SAĞLIK
01 Mayıs 2026 Cuma - 10:29 İnsülin direnci tartı ile ölçülemez En temel tanımıyla vücuttaki şeker (glukoz) trafiğini yöneten insülin hormonu, kandaki şeker seviyesini düzenlemeye ve vücudun ihtiyacı olan enerjiyi almasına yardımcı olur. Ancak bazı kişilerde bu durum olması gerektiği gibi işlemeyebiliyor. Bu noktada da insülin direnci denilen tıbbi bir tablo oluşuyor. Genellikle kilolu bireylerde görüldüğü düşünülen söz konusu tabloya ilişkin Medicana Sağlık Gurubu Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Bölümü’nden Uzm. Dr. Aysel Mammadyarzada, zayıf kişilerde de insülin direnci görülebileceğine dikkat çekti. Hücrelerin insülin sinyaline gereken yanıtı vermemesi sonucu kan şekerinin yükselmesiyle oluşan tablo insülin direnci olarak adlandırılıyor. Bu tablonun oluşmasında çeşitli nedenler olabileceği gibi genetik faktörlerin de olabildiğini aktaran Medicana International İzmir Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Uzm. Dr. Aysel Mammadyarzada, insülin direncinin neden olduğu hastalıklara dikkat çekti. Uzm. Dr. Aysel Mammadyarzada, "Her ne kadar insülin direnci çoğunlukla fazla kilo ile ilişkilendirilse de, normal kilolu hatta zayıf bireylerde de ortaya çıkabilir. Bunun nedeni sadece kilo değil; genetik yatkınlık, hareketsiz yaşam tarzı, düzensiz beslenme ve özellikle karın bölgesinde (visseral) yağlanma gibi faktörlerdir" diyerek uyardı. İnsülin direnci metabolik bir bozukluktur İnsülin direnci, hücrelerin insüline verdiği yanıtın azalması sonucu ortaya çıkan metabolik bir bozukluk olduğunu aktaran Uzm. Dr. Aysel Mammadyarzada, "Bu durumda insülin, kandaki glukozu hücre içine taşımakta yetersiz kalır. Özellikle kas ve yağ dokusunda insülinin etkisinin azalması, hücre içine glukoz alımını düşürür. Bunun sonucunda hücreler enerji üretimi için gerekli glukozu yeterince kullanamazken, glukoz kanda birikerek kan şekeri düzeyinin yükselmesine neden olabilir. Bu durum, hücre içi düzeyde göreceli bir enerji eksikliği ile birlikte sistemik hiperglisemiye yol açabilir" dedi. İnsülin direnci sonucu karaciğer yağlanması, hızlı ya da aşırı kilo alma ve bel çevresinde kalınlaşma gibi sorunlarla karşılaşılabileceğini aktaran Uzm. Dr. Aysel Mammadyarzada, "Ayrıca sık tatlı yeme isteği ve karbonhidrat tüketimi sonrası ortaya çıkan uyku hali ve yorgunluk da önemli belirtiler arasındadır. Bu bulguların birlikte görülmesi, insülin direnci açısından değerlendirme yapılmasını gerektirebilir" sözlerini kaydetti. Zayıf kişilerde de insülin direnci görülebilir Sadece kilosu olan kişilerin karşılaştığı bir sorun olarak görülen insülin direncinin zayıf kişilerde de görülebildiğini aktaran Uzm. Dr. Aysel Mammadyarzada, "Her ne kadar insülin direnci çoğunlukla fazla kilo ile ilişkilendirilse de, normal kilolu hatta zayıf bireylerde de ortaya çıkabilir. Bunun nedeni sadece kilo değil; genetik yatkınlık, hareketsiz yaşam tarzı, düzensiz beslenme ve özellikle karın bölgesinde (visseral) yağlanma gibi faktörlerdir. Bu kişiler dışarıdan zayıf görünse bile, metabolik olarak risk taşıyabilir. Bu nedenle sadece kiloya bakarak değerlendirme yapmak yeterli değildir; gerekli durumlarda kan testleriyle insülin direnci araştırılmalıdır" ifadelerini kullandı. Öte yandan insülin direncinin neden olabileceği hastalıkları sıralayan Uzm. Dr. Aysel Mammadyarzada, "İnsülin direnci, karaciğerin normalden fazla yağ (VLDL kolesterol) üretmesine yol açar. Bu durum hem karaciğer yağlanmasına (MASH) hem de kanda LDL (kötü kolesterol) seviyesinin artmasına neden olabilir. Kandaki LDL’nin yükselmesi ise damar duvarlarında plak oluşumunu hızlandırabilir. Bu plaklar zamanla damarların daralmasına yol açarak ateroskleroz gelişimini tetikleyebilir ve yüksek tansiyon (hipertansiyon) riskini artırabilir" açıklamasını yaptı. Günlük kalori alımını azaltın İnsülin direncine karşı günlük kalori (kcal) alımını 300- 500 kcal azaltmanı faydalı olabileceğini aktaran Uzm. Dr. Aysel Mammadyarzada, "Günlük kalori alımını azaltmak, uzun vadede kilo kontrolünü sağlayarak insülin direncini düşürebilir. Kilo kaybı, trigliserid düzeylerinde yüzde 20-30 oranında azalma ve HDL-kolesterolde artış sağlayabilir. Özellikle kilolu veya obez bireylerde vücut ağırlığında yüzde 5 civarında bir azalma bile insülin direncini azaltmak için yeterli olabiliyor. Bu nedenle diyabet riski taşıyanlara kilo verme önerilir. Sağlıklı beslenme, haftada 25-30 kilometre yürüyüş veya eşdeğeri aerobik hareketler; aşikar diyabeti olanlarda ise farmokolojik tedaviler, insulin direncini geri döndürebilir" dedi. Uzm. Dr. Aysel Mammadyarzada, insülin direnci tanısının nasıl konulduğuna ilişkin de bilgi vererek, şu sözleri kaydetti: "İnsülin direncinin değerlendirilmesinde en sık açlık kan şekeri ve açlık insülin düzeyi ölçülür; gerekli durumlarda şeker yükleme testi (OGTT) yapılır. Ayrıca HbA1c (son 3 aylık ortalama kan şekeri) ile kolesterol ve trigliserid gibi kan yağları da tabloyu desteklemek amacıyla incelenir. Sonuç olarak tanı; laboratuvar testleri ile birlikte hastanın kilo durumu, bel çevresi ve klinik belirtileri birlikte değerlendirilerek konur."
