturur. Bayram psikolojisi bireylerin aidiyet, paylaşma, mutluluk, özlem ve hüzün gibi yoğun duygularını aynı anda yaşayabildiği bir süreçtir. Psikolojik açıdan değerlendirecek olursak, bayramlar kişilere aidiyet ve bağlılık duygusunu arttırır. Bayramlarda aile ziyaretleri, akraba buluşmaları ve toplu kutlamalar olur. Bu durum kişi de bir yere ait olduğunu ve yalnız değilim duygusunu güçlendirir. Sosyal bağların güçlenmesi psikolojik dayanıklılığı ve pozitif duyguları arttırır" dedi. "Kısa sürelide olsa iş stersiden uzaklaştırır" Özkaya, bayramda insanların geçmişi ile bağ kurduğunu söyleyerek, "Bayramlar günlük hayatın rutininden çıkmayı sağlar. Yeni kıyafetler, ikramlar, ziyaretler ve hediyeler gibi gelenekler dopamin ve serotonin gibi mutluluk hormonlarının artmasına yardımcı olur. Stres ve yorgunluğu azaltır. Bayram tatilleri ve sosyal ortamlar insanların iş ve hayat stresinden kısa süreli de olsa uzaklaşmanızı sağlar. Ruhsal rahatlama ve yenilenme hissini oluşturur. Paylaşma ve empatiyi güçlendirir. Bayramda ihtiyaç sahiplerine yardım etmek, büyükleri ziyaret etmek gibi davranışlar işin empati ve merhamet duygusunu arttırır. Yardım etmek kişinin kendini daha değerli ve anlamlı hissetmesini sağlar. Kişide geçmişi ve hatırlarla bağ kurmayı sağlar. Bayramlar çoğu insanlar için çocukluğunu hatırlatan zamanlardır. Bu da kişide nostaljik ve sıcak duyguların yaşanmasını sağlar. Bayramlar bazı insanlar için de zorlayıcı olabilir. Her zaman herkes için aynı derecede mutlu geçmeyebilir. Yalnız yaşayan kişiler, yakınını kaybetmiş olanlar, aile ilişkileri zor olan kişiler, bayramlarda yalnızlık veya hüzün hissedebilir. Bu da gayet normaldir. Bu nedenle bayramlarda çevremizdeki insanları hatırlamak, bir telefon etmek ya da kısa bir ziyaret gerçekleştirmek bile kişinin kendini daha iyi hissetmesine yardımcı olabilir" diye konuştu. "Bayram dönüşü işte yaşanan isteksizlik normaldir" Bayram sonrası adaptasyon sürecinden bahseden Özkaya, "Psikolojik olarak en sağlıklı bayram kişinin kendini zorlamadan ama mümkün olduğunca bağ kurduğu, paylaştığı ve anlam bulduğu bayramlardır. Ayrıca bahsetmek gerekirse bayram sonrası işe dönüşü yaşama isteksizlik oldukça normaldir. İnsan zihnin dinlenme ve sosyal bağların yoğun olduğu bir dönemden tekrar sorumlulukların olduğu bir ortama geçer. Bu da tabi ki zorlayıcıdır. Bu süreçte bireyin kendini birkaç gün uyum süresi tanıması iş yükünü parçalar haline bölmesi ve günlük rutinini yeniden oluşturmayı adaptasyonu kişide kolaylaştırır. Bu yüzden bu yaşadığımız olumsuzluklarda bayram sonrasında gayet normaldir. Herkese huzurlu, sağlıklı ve mutlu bayramlar diliyorum" şeklinde konuştu.
21 Mart 2026 Cumartesi - 10:58
Hemşirelikten bağışçılığa: Bu kez kendi hücreleriyle hayat kurtardı
Tunceli Ovacık Devlet Hastanesi’nde görev yapan hemşire Mavi Altay, yıllar önce verdiği kök hücre örneğinin eşleşmesiyle bu kez kendi hücrelerini bağışlayarak bir hastaya umut oldu. Ovacık Devlet Hastanesi’nde görev yapan hemşire Mavi Altay, 6 yıl önce verdiği kök hücre örneğinin bir hastayla eşleşmesi üzerine bağış sürecine dahil oldu. Sağlık çalışanı olarak mesleği gereği her gün hastaların tedavisine katkı sunan Altay, bu kez farklı bir sorumluluk üstlenerek doğrudan bağışçı oldu. Yapılan tetkik ve hazırlıkların ardından süreci tamamlayan Altay, kendi hücrelerini bağışlayarak bir hastanın yaşam mücadelesine destek verdi. "Vereceğimiz bir miktar kanla bir kişinin hayatına dokunabiliriz" Bağış sürecinde ve sonrasında yaşadıklarını anlatan Mavi Altay, bir hemşire olarak hastaların hayatına dokunduğunu ancak kendi canından bir parça vererek hayat kurtarmış olmanın çok daha güzel bir duygu olduğunu ifade etti. Altay, "Kızılay’a 6 sene önce kök hücre için örnek vermiştim. Aralık ayında geri dönüş oldu. Örnekler bir hastayla uyuşmuş. Açıkçası bu beni biraz heyecanlandırdı, tedirgin etti, süreçle ilgili bilmediklerim vardı. Sonra Kızılay’daki arkadaşlarla görüştüm. Sağ olsunlar sorularımın hepsini sağlıklı bir şekilde cevapladılar. Sonraki süreçte ilk önce chek up yapıldı. İstanbul’daki chek up sürecinden sonra dokular hastayla uyuştuğu için yaklaşık 15 gün sonra kök hücre tüp toplama işlemi olacaktı. Onun öncesinde bir ilaç verip kanımdaki kök hücreyi artırdılar. İlaç 5 gün sürdü. Hafif kemik ağrısı, grip gibi hafif semptomları oldu. Onun dışında bir sıkıntı yaşamadım. Bu işlemlerden sonra kök hücre toplama işlemine geçtik. Bu süreçte arkadaşlar yine yardımcı oldular. Yaklaşık 3 saat sedyede uzanmak zorundaydım. Bu işlemler esnasında hareket edemiyordum. Ama gayet uyumlu, hoş sohbet insanlarla tatlı bir iletişim halinde olduk. Çekindiğim, korktuğum yerlerde benimle ilgilendiler. İşlem gayet güzel geçti. Sonraki süreçte öğrenebildiğim kadarıyla kök hücre bağışında bulunduğum arkadaşın da iyileşmiş olduğunu duydum. Gayet mutluyum. Bir hemşire olarak zaten insanların hayatına dokunuyorduk ama özellikle kan bağışı yaptıktan sonra kendimden bir parça verdikten sonra birinin hayatını kurtarmış olmak çok güzel. Söyleyebileceğim en önemli şey, bunu sadece bir hastanın hayatını kurtarmak olarak görmesinler. Hastanın yakınları, çevresindeki insanlar, hastayla birlikte her gün hastaneye giden, hasta için uğraşan insanlar için de yapsınlar. Hepimizin başına gelebilecek bir hastalık, hepimizin yaşayabileceği bir sorun. Vereceğimiz bir miktar kanla bir kişinin hayatına dokunabiliriz" diye konuştu. "Yaptığım şeyden dolayı kendimle gurur duyuyorum" Altay, "Etrafımdaki insanlardan çok olumlu tepkiler aldım. Herkes yaptığımın ne kadar gururlu, güzel bir şey olduğundan bahsetti. Ben de çok mutlu oldum. Sonrasında unu çok düşündüm; eğer o bağışı yapmasaydım ne kadar üzüleceğimi, bir insanın hayatına dokunamayacağımı ya da o kişinin bu hastalıktan iyileşemeyeceğini düşündüm ve gerçekten yaptığım şeyden dolayı kendimle gurur duyuyorum. Herkesin canı gönülden yapabileceği bir şeyi yaptım belki ama bence çok önemli bir şey, herkesin de yapması lazım. Buradan söyleyebileceğim en önemli şey herkesin kemik iliği örneği vermesi ve hastalara ulaşması. Bir çocuk, belki bir yetişkin, belki bir anne, belki dede, hala. Yani birine yardım edebiliriz. Onların hayatlarını güzelleştirebiliriz. Bu süreç benim için sadece 20 günden ibaretti. Yani 20 gün içerisinde sadece 5 gün ilaç aldım ama diğer tarafta o hasta belki bir sene daha benim kök hücremi alacak. İyileşecek olsa bile 1 sene hastanede kalacak. Onun için daha yıpratıcı, daha uzun bir süreç" dedi.
