SAĞLIK
Karabük UMKE’den güç gösterisi: 16 yeni gönüllü ile afetlere hazırlık seviyesi arttırıldı 19 Nisan 2026 Pazar - 19:12:53 Karabük İl Sağlık Müdürlüğü bünyesinde faaliyet gösteren Ulusal Medikal Kurtarma Ekibi (UMKE), gerçekleştirdiği kapsamlı eğitim ve tatbikat programıyla afetlere müdahale kapasitesini artırırken, bünyesine 16 yeni gönüllü sağlık personeli kazandırdı. 13-17 Nisan tarihleri arasında düzenlenen program, 13-14 Nisan’da verilen "UMKE Temel Eğitimi" ile başladı. Teorik eğitimlerin ardından 15-17 Nisan tarihlerinde 24 saat esasına dayalı "UMKE Kampı ve Medikal Kurtarma Uygulamaları Eğitimi" gerçekleştirildi. Zorlu doğa şartlarında yapılan kampta personelin fiziksel dayanıklılığı ve kriz anındaki müdahale kabiliyeti geliştirildi. Eğitim süreci, gerçeği aratmayan saha tatbikatlarıyla tamamlandı. Senaryolar kapsamında deprem sonrası enkaz altından kurtarma, sel baskınlarına müdahale, orman kazaları ile kayıp şahıs arama-kurtarma çalışmaları uygulamalı olarak gerçekleştirildi. Tatbikatlarda ekiplerin koordinasyon kabiliyeti dikkat çekti. Başarıyla tamamlanan eğitimlerin ardından Karabük UMKE ekibine 16 yeni gönüllünün katılmasıyla birlikte toplam personel sayısı 171’e yükseldi. Bu artışla Karabük’ün, olası afet ve acil durumlara hem yerel hem de ulusal düzeyde müdahale gücü daha da pekiştirildi. Eğitimleri tamamlayan personele katılım belgeleri; İl Sağlık Müdürü Op. Dr. İsmail Kara, Sağlık Hizmetleri Başkanı Uzm. Dr. Bekir Poçan, Sağlık Hizmetleri Başkan Yardımcısı Dr. Nermin Seçilmiş, Destek Hizmetleri Başkan Yardımcısı Mustafa Mızrak ve Acil Sağlık Hizmetleri Birim Sorumlusu Dr. Züleyha Alaçamlı Arslan tarafından verildi. Törende konuşan İl Sağlık Müdürü Op. Dr. İsmail Kara, afetlere hazırlığın önemine dikkat çekerek, "Afetlerin ne zaman yaşanacağı bilinmez ancak hazırlıklı olmak bizim elimizdedir. UMKE ailemize katılan yeni gönüllülerle gücümüzü artırmanın gururunu yaşıyoruz. Fedakârca bu göreve talip olan tüm gönüllülerimize teşekkür ediyorum" dedi.
19 Nisan 2026 Pazar - 13:30 MEAH’a ‘Anne Dostu Hastane’ unvanı Muğla Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Sağlık Bakanlığı’nın ‘Anne Dostu Hastane’ programı kapsamında Kamu Hastaneleri Genel Müdürlüğü Sağlık Hizmetleri Dairesi Başkanlığı Koruyucu Sağlık Hizmetleri Birimi tarafından yürütülen ‘Anne Dostu Hastane’ programı kapsamında gerçekleştirilen değerlendirme sürecini başarıyla tamamlayarak ‘Anne Dostu Hastane’ unvanı aldı. Sağlık Bakanlığı’nın; gebelik, doğum ve lohusalık süreçlerinin hasta hakları, güvenlik ve mahremiyet ilkeleri doğrultusunda, anne ve bebek için güvenli ve nitelikli ortamlarda gerçekleştirilmesini amaçlayan programı kapsamında Muğla Eğitim ve Araştırma Hastanesi kapsamlı bir denetim sürecinden geçti. Değerlendirme süreci, Sağlık Bakanlığı Kamu Hastaneleri Genel Müdürlüğü bünyesinde görev yapan ve başkanlığını İlkay Zengin’in yürüttüğü heyetin hastaneyi ziyaretiyle gerçekleştirildi. Heyet tarafından; doğum öncesi ve sonrası hizmet süreçleri, anne mahremiyetinin sağlanması, hasta güvenliği uygulamaları ve doğum alanlarının fiziki uygunluğu gibi birçok başlıkta detaylı incelemeler yapıldı. Gerçekleştirilen kapsamlı değerlendirme sonucunda, Muğla EAH, anne sağlığı hizmetlerinde ortaya koyduğu güçlü ekip anlayışı, yüksek kalite ve etkinlik, Bakanlık yetkilileri tarafından standartlara uygun bulunarak olumlu değerlendirildi. Tüm kriterleri başarıyla karşılayan Muğla Eğitim ve Araştırma Hastanesi, ‘Anne Dostu Hastane’ unvanını kullanma hakkı elde etti Muğla İl Sağlık Müdürü Dr. Eriş Başaran Akça’nın da katılım sağladığı değerlendirme toplantısında, annelik yolculuğunda anne ve bebek sağlığını önceleyen çalışmalarda emeği bulunan başta hastane yönetimi olmak üzere tüm hekimler, hemşireler ve sağlık çalışanları çalışmaları nedeniyle teşekkür edildi.