01 Mayıs 2026 Cuma - 10:21 Mevsimsel alerjiler artışta Mevsim geçişleri ve polen yoğunluğunun artmasıyla birlikte alerjik bünyeye sahip kişilerde şikayetler had safhaya ulaştı. Hapşırma, burun tıkanıklığı, geniz akıntısı, öksürük, nefes darlığı ve gözlerde yaşarma en sık görülen belirtiler arasında yer alıyor. Konuyla ilgili değerlendirmede bulunan Medical Park Karadeniz Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Tevfik Özlü, kıştan yaza ve bahardan yaza geçiş dönemlerinde farklı polenlere bağlı olarak alerjik yakınmaların hızla arttığını belirtti. Hapşırma, burun tıkanıklığı, geniz akıntısı, boğazda gıcıklanma, öksürük, balgam, nefes darlığı, hırıltılı solunum ve gözlerde yaşarma gibi şikayetlerle ortaya çıkan alerjilerin kişiden kişiye değişebildiği ifade eden Özlü, "Kıştan yaza girerken, bahardan yaza girerken farklı polenlere bağlı olarak özellikle alerjik bünyeli kişilerde alerjik yakınmalar hemen artmaya başlıyor. Hapşırma, burun tıkanıklığı, geniz akıntısı, boğazda gıcıklanma, öksürük, balgam, nefes darlığı, hırıltılı solunum, gözlerde yaşarma gibi şikayetlerle kendini gösterir. Hastalar hemen fark ediyor. Mevsimi değişir kişiden kişiye her hastada aynı olmuyor. Bazı hastalar yaz döneminde olabilir bazılarında bahar döneminde olabilir. Mevsimler alerjiler genelde polenle ilişkilidir. Ama bazen de ev tozları ya da funguslar gibi mevsimsel iklim şartlarına bağlı olarak yoğunluk değiştiği için bu tür alerjenlere karşı da semptomlar ve duyarlılık mevsimsel olarak değişebilir. Sonuç ihtimali de bu içinde bulunduğumuz mevsim hakikaten en sıklıkla mevsimsel alerjilerin kontrolden çıktığı, şikayetlerin yoğunlaştığı döneme denk geliyor. Eğer hastalarımızın önceki yıllarda buna benzer mevsimsel alerjik şikayetleri varsa aslında mevsime girmeden önce tedaviye başlamaları ya da tedaviyi arttırmaları gerekiyor. Mevsimden 15-20 gün önce aslında alerji tedavisine başlamak ve yoğunlaştırmakta fayda var. Mevsim bittikten sonra da tedavi azaltılabilir ya da tamamen kesilebilir. Tedavi yanında kaçınmak da önemli. Pek çok alerjenden tamamen hani korunmak mümkün değil. Ama polen alerjileri havada var ve dışarı çıktığınız zaman ister istemez maruz kalıyorsunuz. Özellikle sizin duyarlı olduğunuz polenlerin yoğun olduğu mevsimlerde özetle rüzgarlı havalarda daha dikkatli olmak ve dışarıya çıkmamak gerektiğini söylüyoruz. Evde de olsalar kapıyı, pencereyi açmamalarını balkona çıkmamalarını söylüyoruz. Mümkün olduğu kadar kapalı ortamda polen yükünü geçirmelerinde fayda var. Eğer dışarı çıkmak da gerekiyorsa özellikle filtreli maske dediğimiz N95 ve N97 türü takarlarsa bu polenler maskede tutulur ve kendileri açısından güvenli olur. Mevsimsel alerjiler artık üretilebiliyor yani bu konuda etkili güvenli ilaçlar var. Hastanın ihtiyacına göre bu ilaçları değişen dozlarda ve kombinasyonlarda kullanıyoruz. Genelde iyi sonuçlar alıyoruz" dedi. "Enfeksiyon sonrası da alerjik tetikleniyor" Kıştan kalan viral solunum yolu enfeksiyonlarının etkisinin sürdüğü, bazı şikayetlerin hem enfeksiyon hem de alerji kaynaklı olabildiği kaydeden Özlü, "Henüz kıştan kalma enfeksiyon ve bunlara bağlı şikayetler tam geçmiş değil. Biz viral enfeksiyonları görmeye devam ediyoruz. İnfluenza dediğimiz grip artık yok azaldı. Diğer solunum yolu virüsleri hala yoğun olarak görülüyor. Şu anda ortaya çıkan semptomların bir kısmı alerjenlere bağlı ama bir kısmı da enfeksiyonlara bağlı. Enfeksiyon sonrası da alerjik tetikleniyor yani bu ikisi aslında bir arada da görülebiliyor. Mevsimsel alerjilerde günümüzde süre uzadı ve yoğunluk arttı. Burada küresel ısınmanın da etkisi var. Maalesef küresel ısınma hem havadaki alerjen yükünün daha yoğunlaşmasına neden oluyor hem de alerjenlere maruz kalma süresinin daha çok uzamasına neden oluyor. Bu da mevsimsel alerjileri maalesef arttırıyor" ifadelerini kullandı.
01 Mayıs 2026 Cuma - 10:15 HPV aşısını erken yaşta yaptırmak hastalıklardan korunma oranını yükseltiyor Özel Denizli Tekden Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Derya Ertürk, HPV’nin genital siğiller ve rahim ağzı kanserinin en önemli nedenlerinden biri olduğunu belirterek, özellikle 9’lu HPV aşısının yüzde 90’a varan koruma sağladığını söyledi. Dr. Ertürk, HPV aşısında erken yaşın önemine de dikkat çekti. Özel Denizli Tekden Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Derya Ertürk, HPV aşısının önemine dikkat çekerek önemli açıklamalarda bulundu. HPV’nin hem genital siğillerin hem de rahim ağzı kanserinin en büyük nedenlerinden biri olduğunu ifade eden Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Derya Ertürk, her 10 kadından 8’inin yaşamı boyunca bu virüsle karşılaştığını belirtti. Bu kadar yaygın görülen bir enfeksiyondan korunmanın en etkili yollarından birinin HPV aşısı olduğunu vurguladı. Özellikle 9’lu HPV aşısının hem genital siğillere hem de rahim ağzı kanserine yol açabilen HPV tiplerine karşı yüzde 90’a kadar koruma sağladığını kaydeden Dr. Derya Ertürk, aşının koruyuculuğunun yaşa göre değiştiğini söyledi. Aşının 9-14 yaş arasında uygulandığında yüzde 90’ın üzerinde koruma sağladığını belirten Dr. Ertürk, 14-21 yaş arasında bu oranın yüzde 80-90 seviyelerinde olduğunu, ilerleyen yaşlarda ise koruyuculuğun giderek azaldığını ifade etti. Ertürk, HPV aşısının 45 yaşına kadar uygulanabildiğini de sözlerine ekledi. Dr. Ertürk, "Ne kadar erken yaşta yapılırsa o kadar güçlü koruma sağlanır. HPV aşısı, geleceğiniz ve sağlığınız için çok önemli bir yatırımdır. Bu nedenle geç kalmadan yaptırılmalıdır" dedi.