21 Mart 2026 Cumartesi - 10:27
Normal doğum Gümüşova’da anlatıldı
Düzce’nin Gümüşova ilçesinde anne ve anne adaylarına yönelik düzenlenen eğitim programında, normal doğumun önemi ve süreci detaylı şekilde anlatıldı. Normal Doğum Eylem Planı kapsamında Gümüşova İlçe Devlet Hastanesi bünyesinde gerçekleştirilen "Doğal Olan Normal Doğum" konulu eğitim programında, katılımcılara doğum sürecine ilişkin kapsamlı bilgiler verildi. Gebe Okulu Koordinatörü Mükerrem Bayrak tarafından verilen eğitimde, anne ve anne adaylarına normal doğumun önemi, süreci ve sağladığı avantajlar hakkında kapsamlı bilgiler aktarıldı. Programda, normal doğumun anne ve bebek sağlığı üzerindeki olumlu etkilerine dikkat çekilerek, doğum sürecine ilişkin doğru bilinen yanlışlar ele alındı. Eğitim süresince katılımcıların soruları yanıtlanırken, doğuma hazırlık süreci, gebelik döneminde dikkat edilmesi gereken hususlar ve sağlıklı bir doğum için öneriler paylaşıldı. Yetkililer, Normal Doğum Eylem Planı kapsamında benzer bilgilendirme çalışmalarının devam edeceğini belirterek, anne ve anne adaylarının bilinçlendirilmesine yönelik faaliyetlerin sürdürüleceğini ifade etti.
21 Mart 2026 Cumartesi - 09:29
Bayramda çocukları şekerden uzak tutun
Diyetisyen Gamze Söylemez, bayramlarda çocuklara çok fazla çikolata ikramlarında bulunulduğunu dikkat çekerek, "Çocuklarınıza daha çok şekeri olmayan, daha doğal şekerli meyve suları ikram edebilirisiniz" dedi. Ramazan Bayramı’ndaki tatlı tüketiminin en çok karşılaştıkları sorulardan birisi olduğunu söyleyen Diyetisyen Gamze Söylemez, sözlerine şöyle devam etti, "Burada dikkat edilmesi gereken kurallardan birisi daha çok sütlü tatlılar tercih edilmeli. Şerbetli tatlılar kan şekerini hızlı yükselttiği için hızlı da düşürebilir. Bu yüzden özellikle kronik hastalığı olan şeker, diyabet tarzı, tip bir tip iki diyabet hastaları, kolesterol problemi olanlar, özellikle gebe danışanlarıma da çok özellikle bu konuda uyarılarda bulunuyorum. Daha çok sütlü ve meyveli tatlılar tercih edebilirsiniz. Yemeklerden en azından iki saat sonra sindirim tamamlandıktan sonra tatlı tüketirseniz metabolizma anlamında sizin için daha kolay olacaktır. Kronik hastalığı olanları burada özellikle uyarmak istiyorum. Lütfen yemeklerden hemen sonra ya da çok fazla porsiyonlarda tatlı tüketmeyin. Birkaç eve davete gidiyorsanız en azından bir iki tanesini seçip bunları da güne bölerek tatlı tüketimini bu şekilde tamamlayabilirsiniz. Her tatlı tüketiminden sonra bol bol su içme ve egzersiz yaparak en azından sindirimini kolaylaştırmaya yardımcı olabilirsiniz." "Sofranızda koyu yeşil yapraklı sebzeler olsun" Diyetisyen Gamze Söylemez, "Çay, kahve içilecekse, daha açık tüketilmemeli, demli tüketilmemeli ve yemeklerden yarım saat sonra tüketilmelidir. Bu kısma da önem veriyorum. Her sofrada mutlaka koyu yeşil yapraklı sebzeleri bulundurmalısınız. Zeytinyağlı sebzelere önem vermelisiniz. Havalar ısınıyor. Bahar aylarının, mevsim sebzeleri çok çok yoğunlukta. Bu yüzden bunları da sofralarda mutlaka bulundurmalısınız. Ramazanda özellikle kahvaltı, iki ara öğün ve bir ana öğün demiştik. Kahvaltımızı konuştuk. Ara öğün olarak daha çok bitkisel proteinlerden koyu, yeşil yapraklı sebzeleri bulundurabilir. Süt, ayran tüketebilir. Fındık, badem, ceviz gibi yağ tohumları da ara öğünlere de dahil edebilirsiniz. Yine cilt elastikiyeti için cildin parlaklığı için de meyveleri kullanabilirsiniz. Özellikle koyu renkli meyvelerin, antioksidan kapasiteleri çok yüksek olduğu için meyvelerde mutlaka ara öğünlerde tüketilmelidir. Akşam yemeğinden sonraki tüketilen ara öğün olarak da genelde bizim toplumunuzda tatlı tüketimi çok fazla oluyor. Daha çok kuru meyvelere yönelebilir bireyler. Kuru kayısı, kuru hurma, kuru incir tarzı, kuru meyvelerde tatlı ihtiyacımızı önemli ölçüde azaltacaktır." Dedi. "Çocukların gelişimi için önemli detay" Ramazan Bayramı’nda özellikle çocuklara çok fazla çikolata ikramlarında bulunulduğuna dikkat çeken Söylemez, "Buradan da uyarmış olalım. Çocuklarınıza daha çok şekeri olmayan, daha doğal şekerli meyve suları ikram edebilirisiniz. İçerisinde rafine şeker eklenmeyen meyve suları çocuklarınızın büyüme gelişiminde ve beyin gelişiminde de önemli ölçüde farklılık gösterecektir. Daha çok şekerlerden ziyade kendi ev yapımı sütlü tatlılarınızı ikram edebilirsiniz. Burada da böyle birazcık daha tabuları yıkmış olabiliriz diye düşünüyorum. Daha dikkatli olursak çünkü beslenme temelinde çocuklarla devam eden bir şey. Çocukları nasıl yetiştirirseniz ilerleyen dönemlerde yetişkinlerde bu noktada daha bilinçli ilerleyeceğini düşünüyorum" dedi.
