SAĞLIK
Sağlıkta stratejik iş birliği: Bakan Yardımcısı Birinci’den Atatürk Üniversitesine ziyaret 04 Mayıs 2026 Pazartesi - 17:43:16 Sağlık Bakan Yardımcısı Doç. Dr. Şuayıp Birinci, Atatürk Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ahmet Hacımüftüoğlu’nu ziyaret ederek üniversitenin sağlık alanındaki mevcut çalışmaları ile geleceğe yönelik projelerini yerinde inceledi. Gerçekleştirilen ziyaret kapsamında, özellikle ilaç, aşı ve biyoteknoloji alanında yürütülen çalışmalar ele alınırken, kurumlar arası iş birliğinin geliştirilmesine yönelik değerlendirmelerde bulunuldu. Ziyaretten duyduğu memnuniyeti dile getiren Atatürk Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ahmet Hacımüftüoğlu, üniversitenin bilimsel altyapısı ve yürütülen projeler hakkında kapsamlı bilgiler paylaştı. Üniversite bünyesinde kurulan İlaç, Aşı ve Biyoteknoloji Enstitüsü ile İlaç Hammadde Üretim Merkezinin stratejik önemine dikkat çeken Hacımüftüoğlu, şu ifadeleri kullandı: "Üniversitemizin organik kimya, moleküler biyoloji ve farmakoloji alanlarında Türkiye’nin en güçlü akademik altyapılarından birine sahip olduğunu gururla ifade ediyorum. İlaç, Aşı ve Biyoteknoloji Enstitümüz ile Doğu Anadolu Yüksek Teknoloji Uygulama ve Araştırma Merkezimizin (DAYTAM) dijital altyapısının kesiştiği nokta, ilaç üretiminde ülkemizdeki önemli merkezlerinden biri olma hedefimizi ortaya koymaktadır. Bu doğrultuda, yerli ve millî üretim kapasitesini artıracak projeler geliştirmeye devam ediyoruz." Bakan Yardımcısı Birinci: "Bilimsel altyapı etkileyici ve umut verici" Sağlık Bakan Yardımcısı Doç. Dr. Şuayıp Birinci ise Atatürk Üniversitesinin sağlık alanındaki bilimsel birikimi ve teknolojik altyapısından duyduğu memnuniyeti ifade etti. Üniversitenin özellikle ilaç ve biyoteknoloji alanındaki çalışmalarının Türkiye’nin sağlık vizyonuna önemli katkılar sunduğunu belirten Birinci, şunları kaydetti: "Atatürk Üniversitesinde yürütülen çalışmaların hem kapsamı hem de niteliği oldukça etkileyici. Özellikle yapay zekâ destekli ilaç geliştirme süreçlerine yönelik çalışmalar, ülkemizin bu alandaki rekabet gücünü artıracak niteliktedir. Bakanlık olarak bu tür bilimsel girişimleri desteklemeye ve üniversitelerimizle iş birliği içinde çalışmaya büyük önem veriyoruz." DAYTAM’da incelemelerde bulunuldu Ziyaret kapsamında Bakan Yardımcısı Birinci, Doğu Anadolu Yüksek Teknoloji Uygulama ve Araştırma Merkezini de (DAYTAM) ziyaret ederek burada yürütülen çalışmalar hakkında Merkez Müdürü Prof. Dr. Bilal Nişancı’dan bilgi aldı. Merkezin sahip olduğu ileri düzey teknolojik altyapı ve disiplinler arası araştırma kapasitesi hakkında detaylı sunum gerçekleştirilirken, özellikle dijitalleşme ve yapay zekâ temelli projeler ön plana çıktı. Gerçekleştirilen ziyaret, Atatürk Üniversitesi ile Sağlık Bakanlığı arasında sağlık teknolojileri alanında geliştirilecek iş birliklerinin güçlendirilmesi açısından önemli bir adım olarak değerlendirildi. Taraflar, özellikle ilaç geliştirme, aşı üretimi ve biyoteknoloji alanlarında yürütülecek ortak projelerle Türkiye’nin küresel ölçekte rekabet gücünü artırmayı hedeflediklerini ifade etti.
04 Mayıs 2026 Pazartesi - 16:22 ERÜ Hastaneleri’nde "5 Mayıs Dünya El Hijyeni Günü" etkinliği düzenlendi Erciyes Üniversitesi (ERÜ) Tıp Fakültesi Hastanelerinde "5 Mayıs Dünya El Hijyeni Günü" dolaysıyla bir dizi etkinlik düzenlendi. Gevher Nesibe Hastanesi Başhekimlik Toplantı Salonu’nda düzenlenen etkinliğe Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. İsmail Dursun, Tıp Fakültesi Dekan Yardımcısı Prof. Dr. Zeynep Baykan, Hastaneler Başhekim Yardımcısı Prof. Dr. Serap Doğan, Enfeksiyon Kontrol Kurulu Başkanı Doç. Dr. Gamze Kalın Ünüvar, Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Orhan Yıldız, Öğretim Üyesi Prof. Dr. Bilgehan Aygen, Hastaneler Başmüdürü Özcan Özyurt, Hastane Müdürü Şerife Gürcan, Başhemşire Fatma Yeşil, Hastane Müdür Yardımcısı Necla Güngör Camuscu, öğretim üyeleri, hekimler, başhemşire yardımcıları, Hastane Enfeksiyon Kontrol Kurulu Hemşireleri ve diğer sağlık çalışanları katıldı. Programa Sağlık Bakanlığı Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü’nden Doç. Dr. Can Hüseyin Hekimoğlu, Esen Batır ve Dilek Altun’ un el hijyeni sunumları ile Enfeksiyon Kontrol Kurulu Başkanı Doç. Dr. Gamze Kalın Ünüvar’ın el hijyeni sunumuyla devam edildi. El hijyeni kokusundaki farkındalığı artırmak açısından her yıl olduğu gibi bu yılda "El Hijyeni Şampiyonu" seçilen; Doç. Dr. Alper Özcan, Dr. Öğretim Üyesi Gülşah Akyol, Hemşire Esme Ulutürk, Temizlik Personeli Süheyla Cerit ve ve Süleyman Elbir’e ödülleri takdim edildi. Etkinlikler devam edecek Tıp Fakültesi öğrencilerine yönelik olarak Enfeksiyon Kontrol Kurulu Başkanı Doç. Dr. Gamze Kalın Ünüvar’ın el hijyeni sunumu ve açılacak olan stant ile etkinliklere devam edilecek. Ayrıca hastane bekleme salonlarında bulunan bilgilendirme ekranlarında el hijyeni videolarının gösterimi gerçekleştirilecek. Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastaneleri, 2019 yılında Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından düzenlenen Avrupa Bölgesi El Hijyeni Mükemmeliyeti Yarışmasında birinci olarak bu ödülü ülkeye ilk defa kazandıran hastane olma özelliği de bulunuyor.
