Son Dakika
|
Önünü kestiği yaşlı adamın parasını çalıp öldüresiye darp etti
Kübra Yapıcı cinayetinde yeni gelişme!
Hollanda’da bir kabin memuru hantavirüs şüphesiyle karantinaya alındı
Bingöl’de kayıp emekli öğretmen derede ölü bulundu
Endonezya’da yolcu otobüsü ile akaryakıt tankeri çarpıştı: 16 ölü, 4 yaralı
Cinayete kurban giden Kübra Yapıcı’nın ailesi: "10 kez müebbet alsınlar"
Kübra Yapıcı cinayetinde kan donduran detaylar
TCG Anadolu ve denizaltı SAHA EXPO kapsamında İstanbul’da
Bayraktar Kızılelma Endonezya yolcusu
BioNTech, Covid-19 aşısının üretimini durduruyor
Abone
Gündem
Politika
Ekonomi
Dünya
Asayiş
Spor
Video
Yerel
Belgesel
Daha
Fotogaleri
Aktüel
Sağlık
Çevre
Magazin
Kültür Sanat
Eğitim
Teknoloji
Hava Durumu
Tüm Haberler
Tüm Manşetler
RSS
Abone
Gündem
Politika
Ekonomi
Dünya
Asayiş
Spor
Video
Yerel
Belgesel
Daha
Fotogaleri
Aktüel
Sağlık
Çevre
Magazin
Kültür Sanat
Eğitim
Teknoloji
Hava Durumu
Tüm Haberler
Tüm Manşetler
RSS
Whatsapp
İHA Kurumsal
EN
Taiwan’s Epic Spiritual Journey with the Sea Goddess Mazu
İran: "ABD’nin teklifini değerlendirmeyi sürdürüyoruz"
7 Haziran'da 6 sandık: AK Parti'nin adayları belli oldu
Vatikan: "Papa ile Rubio arasındaki görüşme samimi geçti"
Niklas Süle, 30 yaşında futbolu bıraktı
İsrail, Beyrut’u vurdu: 2 ölü, 7 yaralı
Aracın hurdaya döndüğü kazayı burnu bile kanamadan atlattı
İlkay Akkaya konserinde bayraklı protestoda bulunan öğrencilere saldırı
SAĞLIK
Öğrenciler ikna etti, veliler kan verdi
07 Mayıs 2026 Perşembe - 20:24:36
Manisa’nın Sarıgöl ilçesinde Türk Kızılayı tarafından düzenlenen hediyeli kan bağışı kampanyası vatandaşlardan yoğun ilgi gördü. Öğrencilerin ailelerini bağışa yönlendirdiği kampanyada ilk gün 80 ünite kan toplandı. Manisa’nın Sarıgöl ilçesinde Manisa Türk Kızılayı ile Sarıgöl Türk Kızılayı Koordinatörlüğü tarafından ortaklaşa düzenlenen hediyeli kan bağışı kampanyası yoğun katılımla başladı. Sarıgöl Hükümet Konağı bahçesinde gerçekleştirilen kampanyada vatandaşlar kan bağışında bulunurken, bağışa destek veren öğrenci velilerine çeşitli hediyeler takdim edildi. Kampanyanın özellikle öğrencilerin ailelerini teşvik etmesiyle büyük ilgi gördüğü belirtildi. Sarıgöl Türk Kızılayı Koordinatörü Yusuf Tüfekçi, kampanyanın ilk gününde 80 ünite kan toplandığını ifade ederek, "İlçemizde bir öğrenci velisini kan bağışına getirdiğinde öğrencilerimize çeşitli hediyeler veriyoruz. Bu kampanya çok iyi tuttu. İlk gün 80 ünite kan topladık. Çocuklarımızın ailelerini ikna etmeleri çok güzel bir davranış. Bağışta bulunan tüm vatandaşlarımıza teşekkür ediyorum." dedi.
07 Mayıs 2026 Perşembe - 16:55
Denizli’de ücretsiz HPV aşı uygulaması başladı
Denizli Büyükşehir Belediyesi’nin ekonomik sıkıntılar nedeniyle sağlık hizmetlerine erişmekte zorluk çeken ailelere yönelik hayata geçirdiği ücretsiz HPV aşı uygulaması başladı. Kansere karşı büyük bir farkındalık oluşturulan aşılama programına erkeklerin de dahil edilmesi fark oluşturdu. Denizli Büyükşehir Belediyesi’nin toplum sağlığını korumak ve sağlıkta fırsat eşitliği sağlamak amacıyla yüksek maliyetli sağlık hizmetlerine erişmekte zorluk çeken vatandaşlara yönelik başlattığı HPV aşı desteği fiilen uygulamaya geçti. Sosyal Hizmetler Dairesi Başkanlığı’nın yürüttüğü proje kapsamında ilk ziyaretler yapıldı. Evde Bakım ve Sağlık Hizmetleri Şube Müdürlüğü’nde görevli sağlıkçıların ilk doz HPV aşısını uyguladığı programa Sosyal Hizmetler Dairesi Başkanı Veysel Danacıoğlu da eşlik etti. Aşılama programına katılan vatandaşlar bu maliyetli ve hayati derecede önemli aşıya ücretsiz ulaşabilmenin kendileri için büyük bir destek olduğunu belirterek sağlanan imkan dolayısıyla Başkan Çavuşoğlu’na teşekkürlerini iletti. Aşılama hizmeti vatandaşın ayağına götürülüyor Halkın yoğun ilgisiyle büyüyen projenin sağlık desteği olmanın ötesine geçerek kent genelinde bilinçlenme seferberliğine dönüştüğü belirtildi. Randevu sistemiyle hak sahiplerinin adreslerine gidilerek yerinde uygulanan aşılama programına erkek çocuk ve gençlerin de dahil edilmesi ise kanserle mücadelede bir fark oluşturdu. Söz konusu uygulamanın virüsün bulaş zincirini kırmak ve toplum bağışıklığını sağlamak adına büyük önemi olduğu belirtilirken, aşıların muhafazasından taşınmasına kadar tüm süreçlerin ‘soğuk zincir’ kurallarına uygun olarak yürütüldüğü kaydedildi. Proje kapsamda, Dünya Sağlık Örgütü önerilerine göre, 9-14 yaş arası kız ve erkek çocuklarına 2 doz, 15-30 yaş arası kadınlara 3 doz ve 15-21 yaş arası erkeklere 3 doz dokuz valanlı HPV aşısı yapılacak. Sağlıklı bir gelecek için Denizli Büyükşehir Belediye Başkanı Bülent Nuri Çavuşoğlu, HPV aşısının henüz Sağlık Bakanlığı’nın rutin aşı uygulaması içerisinde yer almadığına dikkati çekerek, bugünün ekonomik şartlarında bu hizmete ulaşmanın pek çok aile için mümkün olmadığını söyledi. Hem sağlıkta adaletsizliği gidermeye katkı koymak hem de kansere karşı bir farkındalık oluşturmak için hayata geçirdikleri projenin amacına ulaştığını vurgulayan Başkan Çavuşoğlu, "Projemize gösterilen yoğun ilgi, ne kadar doğru bir iş yaptığımızı bizlere bir kez daha gösterdi. Şehrimizde sağlıklı bir gelecek inşa etmek için tüm imkanlarımızı seferber etmeye devam edeceğiz" dedi. HPV aşısı neden önemli? Genital siğil, prekanseröz genital lezyonlar (servikal, vajinal, vulvar, anal) ile serviks, vajinal, vulvar, anal, penil ve baş-boyun kanserleri gibi birçok kanser türüne karşı koruyucu özelliği kanıtlanmış olan HPV aşısı, modern tıbbın kanserle mücadelesindeki en güçlü silahı olarak kabul ediliyor. Türkiye’de rutin aşılama takviminde olmadığı için eczanelerden ücretli olarak temin edilebilen aşı özellikle 9-14 yaş arasında uygulandığında bağışıklık sistemini güçlendirerek en yüksek korumayı sağlıyor.