Çok Okunan Kategori Haberleri
1
20 Mart 2026 Cuma- 11:04
Diyetisyen Ünal: "Bayramda günlük ortalama 3 ana, 3 ara öğün olarak beslenme planlanabilir"
2
13 Mart 2026 Cuma- 11:34
MSKÜ Tıp Fakültesi öğrencilerinden sigara dumanına karşı sosyal farkındalık projesi
3
17 Mart 2026 Salı- 12:25
Uzmandan bayram öncesi diş sağlığı uyarısı
4
10 Ağustos 2007 Cuma- 16:04
Cinsel gücü arttıran 'Kudret Narı'
5
20 Mart 2026 Cuma- 11:19
Uzmanından Ramazan sonrası beslenmeye kademeli geçiş uyarısı
30 Kasım 2025 Pazar - 09:34
Prof. Dr. Yasemin Biçer Gömceli: "5 yaşam tarzı değişikliği ile epilepsi nöbetlerini yönetebilirsiniz"
Prof. Dr. Yasemin Biçer Gömceli, yetişkin epilepsi hastalarının yüzde 70’inin ilaçlarla tamamen nöbetsiz hale geldiğini belirterek, "İlaç ömür boyu kullanılır algısı yanlıştır; hastalarda yüzde 30-40’ında 2-5 yıl nöbetsiz dönem sonrasında ilaçlar doktor kontrolünde güvenle bırakılabilir" dedi. Memorial Antalya Hastanesi Nöroloji Bölümü’nden Prof. Dr. Yasemin Biçer Gömceli "1-30 Kasım Epilepsi Farkındalık Ayı" dolayısıyla epilepsi ve tedavi yöntemleri hakkında bilgi verdi. Epilepsinin, toplumda yanlış bilinen ve korkuyla yaklaşılan bir nörolojik hastalık olduğunu söyleyen Prof. Dr. Yasemin Biçer Gömceli, "Birçok kişi epilepsiyi ‘ömür boyu kriz geçirme’ ya da ‘tedavisi olmayan bir kabus’ olarak görür. Oysa günümüz tıbbında epilepsi, yetişkinlerin büyük çoğunluğunda tamamen kontrol altına alınabilen, önemli bir kısmında ise tamamen iyileştirilebilen bir hastalıktır. 2025 yılı itibariyle ilaçtan cerrahiye, nöromodülasyondan gen tedavisine uzanan çok geniş bir yelpaze vardır" diye konuştu. "Hastalar tedaviye iyi yanıt veriyor" Epilepsinin, beynin geçici ve aşırı elektrik boşalımları sonucu tekrarlayan nöbetlerle kendini gösteren bir durum olduğunu belirten Prof. Dr. Yasemin Biçer Gömceli, "Tek bir nöbet epilepsi değildir; tekrarlaması ve altta yatan bir yatkınlık olması gerekir. Yetişkinlerde en sık görülen nedenler arasında eski beyin travmaları, inme sonrası hasarlar, beyin tümörleri, enfeksiyonlar ve genetik yatkınlıklar yer alır. Bir kısmı ise hala ‘nedeni bilinmeyen’ kategorisindedir. İyi haber şudur ki, nedeni bilinse de bilinmese de çoğu hasta tedaviye çok iyi yanıt vermektedir" ifadelerini kullandı. "İlk tanı anı korkutuyor" Epilepsi tanısını koyulan ilk hastaların korktuğunu ifade eden Prof. Dr. Yasemin Biçer Gömceli, "Epilepsi tanısı konduğunda hastaların ilk tepkisi genellikle ‘Artık araba kullanamayacak mıyım?’, ‘İşimi kaybeder miyim?’, ‘Çocuk yapamayacak mıyım?’ soruları olur. Bu korkuların büyük kısmı geçmişte kalmıştır. Hastaların büyük çoğunluğu tamamen normal bir yaşam sürer, meslek hayatını sürdürür. Doğru koşullar sağlandığında hastaların ehliyet alması, hamilelik planlaması mümkündür. Yetişkin epilepsi hastalarının yüzde 70’i ilaçlarla tamamen nöbetsiz hale gelir. Yeni nesil ilaçlar (levetirasetam, lacozamid, lamotrijin, brivarasetam vb.) hem etkin hem de yan etkileri çok daha azdır. ‘İlaç ömür boyu kullanılır’ algısı yanlıştır; hastalarda yüzde 30-40’ında 2-5 yıl nöbetsiz dönem sonrasında ilaçlar doktor kontrolünde güvenle bırakılabilir" dedi. "Dirençli epilepside de seçenekler mevcut" Hastaların yaklaşık yüzde 30’u birden fazla ilaca rağmen nöbet geçirmeye devam edebileceğini de aktaran Prof. Dr. Yasemin Biçer Gömceli, "İşte tam burada devreye cerrahi ve nöromodülasyon tedavileri girmektedir. Epilepsi cerrahisi: Nöbet odağı net olarak tespit edildiğinde (özellikle temporal lob epilepsilerinde) cerrahi başarı oranı yüzde 70-90 arasındadır. Ameliyat sonrası hastaların çoğu ilaçlarını bile bırakır. Vagus sinir stimülasyonu (VNS), Responsif Nörostimülasyon (RNS) ve Derin Beyin Stimülasyonu (DBS): İlaç ve cerrahiye uygun olmayan hastalarda nöbet sıklığı yüzde 50-90 azaltılabilir. Ketojenik diyet ve modifiye Atkins diyeti: Yetişkinlerde de giderek daha fazla kullanılan, bilimsel olarak kanıtlanmış destek tedavilerdir" ifadelerini kullandı. "Yaşam tarzı değişiklikleri tedavinin yarısıdır" Hastaların yarısında sadece 5 değişiklikle nöbet sıklığı yüzde 50-100 azalarak, ilaç dozu yarıya inebileceğini anlatan Prof. Dr. Yasemin Biçer Gömceli, "İlaç Uyumu: Nöbetlerin çoğunluğu unutulan veya atlanan ilaç dozları nedeniyle geçekleşir. İlaç uyumu epilepsi tedavisinin en önemli aşamadır. Uyku düzeni: Her gece aynı saatte yatıp kalkmak nöbet eşiğini yüzde 30-40 yükseltir. Mümkünse bölünmemiş, kesintisiz 6-7 saat uyumak önerilir. Düzenli öğün + düşük glisemik indeks: Aç kalmak ve şekerli gıdalar nöbet tetikleyicisidir. Kahvaltı yapan hastalarımın yüzde 70’i daha az nöbet geçiriyor. Stresi yönetmek: Mindfulness, nefes egzersizi veya haftada 3 gün 30 dk yürüyüş nöbet sıklığını ortalama yüzde 45 düşürüyor. Aralıklı ışık veya spesifik tetikleyici varsa kaçınmak: Yanıp sönen ışıklar, telefon titremesi, karşı şeritten gelen far gibi ışık uyaranları ışık duyarlılığı olan epilepsilerde tetikleyici olabilir. Bazı özel epilepsi tiplerinde sıcak su ile yıkanmak, özel bir müzik, ses, tat, koku gibi hastaya özel tetikleyicilerin belirlenerek bunlardan kaçınılması çok önemlidir" dedi.