04 Mayıs 2026 Pazartesi - 15:59 Dünyada 350 milyon astım hastası var DÜZCE(İHA) – Prof. Dr. Ege Güleç Balbay Dünya Astım Günü’nde yaptığı açıklamada astım hastalığının kontrol atına alınabildiğini belirterek Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre dünyada 350 milyon astım hastası olduğu söyledi. Düzce Üniversitesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Türk Toraks Derneği Batı Karadeniz Şube Başkanı Prof. Dr. Ege Güleç Balbay, "Dünya Astım Günü" dolayısıyla önemli açıklamalarda bulundu. Astımın kontrol altına alınabilir bir hastalık olduğunu belirterek konuşmasına başlayan Ege Güleç Balbay, doğru tanı, düzenli tedavi ve inhaler ilaçların doğru kullanımının hayati önem taşıdığını vurguladı. Astımın akciğer içindeki hava yollarında mikrobik olmayan iltihaplanma sonucu gelişen ve hava yolu daralmasıyla seyreden kronik bir hastalık olduğunu belirten Balbay, "En sık görülen belirtiler; tekrarlayan nefes darlığı, hırıltı, göğüste baskı hissi ve öksürüktür. Doğru tanı için yalnızca şikâyetlerin değerlendirilmesi değil, solunum fonksiyon testleriyle hava yolu daralmasının gösterilmesi büyük önem taşır" dedi. "Küresel bir hastalık" Astımın küresel ölçekte ciddi bir halk sağlığı sorunu olduğuna dikkat çeken Balbay, Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre yaklaşık 350 milyon astım hastası bulunduğunu ve her yıl 400 binden fazla kişinin hayatını kaybettiğini söyledi. Türkiye’de ise her 10 çocuktan birinde astım görüldüğünü belirten Balbay, "2024 yılında bin 300’den fazla ölüm astıma bağlı nedenlerle gerçekleşti. Bu nedenle farkındalık büyük önem taşıyor" şeklinde konuştu. "Tedavide anahtar: kortizon içeren inhalerler" Astım tedavisinde temel hedefin şikayetleri kontrol altına almak ve atakları önlemek olduğunu vurgulayan Balbay, "Yalnızca ilaç başlamak yeterli değildir. İlaçların doğru teknikle ve düzenli kullanılması gerekir" dedi. Güncel rehberlere değinen Balbay, özellikle 12 yaş ve üzerindeki hastalarda yalnızca kısa etkili rahatlatıcı ilaçların tek başına kullanılmasının önerilmediğini belirterek, "Bu ilaçlar geçici rahatlama sağlar ancak hastalığın temelindeki iltihabı tedavi etmez. Bu nedenle tedavinin temelini kortizon içeren inhaler ilaçlar oluşturur" ifadelerini kullandı. "Yanlış kullanım tedaviyi etkisiz hale getiriyor" İnhaler ilaçların doğru kullanımının tedavide kritik rol oynadığını söyleyen Balbay, "İlaçlar doğrudan hava yollarına ulaştığı için daha düşük dozlarla etkili olur. Ancak yanlış teknikle kullanıldığında yeterli fayda sağlanamaz" dedi. Hastaların inhaler kullanım tekniklerinin düzenli olarak kontrol edilmesi gerektiğini belirten Balbay, kortizon içeren ilaçların kullanımından sonra ağız ve boğazın su ile çalkalanmasının da önemli olduğunu vurguladı. "Astım kontrolü yaşam kalitesini belirler" Astım kontrolünün; gündüz ve gece şikayetlerinin olmaması, kurtarıcı ilaç ihtiyacının azalması ve atak yaşanmaması anlamına geldiğini ifade eden Balbay, kontrolü bozan faktörleri şöyle sıraladı: "Düzensiz ilaç kullanımı, yanlış inhaler tekniği, enfeksiyonlar, alerjenler ve sigara dumanı." Balbay, "Sigaradan uzak durmak, düzenli egzersiz yapmak, sağlıklı beslenmek ve temiz hava ortamı sağlamak astım kontrolünü destekler" dedi. Astım yönetiminde eğitimin en az ilaç tedavisi kadar önemli olduğunu vurgulayan Balbay, hastaların hastalıklarını tanımalarının ve doğru müdahale yöntemlerini bilmelerinin hayati olduğunu belirtti.
04 Mayıs 2026 Pazartesi - 15:05 KBB uzmanından burun estetiğinde kişiye özel tasarım vurgusu Kulak Burun Boğaz (KBB) Hastalıkları Uzm. Opr. Dr. Erdoğan Maral, burun estetiğinde (rinoplasti) sıkça gündeme gelen "herkese aynı burun yapılır mı?" sorusuna net bir yanıt verdi. Modern estetik anlayışında artık standart kalıpların değil, kişiye özel tasarımın esas olduğunu vurgulayan Dr. Maral, rinoplastinin bir cerrahiden öte, yüz estetiğinin bütüncül bir sanatı olduğunu ifade etti. Son yıllarda sosyal medya etkisiyle benzer burun taleplerinin arttığını belirten Kocaeli Darıca Büyük Anadolu Hastanesi’nde görevli Opr. Dr. Erdoğan Maral, bu yaklaşımın doğru sonuçlar vermediğine dikkat çekti. Her yüzün kemik yapısı, cilt kalitesi ve mimik dengesi farklı olduğuna dikkat çeken Opr. Dr. Erdoğan Maral, "Bu nedenle başka bir yüz için tasarlanmış bir burnu kopyalamak, çoğu zaman doğallıktan uzak ve yapay sonuçlara neden olur. Bizim yaklaşımımızda hedef, bir modeli taklit etmek değil; o yüze ait en doğru burnu ameliyat öncesi hasta ile yapılan detaylı ön görüşme ve muayene ile tasarlamaktır" dedi. Doğal görünümün üst segment rinoplastinin en önemli kriteri olduğunu belirten Dr. Maral, "Başarılı bir rinoplasti dışarıdan bakıldığında anlaşılmaz. İnsanlar değişimi hisseder ama neyin değiştiğini tam olarak tanımlayamaz. İşte bu, estetik cerrahinin en üst seviyesidir" diye konuştu. "Her hastaya aynı teknikle yaklaşmak mümkün değildir" Fonksiyonel mükemmelliğin de vazgeçilmez olduğunu vurgulayan Dr. Maral estetik ile birlikte nefes kalitesinin de optimize edilmesi gerektiğini belirtti.Maral, "İyi bir rinoplasti yalnızca görünümü değil, yaşam kalitesini de iyileştirir. Nefes alma problemlerinin aynı operasyon içinde çözülmesi, modern cerrahinin standartlarından biridir.. Her hastaya aynı teknikle yaklaşmak mümkün değildir. Detaylı yüz analizi, ileri cerrahi teknikler ve tecrübenin birleşimiyle hem estetik hem fonksiyonel açıdan üst düzey sonuçlar elde edilir. Önemli olan, hastaya en çok yakışan ve yıllar içinde doğallığını koruyacak burunu tasarlamaktır" şeklinde konuştu.