07 Mayıs 2026 Perşembe - 15:52
Uzm. Psikoloğu Turan: "Çocukların sağlıklı gelişimi, yalnızca bireysel değil aynı zamanda toplumsal bir sorumluluktur"
SANKO Üniversitesi Hastanesi Uzm. Psikoloğu Gizem Başkılıç Turan, "Çocukların sağlıklı gelişimi, yalnızca bireysel değil aynı zamanda toplumsal bir sorumluluktur" dedi. ‘Riskli çocuk’ kavramının, çoğu zaman yanlış yorumlandığını söyleyen Uzm. Psikolog Turan, "Riskli çocuk, doğuştan tehlikeli olan değil; gelişim sürecinde çeşitli biyolojik, psikolojik ve çevresel faktörlerin etkisiyle duygusal ve davranışsal zorluklar yaşama ihtimali artmış çocuğu ifade eder" ifadelerini kullandı. Riskli çocukların toplumda farklı şekillerde karşımıza çıkabildiğini belirten Uzm. Psikolog Turan, "Bazı çocuklar aşırı öfkeli, saldırgan ya da kurallara karşı gelme eğiliminde olabilirken; bazıları da içe kapanık, kaygılı, yalnız ve görünmez kalmayı tercih edebilir. Bu çocukların ortak noktası, duygularını düzenlemekte zorlanmaları, yaşadıkları zorluklar karşısında esnek davranamaması ve sağlıklı baş etme becerilerinin yeterince gelişmemiş olmasıdır" dedi. Anne-baba ve öğretmenler için erken farkındalığın oldukça önemli olduğuna vurgu yapan Uzm. Psikolog Turan, "Çocukta hızlı ve anlamsız davranış değişiklikleri, yoğun öfke patlamaları, arkadaş ilişkilerinde bozulma, okuldan kaçınma, akademik başarıda düşüş, kuralları sürekli ihlal etme ya da aşırı içe kapanma gibi belirtiler dikkatle izlenmelidir. Özellikle şiddet içerikli konuşmalar, kendine veya başkalarına zarar verme ifadeleri mutlaka ciddiye alınmalıdır. Bu durumların ortaya çıkmasında tek bir neden yoktur. Aile içi çatışmalar, ihmal ya da tutarsız ebeveyn tutumları, travmatik yaşantılar, akran zorbalığı, dijital içeriklere kontrolsüz maruz kalma ve bazı nörogelişimsel ya da psikiyatrik yatkınlıklar bu süreci etkileyebilir. Yani çocuk davranışı, çoğu zaman çevresel ve duygusal birikimlerin bir yansımasıdır" ifadelerini kullandı. Riskli çocuklarda görülebilecek belirtiler Riskli olarak değerlendirilen çocuklarda sıklıkla görülebilecek belirtilerin dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu (DEHB), davranış bozukluğu, zıt olma-karşı gelme bozukluğu ya da travma sonrası stres olduğunu kaydeden Uzm. Psikolog Turan, "Ancak burada önemli olan, çocuğu bir tanıya göre değil de bütüncül bir değerlendirme yapmaktır. Bu süreçte bir çocuk ve ergen psikiyatristi ile birlikte kapsamlı bir değerlendirme yapılması önemlidir" ifadelerine yer verdi. Riskli çocukların tedavi ve destek süreci Riskli çocuklarda tedavi ve destek sürecinin çocuğun ihtiyacına göre planlandığını kaydeden Uzm. Psikolog Turan, "Psikoeğitim, oyun terapisi, aile danışmanlığı ve gerektiğinde çocuk psikiyatrik değerlendirme süreci, müdahalenin temel yapı taşlarını oluşturur. Aileyle iş birliği içinde ilerlemek, en güçlü koruyucu faktörlerden biridir. Çünkü çocuk, değişimi en çok güvenli ve destekleyici ilişkiler içinde öğrenir" dedi. Uzm. Psikolog Turan, riski çocuklara yardımcı olmak için yapılabileceklerle ilgili olarak ise, "Öncelikle yargılamak yerine anlamaya çalışmak gerekir. ‘Neden böyle davranıyor?’ sorusu yerine ‘Bu çocuk ne yaşıyor?’ sorusunu sormak çok daha kapsayıcıdır. Sınır koyarken aynı zamanda duygusal destek sunmak, tutarlı ve güvenli bir ilişki kurmak ve çocuğun kendini ifade edebileceği alanlar oluşturmak büyük önem taşır. Destek almak için rehberlik servisleri, çocuk psikologları, çocuk ve ergen psikiyatrisi birimleri ve aile danışmanlık merkezlerine başvurulabilir. Erken müdahale, riskli davranışların kalıcı hale gelmesini önlemede kritik rol oynar. Unutulmamalıdır ki her çocuk anlaşılmaya, görülmeye ve doğru destekle yeniden yön bulmaya ihtiyaç duyar. Riskli çocukları dışlamak değil, onlara ulaşmak toplum olarak en büyük sorumluluğumuzdur" diye konuştu.
07 Mayıs 2026 Perşembe - 15:24
"Genital estetik yaşam kalitesini destekleyebilir"
Genital estetik uygulamalarının amacının yalnızca görünümü düzeltmek olmadığına dikkat çeken Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Berfin Ökmen Özkan, "Bu işlemlerde temel hedef, hastanın günlük yaşam konforunu artırmak ve cinsel sağlığını desteklemektir" dedi. Son yıllarda estetik uygulamalara olan ilginin artmasıyla birlikte kadınlarda genital estetik operasyonlar da daha sık gündeme gelmeye başladı. Uzmanlar, bu işlemlerin yalnızca estetik kaygılarla değil, çoğu zaman fonksiyonel ihtiyaçlar ve yaşam konforunu artırma amacıyla da tercih edildiğine dikkat çekiyor. Medikal Park Antalya Hastane Kompleksi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Berfin Ökmen Özkan, genital estetik operasyonlarının nedenlerine ilişkin açıklamalarda bulundu. Kadınlarda genital bölge problemlerinin birçok farklı etkene bağlı gelişebileceğini belirten Op. Dr. Özkan, "Genetik faktörler, pelvik kasların zayıflığı, doğum sayısı ve doğum şekli, kronik öksürük ve kabızlık, obezite, hormonal değişimler ve menopoz gibi durumlar genital bölgede hem yapısal hem de fonksiyonel değişikliklere yol açabilir" şeklinde konuştu. "Estetik sorunların ötesinde fonksiyonel şikâyetler" Genital bölgedeki değişimlerin yalnızca dış görünümü etkilemediğini vurgulayan Op. Dr. Özkan, "İç dudaklarda sarkma ve asimetri, vajinal genişleme ve vulvar bölgede renk değişiklikleri estetik problemlerin yanı sıra özgüven kaybına ve cinsel yaşamda sorunlara neden olabilir. Bunun yanında tekrarlayan vajinal enfeksiyonlar, idrar kaçırma, vajinal kuruluk, ilişki sırasında ağrı ve vajinal bolluk gibi fonksiyonel şikâyetler de görülebilir. Bu işlemlerde temel hedef, hastanın günlük yaşam konforunu artırmak ve cinsel sağlığını desteklemektir" ifadelerini kullandı. "Her kadın kendine özgüdür" vurgusu Genital estetik uygulamalarında standart bir yaklaşımın olmadığını belirten