30 Kasım 2025 Pazar - 09:32
42. Ulusal Gastroenteroloji Haftası’nda halk sağlığı uyarısı: Karaciğer yağlanması, obezite ve bağırsak dengesi alarm veriyor
Türk Gastroenteroloji Derneği’nin Antalya’da düzenlediği 42. Ulusal Gastroenteroloji Haftası’nda karaciğer yağlanması, obezite, reflü, bağırsak sağlığı, safra taşları ve mide ilaçlarının kullanımı bilimsel verilerle ele alındı. Kongre Başkanı Prof. Dr. Dilek Oğuz, "Her dört yetişkinden birinde karaciğer yağlanması var" derken, TGD Önceki Dönem Başkanı Prof. Dr. Mehmet Cindoruk "Türkiye’de obezitede Amerika’yla hemen hemen aynıyız" ifadesini kullandı. Kongre Sekreteri Prof. Dr. Özlen Altuğ ise, "İdrarda yanma hissettiğimizde doktora gitmek yerine annemizden ya da komşumuzdan bir antibiyotik alıp beş gün kullanırsak, bağırsaklarımızdaki yararlı bakteri dengesi tam altı ay boyunca bozuluyor" sözleriyle gereksiz antibiyotik kullanımına dikkat çekti.
30 Kasım 2025 Pazar - 09:14
Yumurta dondurmada yaş engeli ve mevzuat sınırı: "Genç yaşta dondurulan yumurtanın verimi çok daha yüksek"
Antalya’da düzenlenen 13. Üreme Sağlığı ve İnfertilite Kongresi’nde Türkiye’de isteğe bağlı yumurta dondurmanın, yalnızca kemoterapi, düşük over rezervi veya cerrahi gibi tıbbi gerekçelerle yasal şekilde uygulanabildiği vurgulandı. TSRM Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Işıl Kasapoğlu, "Genç yaşlarda ve kaliteli yumurta dondurduğumuzda verimlilik çok daha yüksek oluyor; ileri yaşta aynı başarıyı elde etmek neredeyse imkânsız hale geliyor" dedi. Türk Üreme Sağlığı ve İnfertilite Derneği tarafından düzenlenen 13. Üreme Sağlığı ve İnfertilite Kongresi, Antalya’da gerçekleştirildi. Türkiye’nin azalan doğurganlık oranı, IVF’nin toplumsal etkileri ve yumurta dondurmada yaşa bağlı başarı oranları kongrede bilimsel verilerle ele alındı. Kongre sonrası değerlendirmelerde bulunan TSRM Yönetim Kurulu Üyesi ve Kongre Sekreteri Prof. Dr. Işıl Kasapoğlu, Türkiye’de yumurta dondurmanın mevzuata göre yalnızca belirli tıbbi şartlarda mümkün olduğunu hatırlatarak uygulamadaki sınırları anlattı. "Türkiye’de isteğe bağlı yumurta dondurma yapılamıyor" Kasapoğlu, yumurta dondurmanın yasal çerçevesine ilişkin şu bilgileri paylaştı: "Normalde Türkiye Cumhuriyeti’nde yönetmelik gereği yumurta veya gonad hücresinin dondurulması yasal değil. Ama bazı şartlarda devlet buna müsaade ediyor. Hasta gonadotoksik yani overlerine zarar verecek bir tedavi alacaksa ki bunun başında kemoterapi geliyor, over rezervi düşükse ya da overlere zarar verecek bir cerrahi işlem yapılacaksa yumurta dondurmamıza izin veriliyor. Bunun dışında sosyal prezervasyon dediğimiz, birçok Avrupa ülkesinde yaygın olan isteğe bağlı yumurta dondurma uygulaması var. Yani kadınlar herhangi bir tıbbi endikasyon olmadan, sadece ilerideki doğurganlıklarını korumak için yumurtalarını dondurabiliyor. Bizde ise bu mümkün değil; yalnızca özel tıbbi durumlarda dondurma yapabiliyoruz. Bu da şu sonucu doğuruyor; kadınlar daha genç yaşlarda ve yumurta kalitesinin yüksek olduğu dönemde bu işlemi yaptıramadığı için başarı şansı düşüyor. Çünkü rezerv azaldıktan sonra ya da ileri yaşta yapılan yumurta dondurma işlemlerinde verim çok daha düşük oluyor." Hastalar ağır tedavi sürecine ek olarak maliyet yüküyle mücadele ediyor Kemoterapi gibi ağır tedaviler öncesinde yumurta dondurmak isteyen hastaların hem fiziksel hem de ekonomik olarak zorlandığını vurgulayan Kasapoğlu, süreci şöyle anlattı: "Kemoterapi hastaları zaten çok zor bir sürecin içinden gelmiş oluyorlar. Bir de bunun maliyetini üstlendiklerinde demoralize olabiliyorlar. Aslında yumurta dondurmak onlar için geleceğe dair bir umut. Tedaviye giderken üreme potansiyelinin korunduğunu bilmek hastayı motive eden bir süreç." Kasapoğlu, maliyetlerin ödeme kapsamına alınmasının hastalar açısından önemli bir destek olacağını da sözlerine ekledi. "Erken yaşta dondurulan yumurtanın başarısı çok daha yüksek" Yaş faktörünün kritik önem taşıdığını vurgulayan Kasapoğlu, başarı oranlarının neden yaşa bağlı olduğunu şu sözlerle anlattı: "Kadınlar daha genç yaşlardayken ve yumurta kalitesi yüksekken dondurma işlemi yapılabildiğinde başarı oranı belirgin biçimde artıyor. Çünkü over rezervi azaldıktan sonra ya da ileri yaşlarda yapılan yumurta dondurma işlemlerinde aynı verimi elde etmek mümkün olmuyor. Örneğin 42 yaşındaki bir hastanın ileride canlı doğuma ulaşabilmesi için 20 ile 30 arasında yumurta toplaması gerekiyor. Bu sayıya tek bir denemede ulaşmak neredeyse imkansız, çünkü çok yüksek bir rezerv gerektiriyor. Bu nedenle bu işlemin daha ileri yaşlara bırakılmadan, daha erken dönemde yapılabilmesi hastalar için çok daha verimli olabilir. Bunlar, üzerinde düzenleme yapılması gereken önemli noktalar olarak değerlendirilebilir." "Dikkate alınması gereken tek konu anne yaşı" Yumurta ve embriyo dokularının saklama süresine ilişkin yanlış bilinenleri düzelten Kasapoğlu, şu açıklamayı yaptı: "Dondurulan yumurta ve embriyo dokuları istenildiği kadar saklanabiliyor. Herhangi bir süre sınırlaması yok; beş yıl saklandı, artık imha edilmeli gibi bir uygulama bulunmuyor. Burada dikkate alınması gereken tek konu anne yaşı. Bazı ülkelerde çok ileri yaştaki gebeliklerde komplikasyon riski arttığı için belirli sınırlamalar getirilebiliyor. Bu da anne sağlığını korumak amacıyla yapılıyor. Örneğin kadın yumurtasını 30 yaşında dondurduysa, 40 yaşında bu yumurtaları kullanabilir. Biz bu konuları kendi içimizde öneriler geliştirmek üzere tartışıyoruz ancak şu an için Türkiye’de bu konuda bir düzenleme yapılacağına dair bir bilgi duymadım."