Yüksek riskli gebeliklere perinatoloji uzman takibi
21 Temmuz 2025 Pazartesi - 11:31 Yüksek riskli gebeliklere perinatoloji uzman takibi Diyarbakır Gazi Yaşargil Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde, anne ve bebek sağlığını ilgilendiren 2 perinatoloji (yüksek riskli gebelikler) uzmanı hizmet veriyor. Diyarbakır Gazi Yaşargil Eğitim ve Araştırma Hastanesi, hizmetlerini güçlendirmek için önemli adımlar atarken, Devlet Hizmeti Yükümlülüğü Kurası ile yapılan atama sonrası hastanede 2 perinatoloji uzmanı hizmet veriyor. Bu kapsamda göreve başlayan Perinatoloji Uzmanı Doç. Dr. Derya Uyan Handem, yüksek riskli gebeliklerin tanı ve takibinde görev yapacak. Handem, perinatolojinin, anne ve bebek sağlığını tehdit eden durumların erken tanı ve tedavisinde kritik bir rol üstlendiğini belirtti. Dr. Handem perinatolojinin; gebelik sürecinde ortaya çıkabilecek riskli durumların izlenmesini ve yönetilmesini sağlayan kadın hastalıkları ve doğum uzmanlığının yan dalı olduğunu söyledi. Bu alanda uzman olabilmek için kadın hastalıkları ve doğum ihtisasını tamamlamış hekimlerin ek yan dal eğitimi alması gerektiğini ifade eden Handem, sağlıklı gebeliklerin takibi kadın hastalıkları ve doğum uzmanları tarafından yürütülürken, yüksek riskli gebeliklerin takibi ise perinatoloji uzmanı tarafından yapıldığını söyledi. Doç. Dr. Handem, perinatoloji uzmanının takibini gerektiren başlıca durumları şöyle sıraladı: "Anne adaylarında hipertansiyon, diyabet gibi kronik hastalıklar, gebelik sırasında gelişen yüksek tansiyon (preeklampsi) ve gebeliğe bağlı diyabet, plasenta yerleşim ve yapışma problemleri, ikiz veya çoğul gebelikler, bebekte büyüme ve gelişme geriliği, amniyon sıvısında düzensizlikler (fazlalık ya da azlık) ve genetik hastalıklar ve fetal yapısal anomaliler. Bu tür riskli durumlarda erken tanı ve uzman takibi, hem annenin hem de bebeğin sağlığını korumada hayati rol oynar."
Kulak Burun Boğaz Uzmanı Sancak: "Burun estetiği, kişiye özel tasarlanmalı"
21 Temmuz 2025 Pazartesi - 11:30 Kulak Burun Boğaz Uzmanı Sancak: "Burun estetiği, kişiye özel tasarlanmalı" Rinoplastinin hem fiziksel sağlığı hem de yaşam kalitesini iyileştiren kapsamlı bir süreç olduğuna dikkat çeken Kulak Burun Boğaz Uzmanı Dr. Mecit Sancak, "Başkasının burnunu kendi yüzünde taşımak doğal ve orantılı bir görünüm sağlamaz. Burun tasarımı, kişinin yüz hatları, cilt yapısı ve bireysel ihtiyaçlarına göre planlanmalı" dedi. Burun estetiği olarak bilinen ’rinoplasti’nin temel amacının burun şeklini yeniden yapılandırmak olduğunu ifade eden Acıbadem Ankara Hastanesi Kulak Burun Boğaz Uzmanı Dr. Mecit Sancak, estetik kaygıların yanında sağlık sorunlarının da bu ameliyat için başlıca nedenler arasında yer aldığını belirtti. Burundaki yapısal ve işlevsel sorunlara değinen Sancak, "Burun, burun kemeri ve burun deliği asimetrisi, aşırı büyük ya da küçük burun yapısı gibi durumlar, bireyleri estetik nedenlerle ameliyata yönlendirebilir. Ancak nefes alma güçlüğü, horlama, uyku apnesi gibi işlevsel problemler de bu müdahale için geçerli gerekçelerdir. Kimi zaman da travmaya bağlı yaralanmalar sonrası estetik ve yapısal bozukluklar meydana gelir. Bu gibi durumlar yalnızca fiziksel değil, psikolojik açıdan da kişiyi olumsuz etkileyebilir" diye konuştu. "Burun estetiği, kişiye özel tasarlanmalı" Estetik operasyon düşünen pek çok kişinin ünlü birinin burun yapısına sahip olmak istediğini aktaran Dr. Sancak, "Bu talep cerrahi açıdan gerçekçi değildir. Her yüz farklı bir anatomik yapıya sahiptir. Başkasının burnunu kendi yüzüne taşımak doğal ve orantılı bir görünüm sağlamaz. Bu nedenle burun tasarımı, kişinin yüz hatları, cilt yapısı ve bireysel ihtiyaçları doğrultusunda planlanmalıdır" dedi. Rinoplasti için alt yaş sınırının, kemik ve kıkırdak gelişiminin büyük ölçüde tamamlandığı dönem olduğuna dikkat çeken Sancak, bu gelişimin kadınlarda 16-17, erkeklerde ise 17-18 yaşlarında büyük ölçüde tamamlandığını, ancak 22 yaşına kadar az da olsa gelişimin devam ettiğini anlattı. Çok ciddi bir problem yoksa 18 yaş sonrası cerrahi planlamayı daha sağlıklı bulduklarını, üst yaş sınırında ise kişinin genel sağlık durumuna baktıklarını sözlerine ekledi. "İyileşme süreci kişiden kişiye değişiyor" Rinoplasti süresinin genellikle 1,5-3 saat arasında değiştiğini aktaran Dr. Sancak, "Erken saatlerde gerçekleştirdiğimiz ameliyatlarda hastamızı aynı gün taburcu edebiliyoruz. Ancak daha geç saatlerde yapılan cerrahilerde bir gece hastanede kalmalarını öneriyoruz. İyileşme süreci kişiden kişiye değişiklik gösterse de genellikle üçüncü günde tamponlar, yedinci günde ise burun sırtındaki atel çıkarılıyor. Takip kontrollerimizi birinci, üçüncü, altıncı ay ve yıllık bazda sürdürüyoruz" dedi. "Burun cildi yeni yapıya uyum sağlamak zorundadır" Ameliyat sonrası nihai sonucun hemen oluşmadığına dikkat çeken Sancak, şişlik ve ödemlerin ilk ay içinde büyük ölçüde azaldığını ancak tam şeklin ortaya çıkmasının 6 ay ile 1 yıl sürebildiğini dile getirdi. Sancak, "Ameliyat sırasında hastanın burnunu küçülttüğümüzde, burun cildi yeni yapıya uyum sağlamak zorundadır. Bu süreç sabır ve dikkatli takip gerektirir. Ameliyat sonrası dikkat edilmesi gereken kurallar ise iyileşmeyi doğrudan etkiler" ifadelerini kullandı. Ameliyat sonrası ilk 3 ay boyunca gözlük kullanımından kaçınılması gerektiğini belirten Sancak, bu süreçte burun köprüsüne doğrudan baskı uygulamanın iyileşme sürecine zarar verebileceğini, bu nedenle kontakt lenslerin veya gözlük yükünü yüze yayacak aparatların tercih edilebileceğini söyledi. "İyileşme sürecinde yapılan hatalar, sonucu etkileyebilir" Rinoplasti sonrası dikkat edilmesi gereken en önemli noktanın cerrahın önerilerine eksiksiz uyum sağlanması olduğunun altını çizen Sancak, operasyon sonrası en çok yapılan hatalar olarak, "Burun üzerine doğrudan buz koymak, ağır sporlar yapmak, yan yatmak, gözlük kullanmak, aşırı mimik yapmak, sigara ve alkol kullanımı" sıraladı. Ayrıca takip kontrollerinin aksatılmamasının hem sağlıklı iyileşme hem de estetik sonucun başarısı için çok önemli olduğunu hatırlattı. Sonuç olarak rinoplastinin yalnızca estetik bir müdahale olmadığını; bu operasyonun bireyin hem fiziksel sağlığını hem de yaşam kalitesini iyileştiren kapsamlı bir süreç olduğunu vurgulayan Sancak, "Burun estetiği hem nefes alma kalitesini artırabilir hem de bireyin özgüvenine katkı sunabilir. Bu nedenle yalnızca dış görünüm değil, işlevsel yapı da titizlikle değerlendirilmelidir" dedi.