Op. Dr. Özkan, her hastanın mutlaka ayrıntılı şekilde değerlendirilmesi gerektiğini vurguladı. Op. Dr. Özkan, "Her kadının genital yapısı kendine özgüdür ve her farklılık bir hastalık ya da cerrahi ihtiyaç anlamına gelmez. Fonksiyonel bir problem olmadan yalnızca estetik kaygılarla yapılan işlemler bazı durumlarda istenmeyen sonuçlara ve cinsel işlev bozukluklarına yol açabilir. Bu nedenle ameliyat öncesi doğru bilgilendirme büyük önem taşır. Hastanın beklentileri, şikâyetleri ve anatomik yapısı birlikte değerlendirilerek kişiye özel bir planlama yapılmalıdır. Uygun teknik ve deneyimli bir ekip ile yapılan işlemler, hem güvenli hem de başarılı sonuçlar açısından belirleyicidir" dedi. "Cerrahi yöntemlerle konfor ve özgüven artabiliyor" Genital estetikte en sık uygulanan cerrahi işlemlerden birinin labioplasti olduğunu ifade eden Op. Dr. Özkan, şu bilgileri paylaştı: "Labioplasti, iç dudaklardaki doku fazlalığı, asimetri ve şekil bozukluklarının düzeltilmesini sağlar. Bu durum özellikle dar kıyafet giyerken rahatsızlık yaşayan, hijyen sorunları olan ya da cinsel ilişki sırasında problem yaşayan kadınlarda önemli bir konfor artışı sağlayabilir. Artan konforla birlikte özgüven de yükselir ve bu durum günlük yaşam kalitesine olumlu yansır." Vajinoplasti ve perinoplasti işlemlerine de değinen Op. Dr. Özkan, "Bu işlemler özellikle doğum sonrası gelişen vajinal genişleme ve perine bölgesindeki deformasyonların düzeltilmesinde tercih edilir. Normal doğuma bağlı oluşan doku hasarları ve dikiş izleri bu yöntemlerle giderilebilir" dedi. "Cerrahi dışı uygulamalara yönelim artıyor" Son yıllarda cerrahi dışı yöntemlerin de giderek daha fazla tercih edildiğini belirten Op. Dr. Özkan, bu uygulamaların hızlı ve konforlu olması nedeniyle öne çıktığını söyledi. Özkan, "Genital dolgu, PRP, ip askı ve lazer uygulamaları gibi yöntemler ağrısız ve kısa sürede uygulanabilmeleri sayesinde hastalar tarafından sıkça tercih ediliyor. Bu işlemler sonrasında hastalar günlük yaşamlarına ara vermeden devam edebiliyor" diye konuştu. Bu yöntemlerin farklı şikâyetlere yönelik çözümler sunduğunu belirten Op. Dr. Özkan, "Yaşlanma ya da kilo kaybına bağlı olarak dış dudaklarda oluşan sarkma ve hacim kaybı dolgu uygulamaları ile düzeltilebilir. Vajinal kuruluk, ilişki sırasında ağrı ve haz azalması gibi durumlarda lazer uygulamaları ve PRP etkili seçenekler arasında yer alır" dedi. Ayrıca idrar kaçırma, tekrarlayan vajinal enfeksiyonlar ve vajinal bolluk gibi şikâyetlerde de lazer uygulamalarının tercih edilebildiğini ifade eden Özkan, "Bikini bölgesinde kararma ve renk değişiklikleri yaşayan hastalarda ise vulvar lazer ya da genital peeling uygulamaları yapılabilir" diye konuştu. "Uzman değerlendirmesi şart" Genital estetik uygulamalarında en önemli noktanın doğru hasta seçimi ve kişiye özel yaklaşım olduğunu bir kez daha vurgulayan Op. Dr. Özkan, sözlerini şöyle tamamladı: "Her yöntem her hasta için uygun olmayabilir. Bu nedenle detaylı bir muayene ve doğru planlama ile ilerlemek gerekir. Uygun hastalarda yapılan doğru uygulamalar, hem fiziksel hem de psikolojik açıdan yaşam kalitesini belirgin şekilde artırabilir."
Çok Okunan Kategori Haberleri
1
06 Mayıs 2026 Çarşamba- 09:16
Diş eti hastalıkları Alzheimer’a neden olabiliyor
2
06 Mayıs 2026 Çarşamba- 16:35
Akdeniz anemisi, erken tanı ve doğru takiple kontrol altına alınıyor
3
07 Mayıs 2026 Perşembe- 10:13
Maarifin kalbinde marifetli gençlik tansiyon ölçtü
4
06 Mayıs 2026 Çarşamba- 10:21
Opr. Dr. Zaim: "Bahar aylarında göz şikayetleri artabilir"
5
06 Mayıs 2026 Çarşamba- 14:37
Van’da gebe anneye aynı anda hem sezaryen hem beyin ameliyatı yapıldı
24 Şubat 2026 Salı - 11:20
Kemer Belediyesi’nden 2025’te 7 bin 938 vatandaşa sağlık desteği
Kemer Belediyesi Sağlık İşleri Müdürlüğü, 2025 yılı içerisinde 7 bin 938 vatandaşa sağlık desteği sağladı. Kemer Belediyesi Sağlık İşleri Müdürlüğü ekipleri, 2025 yılı sağlık hizmetleri verilerini paylaştı. Buna göre ekipler 2 bin 725 vatandaşın minibüsle, 275 vatandaşı da otomobille hastanelere ulaşımını sağladı. Toplam 98 vatandaşın da ambulansla hastaneye ücretsiz ulaşımını sağlayan ekipler, evde bakım hizmetleri kapsamında 571 vatandaşı evinde tıraş ederken, 471 vatandaşa pansuman ve enjeksiyon uyguladı. Bakıma muhtaç vatandaşların yanında olan ve olmaya devam eden belediye ekipleri, 65 vatandaşa hasta yatağı, 49 vatandaşa da tekerlekli sandalye temin etti. Bin 71 vatandaşa ücretsiz psikolojik destek hizmeti sağlanırken kasım ve aralık aylarında 201 vatandaşa diyetisyen hizmeti verildiKemer Belediye Başkanı Necati Topaloğlu’nun sosyal sorumluluk projeleri arasında yer alan Mola Evi ise açıldığı günden bu yana vatandaşlardan tam not almaya devam ediyor. Engelli bireylere ve ailelerine yönelik ücretsiz hizmet veren Mola Evi’ni 2025 Aralık ayında toplam 50 engelli birey ziyaret etti. Her yıl geleneksel olarak sünnet şöleni de düzenleyen Sağlık İşleri Müdürlüğü ekipleri, 68 çocuğun erkekliğe ilk adımı atmasını sağladı. Ramazan ayı dolayısıyla ihtiyaç sahibi vatandaşların da yanında olan Kemer Belediyesi 2 bin 115 vatandaşa ramazan kartı teslim edilirken, 179 vatandaşa da maddi yardım sağladı. "Bu yıl da aynı özveri ve azimle vatandaşımıza hizmet etmeye devam edeceğiz" Kemer Belediye Başkan Yardımcısı Semih Top yaptığı açıklamada, "2025 yılında sağlık işleri müdürlüğümüz sağlık konusunda bizden destek ve yardım isteyen tüm vatandaşlarımızın yanında oldu. Evde bakım hizmetlerimizin yanı sıra hastalarımızın hastanelere ulaşımları, maddi yardımlar, psikolog ile diyetisyen desteklerimiz ve diğer hizmetlerimizle her zaman sahada yer aldık. Geçen sene toplam sağlık konusunda 7 bin 938 vatandaşımızın yanında yer aldık. Bu yılda aynı özveri ve azimle vatandaşımıza hizmet etmeye devam edeceğiz" dedi.