Beyin kanseri tedavisinde yerli ve etkili nano molekül geliştirildi
06 Ağustos 2025 Çarşamba - 10:56 Beyin kanseri tedavisinde yerli ve etkili nano molekül geliştirildi Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi’nde, glioblastoma "beyin kanseri" hastalarında yaşam süresini uzatacak, yara iyileştirici özelliklere sahip yerli teknolojiyle yeni bir nano molekül geliştirdi. Türkiye’de ilk kez geliştirilen nano molekülün patenti alındı. Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde, beyin kanseri hastalarında tedavi seçeneklerinin sınırlı olması ve yaşam süresinin çok kısa olması sorununa çözüm bulmak için 2020 yılında ilk adım atıldı. 2020 yılında başlatılan projede, beyine geçebilen, toksisitesi düşük, kanser hücrelerini hedef alan ve aynı zamanda antibakteriyel ile yatak yaralarında, diyabet yaralarında ve birçok farklı yara türünde iyileştirici özelliklere sahip yenilikçi bir nano molekül geliştirildi. Nano molekülün patenti ise geçtiğimiz aylarda alındı. 6 yıldır öğretim üyesi olarak görev yapan Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Tıp Fakültesi Farmakoloji Anabilim Dalı’ndan Prof. Dr. Akif Hakan Kurt, geliştirilen bu molekülün beynin koruyucu bariyerini aşarak doğrudan kanserli hücrelere ulaşabildiğini, patentlerini aldıklarını ve yerli sanayi iş birliğiyle molekülün gelecekte ilaç olarak üretimini hedeflediklerini açıkladı. "Amacımız beyin kanseri hastalarında tedavi seçeneği oluşturmaktı" Amaçlarının, beyine geçebilen toksisitesi düşük yeni bir nano ürün geliştirmek olduğunu söyleyen Prof. Dr. Akif Hakan Kurt, "Biz aslında projemize 2020 yılında başladık. Projemizdeki asıl amacımız, glioblastoma hastalarında yani halk diliyle beyin kanseri hastalarında bir tedavi seçeneği oluşturmaktı. Burada en önemli sorunumuz, glioblastoma hastalarında yaşam süresinin 1 ile 5 yıl arası olması, ilaçlara karşı direnç göstermesi ve tedavi seçeneğinin çok kısıtlı olmasıydı. Bizim amacımız, özellikle beyine geçebilen, toksisitesi düşük yeni bir nano ürün geliştirmekti. Bunun için 3 etken maddeden yararlandık. Bir tanesi, özellikle kuersetin, propolisin içinde bulunan ana etken madde. Birçok bitkide bulunan bu flavonoidin anti-kanser etkisi, antibakteriyel etkisi ve antioksidan etkileri söz konusu. Tek sıkıntılı olan süreci, beyine geçmesi zor olan bir molekül olmasıydı. Biz de bu molekülü nasıl beyine geçirebiliriz diye düşündük ve özellikle beyine taşıyıcı molekül olarak gümüş ve kitosanı kullandık. Gümüş, tarih boyunca kullanılan, antibakteriyel, anti-kanser etkileri de olan önemli bir madde. Biz bu projede koloidal, yani nano boyutta gümüşü kullandık. Ayrıca burada ‘kitosan’ dediğimiz madde, yengeç, karides gibi kabuklu canlıların dışında yer alan, antibakteriyel ve anti-kanser etkileri olan, non-toksik, doku uyumlu ve minimum düzeyde zararı olabileceğini düşündüğümüz bir taşıyıcı olarak kullanabileceğimiz ikinci molekülümüzdü" dedi. "Geliştirdiğimiz nano molekül, doğrudan kanserli hücreye ulaşabiliyor" Beyin kanseri tedavisinde önemli bir çalışmaya imza atan Prof. Dr. Akif Hakan Kurt, geliştirdikleri nano ürünün, beynin koruyucu bariyeri olan beyin omurilik sıvısını (BOS) aşabildiğini ve doğrudan kanserli hücrelerin içine ulaşabildiğini belirtti, Kurt, "Biz, kitosan ve gümüşe kuersetin yükleyerek nano bir molekül elde ettik. Bu elde ettiğimiz nano molekül, artık ‘beyin omurilik sıvısı’ dediğimiz, BOS olarak da bilinen beyine geçişi engelleyen kısmı geçebilecek ve kansere ulaştığında, özellikle kanserli hücrenin içine kadar geçebilecek bir ürün olarak tasarlandı. Bu ürünümüzün tasarlanmasında, Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Kimya Bölümü öğretim üyelerinden Elif Berna Ulutaş hocamızın önderliğinde, birçok hocamızla birlikte nano ürünümüzü geliştirme sürecini bir buçuk yıl içerisinde tamamladık. Bu elde ettiğimiz nano ürünümüzün, gerçekten nano bir ürün olduğunu ve yapısal özelliklerinin karakterizasyon süreçlerini tamamladık" diye konuştu. "Molekülümüz hem kanser hücrelerini yok ediyor hem de dirençli bakteriler üzerinde etkili" Prof. Dr. Akif Hakan Kurt, geliştirilen nano molekülün yalnızca beyin kanseri hücrelerinde değil, aynı zamanda antibiyotiklere dirençli bakteriler üzerinde de etkili olduğunu kaydetti. Kurt, "Kanser hücrelerinde yani U118MG glioblastoma hücrelerinde ilk denemelerimizi gerçekleştirdik. Denemelerimizde, elde ettiğimiz molekülün kanser hücreleri üzerinde güçlü apoptotik etkisi olduğunu gözlemledik ve bu molekülü geliştirme safhalarına devam ettik. İkinci bir aşamada ise, elde ettiğimiz üç molekülün oluşturduğu yeni molekülün antibakteriyel etkiler de içerebileceğini düşündük. Çünkü gümüş güçlü bir antibakteriyeldir. Yine, kitosan da bilinen ve gıdada dahi kullanılabilen antibakteriyel özelliğe sahiptir. Dirençli bakteriler için kullanılabileceğini düşündük ve burada Mikrobiyoloji Anabilim Dalı’ndan Fatma Avcıoğlu hocamızla birlikte antibakteriyel etkilerini test ettik. Özellikle dirençli bakteriler üzerinde çok olumlu etkiler gözlemledik. Bu etken maddelerin güçlü antibakteriyel etkili olduğu zaten biliniyordu. Sonuçlar, ürünün güçlü bir antibakteriyel ajan olarak da kullanılabileceğini gösterdi" ifadelerini kullandı. "Bu maddelerin yara iyileştirici özelliği de var" Geliştirilen nano molekülün yalnızca kanser ve enfeksiyon tedavisinde değil, aynı zamanda yara iyileşmesini hızlandıran bir formda da kullanılabileceğini belirten Prof. Dr. Akif Hakan Kurt, "Bu, başka bir açıdan da önemli. Bu maddelerin yara iyileştirici özelliği de var. Bu yara iyileştirme özelliği, yatak yaralarında, diyabet yaralarında ve birçok farklı yara türünde bu molekülün krem formu gibi yeni şekillerde tasarlanarak kullanılmasını da mümkün kılmaktadır. Yani, elde ettiğimiz molekül, belirli özellikleriyle anti-kanser etkili, belirli özellikleriyle antibakteriyel etkili, bazı özellikleriyle ise anti-inflamatuvar etkiye sahip olup yara iyileşmesini hızlandırıcı etki göstermektedir" dedi. "Patentimizi aldık, yerli sanayi iş birliğiyle üretim hedefleniyor" Projelerinin patentini aldıklarını söyleyen Prof. Dr. Akif Hakan Kurt, geleceğe yönelik planlar hakkında bilgi verdi. Kurt, "Çalışmalarımız halen devam ediyor. Bunun yanında, yaptığımız çalışma sonuçlarını özellikle nanoteknoloji alanında dünya çapında önemli bir dergide yayınladık. Yayınladıktan sonra, birinci yılın sonunda bu yıl patentimizi aldık. Yerli firmalarla, ürünümüz hakkında sanayi iş birliği kapsamında gelecekte ilaç olarak üretilebilmesi için görüşmeler yapmaktayız. Sağlık Bakanlığı’nın da desteğiyle birlikte, Sağlık Dairesi Projeler Başkanlığı’ndan Züfer Bey’in de bize çok büyük destekleri oldu. Özellikle sanayi ile tanışıp, sanayide akademi-sanayi iş birliğini geliştirmek ve yeni ürünler üreterek ülkemize katma değer sağlamak için birlikte hareket etmemiz gerekiyor. Sürecimiz bu şekilde devam etmektedir. İnşallah, ülkemiz için katma değeri olan bir ürün haline gelir" ifadelerine yer verdi.