Tedavi edilmeyen diş çürüğü, ölüme sebep olabilir
21 Temmuz 2025 Pazartesi - 11:02 Tedavi edilmeyen diş çürüğü, ölüme sebep olabilir Sivas Medicana Hastanesi Kardiyoloji Bölümü Uzmanı Dr. İsmail Erdoğu, diş çürüklerinin kalp kapağı enfeksiyonuna neden olabileceğini ve özellikle kalp hastalarının diş sağlığına daha fazla dikkat etmesi gerektiğini belirterek, tedavi edilmemiş bir diş çürüğünün ölüme sebep olabileceğini söyledi. Diş çürükleri, çoğu zaman yalnızca ağız içinde ağrıya veya çiğneme zorluğuna yol açan basit bir sorun gibi görülse de, tedavi edilmediği durumlarda vücudun farklı bölgelerinde ciddi sağlık problemlerine neden olabiliyor. Özellikle ilerlemiş diş çürükleri, enfeksiyon oluşumuna ve bu enfeksiyonların kan dolaşımıyla yayılmasına neden oluyor. Bu durum vücudun birçok bölgesini etkileyebilirken, en hayati organlardan biri olan kalp, bu yayılımdan doğrudan etkilenebiliyor. Kalp kapağı hastalığı, kalp pili bulunan hastalar veya kalp kapaklarında yapısal bozukluk olan bireyler, bu tür bakteriyel enfeksiyonlara karşı daha savunmasız hale geliyor. Konuya ilişkin açıklamalarda bulunan Sivas Medicana Hastanesi Kardiyoloji Bölümü Uzmanı Dr. İsmail Erdoğu, ağız ve diş sağlığının özellikle kalp hastaları için hayati önem taşıdığını söyleyerek, ağız içinde oluşabilecek çürükler, ağrıyan dişler ve iltihapların, kalp kapağına veya kalp piline zarar verebilecek enfeksiyonlara yol açabileceğini belirtti. "İltihaplar ve bakteri dağılımı kalp kapaklarına, kalp pillerine zarar verebilir" Ağız içerisinde oluşabilecek iltihapların ve bakteri dağılımının kalp kapaklarına ve kalp pillerine zarar verebileceğini ifade eden Dr. Erdoğu, "Kalp hastalığı artık dünyada en sık görülen ve toplumun neredeyse yüzde 40’ının mustarip olduğu bir hastalık. Kalp hastalıkları kronik bir hastalık ve hastalık kişiye bulaştığı zaman geçen bir durum değil. Sadece şikâyetler azaltılıp kötü durumlar engellenmeye çalışılıyor. Bunların içerisinde hipertansiyon hastaları, baypas olmuş hastalar, stent takılmış hastalar, kalp yetersizliği ve ritim bozukluğu olan hastalar var. Vücudumuzun herhangi bir yerindeki enfeksiyon, kanla bütün dokularımıza dağılabiliyor. Bu dağılım esnasında eğer kişide kalp kapağı değişmişse, kalp pili takılmışsa, kalp kapaklarında kaçak varsa bu kişinin kalbi daha hassas ve enfeksiyon kapmak için yatkın bir duruma sahip olabiliyor. Ağız içerisinde oluşabilecek ağrılar, dişlerde kırılma gibi durumlarda da özellikle kalp hastaları çok yakın bir diş takibinde olmaları gerekiyor. Ağız içlerinde çürük kökler, ağrıyan dişlerin bulunmaması gerekiyor çünkü köklerden oluşacak iltihaplar ve bakteri dağılımı kalp kapaklarına, kalp pillerine zarar verebilir" şeklinde konuştu. "Bir diş hekimine giden kalp hastasının mutlaka geçmişinin sorgulanması gerekmektedir" Kalp hastalarının diş tedavisi yapılmadan önce geçmişinin sorgulanması gerektiğini ifade eden Dr. Erdoğu, "Yeni stent takılmış kalp hastaları, kalpte durma ya da ritim bozukluğu gibi şikâyetleri olmuşsa bu hastaların diş tedavileri çok dikkatli yapılması gerekiyor. Ağrı kontrolünü çok iyi sağlamak lazım, bazı yüksek riskli hastalarda; kalp durması yaşamış, yoğun bakımlarda yatmış, pil takılmış hastalarda diş tedavilerinin daha donanımlı hastanelerde yapılması gerekiyor. Bu hastalarda ağrıya bağlı yeniden kalp ritmini tetikleme, kalp krizinin oluşmasını ve kalpte durma gibi durumlar bu hastaların başına gelebilir. Bir diş hekimine giden kalp hastasının mutlaka geçmişinin sorgulanması gerekmektedir. Kalp hastalarının kullandığı ilaçlara bakılması ve bazı kan sulandırıcı ilaçlar kullanıldığı zaman ise diş çekim sürecinin ertelenmesi gerekmektedir. Kalp pili bulunuyorsa daha dikkatli olunması gerekmekte ve mutlaka antibiyotik ilaç kullanılarak diş çekiminin gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Hastanın iyi seçilmiş ve organize edilmiş olması gerekiyor. Tedavi edilmemiş bir diş çürüğü bir kişinin ölümüne sebep olabilir. Kalp hastasının dişini çekerken ağrının kontrolünün yapılmaması veya hastanın çok riskli olması nedeniyle uygun ortam oluşturulmadığı zaman kalp hastası kötü sonuçlara maruz kalabilir" dedi.
Sivas’ta böbrek nakli ve diyaliz süreci eğitimi düzenlendi
21 Temmuz 2025 Pazartesi - 10:54 Sivas’ta böbrek nakli ve diyaliz süreci eğitimi düzenlendi Medicana Sivas Hastanesi ev sahipliğinde "Hemodiyaliz Eğitim Programı" düzenlendi. Hipertansiyon, Diyaliz ve Transplantasyon Vakfı ile Türk Nefroloji, Diyaliz ve Transplantasyon Hemşireleri Derneği’nin iş birliğinde düzenlenen programda böbrek nakli ve organ bağışının önemi vurgulandı. Medicana Sivas Hastanesi’nin ev sahipliğinde, Hipertansiyon, Diyaliz ve Transplantasyon Vakfı ile Türk Nefroloji, Diyaliz ve Transplantasyon Hemşireleri Derneği iş birliğiyle "Hemodiyaliz Eğitim Programı" düzenlendi. Programa doktorlar, hemşireler, diyaliz teknikerleri ve hastalar katıldı. Etkinlikte, diyaliz süreci, hipertansiyonun böbrek sağlığı üzerindeki etkileri ve hasta yönetimi konularında kapsamlı bilgiler paylaşıldı. Katılımcılara, hemodiyaliz merkezlerinde kalite ve mükemmelliğe ulaşmak için bu tür eğitim programlarının hayati önem taşıdığı vurgulandı. Program kapsamında konuşan Doç. Dr. Mehmet Emin Demir, Türkiye’de yaklaşık 65 bin diyaliz hastasının bulunduğunu belirterek, "Bu eğitim programları çerçevesinde diyaliz hemşireleri, hekimler ve teknikerlerin katılımıyla bilgi paylaşımı sağlanmaktadır" dedi. "Organ bağışına katkı sağlayalım Doç. Dr. Mehmet Emin Demir, eğitim programlarında hastalara böbrek nakli ve diğer tedavi seçeneklerini aktardıklarını belirterek, "Diyaliz tedavileri disiplinli bir şekilde uzun bir zamana yayılması gereken bir program içerisinde yürütülmesi gerekmektedir. Hastalarımız dönem dönem motivasyonlarını kaybetmekte ve bazı yeniliklere uzak kalmaktadırlar. Kronik böbrek yetmezliği geliştiği