19 Nisan 2026 Pazar - 13:20 Ordu’da özel bireylerin diş problemlerine etkili çözüm Ordu Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi, Günübirlik Kliniği ve Engelli Ünitesinde özel bireylerin ihtiyaçlarına yönelik sunduğu hizmetler ile dikkat çekiyor. Günübirlik Kliniği ve Engelli Ünitesinin açıldığı 2020 yılından bu yana 543’ü özel bakım gerektiren birey olmak üzere toplam 670 hastanın tüm diş tedavileri tek seansta genel anestezi altında gerçekleştirildi. 2025 yılı içerisinde ise 166’sı down sendromu, otizm spektrum bozukluğu gibi özel bakım gerektiren bireyler olmak üzere toplam 208 hastanın diş tedavisi genel anestezi altında yapıldı. Özellikle kooperasyon güçlüğü yaşayan bireylerde daha önce tamamlanamayan diş tedavilerinin tek seansta ve güvenli şartlarda yapılabilmesi, hasta yakınları tarafından büyük bir kolaylık olarak değerlendirildi. Hasta yakınları ayrıca tedavi süreci boyunca ekip tarafından sağlanan bilgilendirme, iletişim ve koordinasyonun sürecin daha anlaşılır ve yönetilebilir olmasına katkı sunduğu belirtti. Özel bakım gerektiren bireylerde diş tedavilerinin genel anestezi uzmanları ile uzman diş hekimlerinden oluşan sağlık ekibi ve multidisipliner bir yaklaşımla gerçekleştirilmesi gerektiğini ifade eden Diş Hekimliği Fakültesi Dekan V.Prof. Dr. Melih Ömezli, Ordu Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Orhan Baş’ın destekleriyle Günübirlik Kliniği ve Engelli Ünitesinde genel anestezi altında sunulan nitelikli sağlık hizmetlerinin sürdürülebilir şekilde geliştirilmesi ve daha fazla sayıda özel bakım gerektiren hastaya tedavi hizmeti verilebilmesi için çalışmaların aralıksız şekilde sürdürüldüğünü belirtti.
Okullardaki saldırılar sonrası uzmanlardan dikkat çeken analiz: "En kritik eşik, suç aracına ulaşılabilirlik"
16 Nisan 2026 Perşembe - 15:01 Okullardaki saldırılar sonrası uzmanlardan dikkat çeken analiz: "En kritik eşik, suç aracına ulaşılabilirlik" Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta okullarda peş peşe yaşanan silahlı saldırılar Türkiye’yi yasa boğarken, uzmanlardan dikkat çeken değerlendirmeler geldi. Psikiyatri Uzmanı Dr. Akif Taşdemir, çocukları şiddete sürükleyen sürecin tek bir nedene indirgenemeyeceğini vurgulayarak, en kritik kırılma noktasının "suç aracına erişim" olduğunu söyledi. Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta okullarda 1 gün arayla meydana gelen silahlı saldırılar sonucu yaşanan can kayıpları ve yaralanmalar toplumda büyük üzüntüye neden oldu. Olayların ardından çocukları bu noktaya getiren etkenler yeniden gündeme gelirken, Samsun’da Büyük Anadolu Hastanesi’nde görev yapan Psikiyatri Uzmanı Dr. Akif Taşdemir, şiddete yönelimin tek bir nedene bağlı olmadığını belirterek, aile yapısından sosyal çevreye kadar birçok faktörün bu süreçte etkili olduğunu söyledi. "Ailenin fazla baskıcı olması veya ilgisiz olması, her ikisi de benzer sonuçlar doğurabilir" Psikiyatri Uzmanı Dr. Akif Taşdemir, "Çocukları bu noktaya getiren risk faktörleri tek bir nedene bağlı değildir. Birkaç nedenin bir araya gelmesi böyle bir sonucu doğurabilir. Bu olayların başlıca nedeni çocuğun duygusal ve psikolojik durumudur. Uzun süreli öfke, dışlanmışlık ve depresyon, böyle bir şiddete yönelmeyi tetikleyebilir. Öncesinde çocuğun aile içinde gördüğü davranışlar ve tutumlar, bu konuya maalesef katkı sağlayabilir. Ailenin fazla baskıcı olması veya ilgisiz olması, her ikisi de benzer sonuçlar doğurabilir. Ailede şiddetin normalleştirilmesi, şiddete sık sık maruz kalmak veya buna şahit olmak, bu tür durumların tetikleyici ya da destekleyici unsurları olarak yorumlanabilir" dedi. "En önemli kilit etken, suç aracına ulaşabilmek" Çocuğun sosyal çevredeki konumunun da kritik olduğuna işaret eden Dr. Taşdemir, özellikle dışlanmanın yoğun öfke ve kin duygusunu besleyebileceğini dile getirdi. Ancak bu duyguların davranışa dönüşmesinde belirleyici olanın farklı bir eşik olduğunu vurgulayan Taşdemir, "Düşünceden eyleme geçişte en önemli kilit etken, suç aracına ulaşabilmektir. Bu tür düşünceler çoğu zaman zihinde kalır fakat silah ya da kesici aletlere kolay erişim, olayların yaşanma ihtimalini ciddi şekilde artırır" diye konuştu. "Dijital oyunlar da etkenlerden biridir; ancak diğerlerine göre daha belirleyici değildir" Taşdemir, şöyle devam etti: "Önemli etkenlerden biri de sosyal medyada görünür olma motivasyonudur. Hiç beklenmeyen anlarda, hiç beklenmeyen davranışlar görülebilmektedir; sırf görünür olmak, konuşulmak adına. Dijital oyunlar da etkenlerden biridir ancak diğerlerine göre daha belirleyici değildir. Bu tür içerikteki oyunları oynayan çocukların çok büyük bir kısmı bu tür davranışlara yönelmez. Bu noktada oyunların içeriğinden ziyade, çocuğun bunlara ne derece maruz kaldığı ve hayatında ne kadar yer tuttuğu daha önemlidir. Çocuk bu tür dijital içeriklerle çok fazla vakit geçiriyorsa, sosyal izolasyonu artıracak derecede bu oyunlarla meşgulse ve oyunlarda yoğun rekabetçi tutumlara maruz kalıyorsa, bu tür durumlar ortaya çıkabilir." Aileler bu belirtilere dikkat Ailelerde en uyarıcı olması gereken etken, çocuklardaki değişiklikler olduğuna dikkat çeken Taşdemir, "Hiç beklenmeyen tutumlar gözlenmeye başlandıysa, daha önce kendi hâlinde olan çocuk öfke patlamaları yaşamaya başladıysa, sosyal medyada garip içerikli mesajlar paylaşmaya başladıysa veya birilerini tehdit etmeye başladıysa, aileler mutlaka durumu sorgulamalıdır. Önemli uyarıcılardan biri de çocuğun sosyal izolasyonudur. Bir çocuk içine kapandıysa ve odasından çok fazla çıkmıyorsa, bu da aileler için önemli bir uyarı işareti olarak değerlendirilmelidir" ifadelerini kullandı.