KBB Uzmanı Özer: "Kulaklarımız ıslak ve nemli kalınca yüzücü kulak hastalığı oluşuyor"
06 Ağustos 2025 Çarşamba - 10:49 KBB Uzmanı Özer: "Kulaklarımız ıslak ve nemli kalınca yüzücü kulak hastalığı oluşuyor" Kulak Burun ve Boğaz Uzmanı Dr. Necdet Özer, yaz aylarında vatandaşlarda sık görülen yüzücü kulağı hastalığına karşı kulakların ıslak ve nemli kalmaması gerektiğini belirtti. Elazığ Medilines Hastanesi Kulak Burun ve Boğaz Uzmanı Dr. Necdet Özer, yaz aylarında vatandaşlarda görülen yüzücü kulağı hakkında açıklamalarda bulundu. Vatandaşların sık sık suya girdiği zaman kulaklarını ıslak ve nemli bırakmamaları gerektiği uyarısında bulunan Dr. Özer, "Havalar ısındığı için havuz, deniz ve sık sık banyolar yapıyoruz. Havuza girip, sık sık banyo yaptığımız zaman da özellikle kulaklarımız ıslak ve nemli kalır. Öyle olunca da yüzücü kulağı dediğimiz hastalık olur. Kulağımızın içerisinde kulağımızı temizleyen mekanizmalar var. Kulağın içerisindeki tüyler ve kirler çok fazla su aldığında, tüyler ve kirler kulağı temizleyemez. Kulağın içerisindeki PH değeri bozulur ve alkali duruma gelir. Böyle bir durumda kulak içerisinde bakteri ve mantarlar ürer. Kulak PH’nın mutlaka asidik olması lazım. Dışarıdan çok fazla müdahale olmaması lazım" diye konuştu. Kulakların çok fazla nemli olmaması gerektiğini dile getiren Özer, "Bazen yaz aylarında hava o kadar çok sıcak oluyor ki mecburen havuzlara ve denizlere giriyoruz. Günde üç defa suyun içerisine girdiğimizde dış kulak yolumuz sürekli nemli kalabiliyor. Böyle bir durumda eğer havuza, denize veya banyoya girersek kulaklarımızı tıkaçlarla tıkayalım. Böylece kulaklarımızda mantar ve enfeksiyon olmaz. Ufak bir tatil bizlere eziyet olmasın. Yüzücü kulağından kurtulmak için çok fazla suya girdiğimiz zaman kulaklarımızı tıkaçla tıkayalım. Yüzücü kulağının en büyük belirtisi yanma ve çok ciddi kulak ağrısıdır. Dış kulak yolunda akıntıyla beraber iltihap olur. En büyük sıkıntısı da kulakta işitme kaybına neden olur. Dışarıda satılan kulak tıkaçları var. Eğer bunlar çok maliyetli diye düşünürseniz çok da maliyetli olmayan pamuk ve vazelini karıştırdıktan sonra kulağa tıkayabiliriz. Bu şekilde de kulağımızı sudan koruyabiliriz. Yüzmede çok fazla derine girmediğimiz sürece vazelinli pamuk kulağı rahat bir şekilde korur ve kulak içerisine su kaçırmaz" şeklinde konuştu.
Sıcak havada düzenli beslenme bir çok rahatsızlığın önüne geçiyor
06 Ağustos 2025 Çarşamba - 10:19 Sıcak havada düzenli beslenme bir çok rahatsızlığın önüne geçiyor Konya’da hava sıcaklıkları mevsim normalleri üzerinde seyrederken uzmanlar, doğru beslenmenin önemli hastalıklara karşı koruyucu olduğunu belirtti. Havaların sıcak seyrettiği şu günlerde uzmanlar, doğru beslenme uyarısında bulundu. KTO Karatay Üniversitesi Beslenme ve Diyetetik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Nurhan Ünüsan, yaz aylarında ne kadar doğru beslenme olursa, vücuttaki doğru mikroorganizmaların gelişmesine de olumlu ölçüde katkıda bulunmuş olacağına dikkat çekti. "Daha az hastalanmak istiyorsak, mikrofloramızı doğru yönde beslememiz gerekiyor" Bağırsaklardan bulunan mikroorganizmalara dikkat çeken Prof. Dr. Nurhan Ünüsan, "Bizim mikrofloramız, mikroflora dediğimiz bağırsaklarımızda yaşayan mokroorganizmalar var. Biz yaz mevsiminde nasıl beslenirsek dolayısıyla bu mikroorganizmaların, doğru mikroorganizmaların gelişmesine de olumlu ölçüde katkıda bulunmuş olacağız. Peki bu olumlu mikroorganizmaların büyümesine katkı sağlarken aslında bize ne gibi faydalar sağlar, çok önemli bir konu. Obeziteye, koroner kalp hastalıklarına, yüksek tansiyona, şeker hastalığına karşı koruyucudur. Önümüzde kış mevsimi var, daha az hastalanmak istiyorsak, mikrofloramızı doğru yönde beslememiz gerekiyor. Bu yaz ayında acaba nasıl doğru beslenmeliyim, malumunuz hepimiz dondurma yemek istiyoruz, serinlemek istiyoruz ancak burada limitimize dikkat etmemiz gerekiyor. Tabii ki bol su içmemiz gerekiyor, diyetimizi mutlaka renklendirmemiz gerekiyor. Meyve ve sebzeler açısından çok yoğun bir mevsim yaşıyoruz. Bunları mümkünse çiğ olarak ya da pişmiş olarak kurallarına uygun şekilde, bizim önerdiğimiz tencerelerde ve pişme yöntemleriyle öneriyoruz. Yoğurdu kesinlikle tüketmeyi unutmuyoruz ve dolayısıyla bol su her zaman bizim yanımızda olmalı. Bizim genel ruh sağlığımız, biyolojik sağlığımız ve psikolojik sağlığımız açısından gerekli" dedi. "Tüm sebzelerden ve meyvelerden mümkün olduğunca çiğ ve doğru olarak pişmiş şekilde faydalanmamız gerekir" Bölüm Başkanı Prof. Dr. Nurhan Ünüsan, "Tabii bu arada mutlaka hatırlamamız gereken diğer bir konu ise, güneşin doğal D vitamini kaynağı olduğu, yaş almış insanlara, gebelere, bebeklere ve aslında hepimiz için geçerli olan diğer bir şey güneşten doğru şekilde faydalanabilmemiz lazım. Doğru saatlerde güneşin tepede olmadığı zaman sabahleyin güneşlenebilmemiz gerçekten hepimiz için en doğrusu, en doğalı. Mutlaka yoğurdu, ayranı, suyu diyetimizde bulundurmalıyız ve diyetimizi mümkün olduğunca renklendirmeliyiz. Burada da kırmızı, örneğin karpuz gibi, sarı örneğin kavun gibi, patlıcan yiyorsak dışında eflatun var, içinde beyaz var, diyetimizi mutlaka renklendirmemiz lazım. Tüm sebzelerden ve meyvelerden mümkün olduğunca çiğ ve doğru olarak pişmiş şekilde faydalanmamız gerekir" diye konuştu.