24 Şubat 2026 Salı - 11:09
Uzmanından uyarı: "Melatonin dost mu, düşman mı"
Edirne Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Fizyoloji Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Levent Öztürk, uykusuzluk yakınması olan ve bu amaçla özellikle en az son 1 yıldır düzenli melatonin kullanan bireylerde kullanmayanlara göre kalp yetmezliği görülme sıklığının daha yüksek olduğunun ortaya çıktığını söyledi. Almanya’da gerçekleştirilen geniş çaplı bir araştırma, uyku düzenleyici olarak yaygın biçimde kullanılan melatonine ilişkin çarpıcı sonuçlar ortaya koydu. Yapılan araştırmaya göre, uzun süreli ve özellikle 1 yılın üzerindeki düzenli melatonin kullanımının kalp yetmezliği riskini yüzde 90’a kadar artırabileceği tespit edildi. Çalışmada ayrıca, melatonin kullanan grupta kalp yetmezliği nedeniyle hastaneye yatış oranlarının da belirgin şekilde arttığına dikkat çekildi. Kamuoyunda "doğal" ve "zararsız" bir takviye olarak bilinen melatonine ilişkin bu veriler, özellikle kalp rahatsızlığı riski taşıyan bireyler açısından yeni bir tartışma başlattı. "130 bin kişilik veri analizi" Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Fizyoloji Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Levent Öztürk, konuya ilişkin değerlendirmesinde melatoninin 1990’lı yıllardan bu yana bilimsel olarak yoğun şekilde araştırıldığını belirtti. Tıbbi literatürde melatoninle ilgili 35 binden fazla çalışma bulunduğunu ifade eden Öztürk, molekülün antioksidan ve yaşlanma etkilerini azaltma başta olmak üzere birçok olumlu yönünün ortaya konulduğunu söyledi. Birleşik Devletler’de yapılan geniş ölçekli bir analizde farklı bir tablo ile karşılaşıldığını aktaran Prof. Dr. Öztürk, "Uykusuzluk yakınması nedeniyle en az son 1 yıldır düzenli melatonin kullanan bireylerle kullanmayanlar karşılaştırıldı. Yaklaşık 130 bin hastanın verilerinin analiz edildiği bu çalışmada, melatonin kullanan grupta kalp yetmezliği görülme sıklığının daha yüksek olduğu ortaya çıktı. Oldukça güçlü bir veri seti ancak kesitsel bir çalışma olduğu için neden-sonuç ilişkisi kuramayız" ifadelerine yer verdi. "Ölüm oranı 2 kat, hastaneye başvuru 3 kat fazla" Son 1 yıldır düzenli melatonin kullananlarda tüm nedenlere bağlı ölüm oranı kullanmayanlara kıyasla 2 kat daha fazla görüldüğünü belirten Prof. Dr. Öztürk, yeni kalp yetmezliği nedeniyle hastaneye başvuru oranının ise yaklaşık 3 kat daha fazla olduğunu ifade etti. Melatonin grubunda kalp yetmezliği oranının yüzde 19 civarındayken, kullanmayan grupta bu oranın yüzde 6,5 seviyelerinde olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Öztürk, bu sonuçların melatoninin son derece güvenli ve rahatlıkla kullanılabilir bir molekül olduğu yönündeki algıya gölge düşürdüğünü ifade etti. Melatoninin bazı ülkelerde reçeteye tabi olduğunu hatırlatan Prof. Dr. Öztürk, İngiltere’de bu uygulamanın geçerli olduğunu belirtti. Türkiye dahil birçok ülkede ise melatoninin reçetesiz temin edilebildiğine değinen Prof. Dr. Öztürk, "Böylece sırf yararlı etkileri göz önüne alınarak da herhangi bir hastalığı olmayan bireylerde doktor önerisi olmadan melatonin kullanımına yönelebiliyorlar. Bunun orta uzun vadede olumsuz etkilerinin olabileceği şüphesi var artık. Doktor kontrolü ve önerisi olmadan melatonin de olsa kullanmamakta yarar var. Melatoninin uzun dönem takibini gerektiren bir durumla karşı karşıya kaldık diyebiliriz" ifadelerine yer verdi.
24 Şubat 2026 Salı - 11:02
Uzmanlardan ’Çocuklarda makyaj’ uyarısı: "Pek çok cilt hastalığını çok çok erken yaşta görmeye başladık"
Sosyal medyanın da etkisiyle çocukların çok küçük yaşlarda makyaj yapmaya başladığını ifade eden uzmanlar uyarıyor. Dermatoloji Uzmanı Uzm. Dr. Name Cemşitoğlu, "Çok küçük yaşlardaki hastalara bile artık muayene etmeden önce ’Makyajını temizler misin?’ dememiz gereken durumlar olabiliyor. Çok yoğun, çok kalın fondöten, maskara, ruj bunlar artık rutin, takma kirpikler, cilt bariyerini güçlendiren çeşitli cilt rutinleri yapmışlar. Cilt bakım ürünlerinde bazı kimyasal maddeler oluyor ki endokrin hormonu benzeri etki gösterip bir tık daha hormonal dengeyi de bozabildiğini ifade eden bilimsel çalışmalar da mevcut. Aileler, ’Yapma diyoruz, dinlemiyor, yardımcı olur musunuz?’ diye çok geliyor. 5-6 yaşında çocuklarda bile ’Bu cilt rutinim, şu maskarayı kullanıyorum’ gibi videolar görmeye başladık. Pek çok cilt hastalığını çok çok erken yaşta görmeye başladık" dedi. Sanal medya günümüzde etkisini giderek artırırken bu mecralarda yapılan paylaşımlar çok sayıda kişiyi etkiliyor. Uzmanlar, sosyal medyada oluşturulan güzellik algısının çocuk yaş grubunu da etkilediğini aktarırken bunlara özenen çocukların çok küçük yaşlarda kozmetik malzemelerle tanıştığına dikkat çekti. Acıbadem Fulya Hastanesi’nden Dermatoloji Uzmanı Dr. Name Cemşitoğlu, erken yaşlarda makyaj malzemesi kullanımının cilt bariyerinin zarar görmesine egzama, aşırı akne gibi birçok durumu oluşturabileceğini belirterek önemli uyarılarda bulundu. "Aileler, ’Yapma diyoruz, dinlemiyor, yardımcı olur musunuz?’ diye çok geliyor" "Çok küçük yaşlardaki hastalara bile artık muayene etmeden önce ’Makyajını temizler misin, o şekilde muayene edelim’ dememiz gereken durumlar olabiliyor" diyerek sözlerine başlayan Uzm. Dr. Name Cemşitoğlu, "10 yaşta hatta daha bile küçük hastalarda makyaj kullanımı gözlemliyoruz. Hiçbir problem olmamasına rağmen çok yoğun, çok kalın fondöten kullanımı, maskara, ruj bunlar artık rutin. Bunları neredeyse herkeste görüyoruz. Takma kirpikler, cilt bariyerini güçlendiren çeşitli cilt rutini yapmışlar mesela onu danışmaya da geliyorlar. O şekilde çok hasta görüyoruz. Cilt bariyeri daha yeni oluşmaya başlıyor, cilt çok daha ince ve daha geçirgen oluyor, dolayısıyla da çok daha kolay reaksiyon verebiliyor. Aslında sosyal medyadan görüp ’Şu kişi, şu sosyal medya fenomeni bunu kullanmış, bende kullanmalıyım, şuna iyi geliyormuş’ gibi kullanılan ürünlerden sonra tam tersi belki kişinin cildine iritasyon, egzama yapıcı, enfeksiyon uyandırıcı şeyler olabiliyor. Temiz tutmak ve korumak en önemlisi ama tabi ki bir dermatoloji uzmanına danışarak yapmak gerekiyor. Aileler de danışıyor, en sık gördüğümüz 13-14 yaşlarında biraz daha artık yetişkinliğe yavaş yavaş adım atmaya başlayan, ergenliğe giren çocuklarda çok fazla makyaja bağlı sivilcelenme çok çok artıyor. Dolayısıyla da aile, ’Bunu nasıl engelleyebiliriz, biz çeşitli önerilerde bulunuyoruz, yapma diyoruz ama dinlemiyor, hocam yardımcı olur musunuz?’ diye çok geliyor" dedi. "Pek çok cilt hastalığını çok çok erken yaşta görmeye başladık" Uygunsuz kullanımların cilt bariyerine zarar verebileceğini aktaran Uzm. Dr. Cemşitoğlu, "Son zamanlarda özellikle çok küçük yaş grubunda 6-7 gibi ’Anne şu makyaj malzemesini istiyorum, şunu kullanabilir miyim?’ diye geliyor ki bu yaş grubunda birbirileriyle bir şey paylaşma çok fazla oluyor. Paylaştıklarında da enfeksiyon riski çok artıyor, ürün kişiye özeldir. Sivilcelenme, kontakt dermatit (Bir maddeyle doğrudan temas veya o maddeye karşı alerjik reaksiyon sonucu oluşan kaşıntılı bir döküntü olarak ifade ediliyor), egzama özellikle göz ve ağız çevresindeki egzama durumlarında deri daha kuru, kırışık, pul pul görünümle beraber daha yaşlı durabilecek görünüme sahip olabiliyor. Cilt bakım ürünlerinde bazı kimyasal maddeler oluyor ki bunlar endokrin hormonu benzeri etki gösterip bir tık daha hormonal dengeyi de bozabildiğini ifade eden bilimsel çalışmalar da mevcut. Neredeyse her çocuk hastamda karşılaşıyorum diyebilirim, yakın zamanda bir hastam kızını getirdi. Hafif sivilcelenmesi vardı, onun dışında çok fazla komedonu olduğunu gördük. Hiç ihtiyacı olmamasına rağmen çok yoğun, kalın yapılı bir fondöten kullanmaya başladıktan sonra başlamış. Annesi onun için getirmişti. Son zamanlarda çok küçük yaşta 5-6 yaşında çocuklarda bile belki de kabul görme, kabul edilme isteği dolayısıyla ‘Bu benim cilt rutinim, şu maskarayı kullanıyorum’ vs. gibi videolar görmeye başladık. Pek çok cilt hastalığını çok çok erken yaşta görmeye başladık. Çocuklar bu tarz şeyleri devamlı yapmak istiyorlarsa bir dermatoloji uzmanı, gerekirse psikiyatri yardımı dahi olabilir çünkü gerçekten sosyal medya hayatımızı, psikolojimizi çok etkilemeye başladı. Çocukların zaten cilt bariyeri yeni yeni oluşuyor zaten temiz ve çoğunlukla sorunsuz bir ciltleri oluyor. Daha iyi olsun ya da görüneyim diye herhangi bir şey sürmenin pek bir anlamı olmadığını düşünüyorum çünkü zaten hepsinin cildi sağlıklı ve güzel ileride bunu arayacaklar" ifadelerini kullandı.