Bahar yorgunluğu ile başa çıkma yöntemleri
16 Nisan 2026 Perşembe - 14:53 Bahar yorgunluğu ile başa çıkma yöntemleri İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Yunus Coşkun, bahar yorgunluğunun mevsim geçişine bağlı olarak ortaya çıkan geçici bir durum olduğunu belirterek, "Yorgunluk, baş ağrısı, uykusuzluk, motivasyon kaybı ve konsantrasyon güçlüğü gibi şikayetlere neden olarak iş ve yaşam kalitesini olumsuz etkiler" dedi. Bahar yorgunluğu, mevsim geçişlerinde vücudun değişen sıcaklık, nem oranı ve gün ışığı süresine uyum sağlama sürecinde ortaya çıkıyor. Vücudun biyolojik ritmi bu dönemde yeniden düzenlenirken bazı kişilerde enerji düşüklüğünün daha fazla hissedildiğini ifade eden Medline Adana Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Yunus Coşkun, bu dönemi daha konforlu geçirmek için yapılabilecekleri anlattı. Yaşam kalitesini düşürüyor İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Yunus Coşkun, bahar yorgunluğunun genellikle mevsim geçişine bağlı olarak ortaya çıkan geçici bir durum olduğunu belirterek, "Ancak yorgunluk, baş ağrısı, uykusuzluk, motivasyon kaybı ve konsantrasyon güçlüğü gibi şikayetlere neden olarak iş ve yaşam kalitesini olumsuz etkiler. Özellikle kapalı ortamlarda uzun süre çalışan kişilerde bu belirtiler daha sık görülebilir. Bahar yorgunluğunun etkilerini azaltmak için günlük rutine eklenecek basit ama etkili alışkanlıklar faydalı olacaktır. Düzenli uyku, dengeli beslenme, yeterli su tüketimi ve her gün yapılan hafif egzersizler vücudun bu sürece daha kolay uyum sağlamasına yardımcı olur. Ayrıca sabah saatlerinde güneş ışığından faydalanmak ve açık havada vakit geçirmek de enerji seviyesini artırabilir. Stres yönetimi de bu süreçte büyük önem taşır. Nefes egzersizleri, açık havada yapılan tempolu yürüyüşler ve kişiyi rahatlatan aktiviteler hem zihinsel hem de fiziksel açıdan denge sağlar. Meditasyon, hafif esneme hareketleri veya doğayla temas gibi aktiviteler de sinir sistemini sakinleştirerek genel iyilik halini destekler. Bu tür yaklaşımlar, bahar yorgunluğunun etkilerini hafifletirken kişinin günlük yaşam kalitesini de artırır" dedi. Uzayan şikayetler gözden kaçırılmamalı Bahar yorgunluğunun genellikle birkaç hafta içinde kendiliğinden düzeldiğini kaydeden Dr. Coşkun, "Ancak her yorgunluk tablosunu da bahar yorgunluğu şeklinde tanımlamamak gerekir. Kansızlık, tiroid hastalıkları, enfeksiyonlar, uyku bozuklukları ve depresyon gibi farklı sağlık sorunlarının da benzer şikayetlere yol açabileceği unutulmamalıdır. Belirtilerin uzun sürdüğü ve yaşam kalitesini belirgin şekilde etkilediği durumlarda ise bir sağlık kuruluşuna başvurulması önerilir" diye konuştu. Günlük yaşamda yapılacak küçük düzenlemelerin bahar yorgunluğunun etkilerini azaltmaya yardımcı olurken mevsim geçişini daha konforlu hale getirebildiğini söyleyen Coşkun, "Güne başlarken ılık duş almak, kan dolaşımını hızlandırarak vücudun daha dinç hissetmesine katkı sağlar. Gün içinde rutinlere kısa molalar vermek de zihinsel yorgunluğu azaltacaktır. Beslenme düzenini korumak, yeterli su içmek ve her gün düzenli olarak açık havada yürüyüş yapmak enerji seviyesini destekler. Sebze ve meyve ağırlıklı beslenme vücudun vitamin ve mineral dengesine katkı sunarak metabolizmayı destekler. Uyku saatlerini düzenli hale getirmek oldukça önemlidir. Her gün benzer saatlerde uyuyup uyanmak, kaliteli uyku alışkanlığı kazanmayı kolaylaştırır. Fazla kafein ve şeker tüketiminden uzak durmak da gün içi enerji dalgalanmalarını azaltır. Mümkünse kısa süreli şehir dışı bir mola vermek ya da bulunduğunuz ortamdan uzaklaşmak zihinsel yenilenme sağlayarak enerji düzeyini yükseltebilir. Gün ışığından daha fazla yararlanmak ve mümkün olduğunca sabah saatlerinde dışarı çıkmak, vücudun biyolojik ritmini düzenleyerek daha enerjik hissetmeye yardımcı olur" dedi.
Hemofili hayat boyu sürüyor, erken farkındalık hayat kurtarıyor
16 Nisan 2026 Perşembe - 12:44 Hemofili hayat boyu sürüyor, erken farkındalık hayat kurtarıyor Manisa Şehir Hastanesi Hematoloji Hekimi Uzm. Dr. Abdullah Katgı, 17 Nisan Dünya Hemofili Günü dolayısıyla yaptığı açıklamada hemofilinin erken tanı ve doğru yönetimle kontrol altına alınabileceğini belirterek toplumda farkındalığın artırılması gerektiğini vurguladı. Her yıl 17 Nisan’ın "Dünya Hemofili Günü" olarak kabul edildiğini hatırlatan Uzm. Dr. Abdullah Katgı, bu özel gün kapsamında hastalığın tanıtılması, farkındalık oluşturulması ve hastaların yaşadığı sorunlara dikkat çekmek amacıyla çeşitli etkinlikler düzenlendiğini ifade etti. Hemofilinin pıhtılaşma faktörlerinin doğuştan eksikliği ya da yokluğu sonucu ortaya çıkan, ömür boyu süren nadir bir kanama bozukluğu olduğunu belirten Katgı, hastalığın genellikle taşıyıcı annelerden erkek çocuklara geçtiğini söyledi. Uzun süren kanamalar en önemli belirti Hastalığın belirtilerine değinen Katgı, "Hemofili hastalarında kolay morarma, eklem içi ve kas içi kanamalar sık görülür. Ayrıca ameliyat, diş çekimi veya sünnet gibi durumlarda beklenenden uzun süren kanamalar hastalığın en önemli işaretlerindendir" dedi. Hemofilinin iki ana tipi bulunduğunu ifade eden Katgı, "Faktör 8 eksikliğine bağlı olan Hemofili A, Faktör 9 eksikliğine bağlı olan ise Hemofili B olarak adlandırılır. Tanı ise pıhtılaşma testleri ile konulmaktadır" diye konuştu. Doğru yaşam tarzı ile kontrol mümkün Hastalığın tamamen ortadan kaldırılmasının mümkün olmadığını ancak doğru yaklaşımlarla kontrol altına alınabildiğini belirten Katgı, "Hastaların kendi durumlarının farkında olması, yaşam tarzlarını buna göre düzenlemesi, uygun fiziksel aktiviteler yapması ve düzenli doktor kontrollerini ihmal etmemesi kanama sıklığını azaltır" ifadelerini kullandı. Genetik geçişli bir hastalık olan hemofilide bilinçli yaklaşımın önemine dikkat çeken Katgı, doğru uygulamalar ve genetik danışmanlık sayesinde hastalığın gelecek nesillere aktarımının önlenebileceğini belirterek, toplumun bu konuda bilinçlenmesinin büyük önem taşıdığını sözlerine ekledi.