29 Kasım 2025 Cumartesi - 19:56
Uzmanlardan gıda ve kimyasal zehirlenme uyarısı
Türkiye’de son dönemlerde art arda yaşanan zehirlenme olayları, toplumda ciddi bir farkındalık oluşmasına neden oldu. Özellikle kalabalık düğün organizasyonlarında tavuk kaynaklı toplu gıda zehirlenmelerinin sıkça görüldüğüne dikkat çekilirken, İstanbul’da Böcek ailesinin tüm fertlerinin yaşamını yitirdiği kimyasal kaynaklı zehirlenme olayı endişeleri artırdı. Uzmanlar, hem gıda güvenliğine hem de kimyasal maddelerin erişimine yönelik uyarılarda bulunuyor. Konuyla ilgili açıklamalarda bulunan Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ) Farabi Hastanesi Acil Tıp Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Tıbbi Toksikoloji Uzmanı Dr. Vildan Özer, Türkiye’de en sık karşılaşılan zehirlenme türünün gıda kaynaklı zehirlenmeler olduğunu söyledi. Soğuk hava koşullarının başlamasıyla birlikte halk arasında "Tavuk ürünleri soğukta bozulmaz" düşüncesinin yaygınlaştığını, bunun da ciddi sağlık sorunlarına yol açtığını vurgulayan Özer, tavuk ürünlerinin dışarıda bekletilmesi veya uzun süre marinasyon için dışarıda bırakılmasının tehlikeye davetiye çıkardığını kaydetti. Özer, "Son dönemlerde zehirlenme haberleri sıklıkla karşımıza çıkmaya başladı. Bu konuyla ilgili farkındalık da arttı. Aslında gıda kaynaklı zehirlenmeleri sürekli görüyoruz. Ancak İstanbul’daki Böcek ailesinin tüm fertlerinin yaşamını yitirmesi, toplumda daha büyük bir farkındalık oluşmasına neden oldu. Gıda kaynaklı zehirlenmeler ülkemizde en sık görülen zehirlenme türüdür. Soğuk havaların başlamasıyla özellikle et ve et ürünlerinin özellikle de tavuk ürünlerinin dışarıda uzun süre kalsa bile bozulmayacağına dair yanlış bir algı var. İnsanlar et ürünlerinin daha çok sıcak havalarda bozulacağını, soğuk havalarda ise sorun olmayacağını düşünüyor. Bu yanlış algı nedeniyle özellikle tavuk ürünlerinin marine edilerek dışarıda bekletilmesi sırasında ciddi zehirlenmelerle karşılaşıyoruz. Tavuk ürünleri alındığında hızlı tüketilmesi gerekir. Dışarıda profesyonel şekilde soğuk zincirle taşınsa da ev ortamında buzdolabına konulduğunda soğuk zincir bozulmuş olur. Bu nedenle dışarıdan alınan tavuk ürünleri buzdolabında en fazla 48 saat bekletilmelidir. Bekletilecekse dolabın en soğuk olan alt rafında tutulmalı ve 48 saat içinde tüketilmelidir. Zehirlenmeden şüphelenmemize neden olacak belirtiler; bu şekilde şüpheli bir yemek yeme öyküsü sonrası ilk 8 saatte başlayan bulantı, kusma ve ishaldir. Mantar veya şüpheli tavuk ve et ürünleri tüketildiyse ve bu şikayetler ortaya çıktıysa hastaneye başvurmak gerekir" dedi. "Yanlış ürün yanlış amaçla kullanıldı" Otel ve konut ilaçlamalarında kullanılan ürünlere de dikkat çeken Özer, Böcek ailesinin yaşamını yitirdiği olayda olduğu gibi kimyasal ajanların halk tarafından anlaşılmasının mümkün olmadığını söyledi. Özer, "Kimyasal kaynaklı zehirlenmelerde Böcek ailesinin yaşadığı olayda olduğu gibi halkın bu tür bir ajandan zehirlendiğini anlaması mümkün değildir. Olay yeri incelemeleri ve Adli Tıp Laboratuvarlarının geniş kimyasal ajan tespit yöntemlerine rağmen, bu kişilerin ne sebeple zehirlendiği bir hafta, on gün içinde ortaya çıkabildi. Dolayısıyla halkın da hekimin de böyle bir ajandan kaynaklanan zehirlenmeyi tahmin etmesi oldukça güç olabilir. Bunu önlemenin tek yolu; panzehiri de olmayan bu ajanlara kolay ve ucuz şekilde erişimin engellenmesi ve denetimlerin artırılmasıdır. Otelde yapılan ilaçlamanın muhtemelen hamam böceği veya tahtakurusuna yönelik bir uygulama olduğu düşünülüyor. Ancak bu tür ajanlar, insanların aktif olarak bulunduğu yaşam alanlarında kullanıma uygun değildir ve bu koşullar için ruhsatlandırılmamıştır. Yanlış ürün yanlış amaçla kullanılmıştır. Böyle bir zehirlenme etmenini halkın ve doktorların tanıyıp anlayabilmesi her zaman mümkün olmamaktadır. Zira bu tür kimyasallara maruziyet sonrası en sık görülen bulgular genellikle bulantı, kusma ve ishaldir; çoğu insan bunu gıda zehirlenmesi sanabilir. Birçok viral hastalık da bu belirtilerle başladığı için hastaneye başvuran kişilerde, doktorun tanı koyması her zaman mümkün olmayabilir. Çünkü zehirlenme vakalarının çok azında laboratuvar tetkikleri ile tanı koymak mümkündür. Örneğin karbonmonoksit zehirlenmeleri veya bazı ilaç zehirlenmelerinde bunu kan tahlilleriyle gösterebiliriz. Ancak maalesef çoğu kimyasal zehirlenmede kan tahlilleri tanı koydurucu değildir. Bu nedenle, kan tahlilleriyle saptanamayan zehirlenme durumlarında tanıya yardımcı olabilecek en değerli unsur, hastanın verdiği kapsamlı ve ayrıntılı öyküdür" diye konuştu. "Tahliller temiz çıkabilir ama sorun devam ediyor olabilir" Tahlillerde herhangi bir bulgu çıkmamasının zehirlenme olmadığı anlamına gelmediği, zehirlenme dışında farklı sağlık sorunlarının da bulantı ve kusmaya yol açabileceği hatırlatan Özer, "Tahlillerde bir bulgu çıkmaması, bir sorun olmadığı anlamına gelmez. Bulantı kusma gibi şikayetler hemen hemen her hastalıkta ortaya çıkabilir. Örneğin baş ağrınız olduğunda bile bulantı kusma yaşayabiliyorsunuz. Yani bu belirtilerin olması hem ciddi bir durum olduğunu hem de olmadığını gösterebilir; kesin bir yargıya varmak her