Bebeğiniz emmiyorsa nedeni parfümünüz olabilir
06 Ağustos 2025 Çarşamba - 10:08 Bebeğiniz emmiyorsa nedeni parfümünüz olabilir Sıvı altın olarak bilinen; anne ve bebeğinin arasındaki bağı güçlendiren ve her ikisine de şifa olan anne sütü hakkında Medicana Sağlık Grubu uzmanları, 1-7 Ağustos Dünya Emzirme Haftası sebebiyle önemli açıklamalarda bulundu. Emzirmeyi olumsuz etkileyen durumlara ışık tutan Medicana Sağlık Grubu Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü’nden Op. Dr. Gültekin Koçun, "Bebek annesinin doğal kokusuna alışır. Parfüm gibi kokular memeyi reddetmesine neden olabilir" dedi. Emzirme ile ilgili konularda farkındalığı artırmak ve anne sütü ile beslenmeyi desteklemek adına her yıl 1-7 Ağustos tarihleri arasında Dünya Emzirme Haftası adı altında çeşitli etkinlikler ve çalışmalar yürütülüyor. Bu kapsamda Medicana International İzmir Hastanesi uzmanları da anne sütü ve emzirmenin önemi hakkında dikkat çeken açıklamalarda bulundu. Medicana International İzmir Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü’nden Op. Dr. Gültekin Koçun, anne sütünün önemini, emzirmenin faydalarını ve emzirmeyi etkileyen faktörleri anlatırken; Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü’nden Uzm. Dr. Özge Yendur ise ilk süt olan kolostrumun önemine dikkat çekerek, emziremeyen anneler için önemli tavsiyelerde bulundu. Bebek kadar anneyi de koruyor Emzirmenin bebek kadar anneye de fayda sağladığının altını çizen Op. Dr. Gültekin Koçun, "Emziren annelerde, salgılanan oksitosin hormonu sayesinde rahmin eski haline dönmesi hızlanır. Emzirme kalori harcamasını artırır, doğum sonrası kilo vermeye yardımcı olur. Meme ve yumurtalık kanseri riskini düşürür. Anne-bebek arasında güçlü bir bağ kurulmasını sağlar, annelik depresyonunu azaltabilir" sözlerini kaydetti. Emzirme sürecinin annenin ruh sağlığına olumlu etki ettiğinin altını çizen Op. Dr. Gültekin Koçun, "Emzirme, sadece fiziksel bir beslenme süreci değil; aynı zamanda annenin ruhsal dünyasında da derin izler bırakan bir deneyimdir. Emzirme sırasında salgılanan oksitosin ve prolaktin hormonları sayesinde annenin stres seviyesi azalır, huzur ve bağlanma hissi artar" dedi. Emzirme sürecinde yaşanabilen zorluklar ve duygusal dalgalanmalara da değinen Op. Dr. Gültekin Koçun, "Emzirme sorunları (örneğin çatlaklar, süt azlığı) annede yetersizlik duygusuna yol açabilir. "İyi anne" olma algısı, emziremeyen annelerde suçluluk hissi yaratabilir. Özellikle gece emzirmeleri, annenin sosyal izolasyon yaşamasına neden olabilir. Bu gibi durumlarda anneye psikolojik destek verilerek, emzirme sürecini daha sağlıklı yaşaması sağlanabilir" açıklamasını yaptı. Emziren annelerin çoğu bu hataları yapıyor Emzirmeye yeni başlayan anneler için bu sürecin hem heyecan verici hem de kafa karıştırıcı olabileceğini dile getiren Op. Dr. Gültekin Koçun, özellikle deneyimsizlik, çevresel baskılar ve yanlış bilgiler nedeniyle yapılan hataların emzirme sürecini olumsuz etkilediğini aktardı. Yapılan en yaygın hatalardan birinin belli saat aralıklarıyla emzirmeye çalışmak olduğuna dikkat çeken Op. Dr. Gültekin Koçun, "Her bebeğin emme ritmi farklıdır. Bebeğiniz her istediğinde emzirmeniz önerilir. Saat sınırlaması koymak süt üretimini olumsuz etkileyebilir. Sütün yetmediğini düşünüp mama vermek, en sık yapılan yanlışlardan. Bebek düzenli kilo alıyorsa ve idrar-dışkı çıkışı normalse, anne sütü yeterlidir. Gereksiz mama takviyesi süt üretimini azaltabilir" dedi. Kokulu ürünlere dikkat Parfüm veya kokulu ürün kullanmanın emzirme sürecini olumsuz etkilediğine dikkat çeken Op. Dr. Gültekin Koçun, sözlerine şöyle devam etti: "Bebek annesinin doğal kokusuna alışır. Parfüm gibi kokular memeyi reddetmesine neden olabilir. Öte yandan acı, genellikle yanlış emzirme pozisyonundan kaynaklanır. Meme ucunun değil, kahverengi alanın tamamının bebeğin ağzında olması gerekir. Emzirme döneminde yoğun sporlar sütteki laktik asidi artırabilir ve bebek memeyi reddedebilir. Ayrıca dengeli beslenme ve bol sıvı tüketimi süt üretimi için daha etkilidir. Aşırı yemek özellikle tatlı tüketimi önerilmez. Çoğu hastalık anne sütüyle geçmez. Emzirmeye devam etmek, bebeğe antikor geçişi sağlayabilir. İlk 6 ay sadece anne sütü yeterlidir. Su bile gereksizdir çünkü anne sütünün yüzde 80’i sudur." Geceleri emzirmek anne sütünü artırabilir Anne sütünü artırmak için yapılması gerekenleri dile getiren Op. Dr. Gültekin Koçun, sözlerini şöyle tamamladı: "Anne sütünü artırmak isteyen anneler için bilimsel araştırmalarla desteklenen pek çok etkili yöntem mevcut. En başta, sık ve düzenli emzirme; özellikle gece emzirmeleri, prolaktin ve oksitosin hormonlarının salgılanmasını sağlayarak süt üretimini destekler. Dengeli bir beslenme düzeni, süt artırıcı etkisi bilinen rezene, anason, yulaf, arpa, kuruyemişler ve bol su tüketimiyle desteklenmelidir. Stres ise süt üretiminin düşmanı olduğundan, annelerin yeterince dinlenmesi, meditasyon ve nefes egzersizleri gibi yöntemlerle rahatlaması büyük önem taşır. Ayrıca, rezene, ısırgan otu ve çemen otu gibi bitkisel çaylar ölçülü şekilde kullanılabilir. Son olarak, süt üretimini etkileyebilecek hormonal sorunlar ya da tiroid bozuklukları gibi sağlık problemlerinin varlığı durumunda mutlaka bir uzmana başvurulmalıdır. Her annenin bedeni farklı tepkiler verebilir, bu nedenle süreci bireysel olarak değerlendirmek gerekir." Bağışıklık sistemi için hayati önemi var! Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Uzm. Dr. Özge Yendur, doğumdan sonra gelen ilk süt olan kolostrumun bağışıklık sistemi için hayati önemde olduğunu vurgulayarak, içerdiği antikorlar, vitaminler ve büyüme faktörleri sayesinde enfeksiyonlara karşı koruyucu, sindirimi kolay ve bağırsak gelişimini destekleyici etkileriyle "ilk aşı" olarak tanımlandığını belirtti. Emziremeyen annelerin suçluluk duymaması gerektiğini, mama kullanımının hekime danışılarak hijyenik şekilde hazırlanmasının önemli olduğunu ifade eden Uzm. Dr. Özge Yendur, anne sütü ve mama kombinasyonunun da uygulanabileceğini söyledi. Bazı ilaçlar ve hastalıklar nedeniyle emzirmeye geçici ya da kalıcı ara verilebileceğini hatırlatan Yendur, "Çoğu ilaç emzirme ile uyumludur (LactMed veritabanı güncel rehber olarak kullanılmaktadır). Ancak bazı ilaçlar (örneğin bazı kanser ilaçları, radyasyon tedavisi) ve hastalıklar (HIV, aktif tüberküloz gibi) emzirmeyi geçici ya da kalıcı olarak durdurmayı gerektirebilir.Uyuşturucu kullanımı ya da aktif, tedavisiz enfeksiyonlar durumunda da emzirme geçici olarak kesilebilir" sözlerini kaydetti. Prematüre bebekler nasıl emzirilmeli? Prematüre bebekler için anne sütünün önemine dikkat çeken Uzm. Dr. Özge Yendur, "Anne sütü prematüre bebek için NEC (nekrotizan enterokolit) riskini azaltarak, gelişimi desteklemesi nedeniyle daha da kritiktir: Prematüre süt; zamanında doğan bebeğin sütüne göre anne metabolizması tarafından enerji, protein ve bağışıklık bileşenleri açısından daha zengin ve bireye uygun olarak üretilmiştir. Eğer direkt emzirme mümkün değilse, sağılan anne sütü ile başlanır, gerekirse prematüre için özel takviye edici ürünler eklenir. Erken dönemde ‘kanguru bakımı’ ve emzirme desteği çok önemlidir" açıklamasını yaptı.