23. Türkiye Hemofili Kongresi Antalya’da başladı
16 Nisan 2026 Perşembe - 12:38 23. Türkiye Hemofili Kongresi Antalya’da başladı Antalya’da başlayan 23. Türkiye Hemofili Kongresi’nde hemofilide kanamayı önlemeye yönelik tedavilerde gelinen aşama, son 15 yılda yaşanan gelişmeler ve deri altı uygulamaların hastaların yaşamına etkisi gündeme geldi. Tedavide profilaksi yaklaşımının son yıllarda belirgin şekilde güç kazandığını belirten Prof. Dr. Osman Bülent Zülfikar, "Yaklaşık 30 senedir kanamanın önlenmesi, yani profilaksi dediğimiz olay üzerinde çalışılıyor. Ama geldiğimiz dönemde artık son beş senedir zirveye ulaştı" dedi. Prof. Dr. Yeşim Dargaud, "Son 15 yıl içerisinde hemofili konusunda tedaviler, ürünler olağanın üzerinde gelişme kaydetti" derken, Prof. Dr. Kaan Kavaklı ise, "Deri altı tedaviler hastalarımızın ve ailelerimizin hayat kalitesini oldukça artırdı" ifadelerini kullandı. Türkiye Hemofili Derneği ile Hemofili Dernekleri Federasyonu iş birliğinde düzenlenen 23. Türkiye Hemofili Kongresi, 15-17 Nisan tarihleri arasında Antalya’nın Belek turizm merkezinde gerçekleştiriliyor. Kongre kapsamında düzenlenen basın toplantısında, kalıtsal kanama bozuklukları olan hemofilide farkındalık, yaşam kalitesi ve en güncel tedavi yöntemleri ele alındı. Uzman sağlık profesyonellerinin yanı sıra hasta ve hasta yakınlarının da katıldığı kongrede, hem bilimsel gelişmeler hem de tedaviye erişimde gelinen aşama değerlendirildi. Türkiye, dünyada sürdürülen klinik çalışmalarda yüzde 10’un üzerinde yer alıyor Açılış konuşmasını yapan İstanbul Üniversitesi Rektörü ve Türkiye Hemofili Derneği Genel Başkanı Prof. Dr. Osman Bülent Zülfikar, Türkiye’nin hemofili alanındaki küresel klinik çalışmalarda önemli bir paya sahip olduğunu belirtti. Zülfikar, dünyada halen bin 102 klinik çalışma yürütüldüğünü, Türkiye’nin bunların 121’inde yer aldığını söyleyerek, "Türkiye dünyada yapılan klinik çalışmalarda yüzde 10’undan daha fazla bulunuyor. Burada öncelik hastaların derdine derman olabilmektir. Şifasına vesile olabilmektir" ifadelerini kullandı. Araştırmaların ikinci amacının bilgiyi derinleştirmek ve yeni bilgi üretmek olduğunu belirten Zülfikar, araştırma geliştirme faaliyetlerinin yayına dönüştürülmesinin ve mümkün olduğunda ürünlerin hastaların kullanımına sunulmasının önem taşıdığını ifade etti. "Bugün hastalarımız normal yaşam süreçlerini sürdürüyorlar" Lyon Üniversitesi Hemostaz Merkezi Başkanı Prof. Dr. Yeşim Dargaud ise, hemofili tedavisinde son 15 yıl içinde önemli gelişmeler yaşandığını söyledi. Dargaud, "Son 15 yıl içerisinde hemofili konusunda tedaviler, ürünler olağanın üzerinde gelişme kaydetti. Bunlar hastalar açısından gerçekten ümidimizin üzerinde gelişmeler oldu" dedi. Bu gelişmelerin hastaların geleceği açısından umut verici olduğunu kaydeden Dargaud, hemofili hastalığının tarihi seyrine de değindi. 1900’lü yıllarda hemofili hastalarının yaşam süresinin 12-13 yaş civarında olduğunu belirten Dargaud, bugün ise geliştirilen tedaviler sayesinde hastaların 60-70-80 yaşlarına kadar yaşayabildiğini ifade etti. Dargaud, "Bugün hastalarımız normal yaşam süreçlerini sürdürüyorlar. Sanki hastalığı olmayan insanlar gibi 60-70-80 yaşına kadar devam ediyorlar. Bunlar ürünler ve tedaviler sayesinde oldu" şeklinde konuştu. Çocuklarda beyin kanamalarında büyük düşüş Yeni tedavi yöntemlerinin özellikle çocuk hastalar açısından önemli sonuçlar doğurduğunu belirten Dargaud, geçmişte yalnızca damardan uygulanabilen faktör tedavilerinin yeni doğan ve küçük yaş grubundaki çocuklarda büyük güçlük oluşturduğunu söyledi. Bu nedenle tüm çabalara rağmen beyin kanamaları görülebildiğini ifade eden Dargaud, cilt altı ilaçlarla birlikte bu tabloda önemli bir değişim yaşandığını dile getirdi. Dargaud, "Hemofili hastalarında yeni doğan dönemi ve özellikle yaşamın ilk 4-5 yılı en hassas dönemlerden biri. Bu süreçte bizi en çok korkutan tablo ise beyin kanamaları. Yaklaşık 10 yıl öncesine kadar yalnızca damardan uygulanabilen faktör tedavileri vardı. Ancak yeni doğan çocuklara haftada birkaç kez damar yoluyla enjeksiyon yapmak aileler için son derece zordu. Tedavinin uygulamadaki güçlüğü ve ürünlerin etki