24 Şubat 2026 Salı - 10:48
Obeziteyle mücadelede hedef sadece kilo değil, metabolik denge
Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde giderek artış gösteren obeziteye karşı uzmanlar, sadece diyet yapmanın yeterli olmadığına dikkat çekiyor. Obezite tedavisinde yalnızca kilo kaybına odaklanmanın yeterli olmadığına vurgu yapan Medicana Sağlık Grubu uzmanları, obeziteye karşı kalıcı başarı için metabolik ve hormonal dengenin sağlanması, organ sağlığının korunması ve yaşam tarzının sürdürülebilir şekilde değiştirilmesi gerektiğinin altını çiziyor. Günümüz dünyasının en önemli halk sağlığı sorunlarından biri olan obezite, Türkiye’de de çocuk, ergen ve yetişkinlerde artış gösteriyor. Türkiye Obezite Araştırma Derneği verilerine göre; ülkede her 3 kişiden 1’nin obezitesi bulunuyor. Sadece fazla kilo ve estetik kaygıları değil, beraberinde insülin direnci, diyabet, kalp-damar hastalıkları, yağlı karaciğer, böbrek hasarı ve hormonal bozukluklar gibi ciddi sağlık sorunlarına yol açabilen obeziteye karşı Medicana International İzmir Hastanesi uzmanları, dikkat edilmesi gerekenleri paylaştı. Medicana International İzmir Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Diyetisyen Seda Uşarer ile Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzm. Dr. Aysel Mammadyarzada, obezitenin yalnızca fazla yemekle değil, uzun süreli yanlış beslenme alışkanlıkları, hormonal dengesizlikler ve psikolojik faktörlerin birlikte etkisiyle gelişen kronik ve çok yönlü bir hastalık olduğuna dikkat çekti. Obezite çok yönlü bir hastalıktır Obezitenin vücutta metabolik değişimlere neden olan kronik bir hastalık olduğunun altını çizen Medicana International İzmir Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Diyetisyen Seda Uşarer, obezitenin beraberinde getirebileceği hastalıklara değindi. Dyt. Seda Uşarer, "Yüksek kalorili, şeker ve doymuş yağ içeriği fazla, liften fakir beslenme düzeni; insülin direnci, hormonal bozukluklar ve yağ dokusunda artışa yol açar. Zamanla bu durum tip 2 diyabet, hipertansiyon, uyku apnesi, eklem problemleri ve bazı kanser türleri gibi birçok ciddi sağlık sorununa zemin hazırlar. Kalp-damar sistemi üzerinde büyük bir yük oluşturur. Yanlış beslenmeye bağlı yükselen kolesterol ve trigliserid seviyeleri damar sertliğini hızlandırarak kalp krizi riskini artırır. Karaciğerde ise yağlanma gelişebilir ve ilerleyen süreçte siroza kadar ilerleyebilir. Böbrekler açısından bakıldığında, fazla kilo böbreklerin filtrasyon yükünü artırarak kronik böbrek hastalığı riskini yükseltir. Bu nedenle obezite tedavisinde beslenme düzenlemesi yalnızca kilo değil, organ sağlığını korumak açısından da kritik önemdedir" mesajını verdi. Standart diyetlerin obezite tedavisinde çoğu zaman sürdürülebilir olmadığını söyleyen Dyt. Seda Uşarer, kişiye ve alışkanlıklarına özel hazırlanan diyet programlarının uzun vadede başarıyı artırabileceğini ifade etti. Amaç metabolik ve hormonal dengeyi sağlamak Medicana International İzmir Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzm. Dr. Aysel Mammadyarzada da obezite tedavisinde sadece kilo vermenin yeterli olmadığını dile getirerek, sözlerine şöyle devam etti: "Kilo kaybı tedavinin temel hedefidir; ancak tek başına yeterli değildir. Amaç, metabolik ve hormonal dengenin yeniden sağlanmasıdır. Çünkü bazı bireylerde kilo azalsa bile insülin direnci ve düşük dereceli inflamasyon devam edebilir. Obezitenin özellikle Tip 2 diyabetle arasında güçlü ve doğrudan bir ilişki var. Artmış yağ dokusu insülin direncine yol açar; pankreas bir süre fazla insülin üreterek dengeyi korumaya çalışır ancak zamanla beta hücreleri tükenir ve diyabet gelişir. Tiroid hormonları bazal metabolizmayı düzenler. Obez bireylerde TSH düzeyleri hafif yüksek olabilir; bu durum çoğu zaman gerçek hipotiroididen çok metabolik adaptasyonun bir yansımasıdır. Ancak mevcut hipotiroidi kilo kontrolünü zorlaştırabilir. Kısacası obezite hem hormonal bozukluklara zemin hazırlar hem de mevcut endokrin hastalıkların seyrini ağırlaştırır." Kalp, karaciğer ve böbrek sağlığını tehdit ediyor Obezitenin kalp, karaciğer ve böbrek sağlığını olumsuz etkilediğini aktaran Uzm. Dr. Aysel Mammadyarzada, "Obeziteye bağlı insülin direnci ve hiperinsülinemi damar duvarında hasar oluşturur, hipertansiyonu tetikler ve ateroskleroz riskini artırır. Bu süreç kalp krizi ve inme riskini artırabiliyor. Karaciğerde yağ birikimi ile metabolik disfonksiyona bağlı yağlı karaciğer hastalığı gelişir. İlerleyen olgularda fibrozis ve siroza kadar gidebilir. Böbrekler ise artmış glomerüler basınç ve metabolik yük nedeniyle zamanla hasar görebilir. Diyabet ve hipertansiyon eşlik ettiğinde kronik böbrek hastalığı riski katlanarak artabilir. Yani hormonal bozulma, damar hasarı üzerinden çoklu organ etkisine dönüşebilir" diye konuştu. Obezitenin çok yönlü bir hastalık olduğunu dile getiren Diyetisyen Seda Uşarer, "Obezitenin yalnızca diyetle çözülmesi her zaman mümkün değildir. Endokrinolog, hormonal bozukluklar ve metabolik hastalıkların değerlendirilmesini sağlar. Diyetisyen, kişiye uygun beslenme tedavisini planlar ve süreci takip eder. Psikolog ise duygusal yeme, stres kaynaklı beslenme alışkanlıkları ve motivasyonun sürdürülebilmesi açısından destek verir. Bu multidisipliner yaklaşım, obezite tedavisinde kalıcı ve sağlıklı sonuçlar elde edilmesini sağlar" dedi.