zaman mümkün değildir, hastanın muayene bulguları ve verdiği öykü ile birlikte olayı değerlendirmek gerekir. Özellikle toksikoloji alanında bölgenin en büyük ve önemli merkezlerinden biri olarak bize başvuran hastalarda adeta bir dedektif gibi hareket ediyoruz. Hastanın bu olaydan etkilenen başka kişilerle teması olup olmadığı, en son ne yediği, çevrede ne bulunduğu gibi her detayı tek tek soruyoruz" ifadelerini kullandı. Ulusal Zehir Danışma Merkezi: ’114’ Tüm vatandaşların zehirlenme şüphesi olduğunda 24 saat hizmet veren Ulusal Zehir Danışma Merkezi’ni arayabileceklerini kaydeden Özer, "Türkiye’de Ulusal Zehir Danışma Merkezi (UZEM) bulunmaktadır. Zehirlenme şüphesi durumunda ya da hastaneye ulaşımın zor olduğu durumlarda özellikle kırsal bölgelerde yaşayan kişiler için 114 hattı 7/24 aranabilir. Bu hat sadece zehirlenme durumlarında değil, bilgi almak için de kullanılabilir. Ancak bu numara yeterince bilinmediği için birçok kişi doğrudan hastaneye başvuruyor. Oysa vatandaşlar bulundukları yer fark etmeksizin 114’ü arayarak zehirlenme açısından değerlendirme ve yönlendirme alabilir, hastaneye gidip gitmemeleri gerektiği konusunda bilgi edinebilirler" uyarısında bulundu.
29 Kasım 2025 Cumartesi - 16:59
Endometrium kanserlerinde güncel tanı ve tedavi uygulamaları tartışıldı
Ondokuz Mayıs Üniversitesi (OMÜ) Tıp Fakültesi’nde "Endometrium Kanserlerinde Multidisipliner Yaklaşım: Rutin Pratikte Güncel Tanı ve Tedavi Uygulamaları" başlıklı bilimsel program gerçekleştirildi. Alanında uzman hekimlerin katıldığı toplantı, güncel tanı yöntemlerinden tedavi protokollerine kadar birçok başlıkta önemli bilgilerin paylaşıldığı oturumlara sahne oldu. OMÜ Tıp Fakültesi Dekanlık Mavi Salon’da düzenlenen programın açılışı Dr. Mehmet Kefeli tarafından yapıldı. Etkinlik, 15.00–18.15 saatleri arasında iki ayrı oturum şeklinde gerçekleştirildi. Oturumda, moderatörlüğünü Dr. Bahaddin Yılmaz ve Dr. Nilgün Özbek Okumuş’un yaptığı bölümde; Endometrial hiperplazide yönetim ve kanser riskinin öngörülmesine ilişkin sunumu Dr. Mesut Ünal gerçekleştirdi. Ardından Dr. Murat Danacı, endometrium kitlelerinin görüntüleme bulguları ile tanısal yaklaşımları ele aldı. Son olarak Dr. Mehmet Kefeli, endometrium tümörlerinde güncel tanısal yaklaşımları ve prognostik biyobelirteçleri anlattı. Oturum soru-cevap bölümüyle tamamlandı. 2. Oturumda ise moderatörler Dr. Feyyaz Özdemir ve Dr. Yasin Durmuş oldu. Dr. Fatma Özmen, endometrium kanserinde cerrahi yöntemleri ve hangi hastada hangi cerrahinin uygulanması gerektiğini anlattı. Dr. Alparslan Serarslan, endometrium kanserinin yönetimindeki güncel yaklaşımları sundu. Dr. Cemil Gündüz ise moleküler sınıflandırma temelli tedavi seçeneklerini paylaştı. Program, yine soru-cevap bölümüyle devam etti. Etkinlik, kapanış bölümünün ardından sona erdi. OMÜ’de düzenlenen bilimsel toplantının, kadın genital kanserlerinin tanı ve tedavisinde güncel uygulamaların katılanlara aktarılması açısından önemli bir katkı sunduğu belirtildi.
29 Kasım 2025 Cumartesi - 14:05
Uzmanından ‘antibiyotik’ uyarısı: "Gereksiz kullanımı önlemek için farkındalık önemli"
Antibiyotiklerin gereksiz kullanımının direnç sorununa yol açtığını belirten Acıbadem Kayseri Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Yasemin Ersoy, "Ülkemizde antimikrobiyal direnç Avrupa ülkelerine göre daha endişe verici durumda diyebiliriz. Gereksiz kullanımı önlemek için farkındalık önemli" dedi. Antibiyotiklerin, yaşanan yüzyılda birçok insanın hayatını kurtardığını ve ortalama yaşam süresinin uzamasında ciddi katkı sağladığını belirten Acıbadem Kayseri Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Yasemin Ersoy, "Antibiyotik, aslında çağımızda yaşam süresinin uzamasına katkı sağlayan bir tedavi biçimidir. Belki bir yüz yıl öncesine kadar ölümlerin olduğu enfeksiyonlardan kurtulmamızı ve tedaviyi sağlayan, çok önemli mikroplara ve parazitlere karşı öldürücü olan ilaçlara antimikrobiyal diyoruz. Bakterilere, mantarlara, virüslere karşı kullanılan ilaçlara antimikrobiyal genel ifadesini kullanıyoruz" dedi. Üst solunum yollarında antibiyotiklerin virüslere bir etkisi olmayacağını söyleyen Prof. Dr. Ersoy, "Malum kış dönemindeyiz, havaların soğumasıyla beraber üst solunum yolu enfeksiyonları artıyor ama unutmayalım ki üst solunum yolu enfeksiyonlarının yani boğaz ağrısı ile doktora başvuran hastalarımızın yüzde 70-80’i viraldir ve antibiyotiklerin virüslere karşı bir etkisi olmaz. Çoğu reçetelere baktığımızda üst solunum yollarının yüzde 80’inde antibiyotiklerin yazıldığını görüyoruz" dedi. "Her yıl 10 milyon insan antibiyotik direnci nedeniyle hayatını kaybedebilir" Türkiye’de antimikrobiyal direnç oranının endişe verici olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Ersoy, "Burada antimikrobiyal direncin artması ile ilişkili direkt bir bağlantıdan bahsedebiliriz. Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre her yıl dünyada 1 milyondan fazla insan direkt antimikrobiyallere dirençli enfeksiyonlar sebebiyle hayatını kaybediyor. 