zaman hastalarımızın önünde 3 seçenek vardır. Bunlar makine diyalizi, karın zarı dediğimiz periton diyaliz ya da en ideali olan böbrek nakli gerçekleştirmeleridir. Günümüzde kronik böbrek hastalığının en iyi tedavisi böbrek naklidir. Böbrek nakli olan hastaların yaşam süresi ve yaşam kalitesi daha iyi olmaktadır. Diyaliz sürecine giren hastaların bir kısmının diğer alternatif veya diğer ana tedavilerle ilgili bilgilere ulaşamadığını görmekteyiz. Bu eğitim programlarımız süreci içerisinde hastalarımıza özellikle böbrek naklini ve diğer tedavi seçeneklerini aktarmaktayız" dedi. "Hayat kalitesinin artmasına katkı sağlayalım" Demir, bu eğitim programlarının yıllardır sürdürüldüğünü ve temel amaçlarının diyaliz sürecinde yaşanan sorunlara yönelik farkındalığı canlı tutmak olduğunu belirterek, " Hastalarımızın bu uzun süre içerisinde kaybettikleri motivasyonu sağlamak için psikologlar ve diyetisyenler eşliğinde eğitim süreçlerini tazelemekteyiz. Programlarımıza hastalarımızın eğitimini hedeflemekteyiz. Bizler bu programı ilk defa yapmıyoruz. Yıllardır belli bir program çevresinde yürütmekteyiz ve en önemli hedefimiz de diyalizle ilgili yaşanan sorunlarla farkındalığı sürekli canlı tutmak. Bu alandaki gelişmeleri sürekli hastalarımıza ve paydaşlarımıza iletmektir. Türkiye de şu anda yaklaşık 25-30 bin civarında organ bekleyen vatandaşımız çeşitli hastalıklardan beklemektedir. Lütfen organ bağışına katkıda bulunalım insanların yaşamasına hayat kalitesinin artmasına katkı sağlayalım" diye konuştu. "Bugün burada olmaktan çok mutluyuz" Uzman hemşire Tülay Aksoy ise eğitim için burada olduklarını söyleyerek, "Bugün burada hem diyaliz tedavisi gören hastalarımızın hem de diyalizde çalışan meslektaşlarımızın eğitimleri için buradayız. Bu toplantılarımızı zaman zaman bölgesel olarak yapmaktayız. Bugünde burada olmaktan çok mutluyuz. Ulusal kongrelerimiz de biz bunu daha çok getiriyoruz ama bölgesel toplantılarla da üyelerimize ve meslektaşlarımıza ulaşarak bilgi eksikliğini yüz yüze geri bildirimlerle almak daha elverişli oluyor" şeklinde konuştu.
Sivas’ta böbrek nakli ve diyaliz süreci eğitimi düzenlendi
21 Temmuz 2025 Pazartesi - 10:33 Sivas’ta böbrek nakli ve diyaliz süreci eğitimi düzenlendi Medicana Sivas Hastanesi ev sahipliğinde "Hemodiyaliz Eğitim Programı" düzenlendi. Hipertansiyon, Diyaliz ve Transplantasyon Vakfı ile Türk Nefroloji, Diyaliz ve Transplantasyon Hemşireleri Derneği’nin iş birliğinde düzenlenen programda böbrek nakli ve organ bağışının önemi vurgulandı. Medicana Sivas Hastanesi’nin ev sahipliğinde, Hipertansiyon, Diyaliz ve Transplantasyon Vakfı ile Türk Nefroloji, Diyaliz ve Transplantasyon Hemşireleri Derneği iş birliğiyle "Hemodiyaliz Eğitim Programı" düzenlendi. Programa doktorlar, hemşireler, diyaliz teknikerleri ve hastalar katıldı. Etkinlikte, diyaliz süreci, hipertansiyonun böbrek sağlığı üzerindeki etkileri ve hasta yönetimi konularında kapsamlı bilgiler paylaşıldı. Katılımcılara, hemodiyaliz merkezlerinde kalite ve mükemmelliğe ulaşmak için bu tür eğitim programlarının hayati önem taşıdığı vurgulandı. Program kapsamında konuşan Doç. Dr. Mehmet Emin Demir, Türkiye’de yaklaşık 65 bin diyaliz hastasının bulunduğunu belirterek, "Bu eğitim programları çerçevesinde diyaliz hemşireleri, hekimler ve teknikerlerin katılımıyla bilgi paylaşımı sağlanmaktadır" dedi. "Organ bağışına katkı sağlayalım Doç. Dr. Mehmet Emin Demir, eğitim programlarında hastalara böbrek nakli ve diğer tedavi seçeneklerini aktardıklarını belirterek, "Diyaliz tedavileri disiplinli bir şekilde uzun bir zamana yayılması gereken bir program içerisinde yürütülmesi gerekmektedir. Hastalarımız dönem dönem motivasyonlarını kaybetmekte ve bazı yeniliklere uzak kalmaktadırlar. Kronik böbrek yetmezliği geliştiği zaman hastalarımızın önünde 3 seçenek vardır. Bunlar makine diyalizi, karın zarı dediğimiz periton diyaliz ya da en ideali olan böbrek nakli gerçekleştirmeleridir. Günümüzde kronik böbrek hastalığının en iyi tedavisi böbrek naklidir. Böbrek nakli olan hastaların yaşam süresi ve yaşam kalitesi daha iyi olmaktadır. Diyaliz sürecine giren hastaların bir kısmının diğer alternatif veya diğer ana tedavilerle ilgili bilgilere ulaşamadığını görmekteyiz. Bu eğitim programlarımız süreci içerisinde hastalarımıza özellikle böbrek naklini ve diğer tedavi seçeneklerini aktarmaktayız" dedi. "Hayat kalitesinin artmasına katkı sağlayalım" Demir, bu eğitim programlarının yıllardır sürdürüldüğünü ve temel amaçlarının diyaliz sürecinde yaşanan sorunlara yönelik farkındalığı canlı tutmak olduğunu belirterek, " Hastalarımızın bu uzun süre içerisinde kaybettikleri motivasyonu sağlamak için psikologlar ve diyetisyenler eşliğinde eğitim süreçlerini tazelemekteyiz. Programlarımıza hastalarımızın eğitimini hedeflemekteyiz. Bizler bu programı ilk defa yapmıyoruz. Yıllardır belli bir program çevresinde yürütmekteyiz ve en önemli hedefimiz de diyalizle ilgili yaşanan sorunlarla farkındalığı sürekli canlı tutmak. Bu alandaki gelişmeleri sürekli hastalarımıza ve paydaşlarımıza iletmektir. Türkiye de şu anda yaklaşık 25-30 bin civarında organ bekleyen vatandaşımız çeşitli hastalıklardan beklemektedir. Lütfen organ bağışına katkıda bulunalım insanların yaşamasına hayat kalitesinin artmasına katkı sağlayalım" diye konuştu. "Bugün burada olmaktan çok mutluyuz" Uzman hemşire Tülay Aksoy ise eğitim için burada olduklarını söyleyerek, "Bugün burada hem diyaliz tedavisi gören hastalarımızın hem de diyalizde çalışan meslektaşlarımızın eğitimleri için buradayız. Bu toplantılarımızı zaman zaman bölgesel olarak yapmaktayız. Bugünde burada olmaktan çok mutluyuz. Ulusal kongrelerimiz de biz bunu daha çok getiriyoruz ama bölgesel toplantılarla da üyelerimize ve meslektaşlarımıza ulaşarak bilgi eksikliğini yüz yüze geri bildirimlerle almak daha elverişli oluyor" şeklinde konuştu.