sürelerinin sınırlı olması nedeniyle, tüm çabalara rağmen beyin kanamaları görülebiliyordu. Cilt altı ilaçların devreye girmesiyle birlikte bu tabloda önemli bir değişim yaşandı. Bugün Avrupa’da bu ilaçlara neredeyse doğumdan itibaren başlanıyor. Bu sayede çocuklarda beyin kanamalarında çok büyük bir düşüş sağlandı. Nitekim ben, cilt altı ilaçların kullanılmaya başlamasından bu yana Fransa’da son 5 yılda bu tür bir vakaya rastlandığını duymadım" dedi. "Deri altı tedaviler hayat kalitesini oldukça artırdı" Hemofili Dernekleri Federasyonu Genel Başkanı Prof. Dr. Kaan Kavaklı da doğumsal kanama hastalıklarının genetik ve hayat boyu devam eden hastalıklar olduğunu söyledi. Bu nedenle hastaların, ailelerin ve sağlık çalışanlarının uzun süreli bir tedavi sürecinin parçası olduğunu belirten Kavaklı, kongrede doktorlar, hemşireler, hastalar ve dernek yetkililerinin bir araya geldiğini ifade etti. Hastaların geçmişte bebeklikten itibaren haftada 2-3 kez damar yoluyla tedavi almak zorunda kaldığını belirten Kavaklı, "1-2 yaşından başlayarak 10 yaşına, 15 yaşına, 35-40, 50-60 yaşına kadar bu tedaviyi götürmek oldukça zordu. Neyse ki son 5-6 yılda deri altından uygulanan ilaçlar ortaya çıktı. Onlar da Türkiye’ye geldi çok şükür, hastalarımızın ve ailelerimizin hayat kalitesini oldukça artırdı" diye konuştu. Özellikle bebek ve çocuk hastalarda bu ilaçların başarılı sonuçlar verdiğini belirten Kavaklı, diğer yaş gruplarındaki hastaların da bu tedavilerden yararlanmasını istediklerini söyledi. Geri ödeme sisteminde yeni beklenti Kavaklı, Türkiye’de SGK tarafından damar yoluyla kullanılan temel ürünlerin geri ödeme kapsamında karşılandığını, bu ürünlerin hastaların kanamadan ölmesini engellediğini ve ameliyat olmalarını sağladığını kaydetti. Deri altı ürünlerin yeni yeni Türkiye’ye girdiğini belirten Kavaklı, "Deri altı tedavi seçenekleri Türkiye’de henüz yeni uygulanmaya başlandığı için bu alandaki gelişmeleri yakından takip ediyoruz. Daha fazla hastamızın bu tedavilerden yararlanabilmesi, uzun yıllar kullanabilecekleri daha kolay uygulanan yöntemlere geçebilmesi için geri ödeme sisteminde de önemli katkılar bekliyoruz" dedi. "Kanamayı önlemede son 5 yılda zirveye ulaşıldı" Prof. Dr. Osman Bülent Zülfikar, 17 Nisan Dünya Hemofili Günü kapsamında farkındalığı artırmayı amaçladıklarını belirterek, benzer şikayetleri olan kişilerin hekime ve sağlık kuruluşlarına başvurması gerektiğini söyledi. Kalıtsal kanama bozukluğu olanlarda artık yalnızca kanamayı durdurmanın değil, kanamayı önlemenin ön plana çıktığını belirten Zülfikar, "Hastalarımızla konuştuğumuzda bir kanama yaşandığında sık sık ‘Ne kadar şansım var?’ sorusuyla karşılaşıyoruz. Çünkü burada temel mesele kanamayı durdurabilmek. Kanama, hayatın en büyük risklerinden biri; kontrol altına alınamadığında ölümcül sonuçlara yol açabiliyor. Bu nedenle tıp dünyası, kanamanın nasıl durdurulacağı ve nasıl önleneceği üzerine yoğun şekilde çalışıyor. Kalıtsal kanama bozukluğu olan bireylerin ise bu riski hayatın olağan bir parçası olarak her gün hissettiğini unutmamak gerekiyor. Başkaları için savaş ya da cinayet gibi olağanüstü durumlarda akla gelen kanama riski, bu hastalar için günlük yaşamın içinde karşılık bulan bir tehlike. Bu yüzden günümüzde kalıtsal kanama bozukluğu olan hastalarda yalnızca kanamayı durdurmak değil, kanamanın hiç oluşmamasını sağlamak da öncelikli hedef haline geldi. Yaklaşık otuz senedir kanamanın önlenmesi yani profilaksi dediğimiz olay üzerinde çalışılıyor. Ama geldiğimiz dönemde artık son beş senedir zirveye ulaştı. Son 10 senede de tedavi araçlarının, tedavi malzemelerinin daha kolay ulaşılabilir ve daha kolay uygulanabilirliği üzerinde gidiyoruz. Ülkemiz bu ürünlere ulaşımı sağladı, erişilebilir oldu bu ürünler. Ama bu erişilebilir ürünlerden tedaviyi kolaylaştıracak olanlara geçişimiz üzerinde konuşuyoruz" ifadelerini kulandı. Tedavideki ilerlemelerin hastanede kalış sürelerini, cerrahi müdahale maliyetlerini ve faktör ücretlerini azalttığını belirten Zülfikar, yeni yöntemlerin maddi açıdan da önemli sonuçlar doğurduğunu söyledi. Zülfikar, "Hastanede kalma süresi, proteze verilen ücret, ameliyat için harcadığımız