80 yaşındaki hastaya kalp durdurulmadan kapalı ameliyat
06 Ağustos 2025 Çarşamba - 09:45 80 yaşındaki hastaya kalp durdurulmadan kapalı ameliyat Kahramanmaraş’ta daha önce açık kalp ameliyatı geçirmiş 80 yaşındaki hasta, HG Hospital’da kapalı yöntemle, kalbi durdurulmadan gerçekleştirilen özel bir operasyonla sağlığına kavuştu. Diğer hastanelerin yüksek risk nedeniyle ameliyat edemediği hasta, başarılı müdahalenin ardından taburcu edildi. 80 yaşındaki Ali Bektaş, daha önce geçirdiği açık kalp ameliyatına rağmen kalp kapağında ileri derecede kaçak oluşması üzerine yeniden ameliyat edilmesi gerekti. Ancak yaşı, solunum sorunları ve geçmiş ameliyat öyküsü nedeniyle gittiği merkezlerde ameliyat yapılamayacağı belirtilen hasta, çareyi Özel HG Hospital Kalp ve Damar Cerrahisi ekibinde buldu. Ekip, hastayı kapalı yöntemle ve kalbi durdurmadan ameliyat ederek sağlığına kavuşturdu. Daha önce koroner bypass geçiren Ali Bektaş’ın, kalp kapağındaki kaçak nedeniyle acil müdahaleye ihtiyacı olduğu belirtildi. Yüksek risk taşıdığı için birçok merkez ameliyatı reddederken, HG Hospital doktorları özel cihazlar kullanarak hastayı kapalı yöntemle ameliyat etti. Operasyon sırasında hastanın kalbi durdurulmadı, kapağı da değiştirilmeden tamir edildi. "Masada kalır, olamaz’ denilmiş Operasyonla ilgili bilgi veren Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Erdinç Eroğlu, "Ali bey bize yaklaşık 2 hafta önce gelmişti. Kalp kapağında ileri derecede kaçağı olan bir hastaydı. Ama Ali beyin şöyle bir özelliği var. Özellikle 80 yaşında, daha önce yaklaşık 15 yıl önce koroner bypass ameliyatı olmuş bir hasta. Aynı zamanda bypass damarlarının hepsi de çalışan bir hasta. Ve muhakkak kalp ameliyatı, kalp kapak ameliyatı olması gereken bir hastaydı. Ali amca şöyle bir şey var, kesinlikle ‘ben tekrar bir daha açık kalp ameliyatı olmak istemiyorum’ dedi. Birçok merkeze gitmiş, hiçbiri ‘biz yapamayız’ demişler. Kendisi bize geldiğinde biz değerlendirdik, tetkikleri yaptırdıktan sonra Ali Amca’nın ameliyatını küçük kesiyle, yani kapalı yöntemle yapabileceğimize karar verdik. Daha da özellikli olarak da aynı zamanda özel bir cihaz kullanarak kalbini durdurmadan ameliyat yapmaya karar verdik. Bu çünkü ameliyat riskini en aza indirecekti. Çünkü Ali amcanın ek risk faktörleri var. İleri yaş var, akciğerleri sıkıntılı. Ondan dolayı kalbini durdurmadan yapmak Ali amcanın riskini en aza indirecekti. Biz de ona karar verdik, çok şükür. Ameliyatını gerçekleştirdik. Ameliyatta da kalp kapağını açtığımızda, gördüğümüzde tamire de çok uygun olduğunu gördük. Aynı zamanda kapağını tamir ettik, değiştirmedik. Çünkü ileri yaş hastası olduğu için tamir bu hastalarda daha iyi sonuç veriyor. Gerçekten de çok kısa sürede Ali amca toparlandı. Tüm diğer gittiği merkezlerde ‘masada kalır, olamaz’ denilen şeyi biz hem kapalı yöntemle yaptık, kalbini durdurmadan yaptık, aynı zamanda da kapağını değiştirmeden tamirle yaptık. Bunların hepsi Ali amcanın daha iyi hayat sürmesi için ve ameliyat riskini en aza indirmek için yaptığımız şeylerdi. Çok şükür kendisi de şu anda gayet iyi. Bugün taburcu edeceğiz, her şey yolunda. İnşallah ikinci baharına merhamet edecek" dedi. Mutlu olduğunu ve sağlığına kavuştuğu belirten Ali Bektaş ise "Biz doktorun yanına geldik. Ameliyat oldum çok rahat geçti. Ameliyatım çok rahat geçti. İnşallah iyi olur. Kapalı ameliyat oldum. Doktorlara teşekkür ederim. Benim yaşım bitti bin şükür bu ameliyat ile 7. ameliyatımı oldum" diye konuştu.
Uzmanı uyardı: "Aşırı sıcaklarda, herkes ciddi risk altında"
06 Ağustos 2025 Çarşamba - 09:33 Uzmanı uyardı: "Aşırı sıcaklarda, herkes ciddi risk altında" Türkiye’nin en sıcak illerinden Adana’da havaların mevsim normallerinin üzerinde gitmesi nedeniyle uyarıda bulunan Kardiyovasküler Cerrahi Uzmanı Dr. Utku Alemdaroğlu, kalp hastaları başta olmak üzere herkesin ciddi rsik altında olduğunu söyledi. Adana’da hava sıcaklıkları 40 dereceyi aştı. Hal böyle olunca kalp hastaları başta olmak üzere birçok kronik hasta aşırı sıcaktan etkilendi.Konulya ilgili Acıbadem Adana Hastanesi Kardiyovasküler Cerrahi Uzmanı Dr. Utku Alemdaroğlu İhlas Haber Ajansı’na açıklamalarda bulundu. Dr. Alemdaroğlu, iklim değişikliğinin etkileriyle birlikte sıcakların daha da hissedilir olduğuna değindi. Dr. Alemdaroğlu açıklamasında, "Kronik hastalığı olan hastalar, mümkün mertebe sıcak saatlerde dışarı çıkmamalı. Bu hastaların işlerini havanın daha serin olduğu sabah ve akşam saatlerinde yapmaları çok önemli. Sıcak havalarla beraber nefes darlığı ve kalp yetmezliği gibi şikayetler giderek artış gösteriyor. Özellikle altta yatan kronik bir hastalığı olan hastalarda bu durum hayatı tehdit edebilir bir hal alıyor. Bu hastaların bol su tüketmeleri, ilaçlarını düzenli kullanmaları, ani tansiyon değişikliklerine karşı dikkatli olmaları ve doktor kontrollerini aksatmamaları gerekiyor" ifadelerini kullandı. "Varis hastaları da çoraplarını kullanmalı" Varis hastalarının şikayetlerinin de yaz aylarında artış gösterdiğine dikkat çeken Dr. Alemdaroğlu, "Sıcaklarla beraber varis hastalarının şikayetleri de arttı. Yaz aylarında en çok polikliniğimize başvuran hasta gruplarında birisi de, Lipoödem, venöz yetmezlik gibi toplar damar hastalığı olan hastalar. Bu hastaların da diyetlerine, hareketlerine ve kullanabildikleri müddetçe kompresyon çoraplarını kullanmalarına dikkat etmelerini öneriyoruz. Yaz sıcakları damarların genişlemesine ve varise bağlı sıkıntıların saha çok hissedilmesine yol açar. İlaçlar ve çorap, her banyo sonrası bacakların soğuk suyla yıkanması bacaklardaki damarların genişlemesini azalttığı gibi kanın kalbe dönüşünü de hızlandırır. Hastalarda, şişlik ağrı gibi varise bağlı şikayetler azalır" dedi. Kronik hastalar başta olmak üzere herkesin yeterli sıvı tüketmesi gerektiğine değinen Kardiyovasküler Cerrahi Uzmanı Dr. Utku Alemdaroğlu, daha sonra şunları söyledi: "Hem sıcak hem nem gerçekten insan hayatını yaşanmaz kılıyor. Her hastalığın kendine has bir takım uyulması gereken önemli noktaları var. Normal kişiler bile bu sıcaklarda ciddi risk altında. Çok fazla sıvı kaybı, aşırı yemek yemek, su tüketmemekle beraber ciddi tansiyon düşüklükleri, denge bozuklukları, sıcak çarpması ve ona bağlı bir takım problemler oluşabiliyor. Yine toplum sağlığı açısından bakacak olursak sıcaklarda hijyenin de bozulmasıyla beraber dışarıda yemek yiyen kişilerde bağırsak enfeksiyonları ve buna bağlı problemler oluyor. Özetle özellikle bilinen hastalığı olan bireyler başta olmak üzere herkesin işlerini serin saatlerde yapması, Akdeniz tipi beslenmeye, kişisel hijyene önem vermesi, açık renk ve hafif giysiler tercih etmesi ve bol su içerek vücutlarını sıcağa karşı koruması gerekmekte."