Çocuklarda böcek ısırmalarına dikkat
21 Temmuz 2025 Pazartesi - 10:23 Çocuklarda böcek ısırmalarına dikkat DÜZCE (İHA) – Düzce Atatürk Devlet Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Özge Yurtseven, yaz aylarında çocukların park ve yeşil alanlarda daha fazla vakit geçirmesiyle artan böcek ısırıklarına karşı aileleri dikkatli olmaları konusunda uyardı. Yaz mevsimiyle birlikte çocukların açık havada oyun oynama sürelerinin arttığını belirten Dr. Özge Yurtseven, piknik ve park alanlarında böcek ısırıklarının aileler için önemli bir endişe kaynağı haline geldiğini ifade etti. Dr. Yurtseven, Düzce’nin yeşil alanlar açısından zengin ve şanslı bir konumda olduğunu vurgulayarak, çocukların gelişimleri için bu alanlarda oynamalarının faydalı olduğunu ancak bazı önlemlerin alınması gerektiğini söyledi. "Kene ve böceklere karşı önlem alınmalı" Ailelere önemli tavsiyelerde bulunan Dr. Yurtseven, şu ifadeleri kullandı: "Çocukları yeşilliklerin bol olduğu bölgelere götürürken, korunma amacıyla açık renkli ve özellikle paçaları uzun kıyafetler giydirilmeli. Pantolon paçaları çorapların içine sokulabilir ve kapalı ayakkabılar tercih edilebilir. Bunların yanı sıra, 6 aydan büyük çocukların vücutlarına doğrudan uygulanabilen doğal içerikli sinek koruyucu spreyler kullanılabilir. Daha küçük bebekler için ise bu spreyler giysilerinin üzerine sıkılarak haşerelerin yaklaşması engellenebilir. Düzce, kene açısından endemik bir bölge olmasa da bu riskin tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmez. Bu nedenle, çocuklar eve döndüğünde vücutları mutlaka kontrol edilmelidir. Eğer bir kene veya cilde yapışmış bir böcek fark edilirse, aileler kesinlikle kendileri çıkarmaya çalışmamalı ve en yakın acil servise başvurmalıdır" "Isırık sonrası yara bölgesi takip edilmelidir" Böcek ısırığı sonrası oluşabilecek alerjik reaksiyonlara karşı yapılması gerekenleri de anlatan Yurtseven, sözlerini şöyle noktaladı: "Isırık sonrası yara bölgesi takip edilmelidir. Sivrisinek ısırığı genellikle kızarıklık ve kaşıntı şeklinde tepki verir. Bu durumda, bölgeye soğuk kompres yapılabilir ve kaşıntı giderici antialerjik kremler veya losyonlar sürülebilir. Eğer kaşıntı çok şiddetliyse, doktor tavsiyesiyle alerji şurupları kullanılabilir. Isırılan bölgenin aşırı kaşınması cilt bariyerini bozarak ikincil cilt enfeksiyonlarına yol açabileceğinden, bu tür krem ve ilaçların kullanılması önemlidir"
Serebral palsi hastalarına umut veren yaklaşımlar
21 Temmuz 2025 Pazartesi - 10:21 Serebral palsi hastalarına umut veren yaklaşımlar Medical Point Gaziantep Hastanesi Ortopedi Uzmanı Op. Dr. Mahmut Bilir, SP’li çocuklara kişiye özel tedaviyle ilgili bilgi verdi. Medical Point Gaziantep Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Op. Dr. Mahmut Bilir, serebral palsi (SP) hastası çocuklara yönelik uyguladığı cerrahi ve konservatif tedavilerle dikkat çekti. Uzman Op. Dr. Mahmut Bilir, "Serebral palsi, doğum öncesi, doğum sırası ya da doğum sonrası dönemde beyinde meydana gelen hasara bağlı olarak gelişen, kalıcı fakat ilerleyici olmayan bir hareket ve duruş bozukluğudur. Bu durum, çocuklarda kas kontrolünün kaybına, denge bozukluklarına ve kas-iskelet sisteminde çeşitli deformitelere yol açabilir. Çocukluk çağının en yaygın nörolojik rahatsızlıklarından biri olan serebral palsi, yalnızca nörolojik değil, ortopedik açıdan da ciddi etkiler doğurabilir" dedi. Dr. Mahmut Bilir, "Serebral palsi hastalarında en sık karşılaştığımız problemlerden bazıları kalça çıkıkları, diz ve ayak deformiteleri, yürüme bozuklukları ve kas kısalıklarıdır. Bu sorunların zamanında fark edilmesi ve tedavi edilmesi, çocuğun yaşam kalitesini doğrudan etkiler. Serebral palsili her çocuk, farklı düzeyde motor kayıplara ve ortopedik sorunlara sahip olabilir. Detaylı ortopedik muayene, yürüyüş (gait) analizi ve kas-iskelet sistemi değerlendirmeleriyle başlıyor. Bu rastlantılar doğrultusunda, çocuğa en uygun cerrahi ya da konservatif (ameliyatsız) tedavi planı oluşturuluyor. Amaç yalnızca deformiteleri düzeltmek değil, çocuğun bağımsız hareket edebilmesini sağlamak. Gerekirse çok düzeyli cerrahilerle kas ve kemik yapılarına müdahale ederek hareket kabiliyetini artırıyoruz. Ancak her tedavi planı, çocuğun yaşı, nörolojik durumu ve gelişim potansiyeline göre belirleniyor" ifadelerini kullandı. "Multidisipliner yaklaşım başarıyı artırıyor" Dr. Mahmut Bilir, "Fizyoterapistlerden çocuk nörologlarına, fizik tedavi ve rehabilitasyon uzmanlarından ailelere kadar sürece dahil olan herkesin rolü büyük. Cerrahi müdahaleler tedavi sürecinin yalnızca bir parçası. Asıl başarı, düzenli ve bilinçli bir rehabilitasyon süreciyle sağlanıyor. Ailelerin de sürece aktif olarak katılması, tedavi sonuçlarını doğrudan etkiliyor. Serebral palsi hastalarında sık uygulanan ortopedik cerrahiler arasında tendon uzatma ameliyatları, kalça çıkığı cerrahisi, ayak deformiteleri için düzeltici girişimler ve çok düzeyli kas-iskelet operasyonları yer alıyor. Ancak bu müdahalelerin başarısı, doğru zamanda yapılmasına bağlı. Genellikle yürüme gelişimini tamamlayan çocuklarda, deformiteler ilerlemeden önce cerrahi planlamalar yapılmalı. Aksi halde hem fonksiyon kaybı olur hem de daha büyük cerrahiler gerekebilir. Her çocuk kendi potansiyeline ulaşabilir. Biz hekimler olarak onların önündeki engelleri kaldırmakla sorumluyuz" diye konuştu.