24 Şubat 2026 Salı - 10:37
Dr. Gül: "Sağ alt karın ağrısı her zaman apandisit midir"
Medical Point Gaziantep Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Mesut Gül, sağ alt karın ağrısının toplumda en sık apandisit ile ilişkilendirildiğini ancak her sağ alt karın ağrısının apandisit anlamına gelmediğini vurguladı. Doç. Dr. Mesut Gül, apandisitin genellikle ani başlayan ve saatler içinde şiddeti artan bir ağrı ile kendini gösterdiğini belirterek, "Apandisit ağrısı genellikle ilk etapta göbek çevresinde başlar, ardından sağ alt karın bölgesine yer değiştirir. Hastalar yürümekle, öksürmekle veya ani hareketlerle ağrının arttığını ifade eder. Karın muayenesinde bastırmakla hassasiyet ve bırakınca artan ağrı tipiktir. Buna bulantı, kusma, iştahsızlık ve hafif ateş eşlik edebilir" dedi. "Her sağ alt karın ağrısı apandisit değildir" Sağ alt karın ağrısının tek nedeninin apandisit olmadığını belirten Gül, özellikle şu durumların da benzer şikayetlere yol açabileceğini ifade ederek, "İdrar yolu enfeksiyonları. Böbrek taşları. Bağırsak enfeksiyonları ve gaz sancıları. Kadınlarda yumurtalık kistleri ve diğer jinekolojik problemler. Kas kaynaklı ağrılar. Bu nedenle hastaların internetten edinilen bilgilerle kendi kendilerine tanı koymaya çalışmamaları yanlış. Özellikle 6 saatten uzun süren, giderek artan, günlük hareketleri kısıtlayan ve ateşle birlikte seyreden sağ alt karın ağrılarında vakit kaybetmeden bir sağlık kuruluşuna başvurulmalıdır. Erken teşhis ve zamanında cerrahi müdahale, komplikasyon riskini önemli ölçüde azaltır" ifadelerini kullandı. "Erken müdahale hayat kurtarır" Apandisitin zamanında tedavi edilmemesi durumunda apandisin patlayarak karın içine enfeksiyon yayabileceğine dikkat çeken Medical Point Gaziantep Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Mesut Gül, bunun ciddi ve hayati risk oluşturabileceğini söyledi. Medical Point Gaziantep Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Mesut Gül vatandaşların ani ve şiddetli karın ağrılarını hafife almamaları gerektiğini belirterek şüpheli durumlarda acil değerlendirme yapılmasının önemine dikkat çekti.
24 Şubat 2026 Salı - 10:35
Uzmanından ’’İftar yemeğini ikiye bölün’’ önerisi
Ramazan ayına özel beslenme önerilerinde bulunan Uzm. Dyt. Elif Aslan, iftarı mutlaka ikiye bölmek gerektiğini aktararak, "Öncelikle su ve bir, en fazla iki adet hurma ile oruç açılmalı, ardından bir ya da en fazla iki kepçe çorba tüketilmeli. Sonrasında 10-15 dakika beklemek önemlidir. Daha sonra protein içeriği yüksek bir ana yemek tercih edilmeli, bol su, sebze veya salata ile öğün tamamlanmalıdır" dedi. Diyarbakır Memorial Hastanesinde görev yapan Uzm. Dyt. Elif Aslan, sahur ve iftarda tüketilecek olan yiyeceklere yönelik önerilerde bulundu. Ramazan ayının sadece bir ibadet dönemi olmadığını, aynı zamanda beslenme alışkanlıklarımızın tamamen değiştiği özel bir süreç olduğunu söyledi. Gün boyu süren açlığın iftarda kontrolsüz beslenmeye sebep olabileceğini kaydeden Aslan, bu süreçte asıl amacın sadece aç kalmak değil, dengeli, düzenli ve kontrollü beslenmeyi sürdürebilmek olduğunu ifade etti. Aslan, güzel bir planlamayla Ramazan ayını kilo artışıyla değil, metabolik dengeyi koruyarak tamamlayabileceklerini dile getirdi. Sahurda öncelikle protein açısından zengin besinler tercih edilmesi konusunda uyarılarda bulunan Aslan, şu ifadeleri kullandı: ’’Yumurta, az tuzlu peynir, az tuzlu zeytin, söğüş sebzeler ve sağlıklı yağlar tüketilebilir. Avokado veya çiğ kuruyemişler de iyi seçeneklerdir. Geceden kalma yemekler kesinlikle tüketilmemeli, kahvaltı formatında hafif ve dengeli besinler tercih edilmelidir. Salatalık, marul, dereotu ve kereviz sapı gibi sebzeler de sahurda yer alabilir. Bunlar su ihtiyacımızı bir nebze olsun karşılayan besinlerdir" "İftarı mutlaka ikiye bölmek gerekir" İftarı mutlaka ikiye bölmek gerektiğini aktaran Aslan, öncelikle su ve bir, en fazla iki adet hurma ile oruç açılmasını, ardından bir ya da en fazla iki kepçe çorba tüketilmesi gerektiğini aktardı. Aslan, ’’Sonrasında 10-15 dakika beklemek önemlidir. Daha sonra protein içeriği yüksek bir ana yemek tercih edilmeli, bol su, sebze veya salata ile öğün tamamlanmalıdır. Karbonhidrat tüketimi mutlaka kontrollü olmalıdır. İftarda hızlı yemek yenmemeli ve porsiyon kontrolüne dikkat edilmelidir. Yemekten hemen sonra uyuma pozisyonu veya uzanmak doğru değildir. İftardan yaklaşık 30-45 dakika sonra hafif tempolu bir yürüyüş yapılabilir. İftardan sahura kadar iki ara öğün yapılabilir. Su tüketimi bir kerede değil, yudum yudum yapılmalıdır. Toplam sıvı tüketimine dikkat edilmeli, yeterli su içilmelidir. Çay ve kahve diüretik etki gösterebildiği için kontrollü tüketilmelidir. İftardan hemen sonra çay ve kahve içilmemeli, en az 1-1,5 saat beklenmelidir. Tatlı tüketimine de dikkat edilmelidir. Şerbetli tatlılar yerine sütlü tatlılar tercih edilmeli ve haftada 1-2 sefer ile sınırlandırılmalıdır. Böylece kan şekerinin ani yükselmesi ve insülin dalgalanmaları önlenebilir" dedi.