Diyarbakır Çocuk Hastanesi’nde akşam poliklinik hizmetiyle acil yoğunluğu azaldı
06 Ağustos 2025 Çarşamba - 09:32 Diyarbakır Çocuk Hastanesi’nde akşam poliklinik hizmetiyle acil yoğunluğu azaldı Diyarbakır Çocuk Hastanesi, yaklaşık 6 ay önce başlattığı akşam poliklinik hizmetleriyle, hem gündüz randevu bulmakta zorlanan vatandaşlara çözüm sunuyor, hem de acil servisteki yoğunluğu önemli ölçüde azaltıyor. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Atilla Özvurmaz, yürütülen hizmetin amacının özellikle yeşil alan hastalarının acil servise başvurmasının önüne geçmek ve bu hastaların daha kaliteli bir poliklinik hizmeti almasını sağlamak olduğunu belirtti. Yalnızca genel çocuk poliklinikleri değil, aynı zamanda çocuk nörolojisi, gastroenteroloji, alerji ve kulak burun boğaz (KBB) gibi yan dal branşlarında da belirli günlerde ek mesai kapsamında hizmet verildiği bilgisi paylaşıldı. Bu uygulamayla çocuk acil hastanesinde kırmızı ve sarı alan hastalarına daha hızlı müdahale imkanı sağlandığı ve acil servis üzerindeki yükün hafifletildiği vurgulandı. Akşam saatlerinde verilen bu hizmet sayesinde, vatandaşlar randevu bulmakta zorlanmadan çocuklarının sağlık kontrollerini rahatlıkla yaptırabiliyor. Dr. Özvurmaz, çocuk hastanesinde yaklaşık 6 ay önce ek mesai poliklinik hizmeti vermeye başladıklarını ve bu hizmeti sürdürdüklerini aktardı. Özvurmaz, "Özellikle gündüz poliklinik hizmetlerini aksatmamak adına, gündüz MHRS üzerinden randevu almakta zorlanan vatandaşlarımız ile gündüz poliklinik hizmetine ulaşamayan ebeveynlerin bu hizmetten yararlanabilmesini sağlamak amacıyla bu uygulamayı başlattık. Aynı zamanda, acil servise başvuran yeşil alan hastalarının yoğunluğunu azaltmak da bu hizmetin önemli hedeflerinden biridir. Çocuk hastanemizde; Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanları, Çocuk Nörolojisi, Çocuk Gastroenterolojisi, Çocuk Alerji ve Çocuk Kulak Burun Boğaz (KBB) uzmanları tarafından yaklaşık 6 aydır 18.00 ile 22.00 saatleri arasında ek mesai hizmeti verilmektedir. Gündüz poliklinik hizmetinden yararlanamayan vatandaşlarımız, bu şekilde akşam saatlerinde bize ulaşabilmektedir. Gündüz yapılan bütün hizmetler, eksiksiz şekilde akşam mesai saatleri içinde de verilmeye devam etmektedir" dedi. Bu uygulama sayesinde, özellikle acil hizmete ulaşmakta zorlanan ve sıra bekleyen vatandaşlarımız için önemli bir kolaylık sağlandığını ifade eden Dr. Özvurmaz, "Kırmızı ve sarı alan hastalarının daha hızlı hizmet alabilmesi için, yeşil alan hastalarının polikliniklere yönlendirilmesiyle acil servisin iş yükü azaltılmıştır. Böylece vatandaşlarımız hem daha kaliteli bir sağlık hizmeti almakta hem de acil servis rahatlatılmaktadır. Özellikle Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı olarak haftanın 7 günü ek mesai hizmeti verilmektedir. İlgili yan dal branşlarımız ise belirli günlerde bu hizmete dahil olmaktadır. Ayrıca hafta sonları da 13.00-15.00 ve 18.00-22.00 saatleri arasında Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniğimiz açık olup, hizmet vermeye devam etmektedir" diye konuştu.
Diyarbakır Çocuk Hastanesi’nde akşam poliklinik hizmetiyle acil yoğunluğu azaldı
06 Ağustos 2025 Çarşamba - 09:23 Diyarbakır Çocuk Hastanesi’nde akşam poliklinik hizmetiyle acil yoğunluğu azaldı Diyarbakır Çocuk Hastanesi, yaklaşık 6 ay önce başlattığı akşam poliklinik hizmetleriyle hem gündüz randevu bulmakta zorlanan vatandaşlara çözüm sunuyor, hem de acil servisteki yoğunluğu önemli ölçüde azaltıyor. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Atilla Özvurmaz, yürütülen hizmetin amacının özellikle yeşil alan hastalarının acil servise başvurmasının önüne geçmek ve bu hastaların daha kaliteli bir poliklinik hizmeti almasını sağlamak olduğunu belirtti. Yalnızca genel çocuk poliklinikleri değil, aynı zamanda çocuk nörolojisi, gastroenteroloji, alerji ve kulak burun boğaz (KBB) gibi yan dal branşlarında da belirli günlerde ek mesai kapsamında hizmet verildiği bilgisi paylaşıldı. Bu uygulamayla Çocuk Acil Hastanesinde kırmızı ve sarı alan hastalarına daha hızlı müdahale imkanı sağlandığı ve acil servis üzerindeki yükün hafifletildiği vurgulandı. Akşam saatlerinde verilen bu hizmet sayesinde, vatandaşlar randevu bulmakta zorlanmadan çocuklarının sağlık kontrollerini rahatlıkla yaptırabiliyor. Dr. Özvurmaz, Çocuk Hastanesinde yaklaşık 6 ay önce ek mesai poliklinik hizmeti vermeye başladıklarını ve bu hizmeti sürdürdüklerini aktardı. Özvurmaz, "Özellikle gündüz poliklinik hizmetlerini aksatmamak adına, gündüz MHRS üzerinden randevu almakta zorlanan vatandaşlarımız ile gündüz poliklinik hizmetine ulaşamayan ebeveynlerin bu hizmetten yararlanabilmesini sağlamak amacıyla bu uygulamayı başlattık. Aynı zamanda, acil servise başvuran yeşil alan hastalarının yoğunluğunu azaltmak da bu hizmetin önemli hedeflerinden biridir. Çocuk Hastanemizde; Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanları, Çocuk Nörolojisi, Çocuk Gastroenterolojisi, Çocuk Alerji ve Çocuk Kulak Burun Boğaz (KBB) uzmanları tarafından yaklaşık 6 aydır 18.00 ile 22.00 saatleri arasında ek mesai hizmeti verilmektedir. Gündüz poliklinik hizmetinden yararlanamayan vatandaşlarımız, bu şekilde akşam saatlerinde bize ulaşabilmektedir. Gündüz yapılan bütün hizmetler, eksiksiz şekilde akşam mesai saatleri içinde de verilmeye devam etmektedir" dedi. Bu uygulama sayesinde, özellikle acil hizmete ulaşmakta zorlanan ve sıra bekleyen vatandaşlarımız için önemli bir kolaylık sağlandığını ifade eden Dr. Özvurmaz, "Kırmızı ve sarı alan hastalarının daha hızlı hizmet alabilmesi için, yeşil alan hastalarının polikliniklere yönlendirilmesiyle acil servisin iş yükü azaltılmıştır. Böylece vatandaşlarımız hem daha kaliteli bir sağlık hizmeti almakta hem de acil servis rahatlatılmaktadır. Özellikle Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı olarak haftanın 7 günü ek mesai hizmeti verilmektedir. İlgili yan dal branşlarımız ise belirli günlerde bu hizmete dahil olmaktadır. Ayrıca hafta sonları da 13.00-15.00 ve 18.00-22.00 saatleri arasında Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniğimiz açık olup, hizmet vermeye devam etmektedir" diye konuştu. (MAK-RK-Y)