"Aşırı sıcaklar diyabet ilaçlarının etkinliğini azaltabilir"
21 Temmuz 2025 Pazartesi - 10:12 "Aşırı sıcaklar diyabet ilaçlarının etkinliğini azaltabilir" Diyabet hastalarına yaz ayları için tavsiyelerde bulunan Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Mustafa Gürkan Taşkale, "Yazın aşırı sıcakların oluşturduğu halsizlik ve isteksizlik nedeniyle hareket azalması ve yanlış beslenme sonucunda kan şekeri regülasyonu daha çabuk bozulabilir. Sıvı kaybına bağlı rahatsızlıklar da daha sık olur. Aşırı sıcaklıklar, insülin ve diğer diyabet ilaçlarının etkinliğini azaltabilir. Bu yüzden ilaçların saklama koşullarına dikkat edilmelidir. Sıvı kaybını azaltmak için ağır egzersiz yapılmamalı, öğle saatlerinde açık havada güneşe maruz kalınmamalıdır" dedi. Medical Park Bahçelievler Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Mustafa Gürkan Taşkale, yaz aylarında diyabet hastalarının dikkat etmesi gerekenler hakkında bilgilendirmede bulundu. Diyabetin tanımını yapan Dr. Öğr. Üyesi Taşkale, "Diyabet, pankreasın yeterli insülin üretmemesi veya üretilen insülinin vücutta etkili kullanılamaması sonucu kan şekerinin yükseldiği kronik bir hastalıktır. İnsülin, vücudun hücrelerine glikoz (şeker) geçişini sağlayarak enerji üretimini düzenler. Diyabet, bu mekanizmadaki bozukluk nedeniyle kan şekeri seviyelerinin kontrolsüz şekilde yükselmesine yol açar" diye konuştu. "Halsizlik, baş dönmesi ve kramplar görülebilir" Sıcak havanın diyabet hastalarına etkilerinden bahseden Dr. Öğr. Üyesi Taşkale, "Sıcak hava, terlemeyi artırarak vücuttan su ve tuz kaybına neden olabilir. Halsizlik, çabuk yorulma, baş dönmesi ve kramplar görülebilir. Sıvı kaybı, kan şekeri seviyelerini yükseltebilir ve böbrekler üzerinde ek bir yük oluşturabilir. Yaz aylarında aşırı sıcakların oluşturduğu halsizlik ve isteksizlik nedeniyle hareket azalması ve yanlış beslenme nedeniyle kan şekeri regülasyonu daha çabuk bozulabilir, ayrıca sıvı kaybına bağlı rahatsızlıklar da daha sık olur. Yiyecekler sıcak havalarda çabuk bozulacağı için yemekler taze olmalıdır. Ortam ısısı yükseldikçe bazal metabolizma düşecektir, bu yüzden kışa göre düşük kalorili fakat vitamin, mineral ve protein açısından yeterli besinler alınmalıdır. Aksi takdirde fazla kilo alımı ve sıcak tahammülsüzlüğünde artış görülebilir. Düşük yağlı et, sebze yemekleri ve salata tüketimi tercih edilmelidir" şeklinde konuştu. "İlaçların saklama koşullarına dikkat edilmeli" Aşırı sıcak ortamların insülin ve diğer antidiyabetik ilaçların bozulmasına sebep olabileceğine değinen Dr. Öğr. Üyesi Taşkele, "Aşırı sıcaklıklar, insülin ve diğer diyabet ilaçlarının etkinliğini azaltabilir. Bu yüzden ilaçların saklama koşullarına dikkat edilmelidir. İnsülinler 4-6 santigrat derecede saklanmalı. Kullanılan insülin kalemleri bitene kadar oda ısısında saklanmalıdır. Diyabet haplarının ise oda ısısında tutulması yeterlidir. Aşırı sıcakta tutulan ilaçların bozulma riski vardır. İnsülin ve diğer ilaçları doğrudan güneş ışığından ve yüksek sıcaklıklardan koruyun. Taşıma sırasında soğuk tutan çantalar kullanabilirsiniz" dedi. "Egzersiz öncesi ve sonrası kan şekeri takibi önemli" Dr. Öğr. Üyesi Taşkale, "Sıcak havada yapılan egzersizler, terlemeyi artırarak kan şekerinin düşmesine veya yükselmesine neden olabilir. Egzersiz öncesi ve sonrası kan şekeri takibi önemlidir. Yaz aylarında açık havada sabah ve akşam serinliğinde zorlayıcı olmayan egzersiz ve yürüyüşler yapmak uygundur" dedi. "Geç saatlere kadar uykusuz kalınmamalı" Tatil dönemleri diyabet kontrolünü sürdürebilmek için ne gibi önlemler alınabileceğini anlatan Dr. Öğr. Üyesi Taşkale, "Tatil dönemleri de normal günlük hayat gibi uyku ve uyanma, öğün saatlerine dikkat ederek geçirilmelidir. Geç saatlere kadar uykusuz kalınmamalıdır. Sabah erken uyanıp gün iyi değerlendirilmelidir. Sıcak öğle saatlerinde dinlenme ve kısa süreli şekerleme yapılması uygundur" şeklinde konuştu. "İnsülin ve diğer ilaçları soğuk tutan çantalarda taşıyın" Dr. Öğr. Üyesi Taşkale, uzun yolculuklarda diyabet yönetimi konusunda önerilerde bulundu: "Uzun yolculuklarda ilaçlarınızı düzenli aralıklarla almayı unutmayın. Seyahat sırasında kan şekeri takibi yaparak olası dalgalanmalara karşı önlem alın. İnsülin ve diğer ilaçları taşırken soğuk tutan çantalar kullanın. Uzun yolculuklarda direkt temas olmadan buz kalıpları ile taşınabilir. Uzun süreli otobüs veya uçak yolculuklarında oturma pozisyonu ve egzersiz imkânlarını göz önünde bulundurun. Molalarda kısa süreli de olsa yürüyüşler yapılmalıdır. Seyahat sırasında olası hipoglisemi (düşük kan şekeri) durumlarına karşı yanınızda hızlıca tüketilebilecek karbonhidrat kaynakları bulundurun. Tip 1 diyabetli hastalar için ayrıca acil hipoglisemi halinde yapmak üzere Glukagon enjeksiyonları da çantalarında hazır olmalıdır." "Meyve ölçülü tüketilmeli" Yaz meyvelerinin kan şekerini nasıl etkilediğini dile getiren Dr. Öğr. Üyesi Taşkale, "Yaz meyvelerini (karpuz, kavun, üzüm gibi) ölçülü tüketin. Bu meyveler yüksek su içeriğiyle hidrasyonu desteklerken, kan şekerini hızla yükseltebilir. Meyve tüketiminin günlük 200-250 gram olması yeterlidir. Yağlı ve çok baharatlı yemekler su ihtiyacını artıracağı için yaz aylarında tercih edilmemelidir" ifadelerini kullandı. "Yaz aylarında diyabet hastaları için öneriler" Dr. Öğr. Taşkale, sıcak havalarda diyabet hastalarına şu önerilerde bulundu: "Sıvı alımına dikkat edin: Gün boyunca yeterli miktarda su içmeye özen gösterin. Ne kadar su içileceği kişiye ve o anki duruma bağlıdır. Susama isteği hissedildiğinde hemen sıvı alımı olmalıdır. Özellikle yaşlıların suya erişimleri kolay olmalıdır. Su içmeye gün içinde ağırlıklı olarak yatana kadar devam edilmelidir. Sıcak havada terleme artacağı için sıvı kaybını önlemek önemlidir. Çay ve kahve tüketiminde sakınca olmamakla birlikte idrara çıkmayı artıracağı için ek olarak su içilmesi uygun olur. Sıvı kaybını azaltmak için ağır egzersizler yapılmamalı, öğle saatlerinde açık havada güneşe maruz kalmaktan kaçınılmalıdır. Fiziksel aktivite planlaması: Egzersizleri sabah erken saatlerde veya akşam serinliğinde yapmayı tercih edin. Aşırı sıcaklardan kaçının ve egzersiz sırasında kan şekeri seviyenizi izleyin. Eğer iyi bir yüzücüyseniz ve 15-20 dakikadan fazla yüzme planlamışsanız ya da 30- 40 dakikadan fazla yürüyüş yapacaksanız, fazladan bir ara öğün yapmanız veya yemek öncesi insülin kullanıyorsanız öğün öncesi insülin dozunuzu yarı yarıya azaltmanız uygun olabilir. Bu durumdaki kişilerin mutlaka hekimlerine danışarak planlama yapması gerekmektedir."