faktör ücretleri bir kenara konulduğunda yapılan uygulamalar maddi açıdan da ekonomik tercihlerdir" ifadelerini kullandı. Çocuklarda yeni tablo Prof. Dr. Kaan Kavaklı, son 15 yılda geliştirilen ilaçlarla birlikte çocukların ve gençlerin eğitim ve sosyal yaşamında önemli değişim görüldüğünü söyledi. Daha önce çocukların evde kalmak zorunda olduğunu, bugün ise ilkokulu bitiren, ortaokul ve üniversiteye başlayan, meslek sahibi olan gençlerle karşılaştıklarını belirten Kavaklı, Türkiye’de yaklaşık 1-2 yıldır deri altı ilaçların kullanıldığını ve özellikle küçük çocuklar ile ailelerinin bu tedavilerden memnun olduğunu ifade etti. Kavaklı, "Şu anda ilkokulu bitiren, ortaokul ve üniversiteye başlayan, değişik mesleklere kavuşan gençlerle bir aradayız" dedi. Kadın taşıyıcılar için dikkat çeken uyarı Prof. Dr. Yeşim Dargaud, bugün cilt altı ilaçlarla profilaksi görme şansı bulunan çocuklarda eklemlerin daha iyi korunabildiğini ancak geçmişte yeterli tedavi alamamış erişkin hastalarda eklem içi kanamaların yol açtığı hasarın sürdüğüne işaret etti. Dargaud, "Bugünkü hemofili çocukları bu cilt altı ilaçlarla profilaksi görme şansı olan çocuklar, eklemlerini gayet güzel koruyabildiğimiz hastalar. Onların inşallah gelecekte böyle eklem problemleri olmayacak, proteze falan ihtiyaçları olmayacak. Ama şunu da bilmek lazım ki bu hastalar eklem içinde kanıyorlar ve kanın eklem içindeki neden olduğu tahribat geri çevrilemeyen bir reaksiyon" dedi. Erişkin hastalarda ağrı, artroz ve protez ihtiyacının sürdüğünü belirten Dargaud, "Şimdi erişkin olan hastalar, eklemleri bu şekilde olan hastalar, ilaçlarımız her ne kadar düzgün olsa da maalesef ağrıları var, maalesef artroz problemleri var ve gene de proteze ihtiyaçları var. Bunun da çaresini bulmuş değiliz" diye konuştu. Kadınlarda kanama bozukluğu olanlar mercek altına alınmalı Prof. Dr. Yeşim Dargaud, hemofili genini taşıyan kadınların da uzun yıllar göz ardı edildiğine dikkat çekerken, kadın kanama bozukluğu olanların mercek altına alınması gerektiğini dile getirdi. "Genelde hep hemofiliyi kadınlar veriyor, kendileri hasta değil denirdi. Hayır. Kadınların bir geninde hastalık var, diğerinde yok. Dolayısıyla hafif hemofilik erkek hastalar gibi yaklaşık yüzde 30’u da kanamalı olabilir" dedi. Bu kadınların bulunması ve tedavi edilmesi gerektiğini belirten Dargaud, "Şimdi gidip bu kadınları da bulmak lazım. Çünkü onların da regl olduklarında aşırı kanamaları var, anemileri var. Bunların da tedavisini düzgün yapmamız lazım" ifadelerini kullandı. "Hemofili merkezlerinin sayısı artmalı" Prof. Dr. Kaan Kavaklı ise yeni tedavilerin gelecekte oluşabilecek hasarları önleyebildiğini, ancak geçmişte eklem kanamaları yaşamış erişkin hastalarda ortopedik sorunların sürdüğünü söyledi. Bu nedenle hemofili hastalarına yönelik ameliyatları yapabilecek uzmanlaşmış merkezlerin sayısının artırılması gerektiğini belirten Kavaklı, "Hayat boyu devam eden hastalıkta, daha önceki yıllarda imkanlardan yeteri kadar faydalanmayıp son yıllarda bu gelişmeden faydalanan hastalarda daha önceki eklem problemlerinin bir bölümü devam ediyor. Ve bunların ortopedik ameliyatlara ihtiyacı var. Şu anda yeni tanı koyduğumuz 5-10 yıldakiler çok sağlıklı gidiyor, hiçbir eklem kanamaları olmadan. Ama şu anda yaşı 15-20-30 olanlarda eskiden kaynaklanan eklem problemleri var" dedi. Türkiye’de bu ameliyatların daha çok İstanbul Üniversitesi ve Ege Üniversitesi’nde yapıldığını ifade eden Kavaklı, "Türkiye’nin her yerinden gelen hastaların ameliyatlarını yapmaya çalışıyoruz ama bu tabii 80 milyonluk bir ülkede yetmez. Demek ki daha kapsamlı hemofili merkezlerinin de sayısının artması lazım" ifadelerini kullandı. "Türkiye’de 120 bin kişilik bir topluluğa hitap ediyor" Prof. Dr. Osman Bülent Zülfikar, hemofili hastalığına Türkiye’de 10 binde bir rastlandığını söyledi. Tanı konulamamış hastalar, yurt dışına göç etmiş aileler ve diğer kalıtsal kanama bozuklukları da dikkate alındığında çok daha geniş bir topluluğun söz konusu olduğunu belirten Zülfikar, "Sadece hemofili A değil, B’si, Von Willebrand’ı ve diğerlerini topladığınız zaman bu yaklaşık 120 bin kişilik bir kitleye hitap ediyor" dedi.