24 Şubat 2026 Salı - 10:27
"Ramazan’da yapılan bazı beslenme hataları kilo aldırabiliyor"
Ramazan ayında öğün düzeninin ve sıvı alımının değiştiğine dikkat çeken Diyetisyen Beste Mum, "Ramazan, doğru beslenme stratejileriyle kilo vermek için bir fırsata dönüşebilir. Ancak yanlış uygulamalar vücudu yağ depolamaya yöneltebilir. Sadece tek öğünle beslenmek, yetersiz protein tüketmek ve sık şerbetli tatlı yemek kas kaybına ve metabolizmanın yavaşlamasına neden olabilir. Bu durum Ramazan sonrasında hızlı kilo alımına zemin hazırlar" dedi. Ramazan ayının metabolizma üzerinde belirgin etkiler oluşturduğunu dile getiren İstinye Üniversitesi Gaziosmanpaşa Hastanesi’nden Diyetisyen Beste Mum, "Öğün sayısının azalması, uzun süren açlık ve sıvı alımının kısıtlanması metabolizmanın çalışma düzenini değiştirir. Bu süreç doğru yönetilmediğinde vücut kendini korumaya alarak yağ depolamaya daha yatkın hale gelir" diye konuştu. "Doğru planlandığında yağ yakımı desteklenebilir" Ramazan’ın aralıklı oruç sistemine benzer özellikler taşıdığını ifade eden Dyt. Mum, "Bu dönemde beslenme doğru planlandığında vücudun yağ yakım mekanizmaları daha aktif çalışabilir. Burada önemli olan, iftar ile sahur arasındaki sürede neyin, ne kadar ve hangi sırayla tüketildiğidir" dedi. "Kan şekeri dengesi kilo kontrolünü belirler" Uzun süren açlık sonrası kan şekerinde düşüş yaşandığını vurgulayan Dyt. Mum, "İftarda hızlı sindirilen besinler tüketildiğinde kan şekeri ani yükselir. Buna bağlı olarak insülin seviyeleri artar ve fazla enerji yağ olarak depolanabilir. Bu nedenle kan şekeri kontrolü kilo verme sürecinde temel belirleyicidir" ifadelerini kullandı. "Sahuru atlamak metabolizmayı yavaşlatır" Sahurun kilo kontrolünde kritik rol oynadığına değinen Dyt. Mum, "Kilo vermek amacıyla sahura kalkmamak yapılan en büyük hatalardan biridir. Sahur öğünü, gün boyunca metabolizmanın daha dengeli çalışmasını sağlar ve uzun süreli açlığa karşı vücudu destekler" açıklamasında bulundu. "Yanlış uygulamalar kilo geri alımına yol açabilir" Ramazan’da verilen kiloların bayram sonrası hızla geri alınabildiğine dikkat çeken Dyt. Mum, "Sadece tek öğünle beslenmek, yetersiz protein tüketmek ve sık şerbetli tatlı yemek kas kaybına ve metabolizmanın yavaşlamasına neden olabilir. Bu durum Ramazan sonrasında hızlı kilo alımına zemin hazırlar" dedi. "İftarı ikiye bölmek aşırı tüketimi önler" Sağlıklı kilo kaybı için önerilerde bulunan Dyt. Mum, şu bilgileri paylaştı: "Orucun su ve hurma ile açılması, ardından çorba içilip kısa bir ara verilmesi mideyi ana öğüne hazırlar. Bu yöntem hem porsiyon kontrolünü kolaylaştırır hem de aşırı yeme isteğini azaltır." "Pişirme yöntemi kaloriyi belirler" Kızartma yerine daha hafif pişirme yöntemlerinin tercih edilmesi gerektiğini belirten Dyt. Mum, "Haşlama, fırın ve ızgara yöntemleriyle hazırlanan besinler, hem sindirimi kolaylaştırır hem de gereksiz kalori alımını önler" dedi. "Hareketsizlik kilo kontrolünü zorlaştırır" Ramazan’da fiziksel aktivitenin tamamen bırakılmaması gerektiğini söyleyen Dyt. Mum, "İftar sonrası uzun süre hareketsiz kalmak metabolizmayı yavaşlatır. Yemekten yaklaşık bir saat sonra yapılacak hafif tempolu yürüyüş kilo kontrolünü destekler" uyarısında bulundu. "Meyve tüketimi iftardan en az 2 saat sonra olmalı" İftardan hemen sonra meyve tüketilmemesi gerektiğini vurgulayan Dyt. Mum, şunları söyledi: "Yemek üzerine yenilen meyve mideye ek şeker yükü bindirir ve şişkinliğe neden olabilir. Meyve tüketimi iftardan en az iki saat sonra yapılmalıdır." "Çay ve kahve suyun yerini tutmaz" Sıvı tüketiminin Ramazan’da kritik öneme sahip olduğunu belirten Dyt. Mum, "Çay ve kahve su yerine geçmez. Bu içecekler vücuttan su atımını artırabilir. Sahurda çok koyu çay ve kahveden kaçınılmalı, su, ayran ve süt gibi içecekler tercih edilmelidir" dedi. "Ramazan bir beslenme disiplini oluşturma dönemidir" Ramazan’ın yalnızca kilo vermek için değil, sağlıklı alışkanlıklar kazanmak için de önemli bir dönem olduğunu kaydeden Dyt. Mum, "Ağır ve yağlı beslenmek ile uykusuz kalmak metabolizmayı olumsuz etkiler. Ramazan, doğru tercihlerle hem bedeni hem yaşam düzenini dengelemek için bir fırsat sunar" diyerek açıklamalarını sonlandırdı.
24 Şubat 2026 Salı - 10:21
Kuşadası Belediyesi’nden fırınlara gramaj ve fiyat denetimi
Kuşadası Belediyesi, Ramazan ayı dolayısıyla kentteki fırınlarda gramaj ve fiyat denetimi yaptı. Kuşadası Belediyesi Zabıta Müdürlüğü Güvenli Gıda ve İş Yeri Hijyeni Denetim ekibi, Ramazan ayı dolayısıyla fırınlara yönelik gerçekleştirdiği denetimlerini sıklaştırdı. Bu kapsamda kent genelinde yapılan denetimlerde, Ramazan pidesi başta olmak üzere ekmek ve unlu mamullerin gramaj ve fiyat etiketleri tek tek kontrol edildi. İşletmelerin üretim alanları ile satış tezgahlarını da inceleyen ekipler, standartlara uygun üretim yapan fırıncılara teşekkür ederken eksiklikleri tespit edilen işletmelere yönelik gerekli uyarıları yaptı. Denetimlerin Ramazan ayı boyunca artarak devam edeceği belirtildi.
24 Şubat 2026 Salı - 10:18
Pazarlar’da marketlere sıkı denetim
Kütahya’nın Pazarlar ilçesinde faaliyet gösteren marketler, Pazarlar İlçe Tarım ve Orman Müdürlüğü ekipleri tarafından denetlendi. Pazarlar İlçe Tarım ve Orman Müdürlüğü kontrol görevlileri tarafından 5996 sayılı Veteriner Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda ve Yem Kanunu kapsamında faaliyet gösteren işletmelere yönelik gerçekleştirilen denetimlerde, gıda güvenilirliği ve tüketici sağlığının korunması amacıyla kapsamlı incelemelerde bulunuldu. Denetimler çerçevesinde iş yerlerinin genel hijyen durumu, ürünlerin son kullanma tarihleri, muhafaza ve depolama şartları, etiket bilgileri ile ürünlerin mevzuata uygunluğu kontrol edildi. Ayrıca soğuk zincir gerektiren ürünlerin uygun sıcaklıkta muhafaza edilip edilmediği incelenirken, raf ve kasa fiyat uyumu ile işletmelerin kayıt ve belgeleri de gözden geçirildi. Yetkililer, vatandaşların güvenilir gıdaya ulaşmasının öncelikleri olduğunu belirterek, ilçe genelinde denetimlerin periyodik olarak ve aralıksız sürdürüleceğini ifade etti. Kurallara aykırılık tespit edilmesi halinde ilgili mevzuat çerçevesinde gerekli idari işlemlerin uygulandığı bildirildi. Gıda güvenilirliğinin sağlanması amacıyla denetimlerin artarak devam edeceği öğrenildi.