Yaz hastalıkları çocukları hedef alıyor
21 Temmuz 2025 Pazartesi - 10:03 Yaz hastalıkları çocukları hedef alıyor Yaz aylarında artan sıcaklık ve dış ortamda geçirilen sürenin uzamasıyla birlikte çocuklarda sıcak çarpması, enfeksiyon ve travma gibi sağlık sorunları sıklaşıyor. Uzmanlar, ebeveynleri bu dönemde daha dikkatli olmaları konusunda uyarıyor. Yaz aylarında çocuklarda sıcak çarpması, mide, bağırsak ve idrar yolu enfeksiyonları, böcek ısırıkları, kulak iltihapları ve travma riskine karşı ebeveynleri dikkatli olmaları konusunda uyaran uzmanlar, güneşe korunmasız çıkmanın, kirli gıda ve su tüketiminin, hijyen eksikliğinin ve açık alanlardaki dikkatsizliklerin bu hastalıkları tetiklediğine dikkat çekti. Uzmanlar, çocukların düzenli takibi ve koruyucu önlemlerin artırılması gerektiğini belirtti. Çocukluk çağında yaz hastalıklarının çeşitli sınıflar altında değerlendirilebildiğini belirten Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ahmet Osman Kılıç, "Burada yaz mevsiminin getirdiği özellikler dikkate alınmalı. Çocukların yaz mevsiminde okullarının tatil olması, nispeten daha fazla sıcağa ve ısı enerjisine maruz kalmaları, daha açık kıyafetler giymeleri sebebiyle hastalıklar çeşitlenebilmektedir. Burada en birinci olarak aklımıza gelmesi gereken hastalık sıcak çarpması. Güneşin enerjisini yüksek yoğunlukla hissettiğimiz zaman dilimlerinde sıcak çarpmalarıyla daha fazla karşılaşabiliyoruz. Özellikle de küçük çocukların sıcak çarpmalarından daha fazla etkilendiğini söylemek mümkün" dedi. "Mide ve bağırsak enfeksiyonları bu dönemde daha fazla görülür" Güneşin dik açıyla geldiği zaman dilimlerinde çocukların korunaksız, uzun süreler güneş ışığına maruz kalması veya güneş ışığı altındayken yüksek aktiviteler göstermesi, oyunlar oynaması gibi sebeplerin sıcak çarpmasına yol açabildiğini söyleyen Doç. Dr. Kılıç, "Mide ve bağırsak enfeksiyonları yine bu dönemde daha fazla görülür. Hem hastalıkların tabiatı gereği hem de bu dönemde çocukların evden daha çok dışarıda zaman geçiriyor olmaları, hijyen kurallarına yeteri kadar riayet edilememesine ve çocukların bir şekilde fekal-oral yol dediğimiz bulaş yoluyla kirlenmiş gıdaları ve suları daha fazla tüketme ihtimali ile ortaya çıkıyor. Tabii ki okulların tatil olmasıyla beraber seyahatlerin fazlalaşması da burada bir tesir oluşturabiliyor. Bunlarla beraber özellikle de mide ve bağırsak enfeksiyonlarıyla kusmalar, ishaller hem terlemeyle, hem de bu kusma ve ishallerle vücuttan olan sıvı kayıplarının fazlalaşması, dehidratasyon dediğimiz sıvı eksilmesi sorunlarına da yol açabiliyor. Bu da ciddi bir problem olarak karşımıza çıkıyor" şeklinde konuştu. "Göz önünde bulundurulması gereken en önemli meselelerden birisi travmalar" Böcek ısırıklarının, böceklerin yaz mevsiminde biraz daha fazla popülasyonunun artması ve çocukların daha çok dışarıda zaman geçirerek böceklerle daha yakın temas halinde bulunma ihtimaline karşı görülebildiğini ifade eden Kılıç, "Özellikle de riskli bölgelerde Kırım Kongo Kanamalı Ateşi gibi hastalıklar açısından bu büyük bir risk taşımakta. Ebeveynlerin çocukların vücutlarını muhakkak gün içerisinde her gün diyelim yakından izlemesi, takip etmesi, böcek ısırığı olduğunu gördüğü, şüphelendiği durumlarda sağlık kuruluşlarına başvurması önem arz edebiliyor. Kulak enfeksiyonları yine bu dönemde daha sık oluyor. Özellikle de tatil yörelerinde çocukların havuzlara ve denizlere, özellikle de havuzlara, yani temizliği yeterince sanitasyonu yeterince iyi sağlanamamış havuzlara girmeleri, dalmaları sebebiyle dış kulak yolu ve orta kulak enfeksiyonlarının daha sık olduğunu görüyoruz. Bu hususlarda kulak tıpaları koruyucu olabilir. Havuzların temizliğine dikkat edilmesi faydalı olabilir. Yine tabii göz önünde bulundurulması gereken en önemli meselelerden birisi travmalar. Yaz mevsiminin gelmesiyle, havaların ısınmasıyla, evlerin de sıcaklarının artmasıyla balkonların, camların açık unutulduğu veya açık geçirilen zamanların daha fazla olduğunu söylemek mümkün olabiliyor. Bu durumlarda özellikle de yürümeye yeni başlamış, etrafı keşfetmeye meyilli olan çocuklarımızın düşmeleri, düşmelere bağlı travmaları, ölümle sonuçlanan, sakatlıkla sonuçlanan ağır meselelerle karşı karşıya gelmemize sebebiyet verebiliyor. Bu hususta da çok dikkatli olunması gerekiyor" diye konuştu. Doç. Dr. Ahmet Osman Kılıç sözlerini şöyle tamamladı: "Bir diğer husus da yine idrar yolu enfeksiyonları. Çocukların bu havuz ve benzeri yerlerde suya girmeleri, serinlemek için veya tatil amaçlı girmeleri özellikle de suların temizliğinin iyi olmadığı dönemlerde veya sular yeteri kadar iyi, temiz olsa bile ıslak mayolarla, ıslak çamaşırlarla uzun süre vakit geçirmek idrar yolu enfeksiyonları açısından da risk oluşturabilmektedir. Bütün bunlar yaz mevsiminde çocukların sık karşılaştığı problemler arasında sayılabilir. Ebeveynlerin yakın gözetimi, takibi, sıcak zamanlarda çocukları dışarı çıkarmamaları, temiz sulara çocukların sokulması hususunda dikkat gösterilmesi, camların, balkonların kapalı olmasının, çocuk kilidi kullanılmasının önemi, yine dışarıda bisiklet kazaları veya buna benzer kazalardan korunması amacıyla kişisel koruyucu ekipmanların çocuklarda muhakkak ısrarla devam ettirilmesi ve uygulanması tedbirler arasında sayılabilir. Çocuklarımızın sağlığını koruyabilmek açısından yaz mevsimi de kış mevsimi de riskler barındırıyor ama yaz mevsiminde ebeveynlerin biraz daha fazla dikkat ederek gözetimini sürdürmesinin yararlı olacağı inancındayım."