Prof. Dr. Demir: "Elektromanyetik radyasyona maruz kalmamak için elektrikli cihazların çalışmadıkları sürede mutlaka kapalı tutulması gerekiyor"
16 Nisan 2026 Perşembe - 12:17 Prof. Dr. Demir: "Elektromanyetik radyasyona maruz kalmamak için elektrikli cihazların çalışmadıkları sürede mutlaka kapalı tutulması gerekiyor" Prof. Dr. Caner Feyzi Demir, "Elektromanyetik, özellikle beyin rahatsızlıkları, sinir ve huzursuzluk gibi birtakım etkiler yapıyor. Elektromanyetik radyasyona maruz kalmamak için elektrikli cihazların çalışmadıkları sürede mutlaka kapalı tutulması gerekiyor" dedi. Fırat Üniversitesi Hastanesi Nöroloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Caner Feyzi Demir elektromanyetik kirliliğin insan sağlığı üzerindeki etkileri hakkında bilgiler verdi. Elektromanyetik kirliliğin, gözle görünmesi mümkün olmadığını belirten Prof. Dr. Caner Feyzi Demir, "Elektronik cihazların kullanımı ile oluşan çevresel atık olarak tanımlanıyor. Hava kirliliği denince akla soluduğumuz havada hissettiğimiz, boğazımızı yakan bir duman gelir. Oysa havamızı kirleten ve duyularımızla farkına varamadığımız bir kirletici daha vardır. Elektromanyetik dalgalarla çeşitli frekanslı elektromanyetik radyasyonla kuşatılmış bir çevrede yaşıyoruz. Baz istasyonları, radyo frekans dalgaları yayan radyo ve televizyon vericileri, yüksek gerilim hatları, hatta günlük hayatımızda sıkça kullandığımız ev aletleri nedeniyle elektromanyetik kirliliğe maruz kalıyoruz" ifadelerini kullandı. Dünya’nın yörüngesinde bulunan uyduların sayısının son birkaç yılda hızla arttığını ve bu durumun yörüngenin imdat çığlıklarına neden olmaya başladığını aktaran Dr. Demir, "Birleşmiş Milletler Uzay İşleri Ofisi’nin (UNOOSA) verilerine göre, 11 Haziran 2024 yılı tarihi itibarıyla gezegenimizin yörüngesinde dönen 11 bin 780 uydu bulunuyor. Bunların büyük bir çoğunluğu çalışıyor ve alçak dünya yörüngesinde yer alıyor. Elektromanyetik kirlilik çevre ve insan sağlığı üzerinde olumsuz etkilere sahip elektrik ve manyetik alan bileşenlerinin oluşturduğu alanın limit değerlerinin üzerinde olması anlamına geliyor. Elektromanyetik kirliliğin kaynağı, elektrik akımı taşıyan yer altı ve yer üstü elektrik hatları, TV ve bilgisayarlar, elektrikli ev aletleri, radar dalgaları, radyo ve TV vericileri, telsiz haberleşme sistemleri, kordonsuz telefonlar, GSM baz istasyonları ve cep telefonları gibi manyetiklerdir. Elektromanyetik kirliliğin insan sağlığı üzerinde ciddi etkileri var. Bu sebepten dolayı 2001 yılında elektromanyetik kirlilik, Dünya Sağlık Örgütü tarafından (DSÖ) kanserojen olarak duyurulmuştu. Elektromanyetik alanlara maruz kalmanın DNA ve kromozomlar üzerinde hasara yol açabilir. Avrupa Komisyonu tarafından finanse edilen ’Reflex Projesi’ sonuçlarında cep telefonlarının çeşitli insan hücre tipi hücrelerinde doğrudan kanser yapma potansiyeline sahiptir. DNA üzerinde UMTS’nin (3G) ikinci nesil teknolojiye göre 10 kat daha etkili ve kansere sebep olma ihtimalinin yüksektir" cümlelerini kullandı. Elektromanyatik’in özellikle beyin rahatsızlıkları, sinir ve huzursuzluk gibi birtakım etkiler yaptığını aktaran Prof. Dr. Demir, "Elektromanyetik radyasyona maruz kalmamak için elektrikli cihazların çalışmadıkları sürede mutlaka kapalı tutulması gerekiyor. Evlerimizde oda tanzimine, odadaki ortamın, eşyaların yerleştirilme biçimlerine dikkat edilmesi lazım. Örneğin prizlerin bulunduğu yerlere çocuk yatağını yaklaştırmamak, başucu yapmamak mikrodalga çalışıyorsa fırının önünde belli bir mesafede durmak, çalışma anında önünde beklememek, saç kurutma makinesinin manyetik alanı yüksek olduğu için sürekli kullanmak yerine aralıklarla kısa süreyle kullanılması gerekir. Yüksek gerilim hattı veya endişe duyulacak bir trafo yakınında yaşayan kişilerin ne kadar elektromanyetik kirliliğe maruz kaldıklarını mutlaka ölçtürmeleri gerekiyor. İkamet edecekleri evleri yüksek gerilim hatlarından ve baz istasyonlarından olabildiğince uzak yerlerde seçmeleri önemlidir" sözlerini kullandı.
Nilüfer Sağlık Buluşmaları’nda çocukluk aşılarının önemi vurgulandı
16 Nisan 2026 Perşembe - 11:53 Nilüfer Sağlık Buluşmaları’nda çocukluk aşılarının önemi vurgulandı Nilüfer Belediyesi tarafından "Çocukluk Çağı Aşıları Koruyucu Sağlığın Temeli" konulu bilgilendirme semineri gerçekleştirildi. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Dilara Yılmaz’ın konuşmacı olarak katıldığı seminere, ebeveynler ve öğrenciler yoğun ilgi gösterdi. Nilüfer Belediyesi Dr. Ceyhun İrgil Sağlık Müzesi’nde düzenlenen seminerde, aşıların bağışıklık sistemini eğiten en önemli unsurlardan biri olduğunu açıklayan Dr. Dilara Yılmaz, toplum bağışıklığının korunması için aşılama oranının yüzde 85’in altına düşmemesi gerektiğini vurguladı. Türkiye’nin aşılama konusunda başarılı bir ülke olduğunu ifade eden Yılmaz, çiçek hastalığının dünya üzerinden silinmesi ve çocuk felcinin ülkemizde son bulmasının bu başarının kanıtı olduğunu dile getirdi. Sosyal medya spekülasyonları ve ebeveynlerin aşı kararsızlığına da değinen Dr. Yılmaz, aşıların otizm veya kısırlık yaptığına dair iddiaların hiçbir bilimsel temeli olmadığını açıkladı. Aşılardaki belli içeriklerin sanılanın aksine vücuda zarar verecek düzeyde olmadığını, hatta günlük hayatta maruz kalınan miktarlardan çok daha düşük olduğunu kaydeden Yılmaz, "Doğal yolla hastalık geçirmek daha iyidir inanışı yanlıştır. Aşısız geçirilen kızamık gibi hastalıkların yıllar sonra ölümle sonuçlanabilecek hasarlara yol açabileceğini unutmamak gerekir" dedi. Seminerin sonunda aşı takibinin hem aile hekimleri hem de çocuk doktorları tarafından titizlikle yapıldığını belirten Dr. Dilara Yılmaz, "Aşılanmayan her çocuk, toplumdaki diğer çocukların da sağlığını tehdit etmektedir. Aşılar hayat kurtarır" diyerek sözlerini tamamladı.