5 milyon insanın ölümünde ise katkısı olduğu tahmin ediliyor. Bu durum için önlem alınmazsa önümüzdeki dönemlerde öngörülen rakam 2050 yılında dünyada her yıl 10 milyon insanın antimikrobiyallere dirençli enfeksiyonlardan ötürü hayatlarını kaybedeceğini tahmin ediyoruz" diye konuştu. Toplum farkındalığının önemine değinen Prof. Dr. Ersoy, antibiyotikleri gereksiz yere kullanmamak, hekimden antibiyotik isteğinde bulunmamak ve hekim önerdiği zaman antibiyotiği doğru şekilde, sürede ve dozda kullanmanın önemli olduğunu ifade etti. Önerilen dozların altındaki dozların da direnç gelişiminde yine önemli bir faktör olabileceğini dile getirdi. Bir diğer hususun da enfeksiyonları azaltmak olduğunun altını çizen Prof. Dr. Ersoy enfeksiyonlar azaldığında zaten antibiyotik ve antimikrobiyal kullanımı azalacağı için dirençle ilgili süreçler daha kontrol edilebilir hale geleceğini belirtti. "Bağışıklığımızı güçlendirerek enfeksiyonları azaltabiliriz" Enfeksiyonun azaltılması için yapılabileceklerden de bahseden Prof. Dr. Ersoy, sözlerini şu şekilde sonlandırdı: "Bağışıklığımızı güçlendirerek enfeksiyonları azaltabiliriz. Hijyene önem göstermek, doğru bilgi ve doğru yöntemle hareket etmemiz çok önemli. Hasta insanların toplu alanlarda maske takması ya da kendimizin koruyucu önlemler almamız, olmamız gereken aşıları hekimimizden yardım alarak aşılarımızı olmak yine enfeksiyonlara yakalanmamızda bizde koruyucu etki oluşturacaktır. Enfeksiyon ve antimikrobiyal kullanımı azaldığında, gereksiz antibiyotik kullanımını azalttığımızda da süreçte üstümüze düşeni yapmış olacağız."
29 Kasım 2025 Cumartesi - 13:50
Doç. Dr. Ali Sami Gürbüz: "İki çocuktan daha az çocuk yapma lüksümüz yok"
Antalya’da düzenlenen 13. Üreme Sağlığı ve İnfertilite Kongresi’nde Türkiye’nin hızla düşen doğurganlık oranları, IVF’nin toplumsal ve ekonomik etkileri ile yumurta dondurmada yaşa bağlı başarı oranları bilimsel verilerle değerlendirildi. TSRM Yönetim Kurulu Üyesi Doç. Dr. Ali Sami Gürbüz, Türkiye’de genç nüfusun azaldığına dikkat çekerek, "İki çocuktan daha az çocuk yapma lüksümüz yok" dedi.
29 Kasım 2025 Cumartesi - 13:17
Emet’te sahipli kedi ve köpeklere mikroçip ve kuduz aşısı uygulaması
Kütahya’nın Emet İlçe Tarım ve Orman Müdürlüğü ekipleri, hayvan sağlığının güçlendirilmesi ve güvenliğinin artırılması amacıyla Günlüce köyünde sahipli kedi ve köpeklere mikroçip ile kimliklendirme ve kuduz aşısı uygulaması gerçekleştirdi. Müdürlük bünyesinde görevli veteriner hekimler tarafından yapılan uygulamada, hayvanların kayıt altına alınması için mikroçip takılırken aynı zamanda kuduz hastalığına karşı koruyucu aşılama yapıldı. İlçe Tarım ve Orman Müdürlüğü yetkilileri, hem hayvan sağlığının korunması hem de bulaşıcı hastalıkların önlenmesi için çalışmaların aralıksız devam edeceğini belirtti.
29 Kasım 2025 Cumartesi - 12:22
Gölbaşı’nda kırmızı kod doğal afet eğitimi verildi
Adıyaman’ın Gölbaşı ilçesinde kırmızı kod kapsamında yangın ve doğal afet eğitimi gerçekleştirildi. Gölbaşı Devlet Hastanesindeki eğitime çalışanlar katıldı. Hastane Başhekimi Engin Çatal, sivil savunma amiri İdris Çatlakcan ve eğitim Hemşiresi Nejla Kökpınar tarafından planlanan eğitim, sivil savunma uzmanı Nezif İnan’ın katkılarıyla tamamlandı. Eğitim süresince hastane çalışanları, yangın tüpü kullanımı konusunda uygulamalı tatbikat yaparak acil durumlara karşı bilinçlendirildi. Bu kapsamlı çalışma ile hem çalışanların güvenliği hem de hastanenin afetlere karşı hazırlık düzeyi güçlendirildi. Başhekim Engin Çatal, eğitimlerin önemine dikkat çekerek, "Gölbaşı halkımızın, hasta ve hasta yakınlarımızın sağlık hizmetlerinden en iyi şekilde yararlanabilmeleri için çalışmalarımız aralıksız sürüyor" diye konuştu.
29 Kasım 2025 Cumartesi - 10:32
Diş hastanesine 2 milyon TL’lik yatırım
DÜZCE(İHA) – Düzce Ağız ve Diş Sağlığı Hastanesine 2 milyon TL değerinde dental tomografi cihazı kuruldu. Hastalar artık 3D görüntülemeyi Düzce’de alabilecek. AK Parti Düzce Milletvekili Ercan Öztürk, ilin sağlık altyapısını güçlendiren önemli bir yatırımın daha hayata geçtiğini duyurdu. Öztürk, uzun süredir dış merkezlere yönlendirilmek zorunda kalan üç boyutlu görüntüleme ihtiyacının artık Düzce Ağız ve Diş Sağlığı Hastanesi tarafından karşılanacağını belirtti. Hastaneye kazandırılan 2 milyon TL değerindeki dental tomografi cihazının kurulumunun tamamlandığını ifade etti. Konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT) prensibiyle çalışan cihaz, klasik iki boyutlu röntgenlerin yetersiz kaldığı durumlarda çok daha doğru sonuçlar sunuyor. Diğer tomografi yöntemlerine göre düşük radyasyon dozu ile çalışması ise hastalar için önemli bir güvenlik avantajı sağlıyor. Dental tomografi çene kemikleri, dişler, damar-sinir yapıları, kistler, tümörler, gömülü dişler ve eklem rahatsızlıklarını üç boyutlu ve yüksek çözünürlüklü şekilde görüntüleyen gelişmiş bir sistem olarak biliniyor. Özellikle; implant planlamaları, kist ve tümör tespiti ve cerrahi müdahale hazırlıkları gibi birçok alanda hekimlere yüksek hassasiyetli görüntüleme imkanı verecek. Bu sayede hem tanı süreçleri hızlanacak hem de tedaviler çok daha güvenilir bir şekilde planlanacak. Dental tomografi cihazıyla birlikte Düzce Diş Hastanesi’nin hizmet kapasitesi artarken, hastaların şehir dışına sevk oranında da ciddi düşüş bekleniyor.