24 Şubat 2026 Salı - 10:16
Uzmanından uyarı: "Boy uzatma ameliyatı, doğru hastada uygulanması gereken ciddi bir ortopedik tedavidir"
Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Doç. Dr. Zafer Atbaşı, boy uzatma ameliyatının estetik bir müdahale olarak bilinse de kapsamlı bir ortopedik tedavi yöntemi olduğunu belirterek, "Boy uzatma ameliyatı, doğru hasta grubunda uygulanması gereken ciddi bir ortopedik tedavidir" dedi. Güven Çayyolu Tıp Merkezi Ortopedi ve Travmatoloji Bölümü’nden Doç. Dr. Zafer Atbaşı, boy uzatma ameliyatının belirli tıbbi ve fonksiyonel gereklilikler doğrultusunda değerlendirildiğini söyledi. Atbaşı, "Bu ameliyat en sık iki bacak arasında belirgin uzunluk farkı bulunan kişilerde; doğuştan ya da sonradan gelişen iskelet sistemi bozukluklarında ve çocukluk çağında geçirilen hastalıklar veya travmalar sonrası oluşan kısalıklarda gündeme gelir. Ayrıca ciddi boy kısalığına bağlı olarak yürüme bozukluğu ile bel, kalça veya diz ağrıları gelişen hastalarda da tedavi seçeneği olarak değerlendirilebilir. Bazı hastalarda ise fiziksel kısalığın yol açtığı psikolojik etkiler sosyal yaşamı ve özgüveni olumsuz yönde etkileyebilir" açıklamalarında bulundu. "Radyolojik görüntüleme ile ihtiyaç netleşiyor" Teşhis sürecinde hastanın kemik yapısı, eklem durumu, kas dengesi ve genel sağlık durumunun ayrıntılı şekilde incelendiğini belirten Doç. Dr. Atbaşı, "Radyolojik görüntüleme ve ölçüm analizleriyle boy uzatmaya gerçekten ihtiyaç olup olmadığı netleştirilir. Uygun hastalarda tedavi, kemiğin kontrollü şekilde uzatılması ve vücudun yeni kemik dokusu oluşturmasının sağlanması prensibine dayanır" diye konuştu. "Boy uzatma ameliyatı, doğru hastada uygulanması gereken ciddi bir ortopedik tedavidir" Doç. Dr. Atbaşı, boy uzatma ameliyatında estetik kaygılardan ziyade fonksiyonel dengeyi sağlamayı ve hastanın yaşam kalitesini artırmayı hedeflediklerini belirterek, şunları söyledi: "Boy uzatma ameliyatı, doğru hasta grubunda uygulanması gereken ciddi bir ortopedik tedavidir. Erken teşhis ve doğru zamanda planlanan tedavi, sürecin daha konforlu ilerlemesine ve elde edilen sonucun daha sağlıklı ve kalıcı olmasına katkı sağlar."
24 Şubat 2026 Salı - 10:10
Mis kokulu nergis bilime de ilham kaynağı oluyor
İzmir’in Bayındır ilçesinde yetişen nergis, yalnızca eşsiz kokusuyla değil bilim dünyasındaki önemiyle de dikkat çekiyor. Ege Üniversitesi Bayındır Meslek Yüksekokulu Öğr. Gör. Dr. Meltem Yağmur Wallace, yerli nergis türünün hem tarımsal hem de farmakolojik açıdan büyük bir değere sahip olduğunu vurguladı. Bayındır’da özellikle Turan Mahallesi’nde yetiştirilen nergis türü, bilimsel adıyla Narcissus tazetta, soğanlı ve çok yıllık bir bitki. Yaz aylarını toprak altında uyku halinde geçiren bitki, sonbaharla birlikte filizleniyor ve kış ortasında çiçek açıyor. Ege Üniversitesi Bayındır Meslek Yüksekokulu Öğr. Gör. Dr. Meltem Yağmur Dr. Wallace, "Doğanın dinlenme döneminde böylesine güçlü bir koku ve estetik çiçek sunması, bu türü hem ekonomik hem de bilimsel açıdan özel kılıyor" ifadelerini kullandı. Bilim dünyasında nergis: Alzheimer tedavisinde kritik madde Bayındır nergisini bilimsel açıdan öne çıkaran en önemli unsur ise içerdiği galantamin adlı alkaloid. Bu madde, Alzheimer hastalığının tedavisinde kullanılan önemli etken maddelerden biri olarak biliniyor. Dr. Wallace, "Galantamin bitkiden elde edilebiliyor ancak çok sayıda bitkinin kullanılması gerektiği için günümüzde kimyasal sentez yöntemleri tercih ediliyor. Yine de bu tür, farmakoloji açısından stratejik bir öneme sahip." dedi. Yaklaşık 100 metre rakıma sahip bölgede üretim yapan yetiştiriciler, nesillerdir bu çiçeği kesme çiçek sektörüne kazandırıyor. Böylece Bayındır nergisi, hem kültürel miras hem de ekonomik değer taşıyor. Yerelden küresele bilimsel değer Bayındır’da yetişen nergis, yalnızca hoş kokulu bir süs bitkisi değil; aynı zamanda tarım, biyoloji ve farmakoloji alanlarında araştırmalara konu olan değerli bir tür. Uzmanlara göre, doğru koruma ve sürdürülebilir üretim politikalarıyla Bayındır nergisi hem yerel kalkınmaya katkı sunabilir hem de bilimsel çalışmalar açısından Türkiye’nin önemli bitkisel kaynakları arasında yer alabilir.
24 Şubat 2026 Salı - 09:50
Yeni bir dil öğrenmek demans riskini yüzde 40 azaltabilir
Neurology dergisinde yayımlanan yeni bir araştırma, okuma, yazma ve özellikle yeni bir yabancı dil öğrenme gibi zihinsel olarak uyarıcı aktivitelerin demans riskini yaklaşık yüzde 38-40 oranında azaltabileceğini ortaya koydu. Araştırmayı değerlendiren Biruni Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Talip Asil, "Beyni aktif tutmak demansa karşı en güçlü koruyucu adımlardan biridir" dedi. Chicago’daki Rush Üniversitesi Tıp Merkezi araştırmacıları tarafından yürütülen çalışmada, başlangıçta demans tanısı bulunmayan ve ortalama yaşı 80 olan bin 939 kişi sekiz yıl boyunca takip edildi. Yaşam boyu bilişsel olarak daha aktif olan bireylerde Alzheimer hastalığının hem daha düşük oranda görüldüğü hem de daha ileri yaşta ortaya çıktığı belirlendi. Bilişsel zenginleşme düzeyi en yüksek grupta Alzheimer görülme oranı yüzde 21 olurken, en düşük grupta bu oran yüzde 34 olarak saptandı. Ayrıca zihinsel olarak daha aktif bireylerde hastalık başlangıcının ortalama 5 yıl geciktiği bildirildi. Konuya ilişkin değerlendirmede bulunan Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Talip Asil, zihinsel aktivitenin beyin sağlığı üzerindeki koruyucu etkisine dikkati çekti. "Beynin aktif tutulması bilişsel rezervi artırıyor" Demansın ileri yaşta görülen ve hafıza başta olmak üzere bilişsel fonksiyonlarda kayıpla seyreden bir hastalık grubu olduğunu belirten Asil, "Beynin aktif tutulması bilişsel rezervi artırıyor. Yeni bir dil öğrenmek; hafıza, dikkat ve yürütücü işlevleri aynı anda devreye sokarak beyin hücreleri arasındaki bağlantıları güçlendiriyor. Bu da demans riskini azaltmada önemli bir koruyucu etki sağlayabiliyor" ifadelerini kullandı. Zihinsel olarak en aktif grupta yer alan bireylerde Alzheimer gelişme riskinin daha düşük olduğunu vurgulayan Asil, "Bu tür aktiviteleri sürdüren kişilerde hastalığın başlangıcının birkaç yıl gecikebildiğini görüyoruz. Bu gecikme hem bireysel yaşam kalitesi hem de toplum sağlığı açısından önemli bir kazanım anlamına geliyor" dedi. "Uzun vadede beyin sağlığımız için önemli bir yatırım olabilir" Prof. Dr. Asil, zihinsel aktivitelerin tek başına yeterli olmadığını, sağlıklı beslenme, düzenli fiziksel aktivite, kaliteli uyku ve kronik hastalıkların kontrolüyle birlikte değerlendirildiğinde daha güçlü bir koruyucu etki oluşturduğunu belirtti. Asil, "Yeni bir dil öğrenmek ya da düzenli kitap okumak gibi alışkanlıklar, uzun vadede beyin sağlığımız için önemli bir yatırım olabilir" değerlendirmesinde bulundu.
Daha Fazla Yükle
GERİ BİLDİRİM
Geliştirme sürecine katkıda bulunmak için lütfen sitede karşılaştığınız hataları bize bildirin.
Gönder