Uzmanından zayıflama iğnesi uyarısı: ’Sihirli değnek değil’
16 Nisan 2026 Perşembe - 11:38 Uzmanından zayıflama iğnesi uyarısı: ’Sihirli değnek değil’ Diyetisyen Hande Selin Ok, son yıllarda popülerleşen zayıflama iğnelerinin obezite tedavisinde etkili olabildiğini ancak bilinçsiz kullanımın ciddi sağlık sorunlarına yol açabileceğini söyledi. Ok, "Bu ilaçlar tek başına mucize yaratmaz, doğru beslenme ve yaşam tarzı değişikliğiyle desteklenmelidir. Sağlıklı kilo kaybı; planlı beslenme, yeterli protein, dengeli tabak ve sürdürülebilir yaşam tarzıyla mümkündür. İlacı değil, alışkanlığı kalıcı kılın." dedi. Acıbadem Kent Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Hande Selin Ok, son yıllarda kullanımının giderek arttığı zayıflama iğneleri hakkında önemli uyarılarda bulundu. Obezite tedavisinde kullanılan bu ilaçların doğru şekilde kullanılmasının önemli olduğunu belirten Ok, bilinçsiz kullanımın sağlık açısından riskler oluşturabileceğini söyledi. Zayıflama iğnelerinin "Liraglutide, Semaglutide ve Tirzepatid" etken maddelerini içeren farklı grupları bulunduğunu belirten Ok, bu ilaçların cilt altına enjeksiyon şeklinde uygulandığını ifade etti. Bu ilaçların GLP-1 reseptör agonistlerini taklit ederek mide boşalmasını yavaşlattığını, tokluk hissini artırdığını ve iştahı baskılayarak kilo kaybını desteklediğini dile getiren Ok, söz konusu ilaçların ilk olarak diyabet tedavisi için geliştirildiğini ancak obezite tedavisinde de kullanılabildiğini söyledi. Zayıflama iğnelerinin tek başına mucizevi bir çözüm olmadığını vurgulayan Ok, "Etkili ve sağlıklı sonuçlar için doğru beslenme alışkanlıklarıyla desteklenmeleri gerekir. Aksi halde kas kaybı, halsizlik, mide problemleri ve hızlı geri kilo alımı gibi sorunlar ortaya çıkabilir. Bu ilaçlar bir sihirli değnek değildir." diye konuştu. Amaç sadece kilo kaybı değil, yağ kaybı olmalı GLP-1 tedavisi sırasında beslenmenin tedavinin en önemli parçalarından biri olduğunu belirten Ok, iştahın azalması nedeniyle kişilerin çok az yemeyi doğru bir yöntem olarak görmemesi gerektiğini ifade etti. Ok, tedavi sürecinde hedefin sadece kilo vermek değil, yağ kaybını sağlamak olması gerektiğini vurgulayarak protein ağırlıklı beslenmenin önemine dikkat çekti. İştahın azalmasıyla birlikte daha küçük porsiyonlarla doygunluk hissi oluşabildiğini belirten Ok, bu durumda tüketilen besinlerin besin değerinin yüksek olması gerektiğini söyledi. Ok, "Her öğünde yeterli protein kaynakları, lif içeren sebze ve tam tahıllar ile sağlıklı yağlar bulunmalıdır." dedi. Yağlı ve ağır yemekler mide şikayetlerini artırabilir GLP-1 tedavisi sırasında mide boşalmasının yavaşladığını belirten Ok, yağlı ve kızartılmış yiyeceklerin mide bulantısı ve rahatsızlık hissini artırabileceğini söyledi. Bu nedenle daha hafif pişirme yöntemlerinin tercih edilmesi gerektiğini belirten Ok, aşırı şekerli ve işlenmiş gıdaların da kan şekeri dalgalanmalarına yol açabileceğini ifade etti. Küçük porsiyonlarla ve yavaş yemek yemenin önemli olduğunu dile getiren Ok, hızlı tüketilen büyük porsiyonların mide bulantısına neden olabileceğini söyledi. Ayrıca basit karbonhidrat tüketiminin azaltılması ve lifli gıdaların kademeli olarak artırılması gerektiğini belirtti. Su tüketimi ve düzenli öğün önemli İştahın azalmasıyla birlikte su tüketiminin de ihmal edilebildiğini söyleyen Ok, suyun gün içine yayarak tüketilmesinin kabızlık riskini azaltacağını ve metabolizmayı destekleyeceğini belirtti. Öğün atlamanın da yanlış bir yaklaşım olduğunu vurgulayan Ok, gün içinde dengeli iki veya üç ana öğünün genellikle daha iyi tolere edildiğini ifade etti. Haftada en az iki veya üç gün direnç egzersizi yapılmasının ve yeterli uykunun da kilo kontrolü açısından önemli olduğunu söyleyen Ok, sağlıklı kilo kaybı için yaşam tarzı değişikliğinin şart olduğunu belirtti. Hızlı kilo kaybına aldanmayın Hızlı kilo kaybının her zaman sağlıklı olmadığına dikkat çeken Ok, kontrolsüz ve yetersiz beslenmenin saç dökülmesi, halsizlik, kas kaybı ve metabolizma yavaşlamasına yol açabileceğini söyledi. Diyet planlanırken yaş, cinsiyet, fiziksel aktivite ve mevcut hastalıkların dikkate alınması gerektiğini belirten Ok, makro ve mikro besin ögelerinin dengeli şekilde planlanmasının önemine işaret etti. Doktor ve diyetisyen kontrolünün önemini vurgulayan Ok, şöyle konuştu: "Zayıflama iğneleri doktorun uygun gördüğü fazla kilolu veya obez bireylerde kullanılmalıdır. Tedavinin hekim tarafından planlanması ve süreçte diyetisyenin tıbbi beslenme tedavisini yürütmesi sağlıklı sonuç için büyük önem taşır. GLP-1 tedavisi bir başlangıçtır, ilacın bırakılmasının ardından eski beslenme alışkanlıklarına dönülmesi halinde kilo geri kazanımı kaçınılmaz olabilir. Sağlıklı kilo kaybı planlı beslenme, yeterli protein alımı, dengeli tabak ve sürdürülebilir yaşam tarzı ile mümkündür. Kalıcı olan ilaç değil, kazanılan sağlıklı alışkanlıklardır.