29 Kasım 2025 Cumartesi - 10:31
Kağızman Devlet Hastanesi’nde karın kesisi ameliyatı
Kağızman’da Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanları, rahim sarkması şikayetiyle başvuran hastaya vajinal yolla histerektomi ameliyatını ilk kez gerçekleştirdi. Kağızman Devlet Hastanesi, kadın sağlığı alanında önemli bir cerrahi başarıya imza attı. Hastanede görev yapan Uzm. Dr. Seda Biltekin ile Uzm. Dr. Esmahan Nida Kaplan, ilçede ilk kez uygulanan yöntemle rahim sarkması şikayeti bulunan bir hastayı vajinal yolla, karın bölgesinde kesi yapmadan ameliyat etti. Operasyon sırasında hastanın karın bölgesinde hiçbir kesi açılmaması, iyileşme süresinin kısalmasına ve ameliyat sonrası ağrıların minimum seviyede seyretmesine imkân sağladı. Hastanenin ameliyathane ekibi tarafından titizlikle yürütülen işlem başarıyla sonuçlandı ve hastanın genel sağlık durumunun iyi olduğu bildirildi. Hastane yönetimi, gerçekleştirilen ameliyatın Kağızman’da kadın sağlığı alanında yeni bir dönemin habercisi olduğunu belirterek şu ifadeleri kullandı: "Kadın Hastalıkları ve Doğum birimimizin uzmanları tarafından gerçekleştirilen bu operasyon, ilçemizde sağlık hizmetlerinin geldiği noktayı göstermesi bakımından son derece önemlidir. Kağızman Devlet Hastanesi olarak vatandaşlarımızın büyük merkezlere gitmeden nitelikli sağlık hizmetine ulaşabilmelerini sağlamak bizim önceliğimizdir. Başarılı operasyon nedeniyle hekimlerimizi kutluyor, hastamıza geçmiş olsun dileklerimizi iletiyoruz." Kağızman Devlet Hastanesi yetkilileri, ilerleyen dönemde de modern cerrahi tekniklerin uygulanmaya devam edeceğini ve kadın sağlığı hizmetlerinde kalite standartlarının daha da yükseltileceğini ifade etti.
29 Kasım 2025 Cumartesi - 10:31
Çocuklarda ekran kullanımı ve süresi, gelişimini etkiliyor
Günümüzde ekran kullanımının yaygınlaşmasıyla birlikte çocukların ekran başında geçirdikleri süre hızla artıyor. Dünya Sağlık Örgütü, Amerikan Pediatri Akademisi ve Kanada Pediatri Derneği gibi uluslararası kuruluşlar, iki yaşından küçük çocukların ekranla tanıştırılmaması, okul öncesi çocukların ise günde en fazla bir saat ekran süresi ile sınırlandırılması gerektiğini vurguluyor. Başakşehir Çam ve Sakura Şehir Hastanesi Çocuk Gelişim Uzmanı Hümeyra Özsoy, araştırmaların, çocukların özellikle tablet, telefon ve televizyon gibi ekranlara çok erken yaşlarda eriştiğini ve çoğu zaman önerilen sürelerin üzerinde ekran başında zaman geçirdiğini gösterdiğini belirterek, "Ülkemizde yapılan çalışmalar da benzer sonuçlara işaret etmektedir. 2-5 yaş arası çocukların büyük bir bölümünün günde iki saatten fazla ekran karşısında kaldığı, 3-6 yaş grubunda ise günlük ekran süresinin ortalama 3 ila 8 saate kadar ulaştığı bildirilmektedir" dedi. Özsoy, aşırı ekran süresinin çocuklar için zararlarını şu şekilde sıraladı: "Öz düzenleme becerilerinde zorluk, dil gelişiminde gecikme, dikkat problemleri, duygu anlama ve düzenlemede güçlük, saldırgan davranışlar, dikkat eksikliği ve hiperaktivite ve otizm belirtileri gibi birçok bilişsel ve sosyal gelişim alanında olumsuz sonuçlar". Ekran süresinin etkilerinin yalnızca sürenin uzunluğuna bağlı olmadığını belirten Özsoy, "İzlenen içeriğe ve ekranın ebeveyn eşliğinde mi yoksa yalnız mı kullanıldığına göre de değişmektedir. Özellikle küçük yaş çocuklarda, ekranın tek başına ve kontrolsüz kullanımı olumsuz etkileri artırmaktadır. Bununla birlikte, arka planda açık televizyonun bile çocukların dikkat, oyun kalitesi ve iletişim becerilerini olumsuz etkilediği bilinmektedir. Çocukların ekran süresini etkileyen önemli faktörler arasında ebeveyn eğitim düzeyi, ailede ekran kullanım alışkanlıkları, ebeveyn stres düzeyi ve ev içi kuralların varlığı yer almaktadır. Ebeveyn ekran süresi arttıkça çocuğun ekran süresinin de arttığını, ev içinde açık kurallar olduğunda ise ekran süresinin azaldığı görülmektedir. Dünya Sağlık Örgütü, 1-4 yaş arası çocukların gün içinde en az 180 dakika hareket etmesini ve bir saatten uzun süre hareketsiz kalmamasını önermektedir. Aşırı ekran kullanımı, çocuklarda hareketsizlik, uyku bozuklukları, obezite riski ve davranış problemleri gibi sonuçlara yol açabilmektedir. üç yaş, beynin en hızlı geliştiği dönemdir. Ekranla geçirilen fazla süre, çocuğun keşfetme, oyun oynama, iletişim kurma ve sosyal etkileşim fırsatlarını azaltıyor. Bu nedenle ekran yerine aktif oyun, açık hava etkinlikleri, kitap okuma ve ebeveyn eşliğinde etkileşim, çocukların sağlıklı gelişiminde kritik bir rol oynuyor. Teknolojiyi hayatımızdan tamamen çıkarmak mümkün değil; önemli olan çocuğun gelişimsel ihtiyaçlarını gözeterek ekranı dengeli, sınırlı ve bilinçli şekilde kullanmasını sağlamaktır" dedi. Özsoy, ailelerin ekran kullanımını yönetebilmesi için şu önerilerde bulundu: "Ekran kullanımını yaşa göre sınırlandırın. 0-2 yaş sıfır ekran. (yaş x 10 dk) Mümkün oldukça ekranı birlikte aktif kullanın. Kaliteli, yaşa uygun içerikleri tercih edin. Ekranı ödül, ceza veya sakinleştirme aracı olarak kullanmayın Açık hava oyunlarını ve fiziksel aktiviteleri günlük rutine ekleyin. Ev içinde ekran kullanımına dair net kurallar oluşturun".
Daha Fazla Yükle
GERİ BİLDİRİM
Geliştirme sürecine katkıda bulunmak için lütfen sitede karşılaştığınız hataları bize bildirin.
Gönder