"Hareketsizlik karaciğer yağlanmasını tetikliyor"
06 Ağustos 2025 Çarşamba - 09:12 "Hareketsizlik karaciğer yağlanmasını tetikliyor" Karaciğer yağlanmasının nedenlerine dikkat çeken İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Rabia Deniz Göktürk, "Aşırı kalorili ve yağlı beslenme, obezite, tip 2 diyabet, insülin direnci, yüksek kolesterol, aşırı alkol tüketimi ve bazı ilaçlar karaciğer yağlanmasına yol açabilir. Rafine şeker, doymuş ve trans yağ içeren işlenmiş gıdalardan uzak durulmalı, Akdeniz tipi beslenme benimsenmelidir. Gereksiz ilaç kullanımından kaçınmalı, düzenli sağlık kontrolleriyle karaciğer hasarının ilerlemesi önlenmelidir" dedi. Vücutta toksinlerin zararsız hale getirilmesinden kan şekerinin düzenlenmesine, safra salgılamasından pıhtılaşma proteinlerinin üretimine kadar birçok hayati görev üstlenen karaciğer, sağlık için kritik öneme sahip. Medical Park Bahçelievler Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Rabia Deniz Göktürk, karaciğer yağlanmasının (hepatosteatoz) erken evrede belirti vermeden ilerleyebileceğine dikkat çekerek uyarılarda bulundu. "Karaciğerin ağırlığının yüzde 10’undan fazla yağ birikmesi riskli" Karaciğer yağlanmasının, karaciğerin toplam ağırlığının yüzde 5-10’undan fazlasında yağ birikmesiyle oluştuğunu dile getiren Uzm. Dr. Göktürk, "Aşırı kalorili ve yağlı beslenme, obezite, tip 2 diyabet, insülin direnci, yüksek kolesterol, aşırı alkol tüketimi ve bazı ilaçlar karaciğer yağlanmasına yol açabilir" ifadelerini kullandı. "Belirti vermeden yıllarca ilerleyebilir" Karaciğer yağlanmasının genelde erken evrelerde belirti vermediğini belirten Uzm. Dr. Göktürk, "Bu yüzden birçok kişi hastalığın farkında olmuyor. Ancak ilerleyen dönemlerde hastalık halsizlik, iştahsızlık, sağ üst karın bölgesinde ağrı, bulantı, ciltte ve gözlerde sararma gibi şikâyetlerle kendini gösterebiliyor" dedi. "Tedavi edilmezse siroza kadar gidebilir" Karaciğer yağlanmasının tedavi edilmediğinde Non-Alkolik Steatohepatit (NASH) adı verilen iltihaplanmaya, ardından fibrozis ve siroza dönüşebileceğini kaydeden Uzm. Göktürk, "Siroz, geri dönüşümsüz bir durumdur ve karaciğer yetmezliği ile karaciğer kanseri gibi hayati tehlikeler doğurabilir" diye konuştu. "Tanıda görüntüleme yöntemleri ve biyopsi kullanılıyor" Tanıda kullanılan yöntemler hakkında bilgi veren Uzm. Dr. Göktürk, "Karaciğer enzimlerinin ölçüldüğü kan testleri, ultrasonografi, MR ve BT görüntüleme yöntemleri karaciğer yağlanmasını değerlendirmede yardımcıdır. İleri aşamalarda ise elastografi (Fibroscan) ya da biyopsi ile kesin tanı konulabilir" dedi. "Asıl tedavi yaşam tarzı değişikliğidir" Karaciğer yağlanmasının tedavisinde ilaçtan çok yaşam tarzı değişikliğinin etkili olduğunu vurgulayan Uzm. Dr. Göktürk, "Dengeli ve sağlıklı beslenme, düzenli egzersiz, kilo kontrolü ve alkol tüketiminden kaçınmak temel yaklaşımlardır. Rafine şeker, doymuş ve trans yağ içeren işlenmiş gıdalardan uzak durulmalı, Akdeniz tipi beslenme benimsenmelidir" açıklamasında bulundu. "Hızlı kilo kaybı olumsuz etki oluşturabilir" Kilo verme sürecinde dikkat edilmesi gerekenlere de değinen Uzm. Dr. Göktürk, "Hızlı kilo vermek karaciğer yağlanmasını paradoksal olarak artırabilir. Haftada 0.5-1 kg arası kilo kaybı en sağlıklı olanıdır. Vücut ağırlığının yüzde 7-10’unu kaybetmek bile karaciğerdeki yağlanmayı azaltabilir" şeklinde konuştu. "Hepatit aşılarınızı ihmal etmeyin" Karaciğer sağlığını korumak için Hepatit A ve B aşılarının yaptırılması gerektiğini hatırlatan Uzm. Dr. Göktürk, "Gereksiz ilaç kullanımından kaçınılmalı, düzenli sağlık kontrolleriyle karaciğer hasarının ilerlemesi önlenmelidir" dedi.
Siirt Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde östaki balon tuboplasti uygulaması gerçekleştirildi
05 Ağustos 2025 Salı - 23:39 Siirt Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde östaki balon tuboplasti uygulaması gerçekleştirildi Siirt Eğitim ve Araştırma Hastanesi, tıbbi alanda önemli bir başarıya imza attı. Hastanede ilk kez gerçekleştirilen östaki balon tuboplasti işlemiyle, kulak ve solunum yolu sorunları yaşayan hastalara yeni bir umut oldu. İstanbul’dan gelen hasta Enes Öztekin’e, hastanenin Kulak Burun Boğaz ve Baş-Boyun Cerrahisi Uzmanı Op. Dr. Gazi Zeydoğlu tarafından başarıyla uygulanan işlem, hastanın yaşam kalitesini artırmayı amaçlıyor. Östaki balon tuboplasti, genellikle tekrarlayan kulak enfeksiyonları ve otitis media gibi sorunların tedavisinde kullanılan, minimal invaziv bir yöntemdir. Siirt Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin bu alandaki ilk uygulaması, bölgedeki sağlık hizmetlerinin gelişimine önemli katkılar sağlayacak. Konuya ilişkin açıklamalarda bulunan Op. Dr. Gazi Zeydoğlu, "Uzun zamandır kulakta basınç hissi, ağrı ve seste yankı şikayeti olan hastamızın değerlendirmesi sonucunda kronik östaki disfonksiyonu olduğunu tespit ettik. Bu hastalığın en etkin tedavisi östaki balon tuboplastidir. Sayılı merkezlerde yapılan bu işlemi Siirt Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde de yapılıyor olması Siirt halkı adına bizi çok mutlu ediyor" dedi. Ameliyat sonrası memnuniyetini dile getiren hasta Enes Öztekin ise, "Gazi hocamızın ameliyatlarını görüyor ve olumlu sonuçları duyuyordum. Böyle bir şikayetim olunca Siirt’te olduğunu öğrendiğimde, aradaki kilometrelerin tedavime engel olamayacağını fark ettim ve gönül rahatlığıyla geldim. Şu an şikayetlerim çok azaldı ve ameliyatım başarılı geçti. Gazi hocamıza çok teşekkür ederim" ifadelerini kullandı.